Posts Tagged With: sahih

Imam Kurtubi ve Nüzul Hadisi

Al-i imran 17, Kurtubi tefsiri:

Yüce Allah’ın: “Ve seherlerde Allah’tan mağfiret dileyenlerdir” buyruğunun anlamı hususunda farklı açıklamalar yapılmıştır.

Enes b. Malik der ki: Burada sözü geçenler, Allah’tan mağfiret dileyenler­dir. Katade ise, sözü geçenler namaz kılanlardır, demektedir.

Derim ki: Bu görüşler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bunlar hem na­maz kılarlar, hem Allah’tan mağfiret isterler. Özellikle “seher vakti”nin söz konusu edilmesi duanın vakti olması ve isteklerin karşılanma ihtimali yük­sek bir zaman olmasıdır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) yüce Allah’ın Hz. Yakub’un çocuk­larına söylediğini naklettiği: “Sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim” (Yu­suf, 12/98) buyruğunu açıklamak üzere şöyle buyurur: “Yakub onların bu mağfiret isteklerini seher vaktine erteledi.” Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş­tir.İleride gelecektir.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) da Hz. Cebrail’e: “Gecenin hangi vaktinde yapılan dua kabule şayandır?” diye sorunca Hz. Cebrail: Bilemiyorum, şu kadar var ki Arş seher vaktinde sarsılır” diye cevap verdi.

“Seher” denildiği gibi “sehr” de denilir. ez-Zeccâc der ki: “Seher” gece­nin geçip ikinci fecrin çıktığı vakte kadarki zamandır. İbn Zeyd ise, bu va­kit gecenin sonuncu altıda biridir, demektedir.

Derim ki: Bundan daha sahih olanı, hadis imamlarının Ebu Hureyre’den naklettikleri şu hadis-i şeriftir: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki: “Aziz ve celil olan Allah, her gece gecenin ilk üçte biri geçince dünya semasına iner ve der ki: Ben melik olanım. Ben melik olanım. Var mı Bana dua eden? Ben de onun duasını kabul edeyim. Var mı Benden dilekte bulunan? Ben de ona istediği­ni vereyim? Benden mağfiret isteyen var mı? Ben de ona mağfiret edeyim. Ve bu tan yeri ağarıncaya kadar böyle devam eder, gider.” Müslim’in bir rivaye­tinde ise “sabah fecr ağarıncaya kadar” şeklindedir. Lafız Müslim’indir.

Bu buyruğun TE’VILI hakkında farklı görüşler vardır. Buna dair yapılan açık­lamaların en uygunu Nesâî’nin Kitabında müfesser olarak gelen şu rivayet­tir: Ebu Hureyre ile Ebu Said’den (Allah ikisinden de razı olsun) rivayete gö­re şöyle demişlerdir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah gecenin ilk yarısı geçinceye kadar mühlet verir. Sonra bir MÜNÂDIYE emrederek şöyle der: Dua eden var mı? Duası kabul olunacak. Mağfiret isteyen var mı? Ona mağfiret olunacak. İstekte bulunan var mı? İstediği ona verile­cek.”

Ebu Muhammed Abdulhak bunun sahih olduğunu ifade etmiştir. İş­te bu hadisteki ifadeler bir önceki hadisteki müşkilliği kaldırmakta ve her tür­lü ihtimali açıklamaktadır. Birinci hadisteki ifadeler muzafın hazfedilmesi ka-bilindendir. Yani Rabbimizin meleği iner ve der ki… anlamındadır. Yine bu­radaki “iner” kelimesi “indirilir” şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu da bi­zim sözünü ettiğimiz hususa açıklık getirmektedir.

Reklamlar
Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Dirilerin yaptığı iyiliklerin ölülere bir yarar sağlarmı?

Dirilerin yaptığı iyiliklerin ölülere bir yarar sağlayamayacağı konusunda MUTEZILENIN delil olarak ileri sürdüğü: “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.” (53. Necm, 39) ayeti, Ehl-i Sünnet Alimleri tarafından şöyle yorumlanmıştır. Ayette yer alan (li’l-insâni) kelimesindeki ‘lam’ harfi mülkiyet ifade eder. Daha detaylı bir tercümeyle ayetin manası “çalışmasından başka insanın sahip olabileceği hiçbir şey yoktur.” şeklindedir.

Dirilerin ölülere bağışladığı iyilikler ölülere ait değildir. Bilakis onlar dirilere ait olduğu halde, bir fedakarlık gösterilerek onlann sevabı
ölülere bağışlanmıştır. Nitekim burada ölülerin, öldükten sonra kazandığı veya hak ettiği bir şey yoktur.

[Es-Semerkandi, Es-Sevâdü’l A’zam, s 137-138 (15. mesele); Açıklama bahsinde (Talha Hakan Alp’ın açıklaması)]


Ibn Teymiyye:

“kim ki, insan kendi amelinden başka şeyden fayda görmez der ise o kişi ICMA ÜL ULEMA’YA ters düsmüştür”

[Cami ül mesail li ibn Teymiyye/5/203]

Ibn Kayyim:

Bazıları da şöyle demektedir: “Kur’an-ı Kerim, başkalarının kazandığı şeyin kişiye faydalı olacağını reddetmemektedir. Kur’an’ın asıl reddettiği
şey, kazancı olmadan bir şeye malik olmaktır. Bu ikisi arasındaki fark gizli değildir. Allahıl Teala, kulun ancak kazandığı şeye malik olacağını belirtmiştir.
Başkalarının kazancı ise, kazanana, yapana aittir. Dilerse bunu dostuna bağışlar dilerse kendine saklar. Hiçbir zaman Alahıl Teala, ancak kendi kazandığı şeyin faydasını görür dememiştir.”
Hocam,Şeyhülislam İbni Teymiyye de bu görüşü tercih etmiştir.

“Kişinin kazandığı iyilik, kendi yararına kazandığı kötülük de kendi zararınadır” (Bakara,(2/286) ile “ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz”(Yasin, (36/54) ayetleri, siyakından da anlaşılacağı gibi kişinin başkasının yaptığı suçtan dolayı cezalandırılmasını ve onun günahını yüklenmesini reddetmektedir. Çünkü Yüce Allah: “Bugün kimseye hiçbir şekilde zulmedilmez. Siz de ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz”(Yasin, (36/54) ayetinde, kişinin günahları artırılmak, yahut sevapları azaltılmak, yahutta başkalarının yaptıklarından dolayı ceza çektirilmek suretiyle zulüm yapılmayacağını belirtirken, karşılık olarak değil de başkalarının yaptığı amelden fayda görmeyi nefyetmemiştir. Çünkü, kendisine karşı yapılan hediyeler, amelinin karşılığı değildir. Allah için kendi adına verilmiş, lutfedilmiş bir sadakadır ki bunda hiçbir katkısı yoktur. Belki bu, bazı kullarının elinden, amellerine karşılık olmaksızın Allah’ın verdiği bir hediyedir.

Rasulullah’ın: “Kul ölünce ameli kesilir” sözüyle ileri sürdüğünüz delile gelince, böyle bir istidlal sakattır. Çünkü Rasülullah, amelin faydasının kesileceğini söylememiştir. Bildirdiği şey amelinin kesilmesidir. Başkalarının ameli ise kendilerine aittir. Eğer bunlar, amellerini sevabını ölüye hediye ederlerse, ölüye ulaşan sevap kendi amelinin sevabı değil de hediye eden kimsenin amel sevabıdır. Demek ki ölen kişinin amelinin kesilmesi ile ona sevabın ulaşması ayrı ayrı şeylerdir. Aynı şekilde: “Ölüye ulaşan iyilikleri ve ameli …” hadisi de, başkalarının yaptığı iyiliklerin ve amellerin, ona ulaşacağını nefyetmemektedir.

[Ibn Kayyim, Kitâbu’r-Ruh, s.172,173] 

Categories: Ölüye amellerin hediye ve arz edilmesi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ibn Kayyim ve feraset

Ibn Teymiyyenin talebesi Ibn Kayyim:

Ferasete gelince, Yüce Allah, feraset sahiplerinden övgüyle şu şekilde bahsetmiştir: “Şüphesiz bunda, işaretten anlayanlara nice ibretler vardır.” (Hicr, 15/75). İbni Abbas ve diğerleri: “İşaretten anlayanlar, feraset sahipleridir” demişlerdir.

Diğer bir ayette: “Onları tanımayan, utangaçlıklarından dolayı onları zengin sanır. Onları simalarından tanırsın” (Bakara, (2/273) buyrulmuştur. Bir başka ayette de: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik. Sen onları simalarından tanırdın ve onları sözlerinin uslubundan tanırsın” (Muhammed, 47/30) buyurulmuştur.

Feraset, kalbi doğrular. Temiz ve saf olur. Pisliklerden uzak bulunur. Allah’a yakın olur. Ferasetli kimse, Allah’ın kalbine attığı nurla bakar. Tirmizi ve diğerlerinde Ebu Said’den şöyle bir hadis nakledilir; Rasulullah buyuruyor:
“Mü’minin ferasetinden sakının. O, Allah’ın nuruyla bakar.”

Bu feraset, Allah’a yakınlıktan kaynaklanmıştır. Kul Allah’a yaklaşınca, hakkı bilmesine, anlamasına engel olan kötü engeller ortadan kalkar, Allah’a yakınlığı ölçüsünde, Allah’a yakın bir fener ışığı, kula ulaşır. Yakınlığına göre bu ışık onu aydınlatır. Bu nurla, Allah’tan uzak kimsenin, mahcubun göremediği şeyleri görür.

es-Sahih’te, Ebu Hureyre’den naklen, Rasullah’ın Allah’tan rivayet ettiği kudsi bir hadiste Yüce Allah şöyle der: “Kulum bana, üzerine farz kıldığım ibadetlerle yaklaştığı gibi hiçbir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana,nafile ibadetlerle yaklaştıkça da onu severim. Kulumu sevince, duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Böylece o, benimle duyar, benimle görür, benimle tutar ve benimle yürür.”

