Posts Tagged With: bidat

Ibn Teymiyye ve arş’ın yaratılmamış olması! (2)

2. MİNHACU-S SUNNE NEBEVİYYE:

O kitapta geçen bir tane ibaresi aynen şöyledir:
فإن قلتم لنا قد قلتم بقيام الحوادث بالرب قلنا لكم نعم وهذا قولنا الذي دل عليه الشرع والعقل

Tercümesi: “Eğer bize derseniz: ‘Siz hadislerin (mahlûkatların) Rabb-ul Alemin’in zatında kaim olduğunu söylediniz.’ Biz de deriz: ‘Evet bu, bizim akıl ve şeraitin delalet ettiği görüşümüzdür

(((DEĞERLİ KARDEŞLERİM; MAHLÛKATLARIN RABB-UL ALEMİN’İN ZATINDA KAİM OLMASI DEMEK: YANİ ALLAH U TEALA KENDİ ZATINA SONRADAN OLAN (YARATILMIŞ) SIFATLAR KABUL EDER. ÖRNEĞİN; BİZ BİR ŞEYİ BİLMİYORUZ CAHİLİZ, SONRA OKUYA OKUYA ONU ÖĞRENİR İLİM ELDE EDERİZ.
ALLAH U TEALA BU SIFATLARDAN MÜNEZZEHTİR !!! )))

-> ŞUNA DA DİKKATİNİZİ ÇEKEYİM; İBN TEYMİYYE BU BİZİM SÖZÜMÜZDÜR DİYOR VE BU İNANÇ KÜFÜR GEREKTİREN BİR İNANÇTIR. İBN TEYMİYYE SEVERLER, BUNU BİLDİKLERİ İÇİN BU İBAREYİ TAHRİF ETMİŞLERDİR.
(KULNA: DERİZ) dediği ibareyi, (KALU: DERLER) diye değiştirmişlerdir.

Reklamlar
Categories: Ibn Teymiyye | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ibn Teymiyye ve arş’ın yaratılmamış olması! (1)

IMAM-I KEŞMİRÎ İBN TEYMİYYE’NİN ŞÖYLE DEDİĞİNİ NAKLEDİYOR:

“İbn Teymiyye’nin dediğinin zıddına; cumhur-ul ulemaya göre, arş hadistir (yani yaratılmıştır).
Muhakkak ki İbn Teymiyye, Arşın kadim (yani yaratılmamış) olduğu görüşündedir. Bu kadimliğe de KİDEM-İ NEVÎ adını vermiştir.”

İmam KEŞMİRÎ (rahimehullah) kelamına da İbn Kayyim’in Nuniyye’sinden birkaç beyitle devam ediyor:

Allah u Teâlâ vardı ve hiçbir varlık yoktu ** Subhanehu O’nun şanı yücedir.

Allah kendisi dışındaki her şeyi yaratmıştır ** Rabbimiz mahlûkatlarla beraber değildi.

Biz sapıkların dediği gibi demiyoruz ** O zındık ve yunan mantığının sahibi gibi.

Bu gördüğümüz kâinatın ve ruhların ebedî **Olacağını ve fâni olmadıklarını. (demişti)

İmam KEŞMİRİ (rahimehullah) bu şiire cevaben şu manada bir beyit yazar:
“Bu kâinatın ebedi olduğunu söyleyip de dinden çıkan kişi İBN SİNA’DIR. Kâinat yok olup bitmeyecek dedi. İbn Teymiyye de Arş’ın yaratılmamış olduğunu ve ezelden beridir Allah u Teâlâ ile beraber var olduğunu söylemiştir.

İBN SİNÂ ile İBN TEYMİYYE’NİN bu durumda aralarındaki fark nedir?

(İMAM-I KEŞMİRİ/FEYD-UL BARİ ŞERHU SAHİH BUHARİ/6.CİLD/304.SAYFA)

1: “MUVAFEKATU SARİH-İL MAKULİ Lİ SAHİH-İL AKLİ/DER U TEARUD-İL AKLİ VE’N NAKLİ”

O kitapta geçen ibare aynen şöyledir:
وأما أكثر أهل الحديث ومن وافقهم فإنهم لا يجعلون النوع حادثاً، بل قديماً، ويفرقون بين حدوث النوع وحدوث الفرد من أفراده

Tercümesi: Ehli hadisin çoğunluğu ve onlara muvafık olanlar; bir şeyin nevini hadis kılmazlar (yani yaratılmış olarak kabul etmezler). Bilakis! Nev’i kadim (yaratılmamış/ ezeli) kabul ederler. Onlar, nevin hadis olmasıyla ferdlerin hadis olması arasında farkların olduğunu söylediler.

(((DİKKAT EDİN! İBN TEYMİYYE, KENDİ GÖRÜŞÜNÜ NAKLEDERKEN İLLA BAŞKALARI DİYORMUŞ GİBİ YAPIYOR/ HÂLBUKİ NE EHLİ HADİS’TEN NE DE ONLARA MUVAFIK OLANLARDAN HİÇBİR KİMSE BÖYLE BİR İDDİADA BULUNMAMIŞTIR. İBN SİNA BÖYLE DEMİŞTİR O DA İMAM-I GAZZALİ VE DİĞER ULEMA TARAFINDAN TEKFİR EDİLMİŞTİR! )))

*İbn Teymiyye aynı kitabında rezalet dolu sözler sarf eder. O sözleri okuduktan sonra bir insan, Allah’ın verdiği bu aklı bu kadar mı rezil eder? Diye soracaksınız kendi kendinize!

O sözleri aynen şöyledir:
فمن أين في القرآن ما يدل دلالة ظاهرة علي أن كل متحرك محدث أو ممكن؟ وأن الحركة لا تقوم إلا بحادث أو ممكن؟ وأن ما قامت به الحوادث لم يخل منها؟ وأن ما لا يخلو من الحوادث فهو حادث؟ وأين في القرآن امتناع حوادث لا أول لها؟

Tercümesi:
Kuran-ı Kerim’in neresinde
1. Bütün hareket eden her şeyin cisim ve mümkünatlardan olduğu,
2. Ve hareket etmenin sadece cisimlere ve mümkünatlar kaim olduğu
3. Hadislerin kaim olduğu şeyin illa hadis olacağı,
4. Kendi zatında hadislerden boş olmayan (yani sonradan bir sıfat kazanan) illa hadis olacağı,
5. “VE KURANIN NERESİNDE HADİSLERİN (YARATILMIŞLARIN) İLLA BİR BAŞLANGICI OLACAK”
Diye Apaçık ve tam bir şekilde delalet eden bir söz yazıyor?

((Son noktayı tekrar okuyun, ibn teymiyye yaratılmışların illa bir başlangıcı olmak zorunda
mı? Diye soruyor! AKILDAN BU KADAR ÇOK YOKSUN!))

Bütün bu sözleri soran İbn Teymiyye! Bize bu sorunun cevabını verebilir mi?
-Ferdleri hadis olmasıyla beraber nevi kadim olan bir varlığı bize Kuran-ı Kerim’de göstersin bakalım!

 

Categories: Ibn Teymiyye | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ibn Teymiyye’nin nahiv ilminde zayıf oluşu

Allame el-Keşmiri diyor ki;

“Meşhurdur ki ibn teymiyye nahiv alanında zayıf biriydi. Ebu Hayyan, İbn Teymiyye’ye nahiv hakkında sorular sorup Sıbeveyh’ten istişhadte bulunuyordu. Birden ibn teymiyye şöyle der:
Sibeveyh 17 yerde hata etmiştir.
Bunun üzerine Ebu Hayyan, ibn teymiyyeye kızar…”
(Sahih Buhari Şerhi Feyz-ul Bari / Kıyametin bilgisi Allah’tadır sözünün şerhi)

İbn Teymiyye’nin nahiv ilminde zayıf olduğu meşhur bir şeydir. İmam Keşmiri gibi büyük bir alim bunu söylüyor.

Categories: Ibn Teymiyye | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Ebu Hanife ve Istiva

İMAM I EBU HANİFE (rahimehullah) şöyle diyor:

“ALLAH U TEALA ARŞA İSTİVA ETMİŞ AMA İHTİYACI OLMADAN VE ONU MEKAN KILMADAN !!! O arş ve arşın dışında kalan her şeyi ihtiyacı olmadan korur. Eğer mahluklar gibi Allah da ona muhtaç olsaydı alemi yaratmaya gücü yetmezdi, eğer arşta OTURMAYA ve ya KARAR KILMAYA (MEKAN EDİNMEYE) ihtiyacı olsaydı o zaman ARŞI YARATMADAN EVVEL NEREDEYDİ ???? ALLAH U TEALA BÜTÜN BU NOKSANLIKLARDAN MÜNEZZEHTİR.
(El-Vasiyye (yazılı eser), s.2)