Yüce Allah bu kudsi hadiste, kendisine yaklaşan kuluna olan sevgisinin, faydalı olacağını belirtmiştir. Allah kulunu sevince kulağına, gözüne, eline ve ayaklarına yaklaşır. Artık gözü Allah’la görür. Kulağı O’nunla duyar. O’nunla tutar. O’nunla yürür. Kalbi, eşyaların gerçeklerinin belirdiği saf ayna gibi olur. Ferasetinde oldukça az yanılır. Çünkü kul, Allah’la varlığa bakınca onu olduğu gibi görür. Allah’la işitince onu olduğu gibi işitir. Ancak bu, gayb bilgisinden sayılamaz. Yüce Allah’ın, hakikatlerin suretlerini görmeye mani olan vesvese, hayal ve batıl izlerden uzak, nurla kaplı, kendine yakın kulunun kalbine attığı hak ile hakikatların suretlerini görür, bilir. Nur kalbte çoğalınca, derhal kalbten uzuvlara, göze geçer; nur ölçüsünde görme gözüyle hakikatlan olduğu gibi keşfeder.

Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) namaz kılarken -sair zamanda önünde bulunan ashabını gördüğü gibi- arkasında namaz kılanları görürdü. Mekke’de iken gözü ile Beyt-i Makdis’i görmüştür. Şam saraylarını, San’a kapılarını ve Kisra’nın şehirlerini hendek kazarken, Medine’de görmüştür. Medine’de iken Mute’de yaralanmış komutanları görmüş; yine Medine’ de iken Necaşi’nin ölüsünü görmüş, Musalla’ya giderek, gıyabında cenaze namazı kılmıştır.
Hz. Ömer, İran’ın Nihavend bölgesinde düşmanlarla savaşan İslam askerlerini ve askerlerden Sariye’yi görmüş, O’na: “Sariye! Dağa, dağa” diye nida etmiştir. Yine Hz. Ömer’in huzuruna içlerinde Eşter en-Nehai’nin de bulunduğu Mezheç kabilesine mensup bir grup insan
girmiş, Hz. Ömer başını kaldırarak Eşter’i görmüş. Onlara: “Bu adam kim?” diye sormuştur. Onlar da: “Malik b. Haris” karşılığını verince Hz. Ömer: “Ne oluyor ona. Aşkolsun ona. Bugün müslümanların korkunç bir gün yaşadıklarını görüyorum” demiştir……………….

İşte Osman b. Affan! Hz. Osman’ın yanına gelirken yolda bir kadın görmüş, onun güzelliklerini düşünmüş bir sahabe huzura girer. Hz. Osman ona der ki: “Gözlerinde zina belirtisi olan sizden bir zat yanıma geldi.” Bunu duyan sahabe: “Rasulullah’tan sonra vahiy mi?” diyerek Hz. Osınan’ın haline muttali olmasına şaşırır. O sahabeye Hz. Osman: “Hayır. Bu, basiret, burhan ve doğru ferasetle bilinir” karşılığını verir.

İşte feraset budur. O, Allah’ın kalbe attığı bir nurdur. Bu sayede bir şey, nasıl ise o şekilde hatıra gelir. Feraset göze geçerek başkasının göremeyeceği şeyleri görür.

[Ibn Kayyim, Kitâbu’r-Ruh, s. 304-308]

 

Categories: Tasavvuf | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tevessül (Peygamberimiz hayatta iken)

عن عثمان بن حنيف رضى الله عنه : أن رجلا ضرير البصر أتى النبي صلى الله عليه و سلم فقال: ادع الله لي أن يعافيني فقال: إن شئت أخرت لك وهو خير، وإن شئت دعوت. فقال: ادعه. فأمره أن يتوضأ فيحسن وضوءه ويصلى ركعتين، ويدعو بهذا الدعاء: “اللهم إني أسألك، وأتوجه إليك بنبيك محمد نبي الرحمة يا محمد! إني قد توجهت بك إلى ربي فى حاجتي هذه لتقضى اللهم فشفعه في.

Osman b. Huneyf (Radıyallahu anh) şöyle anlatmıştır:

Âmâ (gözleri görmeyen) bir adam, birgün Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelip şöyle dedi:

— Ya Resûlullah! Gözlerim görmüyor, duâ edin benim gözlerim iyi ol­sun. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

— İstersen duâ edeyim, istersen sabret, ama sabretmen senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Âmâ gözlerinin görmemesinin kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için duâ etmesini istedi. O zaman Peygamber Efendi­miz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

— Öyleyse git, güzel bir abdest al, iki rekât namaz kıl, sonra şöyle duâ et: “Allah’ım! Rahmet Peygamber’in Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hacetimin yerine getirilmesinde, ey Muhammed ben seninle Rabbi’me yöneldim. Ya Rabbi! Onu benim hak­kımda şefâatçi kıl!”

Osman b. Huneyf (Radıyallahu anh) şöyle diyor:

Bu zat gitti, biz daha Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın huzu­rundan ayrılmamıştık ki tekrar geldi, baktık ki gözleri iyi olmuştu. [1]

Hadisin isnâd değeri hakkında Tirmizî (v. 279/892) şöyle demektedir: “Bu, hasen-sahih-garib bir hadistir; biz onu yalnız Ebû Ca’fer el-Hatmi (el-Medeni) tarikinden bilmekteyiz.”

“Ebû İshak, bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir” diyen İbn Mace (v. 275/885), Resul-i Ekrem’in, gözlerinden dert yanan sahâbiye, abdestten sonra iki rekat namaz kılmasını emrettiğini de zikretmektedir. Ayrıca Ahmed b. Hanbel’in (v. 241/855) rivâyetinde, “Adam (söyleneni) yaptı ve şifa buldu” ifâdesi mevcuttur.

Hâkim (v. 405/1014), rivâyetin sahih olduğunu söylemekte ve Zehebî de ona muvafakat etmektedir.

Buhârî, Et-Tarîhu’l-Kebîr[2], Tirmizî, Câmi’, ed-Deavât sonları. Tirmizî, hadîsin sahîh olduğunu da söyledi.[3] İbnü Mâce, Sünen, Salâtül-Hâce. İbnü Mâce bu rivâyeti sahîh bulmuştur.[4] Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle[5]

Ebû Nüaym, Ma’rifetü’s-Sahâbe Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve[6] ve baş­kaları. Şâhid getirildiği yerlerin dışında, aralarındaki birtakım küçük farklılıklarla berâber bir çok hadîs hâfızı bu rivâyetin sahîh olduğuna hük­metmiştir. Sonrakilerin birçoğu hâric, Tirmizî, İbnü Hibbân, Hâkim, Taberânî, Ebû Nüaym, Beyhakî[7] ve Münzirî onlardandır.[8] Kezâ, İbnü Huzeyme, Sahîh’inde.[9] Hâkim, Müstedrek’inde.[10]


Peygamberin Duâsı İle Tevessül Diyenlerin Görüşü

Tevessülü kabul etmeyenlerin hadis âlimlerinden Elbânî, bu hadisin sahih olduğunu, Peygamberimizin zâtı ile değil, duâsı ile tevessülün var olduğunu söylüyor.

Âmâ olan sahâbi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e sadece ken­disine duâ etmesi için geldi. “Allah (Celle Celalühü)’a duâ et de gözlerimi iyileştirsin!” diye duâ etmesi bunu gösteriyor. Yani O, Allah’a (Celle Celalühü), Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın duâsı ile tevessülde bulunmuştur. Çünkü o kimse biliyordu ki, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın duâsı, diğerlerinin duâsına nazaran daha çok kabule layıktı.

Burada “Allah’ım onu hakkımda şefâatçi kıl!” manası, “Allah’ım onu hakkımdaki şefâatini kabul buyur!” anlamındadır. Yani “onun, gözlerimi bana tekrar geri vermene dair duâsını kabul et!” demektir. “Beni de, onun hakkında şefâatçi kıl!” demesi, yani “Onun (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bana şefâatini kabul etmen için yaptığım duâyı kabul et!” Bu da, “Onun bana gözlerimi iade etmen hakkında yapacağı duâyı kabul et!” anlamına gelir.

Eğer o gözleri görmeyen kişinin amacı, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın makamına tevessül etmek olsaydı, kalkıp Resûlullah’ın yanına gelerek ondan duâ istemezdi, buna gerek de kalmazdı. Evinde oturup “Allah’ım! Nebinin senin katındaki makamı ve yerinin yüceliği ile sana yöneli­yorum. Sana yalvarıyorum. Bana şifa verip gözümü açmanı istiyorum.” diye duâ ederdi. Fakat o bunu yapmadı.[11]

Niçin? Çünkü bir Arap’tı ve Arap dilinde tevessülün ne anlama geldi­ğini çok iyi anlıyordu. Biliyordu ki, bu duâyı ancak çok şiddetli ihtiyacı olan biri söyler ve kendisine tevessül ettiği insanın adını anar.

Duâ ve Zat’ı ile Tevessül Diyenlerin Görüşleri

Bu hadis, onlarca hadis hafızına göre sahihtir. Tirmizî, İbn Hibbân, Taberânî, Ebû Nuaym, Beyhakî ve Münzirî bunlardandır.

Bu hadiste hem Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zatı ile hem de duâsı ile tevessül vardır. Evet, Peygamberimizden duâ isteniyor, o da duâ ediyor. Esas mühim nokta; o sahâbeye öğretilen duânın şu kısmıdır: “Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve selem) ile sana yöneliyorum.” Burada, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bulunmadığı bir mekândan ses­lenme vardır.

Burada, “ey Muhammed ben senin ile Rabbi’me yöneldim (bi nebbiyyike)” denmiş, “Peygamberin duası ile” denmemiştir.

Hafız Munavî diyor ki: Bi nebiyyike sözündeki “be” harfi istiâne (yar­dım talep etmek) içindir. “Peygamberin ile” derken “Peygamberinin duası ile” demedi. Araplarda kesin olan akli veya sabit olan nakli bir delil yok ise, bir sözü zahirine hamlederler. Ve asıl olan sözün zahiridir.

Ey Allah! Senden istiyorum ve sana peygamberin rahmet peygamberi ile yöneliyorum derken, yani peygamberin zatı ile yöneliyorum, sonra ey Muhammed! diyor. Arap dilinde “ey Muhammed’in duası” sözü doğru değil­dir. Ey Muhammed! dedi. Bir kimsenin gelip de, “ey Muhammed’in duası” demesi sahih değildir. Ona denir ki; bu cümle sahih değil. “Ya Muham­med!” deyince, Resûlü’nün zatı kastedilir.

İmam Ahmed de, bunu böylece anlamıştır. Kendi zamanında yaşayan Safvan b. Süleyman hakkında sorulunca ne dedi? Safvan öyle bir zattır ki, onun sözüyle yağmur talep edilir. Ve onun anılmasıyla gökten yağmur dü­şer. İşte bu faziletli insanlarla tevessüldür.

İmam Mirdavî “el-Hanbelî el-İnsaf fî ma’rifeti’r-râcih mine-l-hilâf” ki­tabında diyor ki:

Ahmed b. Hanbel dedi ki: Yağmur kesilince dua edene, Peygamber’le tevessülde bulunması müstehabdır. Demek ki Peygamber’in duasıyla teves­sül eder. Bu Peygamber’in duası sözleri merduttur, reddolunmuştur.

Ahmed b. Hanbel (v. 241/855), zat ile tevessülü kabul ediyor; mezhe­bi­nin görüşü de bu yöndedir. Mensek adlı eserinde de yazılıdır. Ayrıca Elbânî’nin Tevesseül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in teves­sülü kabul ettiğini yazıyor. İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, babasının, Efen­di­miz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in saçıyla tevessülde bulunduğunu; onu öp­tüğünü ve içine daldırdığı kaptaki suyu şifa niyetiyle içtiğini söyle­miştir.[12]

Âmâ olan sahâbe, kendisine öğretilen sözlerle duâ etmeyip, yalnız Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun için duâ etseydi, duâ ile tevessül olmuş olurdu. Zat ile tevessülü kabul etmeyen Elbânî, Tevessül adlı eserinin 108. sayfasında “Nebin Muhammed ile sana yöneliyorum” sö­zünü şöyle yorumlamıştır;

“Sana Nebin Muhammed’in duâsı ile tevessülde bulunuyorum”. Biz de: “Sözde asıl olan zâhirdir ve hakikattir” kâidesinden hareketle, mecâza gitmek bir yorumdur, bu yorum da delilsiz olmaz, deriz.

Hâlbuki Elbânî, Tevessül adlı eserinin 106. sayfasında 45. dipnotta, zat ile tevessül hakkında hadisi yorumlamak batıldır, demişti. Daha sonra da, 110. sayfada “Eğer o kör sahabi hadisi, olduğu gibi zâhirine hamledi­lirse, bu Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın zatına tevessüldür” Fakat bu ifâdeyi kendisinden sonra gelen “Allah’ım! Onu bana şefâatçi kıl, beni de ona şefâatçi kıl!” cümlesi iptal edip, anlamsız kılar.

Öyleyse, geriye bu cümle ile ondan önceki cümlenin arasını bulmak kalıyor, diyor. Elbânî yorum yapılmadığı takdirde, bu hadis için zat ile te­vessül olduğunu kabul ediyor. Ama sonra yine bir yorum getirerek kabul etmiyor.

Elbânî: Daha sonra esneklik göstererek şöyle diyor: “Âmâ adam, ger­çekten Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zatı ile tevessülde bulun­duysa, bu tevessül çeşidi, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e has bir hüküm olur. Diğer peygamberler ve sâlih zatlar bu hükme dâhil olmazlar. Bu Allah’ın son Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e verdiği hasletler­dendir.

Nitekim bu görüş Ahmed b. Hanbel ve İzzeddîn b. Abdisselâm’dan nakledilmiştir. [13] Yani Ahmed b. Hanbel ve İzzeddîn b. Abdisselâm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın zatı ile tevessülü kabul ediyorlar.

Bizde diyoruz ki: Ahmed b. Hanbel ve İzzeddîn b. Abdisselâm, bu ha­disi, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in duâsı ile yorumlamayıp, zatı ile tevessül olarak yorumlamış ve Peygamber ile tevessül yapılacağı hük­münü vermişler iken, Elbanî’nin hadiste duâ ile tevessül varmış gibi yo­rumlar yapmasının bir anlamı kalmaz. Elbanî’nin ifade ettiğ gibi, Ahmed b. Hanbel ve İzzeddîn b. Abdisselâm, Resûlullah’ın zatı ile tevessül var deyip, bunu kabul etmelerini delil olarak alırız.

İTİRAZ

İmam Ahmed ve İz b. Abdusselam’ı delil gösterip, onların Nebi (aleyhisselam)’ye has olabileceğini söylediği bir şeyi herkese tamim ede­rek, gelmiş geçmiş bütün günahları affedilmiş, cennette olduğunu cezmet­tiğimiz beşerin en hayırlısıyla, akıbetlerinin ne olduğunu bile bilme­diğimiz başkalarını kıyas etmeyin.

CEVAP

Biz yalnızca İz b. Abdusselam’ı delil göstermedik ki geride tevessül konu­sunun başında da görüleceği üzere mesheb imamlarından sizin itibar ettiği­niz bir çok alimin zat ile tevessülü kabul ettiklerini gösteren kaynak­ları verdik((Bu kaynaklari bloğumuzun TEVESSUL konusuna girip bulabilirsiniz)). Siz bunların bir kısmına hiç cevap vermediniz tevessülü kabul eden Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî gibi , bir kısmına hata etmiş, bir kısmına şahsi görü­şüdür dediniz, bir kısmının da sözünü tevil ederek tevessülü kabul eden bu alimleri görmezden gelerek kendinizi ve başkalarını yanıltmaya çalıştınız.

İz b. Abdusselam yalnız Resulullah ile tevessülü kabul ediyo. Siz Resulullah ile bile olsa tevessülü kabul etmiyorsunuz.

Biz de deriz ki: Savunduğunuz birçok fikirlerin kaynakların olarak gös­ter­diğiniz yukarıda adı geçen sizin ve bizim İtibar ettiğimiz âlimler, sizin bidat dediği bir ameli zat ile tevessülü kabul ediyorlar. Siz ise kabul etmiyosunuz. Biz bu hadisteki âmânın yaptığını sizin yorum ve zanlarınza göre deyil yukardaki alimlerin anladığı şekilde zat ile tevessül olarak görü­yoruz.

İTİRAZ

Eğer o gözleri görmeyen kişinin amacı, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın makamına tevessül etmek olsaydı, kalkıp Resûlullah’ın yanına gelerek ondan duâ istemezdi, buna gerek de kalmazdı. Evinde oturup “Allah’ım! Nebi’nin senin katındaki makamı ve yerinin yüceliği ile sana yöneli­yorum. Sana yalvarıyorum. Bana şifa verip gözümü açmanı istiyo­rum.” diye duâ ederdi. Fakat o bunu yapmadı.[14]

Niçin? Çünkü bir Arap’tı ve Arap dilinde tevessülün ne anlama geldi­ğini çok iyi anlıyordu. Biliyordu ki, bu duâyı ancak çok şiddetli ihtiyacı olan biri söyler ve kendisine tevessül ettiği insanın adını anar.

CEVAP

Evet, o gözleri görmeyen zat, bir Arap’tı. Âmâ tevessülün ne anlama geldiğini ve Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Allah katında değerini biliyordu. O’na gidip kendisi için duâ etmesini isteyerek, câiz olan tevessül çeşitlerinden birini yaptı.

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de, ona öğrettiği duâ şek­liyle, câiz olan tevessüllerden diğerini tatbik ettirdi öğretti. Yani; Peygam­berimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ona öğrettiği şekilde, kendi evine gidip Efendimiz’in olmadığı o mekânda, onun adını anarak duâ etmesini söyledi. Görmek istemeyene dağı gösterseniz görmez. İşte sahabe sizin dediğiniz gibi evinden Resulullah’ın olmadığı yerden seslenip onun adını alarak dua etmiş niye görmüyor sunuz bunu.

Yukarıdaki âmâ hadisinin sonunda Bir hâcetin olursa bunun gibi yap.” ziyade  vardır.

İbnu Ebî Hayseme Târîh’inde (İbn-i Teymiyye’nin Kâide fî’t-Teves­sül­’ünde olduğu gibi:106) şöyle dedi:

حدثنا مسلم بن إبراهيم ، ثنا حما بن سلمة أنا أبو جعفر الخطمي عن عمارة بن خزيمة عن عثمان بن حنيف رضي الله تعالى عنه

أن رجلاً أعمى أتى النبي (ص) فقال : إني أصبت في بصري فادع الله لي قال : ((اذهب فتوضأ وصل ركعتين ، ثم قل : اللهم إني أسألك واتوجه إليك بنبيي محمد نبي الرحمة يا محمد إني أستشفع بك على ربي في رد بصري اللهم فشفعني في نفسي وشفع نبيي في رد بصري ، وإن كانت حاجة فافعل مثل ذلك )) . اهـ .

Bize Müslim İbnu İbrâhîm tahdîs etti. (O), bize Hammad İbn-u Se­leme tahdîs etti (dedi. O) bize Ebû Ca’fer el-Hatmî Umâre İbn-u Huzeyme’den haber verdi (dedi. O) Osmân İbnu Huneyf (Radıyallahu anhu)’ten:

Bir adam Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ye geldi ve gözüme bir kör­lük isabet etti; benim için Allah’a dua et dedi.

O da şöyle buyurdu: “Git abdest al ve iki rekat namaz kıl; sonra da ‘Ey Allahım!.. Muhak­kak ki ben, Nebîm rahmet Nebîsi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneli­yorum!.. Ey Muhammed!.. Muhakkak ki ben, gözümün bana geri verilmesi hususunda seninle Rabbime mürâcaat edip şefâat isti­yorum!.. Ey Allah’ım!.. Beni kendim için şefâatçi yap. Nebîmi gözümün geri ve­rilmesinde şefâatçi yap. Bir hâcet olursa bunun gibi yap.”

Bu ziyâdeyi, İbn-ü Ebî Hayseme, Târîh’inde Sahîh bir senetle rivâyet etti.

İbnü Ebî Hayseme’nin Senedi: Müslim İbnü İbrâhîm, Hammâd İbnü Se­leme’den, O, Ebû Ca’fer el-Hatmî’den, O, Umâre İbnü Huzeyme’den, o da, Osman İbnü Huneyf’den….

Gerek İbn-ü Teymiyye, gerekse Elbânî, şu isnâdın râvîleri için zayıf­tırlar, diyemiyorlar. Yalnız, Hammâd, Şu’be’ye zıt rivâyet yaptı. Dolayısıyla sağlam bir râvî olan Hammâd, kendinden daha sağlam olan Şu’be’ye ters rivâyet etmiştir; “rivâyeti, şâz olduğundan zayıf bir rivâyet hâline gelmiş­tir” mealinde sözler söylüyorlar.

Derim ki (Mahmud Saîd el-Memduh) : Bu son derece sahîh bir senet­tir.

İTİRAZ

Hammâd İbn-u Seleme, sika, hâfız ve yüce bir dağdır. Bununla bera­ber metindeki bir ziyadenin bulunmasıyla ki o, Hammâd İbn-u Eleme’nin rivâyet etmekte tek kaldığı ‘hâcet olursa bunun gibi yap’ fazlalıktır illetli görülmüştür. Bu, (Hammâd’ın) Şu’be’den rivâyette tek kal­dığı bir ziyâde’dir. O yüzden şâz oluyor.

CEVAP

Bu iddiâya verilecek cevâp şudur: Şüphesiz ki, sikanın ziyadesi, hadîs’in aslını ortadan kaldırmak veya onda kendinden daha sika olanın rivâyetine bir tür muhâlefet bulunmadığı müddetçe makbûldür. Hâcet olursa bunun gibi yap‘ sözü hadîsin aslını ortadan kaldırmamaktadır veya ona muhalif olmamaktadır; aksine ona tamamen uymaktadır. Çünkü aslı umum ve hadîs’in ve hangi vakitte olursa kullanılmasıdır.

Hammâd’ın hata etmesi, hiçbir hücceti bulunmayan mücerred bir zandır. Bu hususta en çok denilebilecek olan, bunun bir sıkanın ziyadesi olduğu, onda hiçbir münafaat çeşidinin bulunmadığı, dolayısıyla tereddüt­süz olarak makbûl olduğudur.

Müteşedditleri (tenkidde son derece şiddetli davrananları) tebkît için diyoruz ki:

Eğer bu ziyâde sahîh değilse, o zaman evlâ olan sikaların ziyâdesinin şâz hadis babından olmasıdır. Tevfîk ancak Allah iledir…

Bu Hâfız, İmâm Ebû Hâtim İbnu Hibbân “es-Sikât”da (1/8) Hammâd İbnu Seleme’nin rivâyette tek kaldığı bir ziyade üzerinde şu sözleri söy­lemektedir:

“Bu lafızda Hammad İbnu Seleme tek kalmıştır. O sika ve emniyet edilen bir ravîdir. Bize göre sikalardan gelen ziyâde lafızlar makbûldür. Çünkü bir topluluğun bir şeyi dinlemek için bir şeyhe gelmesi, sonra da onlardan birine o şeyden bir kısmının gizli kalması ve itkanda onun gibi veya ondan daha aşağıda olan birinin onu ezberlemesi olabilecek bir şey­dir.” (Bitti.) Bu söz, iyice akledilmesi gereken sağlam bir sözdür.

Tenbîh:

Burada makamın bir açıklamadan boş bırakılması yaraşmaz ki o da şu­dur: Hammad İbnu Seleme’nin sadece bir raviye -ki o Şu’bedir- muhalefeti iddiasıyla bu ziyadeyi reddetmekte süratle koşuşturan Elbânî’yi bir başka yerde Hammâd İbnu Seleme’nin bir topluluğa muhalefet etmesini kabûl ederken bulacaksın.

O, Sahîha’sında (1/203) şu ifadeleri kullanıyor:

“Hammâd İbnu Seleme cemâata (topluluğa)[15] muhâlefet etti… Muhte­meldir ki; cemâatin ezberlemediğini” (Elbânî’nin Sözü Bitti.) Hevâdan (Nef­sin şiddetli arzu ve sevdâsından) Allah’a sığınırız…

Buna göre Hammâd İbnu Seleme’nin rivâyetinin ziyadesi onun inkârı için kitap yazan Elbânî’ye varıncaya kadar sâbittir. Ve’l-hamdü lillahi Rabbi’l-âlemîn…

Şâyet bir hâcetin olursa, tekrar böyle yap!

İbn Teymiyye ve mezhebini taklit eden Elbânî ve yollarında gidenler, bu sahih ziyâdeden hiç mi hiç hoşlanmıyorlar. Çünkü bu, tevessülün her zaman dua isteme manasında olmadığını ve onun illa da dua ile olmayabi­leceğini göstermektedir.

Bu ziyâdeyi, İbn Ebî Hayseme, Târîh’inde Sahîh bir senet ile rivâyet etti. İbn Ebî Hayseme’nin senedi: Müslim b. İbrâhîm, Hammâd b. Se­leme’den, O, Ebû Ca’fer el-Hatmî’den, O, Umâre b. Huzeyme’den, O da, Osman b. Huneyf’den…

Gerek İbn Teymiyye, gerekse Elbânî, şu isnâdın râvîleri için zayıftır­lar, diyemiyorlar.

İTİRAZ

Şu’be ve Ravh b. Kâsim, Hammâd’tan daha hâfızdır.

CEVAP

Öyle olsa ne olur? Hammâd sikadır. Sika’nın/sağlam bir râvînin (ken­dinden daha sağlam olanın rivâyetine ters olmayan) ziyâdesi de makbûldür. Burada ise zıtlık yoktur. Öyleyse mesele kalmaz.

İTİRAZ

Lafızların değişikliğinden dolayı, rivâyet mana ile olmuş ola­bilir.


CEVAP

Bu sözünden anlaşıldığına göre, iddianda kesinlik yoktur. Demek ki, (olmayabilir) de. Üstelik mana ile rivâyet câiz olsa da, olmasa da, (metnin bir parçası olarak yapılan) ilâve câiz değildir.[16]

İTİRAZ

Bu ilâve Osman’ın kendi idrâcı/rivâyete ilâvesi ve sokuştur­ması da olmuş olabilir.

CEVAP

Bu İddianda da kesinlik olmayıp tereddüt vardır. Kaldı ki asıl olan (İdrâc)ın (olmaması)dır. (Olduğu) iddiâsı delîle muhtâcdır. Delîliniz de yok­tur. Şu hâlde davanız batıldır.

İTİRAZ

Bu ilâve sâbit olsa bile, bunda karşıtlar için hiçbir delil yok­tur. En fazla, Osman b. Huneyf, duanın bir kısmıyla dua edileceğini bazı­sıyla da dua edilmeyeceğini, zannetmiştir.

CEVAP

Bu ilâve, seni ve yandaşlarını bitiren bir hüccettir. Senin Osman’a ya­kıştırdığın ve iftirâ ettiğin şey, Nebî (aleyhisselamın) (âmâya dua ettiği) zannına dayanmaktadır. Hâlbuki zannın bâtıldır. Nebî (aleyhisselâm) ona dua etseydi, hâdiseye şâhit olan Osman b. Huneyf bunu nakle­derdi…[17] Bundan dolayı, Beyhakî, hadisten evvel, (âmâya, sabretmediği zaman, içinde şifâsı bulunan şeyi öğretmek hakkında gelen rivâyetler babı) başlı­ğını koydu. Dua ettiği kabûl edilse bile, bunu yaşarken yapılacak dua ile sınırlandırmanın bir dayanağı yoktur. Zîrâ Nebî (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’nin ahirete göçtükten sonra da, dünyadakilere dua ettiği sahîh ha­dislerle sâbittir.

Bekr b. Abdullah (Radıyallahu anh)’tan rivâyet edilen bir Hadis-i şe­rifte, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Benim hayatım, sizin için hayırlıdır, (sağlığımda bir takım işler) ya-parsınız, size (onlarla ilgili hükümler) bildirilir. Ben öldüğümde ise, vefâtım sizin için hayırlı olur, çünkü amelleriniz bana (kabrimde) arz edilir, hayır görürsem, Allâh’a hamdederim, şer görürsem, Allâh’tan sizin için af dile­rim” [18]

Bu hadîs-i şerîfi, Bezzâr gibi bir hadîs hâfızı, Müsned’inde zikret-miştir. Hâfız Irâkî’nin oğlu “Bu hadîsin isnâdı çok iyidir” demiştir.

İTİRAZ

Bu ilâve, hadise terstir

CEVAP

Evet, size göre öyle. Lâkin hevâsına tapmayan âlimlere göre ise, ters değildir. Senin iddiâna göre, şu ilâve hadisten olmadığı hâlde Os­man b. Huneyf tarafından hadise sokulan bir ilâveydi. Osman b. Huneyf, hadise ters olacak bir ilâveyi ona sokuşturacak kadar, haşa cahil bir miydi demek istiyorsunuz.


[1] İbn Mace, İkame: 189; Ahmed b. Hanbel IV, 138; Tirmizî IV, 281-282; İbn Mace 1/313; Hepsi de Osman b. Huneyf yoluyla rivâyet etmişlerdir. Tirmizî bu hadis için hasen sahih, Ebû İshak, Hâkim ve Zehebî de sahih demiştir.

[2] İmâm Buharî, Et-Tarîhu’l-Kebîr (Dârü’l-Fikir): 6/209-210

[3] Tirmizî, Sünen: (H:3578)

[4] İbnü Mâce, Sünen:1/157, (H:1385), Dârü’l-Ma’rife.

[5] Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle (H:660),

[6] Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvve: 6/166,167,168

[7] Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvve: 6/167,

[8] İmâm Kevserî, Makâlât:389-390.

[9] İbnü Huzeyme, Sahîh… Münzirî, Et-Terğîb ve’t-Terhîb (Dâru’l-Kitâbi’l-‘Arabî:128, H:1008)

[10] Hâkim, Müstedrek: (1/526) Münzirî, Et-Terğîb ve’t-Terhîb (Dâru’l-Kitâbi’l-‘Arabî: 128, H:1008)”

[11] Elbânî, Tevessül, Türkçe Tercüme, 1. baskı 1995, s. 101, Guraba Yayınları.

[12] ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, XI, 212. (Ebû Bekir Sifil’in sitesinden)

[13] Elbânî, Tevessül, Arapça, s. 83, Tercüme s. 110. Mubarekfuri, Tuhfetul Ahvezi, 9/96

[14] Elbânî, Tevessül, Türkçe Tercüme, 1. baskı 1995, s. 101, Guraba Yayınları.

[15] “Cemâate muhalefet etti” sözü hatâdır. Aksine sika İmâm Fizârî “Aşretü’n-Nisâi” (sh:90) isimli eserinde mütâbeat etti. Sonra Ali İbnu Zeyd’ten yaptığı bir rivâyetle de Hammâd’ın kuvvetlenmekte olduğunu anlattı. Bu da hatadır. Ali İbnu Zeyd sanki hata ederek onu iki şekliyle rivâyet etti. Bir şekil Hammad’ın rivâyeti gibi, diğeri de ona muhaliftir. El-Müsned (6/182) Maksadım bu hatalara tenbîhte bulunmak değildir. Lâkin makssad Elbânî’nin ibâresini zikretmek ve Hammâd İbnu Seleme’nin ziyadesinin a’mâ hadîsinde kabûl edilmesinin daha evlâ olduğudur.

[16] Metnin tefsîri, takyîd, îzâh, tâ’mîm ve benzeri mâhiyette veya onunla alâkasız olarak râvînin sarfettiği sözlerin, hadîsden zannedilerek rivâyete eklenmesi şeklinde olan idrâc ise, evvelâ bir yanlışlık eseri olarak metne ilâve edilmişti. Bunun bilinerek veya bi lenlere aktarılmaya devâm edilmesinde ise zarar yoktur.

[17] Üstelik bir yandaki dua, öte yandaki tevessüle ve vesîle olmaya mâni’ de değildir.

[18] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 194, İbn Hacer, el-Metâlibu’l-Aliye, IV, 22 (no: 3853); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 594, (no: 14250).

Aıntı: Selefilik Adı Altındaki Görüşlere Selefice Cevaplar 

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Malik (ra): “NASIL ondan(Allahtan) kaldırılmıştır”

İmam-ı Beyhaki (rahimehullah): İbn Vehb demiştir ki:

“Biz İmam Malik’in yanında idik. Bir adam geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! [Rahman arş’a istiva etti] Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. İmam Malik (r.a.) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı, sonra başını kaldırdı ve dedi ki: “Rahman Arş’a istiva etti. Tıpkı kendisini vasfettiği gibi. Bu bakımdan “nasıl” diye sorulmaz. Çünkü “nasıl” ondan kaldırılmıştır. Sen çirkin (kötü) ve bid’at sahibi birisin. Çıkarın onu.” ve adam kovuldu.
(Beyhaki sahih bir isnadla İbn Vehb’ten rivayet etmiştir ve Yahya bin Yahya’dan da rivayet etmiştir ve lafızları şöyledir: ”istiva mechul değildir, keyfiyetin ALLAH U TEÂLÂ’YA isnadı akıl işi değildir, ona iman vacibtir, ondan sormak da BİDATTİR.”)

أخبرنا أبو عبد الله الحافظ ، أخبرني أحمد بن محمد بن إسماعيل بن مهران ، حَدَّثَنَا أبي ، حدثنا أبو الربيع ابن أخي رشدين بن سعد قال : سمعت عبد الله بن وهب ، يقول : كنا عند مالك بن أنس فدخل رجل ، فقال : يا أبا عبد الله {الرحمن على
العرش استوى} كيف استواؤه ؟ قال : فأطرق مالك وأخذته الرحضاء} ثم رفع رأسه فقال : {الرحمن على العرش استوى} كما وصف نفسه ، ولا يقال : كيف ، وكيف عنه مرفوع ، وأنت رجل سوء صاحب بدعة ، أخرجوه . قال : فأخرج الرجل

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

rububiyyet tevhidi kabul eden müsluman degilmidir??

Rububiyet tevhidi hakkinda,sadece rububiyet yetmez diyip milleti tekfir edenler,acaba kelimei sehadet getirenlerin kalplerinimi yarip baktilar..

îbn Teymiyye’nin, «Minhâcü’s-Sünne» adlı eserinde, «Kelâmcılar, tevhid kısmından ancak Allahü Teâlâ her şeyin yaratıcısı olduğundan ibaret olan rubûbiyyet tevhidinden başka bir tevhidi bilmediler. Halbuki müşrikler de bunu ikrar ediyorlardı. Nitekim Allahü Teâlâ onlardan bahisle şöyle buyurdu: «Andolsun ki, onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah…” diyecekler.» (Lokman sûresi, âyet: 25), «(Onlara) yedi kat göğün, Arş’ın Rabbi kimdir?» de. “Allah.” diyecekler… (Mü’minûn sûresi, âyet: 86-87). Yine onlardan bahisle buyurdular ki: «Onlardan çoğu ancak Allah’a ortak koşarak iman ederler.» (Yûsuf sûresi, -âyet: 106) kavlini kendi fikrinde olan kimselerden başka mütekel-limîn ile sahabilerin ve kıyamete kadar onlardan sonra gelecek kimselerin tekfirlerine açık bir delil saymıştır.

Halbuki, sahih olarak Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sel-lem)’den rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurdular: «İnsanlarla Allah’tan başka bir ilâh olmadığım (ve Muhammed’in O’nun Resûlü olduğunu) deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu söylediklerinde, İslâmî haklarının dışındaki kanlarım, mallarım benden kurtarmış olurlar. Bu kimsenin içi dışım tutmuyorsa, doğru olmadığının hesabı, Allah’a aittir.» (Müslim, Ebû Hüreyre’den). Yine sahih olarak buyurdular ki: «Namazımız gibi namaz kılan, kıblemize karşı duran kimse, öyle bir Müslümandır ki, (dinde) bize câiz olan şey kendisine de caizdir. Üzerimize vacib olan şey üzerine de vacibtir.» Yine sahih bir rivayetle, Efendimiz, azatlısı olan Üsâme b. Zeyd (radıyallahü anhü)’e-. – — «Lâ ilahe illallah (Allah’tan başka ilâh yoktur.) dedikten sonra mı, onu öldürdün» diye buyurdu. Ey Allah’ın Resûlû! Bunu kılıçtan korkarak söyledi, deyince, Resûlullah sallallahü aleyhi ve şellem kendisine: — «Kalbini mi yardın, korkudan söyleyip söylemediğini nereden biliyorsun?» (Buharî, Müslim rivayet etmişlerdir) diye buyurdu. Yine sahih bir rivayete göre, buyurdular ki: «Ben insanların kalplerini açmakla, karınlarını yarmakla emrolunmadım.» (Müslim, Ebû Saidü’l-Hudrî’den). Yine sahih bir rivayette buyurdular ki: «Adam, Müslüman kardeşine; yâ kâfir, derse, gerçekten bu söz ikisinden birine rücû’ eder. Eğer ona kâfir dediği kimse, Ehl-i küfürdense, bu söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz, onu söyleyene döner.» (Büharî, Müslim, Hz. Ömer’den). Şeriatın nassları, küfrün, bâtmî (gizli) bir şey olup Allah’tan başka kimsenin bilmediğine delâlet ediyorlar^ Öyle ise, Müslümanlardan herhangi birinin hakkında küfürle hüküm verilmesi cidden tehlikelidir. Kaldı ki, bütün îslâm ümmeti için böyle bir hüküm verilebilsin. Müntakim (öç alıcı), Cebar(kahredici) Allah’in korkusu kalbinden çıkmış kimseden başka, bir kimse bunu söylemez..

[Ebu Hamid bin Merzuk,Bera’atü’l-Eş’ariyyîn,sayfa 144-145]

Categories: Vehhabi Fitnesi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

HABERLERİN KABÜL ŞARTLARI

HABERLERİN KABÜL ŞARTLARI

Hanefîler, mürsel haberi rivayet eden ravi, güvenilir (sika) ise; müsned haber gibi mürsel haberin de kabul edileceğini söylerler. Hicrî II. yüzyılın başına kadar sahabî, tabiî ve tebai tabiî fakihlerinin büyük çoğunluğu da bu görüştedir. Mürsel haberleri, özellikle ileri gelen tabiîlerin mürsel haberlerini ihmal, şüphesiz sünnetin yarısını terketmek demektir.

Sünen sahibi Ebû Davud, hadisçiler arasında meşhur olan ve Mekkelilere yazdığı «Risale»sinde (29) şöyle der: «Mürsel haberleri Süfyan es-Servî, Malik b. Enes, Evza’î gibi alimler delil olarak kabul ederlerdi. Hatta Şafiî, bu konu üzerinde çok dururdu.»

Muhammed b. Cerîr et-Taberî de şöyle söyler: «İnsanlar, mürsel haber ile amel ediyor ve onu kabul ediyorlardı. Nihayet hicrî II. yüzyıldan sonra onu reddetme fikri ortaya çıkmıştır. Salah el-Ala’î’nin «Ahkamu’l-Merasil»inde ve İbn Abdilberr’in sözlerinde, (30) bu konuda icma bulunması gerektiğini belirten bir ifade vardır.

Selef arasında mürsel haber rivayet eden bazılarını sert bir şekilde tenkid edenler bulunduğunu ileri sürerek yapılan tartışmalar yerinde değildir. Çünkü bu tenkidler mürsel haber rivayet eden ravinin güvenilir (sika) olmamasından ileri gelmiştir. Nitekim bu gibi tenkidler müsned haber rivayet eden bazılarına karşı da yöneltilmiştir. O halde mesele, haberi müsned veya mürsel olarak rivayet etmek meselesi değil; ravinin güvenilir olup olmaması meselesidir.

İmam Şafi’î, mürseli reddedip kendisinden öncekilere muhalefet ederken farklı görüşler ileri sürmüş, bir ara Said b. Müseyyib’in mürselleri dışındaki mürsel haberlerin mutlak olarak huccet olmadığını söylemiş, sonra bazı meselelerde bizzat Said b. Müseyyib’in mürsellerini reddetmek zorunda kalmıştır. Bunları ben «Tabakatu’l-Huffaz»ın zeyline yazdığım dipnotlarda anlattım. (31)

Şafi’î, daha sonra başkalarının mürsellerini de kabul etmiş ve mürselin bazı hususlarla desteklendiği takdirde hüccet olarak kabul edilebileceğini söylemiştir. (32) Bunun içindir ki Beyhakî gibi bir kısım alimler bu çelişkiden kurtulmak için uğraşmışlar, fakat bir sonuç alamamışlardır.

İmam Şafiî’nin «Müsned»inde (33) de, selef arasında bilinen genel manası ile birçok mürsel hadis vardır. İmam Malik’in «el-Muvatta» ında ise üçyüz mürsel hadis bulunmaktadır. Bu, «el-Muvatta»daki müsned hadislerin yarısından fazladır. Salahu’d-Dîn el-Alaî’nin «Ahkamu’l-Merasil» indeki mürsel hadisin rivayeti ile ilgili araştırmalar kabul ve red bakımından ilgililer için az ve yetersizdir.

«Şurutu’l-E’immeti’l-Hamse» ye yazdığım talikatta mürsel hadisin fakihlerce sahih olarak kabulü ile daha sonraki ravilerce onun zayıf olarak kabulünün nasıl bağdaştırılacağını anlattım. Orada mürsel hadisin delil olarak kabulü konusunda yeterli bilgi vardır. (34) Hatta Buharî, kitaplarında mürsel hadisleri delil olarak kullanır. Müslim de Sahîh’inin «Mukaddime»siyle «ed-Dibağ» risalesinde bu konuda aynı yolu benimsemiştir. Yerimiz, bu konuda sözü daha fazla uzatmağa elverişli değildir.

Müsned olsun, mürsel olsun haberlerin kabul edilmesi için kendilerine göre aynı noktada birleşen esaslara aykırı olmaması Hanefîlerin şartlarından birini teşkil eder. Hanefîler, Kitab, Sünnet ve sahabîlerin hükümleri gibi nassların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler, nassa dayanan ve kabule layık görülen birbirine benzer meseleleri çıkdıkları esasa irca’ etmişler ve bir kaide altında toplamışlardır.

Hanefîler, birbirlerine benzerlik arzeden diğer meselelerde de araştırmayı tamamlayıp istikrara ulaşıncaya kadar aym şeyi yapmışlardır. Böylece bir kısım müşterek esaslara ulaşmışlardır ki, bunlar «Kavaid ve Furuk» kitaplarında açıklanmıştır. Onlar, ahad haberleri de bu esaslara göre değerlendirmişlerdir. Bu haberleri, söz konusu esaslara uymadığı takdirde sübut bakımından daha kuvvetli olan İslam hukuku’nun mevcut kaynaklannın incelenmesinden elde edilen ve herkesce benimsenen haber niteliği taşıyan genel esaslara aykırı saymışlardır.

İmam Tahavî, eserlerinde bu kaideye çok riayet eden bir alimdir. Bu hususu hakkiyle bilmeyenler Tahavî’nin kıyasa dayanarak rivayetlerin bir kısmını diğer bir kısmına tercih ettiğini sanırlar.

Ahad haberlerin genel olarak bu esaslara mana bakımından aykırı düşmesinin sebebi, ravîlerin hadisleri mana itibariyle rivayette ileri gitmeleridir. Bazan bu, hadisin asıl manasını değiştirmeye yol açmıştır. Ahad haberleri genel esaslara göre değerlendirmede kullanılan bu kaide sayesindedir ki büyük fakihler bir çok rivayetlerin zayıflık yönlerini tesbit edip iyi bir araştırma sonucu gerçeğe ulaşmışlardır.

Ayrıca fakihlerin, hadislerdeki illetleri anlama bakımında hadis rivayet edenlerde bulunmayan başka imkanları da vardır.

Onlar yaşayan tatbîkat konusunda bir çok haberlerin sahih olup olmadığını anlayacak bir duruma sahiptirler. Bu durum yalnız Medine’lilerin ameli için söz konusu değildir. Aksine sahabîlerin gelip yerleştikleri diğer şehirler de böyledir. Oralarda da sahabîlerin talebeleri ve onların da talebeleri vardı el-Leys b. Sa’d’ın İmam Malik’e yazdığı «Risale» de (35) bu hususa işaret edilmiştir.

Ebu Hanîfe’ce beğenilen kaidelerden biri de şudur: Ravinin hadisi öğrendiği andan rivayet etme anına kadar devamlı olarak ezberinde tutması ve onu hatırlamadığı takdirde yazıya itibar edilmemesi şarttır. Bu hususa Kadî İyad «el-İlma’» da işaret etmiştir. (36)

Mana itibariyle hadis rivayetinde ileri gitmemek, Ebû Hanîfe’nin kesinlikle benimsediği bir husustur.

Sübut ve delalet bakımından delillerin mertebelerini göz önüne almak da Hanefîlerin önemli kurallarından biridir; çükü sübut ve delalet bakımıdan kesin olan delilin bir mertebesi olduğu gibi, bu yönlerden zannî olan delilin de bir hükmü vardır. Hanefîler, Kur’an-ı Kerim’e muhalif olan ahad haberleri kabul etmezler. Onu, Kur’ana muhalif olan hususta «mücmel»in bir açıklaması da saymazlar. Onlara göre böyle bir ahad haberle «mücmel»in açıklanması Kur’anda bulunmayan bir hükmü de göstermez. Bu tür ahad haberler Kur’anda bulunmayan bir hükmü bildirir kaidesini benimseyen bazı aşırı kimseler, aradaki farkı anlayamamışlar, boş yere kafa yormuşlardır.

Yine Hanefîlerin kaideleri arasında, kaçınılması imkansız olan ve meşhur bir rivayete dayanması için gerekli şartları taşıyan konular hakkındaki ahad haberleri reddetme esası da yer alır; çünkü onlara göre böyle bir rivayeti, fakihlerce bu gibi konularda haberin meşhur olması şartı ve mevcut durum yalanlamaktadır.

İbn Receb, Ebû Hanîfeye göre, güvenilir ravilerin bir haberde metin yahut senedde fazlalık veya noksanlık yönünden ihtilafa düşmeleri halinde, fazlalığın kabul edilmeyeceğini söylemiştir.

Hanefîlerin bunlara benzer birtakım sağlam kaideleri vardır. Onlar, bu kaidelerin doğruluğu hakkında usul kitaplarında bir çok delil serdetmişlerdir. (37)

Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde Hz. Peygamber buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivayet ettiği hadisi kabul edenler, Hanefîlerin hadislere muhalefet ettiğini sanırlar. Halbuki durum böyle değildir. Aksine Hanefîlerin usul ve füru’ meselelerinde dayanakları hadiselerdir. Nitekim bu hususu kör taklide, heva ve hevesine uymaksızın iyi bir araştırma ve mukayese yapan kimseler açıkca görebilirler.

DİPNOTLAR:

(29) Bu risale, müellif tarafından tahkik edilerek Kahire’de Matba’atü’l-Envarda 1369′da basıimıştır.

(30) İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd. Rabat 1387,. 1/4.

(31) Takiyyu’d-Dîn Muhammed b. Fehd el-Mekkî, «Lahzu’l-Elbâz bi-Zeyli Tabakât’il-Huffâz Dimaşk 1347, S. 329. Bu konuda müellifin «Zûyûlu Tezkiratil-Huffâz», S. 329′da da dipnotları vardır.

(32) Tafsilât için bkz. M. Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi, Çeviren: Doç. Dr. Abdulkadir Şener, Ankara 1973, S. 117.

(33) İmam-Şafiî, Müsned, Kahire 1327.

(34) Hâzimî Şurûtu’l-E’immeti’l-Hamse, Kahire 1357, S. 41-51.

(35) Bu risalenin Türkçe tercümesi için bkz. Doç. Dr. A. Kadir Şener, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XVI (1970), S. 131-154.

(36) el-İlmâ’ ilâ Marifeti Usûli’r-Rivâye ve Takyîdi’s-Sema’, Kahire 1389, S. 139.

(37) Yazar, «Te’nibü’l-Hatib» adlı eserinde (Kahire 1361, S. 152-154) bu konuda şöyle der:

«Ebû Hanîfenin az hadis bildiğini veya hadislere muhalefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını zanneden kimseler, imamların haberleri kabul için ileri sürdükleri şartları bilmemekte ve müctehid imamların ilimlerini öyle anlaşılıyor ki ayarı bozuk bir teraziyle ölçmektedirler.

«İmam Ebû Hanîfe’nin hükümleri istinbat konusunda gelişmiş bir kısım prensipleri vardır. Onu suçlayanlar, onun prensiplerini bilmeyenlerdir. Bu prensiplerin en önemlileri şunlardır:

«1 — Kendisinden daha kuvvetli olan bir delil ile çatışmadığı takdirde güvenilir kimselerin mürsel haberlerinin kabulü. Mürsel haberi delil olarak kabul etmek öteden beri tatbik edilegelen bir gelenektir. İslâmın ilk devirlerinde müslümânlar bu yolda hareket etmişlerdir. Hatta İbn Cerîr et-Taberî, «Mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicri ikinci yüzyılın başihda ortaya çıkan bir bid’attir» demiştir. Nitekim bu hususu el-Bâcî «Usûl»ünde, İbn Abdi’l-Berr «Temhîd»inde ve İbn Receb «Şerhu İleli’t-Tirmizî» sinde zikretmişlerdir. Buharî de «Sahih»inde (Ezan 95), mürsel haberleri delil olarak almıştır. Sözgelişi o, imamın arkasında namaz kılan kimsenin Kur’ân’dan bir parça okuması konusunda mürsel hadisleri delil olarak zikretmiştir.. Müslim de «Sahih»inde mürsel haberlere yer vermiştir. Mevlâna Muhaddis el-Osmanî’nin «Fethu’l-Mülhim bi Şerhi Sahihi’l-Müslim»inin mukaddimesinde (1/36), Suyûtî’nin «Tedrîbu’r-Râi» sinde (125-126) bu konuda açıklamalar vardır. Hadisleri mürsel oldukları için zayıf sayanlar, tatbikattaki sünnetin yarısını atmış olurlar.

«2 — Ebû Hanîfe, âhâd haberleri İslâm Hukukunun kaynaklarını tek tek inceledikten sonra elde etmiş olduğu müşterek esaslara göre değerlendirir. Eğer âhâd haberler bu esaslarla çatışırsa, Ebû Hanîfe iki delilden daha kuvvetli olanı alır; muhalif haberi terkederek söz konusu esaslara dayanır ve böyle bir haberi şaz sayar. Tahâvî’nin «Ma’âni’l-Asar» ında bu hususla ilgili bir çok örnek vardır. Burada sahih habere değil, ancak müctehidce illetli bir habere muhalefet söz konusudur. Müctehide göre haberin illetlerden hali olması gerekir.

«3 — Ebû Hanîfe, âhâd haberleri Kur’ân’ın genel ifadelerine ve lafızlarına (zahirlerine) göre de değerlendirir.

Eğer haber, Kur’ân’da bulunan bir lafza veya genel bir ifadeye (âmm’e) aykırı düşerse haberi terkederek Kitabla amel eder. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır: çünkü Kitab’ın sübûtu katidir. Ebû Hanîf’ye göre delalet yönünden Kur’ân’ın zahirleri ve genel ifadeleri kesindir. Ebû Bekr er-Râzî’nin «el-Fusûl» ve el-İtkânî’nin «eş Şâmil» adlı eserleri gibi usul kitaplarında bu hususu destekleyen deliller vardır.

«Haber Kur’ân’ın âmm ve zâhir’ine aykırı olmayıp onun mücmel’ini beyan ise haberi kabul eder; çünkü böyle bir açıklama olmaksızın mücmel’in neye delalet ettiği anlaşılamaz. Bu, âhâd haberle Kur’ân-ı Kerim’de olmayan bir hükmü ona ilâve anlamına gelmez. Aşırılığı adet haline getiren bazıları, isterlerse böyle zannetsinler.

«4 — Ebû Hanîfe, âhâd haberleri kabul ederken onların, kavlî veya fiilî olsun, meşhur sünnete muhalif olmamasını göz önüne alır. Burada da delillerden kuvvetli olanla amel etme düşüncesi hakimdir.

«5 — Ebû Hanîfe, âhâd haberi alırken, onun kendi gibi bir habere zıt olmamasını şart koşar. İki haber çatıştığı zaman birisi diğerine bazı sebeplerle tercih edilir. Bu gibi durumlarda ravilerden birinin diğerine nazaran fakih veya daha bilgin olması gibi müctehidlerce benimsenen farklı bir takım tercih sebepleri vardır.

«6 — Ebû Hanîfe, âhâd haberleri alırken ravinin kendi rivayet ettiği habere aykırı bir iş yapmamasını da şart koşar. Köpeğin dilini soktuğu bir kabın yedi kere yıkanması ile ilgili olarak Ebû Hureyre’den rivayet edilen hadisi Ebû Hanîfe kabul etmemiştir. Çünkü bu hadis Ebû Hureyre’nin fetvasına aykırıdır. Selefden birçokları da Ebû Hanîfe gibi âhâd haberi aynı gerekçe ile reddetmişlerdir.

«İbn Receb’in «Şerhu İleli’t-Tirmizi»sinde bu hususla ilgili misalleri bulabilirsiniz. Gerçi, Zahiri mezhebine yakın olan bazı kimseler bu görüşe katılmazlar.

«7 — Ebû Hanîfe, İbn Receb’in de belirttiğine göre, iki haberden birisinde sened yahut metin yönünden bir fazlalık bulunursa, ihtiyat bakımından bu fazlalığı kabul etmez. Sonraki bazı Hanefî fakihlerinin muarızlarıyle yaptıkları tartışmalarda bu esası ihmal etmeleri hasımlarını kendi görüşleriyle susturmak içindir.

«8 — Ebû Hanîfe, âhâd haberle kaçınılması imkânsız olan «umûmu’l-belvâ», yani sık sık vuku bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel etmez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhur olması gerekir. Şüpheli hallerde tatbik cihetine gidilmeyen hadd cezaları ve kefaretlerde durum böyledir.

«9 — Ebû Hanîfeye göre, her hangi bir hükümde ihtilâfa düşen sahabîlerden biri ahad haberi terketmemelidir.

«10 — Ebû Hanîfe’nin âhâd haberler konusunda diğer bir prensibi de, seleften hiç kimsenin onları tenkid ve ta’n etmiş olmamasıdır.

«11 — Ebû Hanîfe ceza ve haddler konusunda değişik rivayetler bulunduğu zaman hafif olanını tercih eder.

«12 — Ebû Hanîfe’ye göre râvînin, haberi işittiği andan rivayet ettiği ana kadar unutmaksızın ezberinde tutması şarttır.

«13 — Ebû Hanîfe, râvinin haberi kimden rivayet ettiğini hatırlamaması halinde yazısına itimat etmemesini esas olarak alır.

«14 — Ebû Hanîfe, şüpheli hallerde uygulanmayan hadd cezalarında değişik rivayetler bulunursa ihtiyat yönünü tercih eder. Meselâ, on dirhemlik bir şey çalan hırsızın eli kesileceğini bildiren rivayeti alır; bu konuda üç dirhemden (1/4 dinardan) söz eden rivayeti kabul etmez. On dirhemle ilgili rivayet ihtiyata daha uygundur ve tercihe şayandır; çünkü bu iki haberden hangisinin önce, hangisinin sonra varid olduğu bilinmediğinden, aralarında nesh’e karar vermek de mümkün değildir.

«15 — Ebû Hanîfe, diğer haberlerle desteklenen âhâd haberleri tercih eder.

«16 — Ebû Hanîfe’nin esaslarından biri de haberin, bulundukları memleket veya şehir neresi olursa olsun sahâbî ve tabiilerce tatbik edilegelen şeylere aykırı olmamasıdır. Leys b. Sa’d da, İmam Mâlik’e yazdığı risalede buna işaret etmiştir.

«Ebû Hanîfe’nin bunlara benzer bir kısım prensipleri daha vardır. Bunlar kendisinin, daha kuvvetli delil ile amel ederek bir kısım rivayetleri terketmesine yol açmıştır, «es-Sîratu’ş-Şâmiyyetu’l-Kübrâ» yazarı Muhammed b. Yûsuf eş-Sami (Ö. 942/1535), «Ukûdu’l-Cuman fî Menâkıbı Ebî Hanîfeti’n-Nu’mân» adlı eserinde İbn Ebi Şeybe’yi red sadedinde anlattığımız hususların bir kısmına işaret eder ve şöyle der: «Bu kaidelerin gereği oıarak Ebû Hanîfe bir çok âhâd hadisle amel etmeyi terketmiştir. Allah, Ebû Hanîfeyi hasımlarının isnadlarından korusun. Gerçekte Ebû Hanîfe hadislere kasden muhalefet etmemiştir. Bir kısım delil ve gerekçelere dayanarak, ictihad neticesinde muhalefet etmiştir. Müctehide içtihadında yanılırsa bir ecir; isabet ederse iki ecir vardır. Ebû Hanîfeye dil uzatanlar, ya onu çekemiyenler ya da ictihad mevkiini bilmeyenlerdir.»

«Ebû Hanîfe’nin kabul ettiği bir kısım hadisleri sonraki bazı bilgilerin sözlerine dayanarak senedleri yönünden zayıf saymak doğru değildir; çünkü O, hadis rivayet ettiği üstadlarının durumlarını yakından biliyordu; genellikle kendisiyle sahabi arasında sadece iki râvî bulunuyordu.» 

Categories: Hanefî Fıkhı’nın Esasları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kabir ziyareti(Ibn Hacer el Heytemi)

Kabir ziyareti

Nevevi, “el-İzah” adlı eserinde şöyle söyler: “Bezzaz ve Darukutni senediyle beraber İbni Ömer’den rivayet etmiştir ki Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
من زار قبري وجبت له شفاعتي
“Kim benim kabrimi ziyaret ederse şefaatim ona vacip olur.”
Hafız İbni Hacer el-Heytemi, Nevevi’nin bu eserine yazdığı haşiyesinde bu sözleri şöyle açıklar:

“Bu rivayeti İbni Huzeyme “Sahih” adlı eserinde yapmaktadır. Abdulhak ve Takiyyü’s-Sübki gibilerinin de içinde bulunduğu bir toplulukta hadisi sahih kabul etmektedirler. Zehebi’nin: “Bu rivayetin bütün tarikleri ‘leyyine’ (zayıf) dir, ama birbirlerini kuvvetlendirirler” ifadesi, hadisin sahih kabul edilmesine aykırılık teşkil etmez.

Darekutni de bu hadisi rivayet etmiş, Taberani ve İbni Sübki ise şu lafızlarla yapılan bir rivayeti sahih görmüşlerdir:
من جاءني زائراً لا تحمله حاجة إلا زيارتي كان حقاً عليَّ أن أكون له شفيعاً يوم القيامة
“Her kim ki benim ziyaretimden başka bir amacı olmadığı halde buraya gelirse. Ona kıyamet gününde şefaat etmek bana hak olur
Başka bir rivayette de:

كان له حقاً على الله عز وجل أن أكون له شفيعاً يوم القيامة
“O kimse için benim kıyamet günü şefaatçi olmam, Allah üstüne bir hak olur.” şeklinde gelmektedir.

“Benim ziyaretimden başka bir amacı olmadığı halde” sözleriyle Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, ziyaret ile alakalı olmayan hususlardan sakınılması gerektiğini ifade etmek istemektedir. Mescidi Nebevî’de itikâf, orada bol bol ibadet etmek, sahabeyi ziyaret gibi şeyler ziyaret eden kimse için mendup olan şeylerden sayıldığı için ziyaret amacına ve şefaate nail olmaya engel sayılmazlar.
Mezhebimizin ve diğer mezheplerin imamları derler ki: “Kabrin ziyaretiyle beraber Mescidi Nebevî için yolculuk yapmak ve orada namaz kılmak gibi amellerle ecir umma niyetinde olmak sünnettir.” Hadisi şerif, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hayatta ya da vefatından sonraki ziyaretlerini kapsamaktadır. Uzaktan yakından gelen her erkek ve kadını kapsamaktadır. Bu hadis, ziyaret için hazırlık yapmak ve yola çıkmanın faziletine delalet etmektedir. Zira vesileler maksatlarına göre değer kazanırlar.
Ebu Davud, sahih bir senetle rivayet etmektedir:
ما من أحد يسلم عليَّ إلا ردّ الله عليَّ روحي حتى أرد عليه السلام
“Bana selam veren bir kimse olmasın ki Allah onun selamını almak için benim ruhumu bedenime iade etmesin.”

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in, selam veren bir kimsenin selamını almasının ne kadar büyük bir şey olduğunu bir düşünün.

O, diğer peygamberler gibi kabrinde hayatta olup namaz kılmaktadır. ‘Merfu’ senetle varit olmuştur:
الأنبياء أحياء في قبورهم يصلون
“Peygamberler kabirlerinde hayatta ve namaz kılmaktadırlar.”
Ruhu şeriflerinin geri iade edilmesinden maksad, o esnada konuşma kabiliyetinin ona verilmesi anlamına gelmektedir.”
[“el-İzah” s:488]

Categories: Kabir ziyareti | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kıtlık anında hz Aişe’ye yapılan şikayet ve sonrası!(TEVESSÜL)


İmâm Hafız Dârimî (v. 255/869), “Sünen” adlı eserinde “Allah’ın (celle celâluhû) Peygamberimize vefatından sonra verdikleri” başlığıyla açmış olduğu babta şöyle demiştir: “Ebû Nûman, Said b. Zeyd’ten, o, Amr b. Mâlik en-Nekri’den, o da Ebû’l-Cevza Evs b. Abdullah’tan şunu rivâyet etmiştir:

“Bir ara Medine’ye çok şiddetli bir kıtlık isabet etmişti. Herkes durumdan, Hazreti Âişe’ye şikâyetçi olmuşlardı. Bunun üzerine Hazreti Âişe: “Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrine gidin ve gökyüzü ile arasında bir engel kalmayacak şekilde çatısına bir pencere açın” diye tâlimat vermişti. Gidip aynen dediğini yaptık. Akabinde otlar yetişip, hayvanlar semizleşinceye kadar yağmur yağmıştı. Hayvanlardan bol bol yağ temin ettiğimiz için bu seneyi “yağ veren yıl” olarak anmaya başlamıştık.”

[Dârimî,sayfa 277 no.93; İbnü’l-Cevzî, el-Vefa (1534); Darimî, es-Sünen I, 56; Suyutî, Hasâis, II, 280; Nebhanî, Huccetullah, s.1090; Zürkanî, Şerhu’l-Mevahib, VIII, 801; Zübeydî, Tacu’l-Arus, XIII, 388; İbn Esir, en-Nihâye, III, 409; Behcetü’l-Mehafil, II, 129; Aliyyu’l-Karî, Mirkat, X, 290; Mişkatu’l-Mesabih, (5950); Mevahibu’l-Leduniye, II, 365; Cem’ü’l-Fevaid, (2086); Şevahidu’l-Hak, s.160; İbn Teymiye, Ziyaretu’l-Kubur, s. 32; İbn Merzuk, Berâatu’l-Eşarî, s. 357; Gımarî, İrgam, s. 24; İsmail b. Mahfuz, Mesaf, s. 187; Elbanî, Tevessul, s.178.]

———————

Elbanî bu hadiste zayıf dediği Said b. Zeyd’in bulunduğu başka bir hadiste Said b. Zeyd’in hakkında şunları söylemiştir:
“Hadisin isnadı hasendir. Ravilerinden hepsi de güvenilirdir. Said b. Zeyd hakkında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez. İbnü’l-Kayyim de hadisin isnadının ceyyid olduğunu söylemiştir.”
[Elbanî, İrvau’l-Galil, V, 338.]

Hafız b. Hacer “Takrib”de, hadisin râvîlerinden Ebû Said Zeyd ve Amr b. Mâlik için “Güvenilir ama vehimlidir” ifâdelerini kullanmıştır.
Hadis âlimleri, İbn Hacer’in “güvenilir ama vehimli” ifadesinin, râvînin zayıf değil de, güvenilir ve sika olduğuna delalet eden ifâdelerden olduğunu belirtmişlerdir. “Tedribü’r-Râvî” de böyle zikredilmiştir
Buharî, (et-Tarihu’l-Kebir, III. 472), İmam İcli (Tarihu’s-Sikât s;184), Ebû Cafer ed-Darimî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Züra, İbn Hibbân, İbn Sa’d ve başkaları. Kim o başkaları? Mesela bazı sözde selefilerin sandığı gibi İbn Main onu zayıf değil, bizzat kendi eserinde Said b. Zeyd’i sika görmüştür[İbn Main, Tarih, II.199-Zehebî, Kaif I. 361]

Bu açık beyan karşısında Ukaylî’nin (v. 323/934) İbn Maîn onun hakkında “zayıftır” dediğine dair naklettiği bilgi[bkz: Duafâ, II, 105, 106] doğru olmasa gerekir. Eseri tahkik ederek neşreden Kal’acî da dip notta, Saîd b. Zeyd’in sika olduğunu, Nesaî dışındaki Kütüb-i Sitte müelliflerinin onun hadisleri tahriç ettiklerini söyler.

Elbani bu hadisi zayiflatma cabasindaki diger bir girisimide şöyledir:
Arîm diye bilinen Ebû’n-Nu’man Muhammed b. el-Fadl güvenilir bir ravi olsa da, ömrünün sonunda ihtilata uğramıştır. Bu haberi Darimî’nin ihtilat öncesi mi, sonrası mı, Arîm’den dinlediği bilinmemektedir.
[Elbanî, Tevessul, s. 140-141, Tercemesi s. 178-179.]

Hadisin senedinde adı geçen Ebû Nu’man, “Arim” lakaplı Muhammad b. Fazl olup, Buhârî’nin hocalarındandır. Hafız, “Takrib” adlı eserinde onun için: Sika/güvenilirdir. Fakat ömrünün sonlarına doğru bu hali değişmiştir” demektedir.

İbnu’s-Salah; Buharî ve Zühlî gibi muhaddislerin, Arîm’den aldıkları rivayetlerin ihtilattan öncesine aid olması gerektiğini laydetmektedir
[İbn Salah, Ulumu’l-Hadis, s. 356.]

Zehebî, İbn Hibbân’ın; “Arîm, ömrünün sonunda ihtilata uğradı ve ne rivayet ettiğini bilmeyecek kadar tegayyüre maruz kaldı. Bundan dolayı da, rivayetleri içinde çok sayıda münker hadis vardır…” şeklindeki sözlerini şöyle reddeder: “İbn Hibbân, ravi Arîm için hiçbir münker hadis gösterememiştir. Peki, nerede kaldı onun iddiası?!”
[Zehebî, Mizan, VI, 298; Leknevî, er-Re’fu ve’t-Tekmil, s. 279]

Zehebî, Ruvvatü’s-Sükati’l-Mutekellim’de der ki: “Arîm güvenilirdir, hüccettir. Sonradan ihtilata uğradı ise de, bunda zarar yoktur. Zira ihtilattan sonra söyledikleri bilinmiştir.”
[Zehebî, Ruvvatu’s-Sukati’l-Mutekellim, I, 162.]

Darakutnî ise: “Arîm’in ihtilatından sonra münker bir hadisi ortaya çıkmamıştır, o güvenilir bir ravidir”
[ Zehebî, Mizan, VI, 298; Tehzibu’t-Tehzib, IX, 358; Kitabu’l-Muhtelitin, I, 117; Zehebî, Tezkiratu’l-Huffaz, I, 301; Ebû Abdullah es-Salihî, et-Tabâkat, II, 35.]

el-A’laî de, İbn Hibbân’ın, Arîm hakkındaki sözlerine şöyle itiraz eder; “…Bu haddi aşmak ve aşırı gitmektir! Buharî, Ahmed b. Hanbel, Abd b. Humeyd ve birçok insan Arim’den hadis rivayet etmiş, Müslim onunla huccet getirmiştir. Darakutnî’nin; “İhtilatından sonra Arîm’in münker hadisi çıkmamıştır. O güvenilirdir” demesi, İbn Hibbân’ın sözünü reddetmektedir.”
[el-Alaî, Kitabu’l-Muhtelitin, I, 117.]

Kaldı ki Elbanî, hakkında ihtilaf edilen (muhtelifun fih) bir ravinin bulunduğu bir hadis için: “Hasen olması muhtemeldir’ diyebilmektedir
[Silsiletü’l-Ehadisi’s-Sahiha, IV, 354. senedi hakkında ihtilaf edilen İsa b. Cariye’nin bulunduğu hadis için aynı ifadeyi kulanır.]

Buyuk alim Meragi diyorki: Medineliler kitlik oldugu zaman kabri serifin bir tarafindan bir delik acmayi adet edindiler.

Buna ilavet Semhudi diyorki: Bugun bile boyle bir seyle karsilastiklari zaman,turbenin mubarek yüzü tarafina gelen kapisini acarlar ve orada toplanirlar.
[zeyni dehlan,degerli inciler, sayfa 62-63]

Bazıları bu rivayetin Hz. Ayşe -radıyallâhu anhâ-’ya kadar gelen ama Peygamberimize kadar dayanağı olmayan ‘mevkuf’ bir rivayet olduğunu iddia etmişlerdir. Bu rivayette anlatılanlar, Hz. Ayşe -radıyallâhu anhâ-’nın kendi görüşü olsa bile şu bilinmelidir ki Hz. Ayşe -radıyallâhu anhâ- alim olmasıyla şöhret bulmuş biridir. Bunun yanında söylediği bu amelin sahabenin diğer büyük âlimleri önünde gerçekleştirmiş olmalıdır. Bu rivayet ‘Mevkuf’ kabul edilse bile Hz. Ayşe, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in vefatından sonra bile ümmetine acıyarak onlara şefaat ettiğini, kabrini ziyaret edip ondan şefaat isteyene şefaat edeceğini, uygulayarak bizlere göstermiştir. Bu delili burada görebilmek bizim için fazlasıyla yeterlidir.
Milleti küfür ve sapkınlıkla itham etme meraklılarının yaygaralarına bakacak olsak, Hz. Ayşe -radıyallâhu anhâ-’nın bu hareketini şirk olarak kabul etmek gerekecektir ki bu asla mümkün değildir. Zira ne Hz. Ayşe, ne de bu hadiseye şahit olan diğer sahabiler şirki bilmeyen insanlar değillerdi.[Mefahim]

Categories: Tevessül, Tevessül-Teberruk-Istiğase-Himmet | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

HARİCİLERİN ÖZELLİKLERİ…!

وكان ابن عمر يراهم شرار خلق الله وقال إنهم انطلقوا إلى آيات نزلت في الكفار فجعلوها على المؤمنين

İbni Ömer Haricileri ve kafirleri yaratilmişlarin en şerlileri olarak kabul ediyor ve diyordu:”Onlar(Hariciler) kafirler hakkinda nazil olmuş ayetleri müminler için söylüyorlar”

(Sahih Buhari,cilt 9,sayfa 49-50)

Categories: Vehhabi Fitnesi, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.