Arapça ibaresini
نقر بأن الله تعالى استوى على العرش من غير أن يكون له حاجة واستقرار عليه ، وهو حافظ العرش وغير العرش من غير احتياج . ولو كان محتاجا لما قدر على إيجاد العالم وتدبيره كالمخلوقين . ولو كان محتاجا إلى الجلوس والقرار فقبل خلق العرش أين كان الله ؟ تعالى عن ذلك علوا كبيرا “

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Muhakkik Ebu’l Hasan’s-Subki ve Ibn Teymiyye

Muhakkik İmam Ebu’l-Hasan’s-Subki ‘Ed-Durretu’l-Mudie’ adlı eserinde derki:

“İbn Teymiyye, Allah’ın kitabı ile Peygamberin sünnetine tabi olduğunu, perdelerin arkasında kötü akidesini gizledikten, halkı –sözde- doğru yola davet edip cennete hidayet ettiğini belirttikten sonra, ittibadan(tabi olmaktan) sonra ibtida’a(bid’at) yoluna çıkmış, icmaa muhalefeti nedeniyle Müslümanlar cemaatinden ayrılmış; Zat-ı Mukaddes’te(Allah’ta) cismiyet ve terkib (birleşme) öldüğünü ve itikadınagöre birleşim olan Allah’ın cüz’iyete ihtiyacının muhal olmadığını ve hadis(sonradan oluşan) şeylerin Allahü Teala’nın zatına hulül (ve dühul) ettiğini ve Kuran hadis olup hiç yok iken Allah onunla tekellum etmiştir ve Allah konuşur, sükut eder, yarattığı mahlukata göre zatında irade sıfatı peyda olur demiştir. Daha ileri giderek birçok hadislerin(sonradan oluşanların) evveli yoktur, dediği kavlinden mahlukatın evveliyeti olmadığı da lazım gelmiş , dolaysiyle kadim olan Allah’ın sıfatını(kuran’ı) hadis ve hadis olan yaratığı kadim olarak –güya- isbat etmiştir. Halbuki bu her iki kavillerde hiçbirisinde işitilmemiş ve kendisi yetmiş üç taifeye ayrılmış olan bu ümmetin hiç bir fıkarsına da dahil olmamıştır. Gerçi İbn Teymiyye’nin itikat edip söylediği bütün meseleler çirkin bir küfürdür.

Kendisinden din usulünü telakki edip de bunların bidat olduğunu anlayanlar azınlıktadırlar. Onun bu bidatına halkı davet edenler de insanların en rezilleridirler. Onlarla bu bidatları hususunda münakaşa edilince inkar edip, iğrenç şeyden kaçtıkları gibi o konudan kaçıyorlar

Categories: Ibn Teymiyye | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tevessül

Tevessul, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak, huzurunda manevî itibarve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın defedilmesıyle ihtiyacını gidermek için sâlih bir amel veya zatla Cenab-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.[1]

Dinimizde caiz olan ve fayda veren vesilede üç unsur vardır:

  1. Kendisine tevessül olunan zat. Bu, kulun istediğine karşılık verecek olan asıl hüküm ve nimet sahibi Allah Teâlâ’dır.
  2. Tevessül eden kimse. Bu, Allah Teâlânın yakınlığını isteyen yahut bir hayrın ele geçip bir şerrin def edilmesi ile ihtiyacının giderilmesini arzulayan zayıf, aciz kuldur.
  3. Kendisi ile tevessül olunan şey. Bu, kulun kendisi ile Allah Teala’ya yakınlık sağladığı sâlih ameller veya şahıslardır.

Yapılan tevessülün fayda vermesi için şu şartların bulunması gerekir:

  1. Allah Teala’ya vesile arayan kimsenin, vesileye ve onun fay­dasına inanan bir mümın olması gerekir.
  2. Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allah Teâlânın vesile için meşru kıldığı, rağbet ettirdiği bir amel olması gerekir.
  3. Bu meşru amelin, Allah Resulünün (s.a.v) öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.

Buna gore, mümin olmayan bir kimsenin yapacağı şeyler Hakka yakınlık vesilesi olamaz. Nitekim bidat ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmediği gibi, sâlih olmayan kimselerle de Allah’a yakınlık sağlanamaz. Arz ettiğimiz şartları taşıyan her ve­silenin bütün zaman ve mekânlarda yapılması dinen caizdir hatta buna teşvik edilmiştir.[2]

Allame Savî, Celaleyn haşiyesinde der ki:

“Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, âyette bahsi geçen vesileye dâhildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, çokça dua etmek, sıla- i rahim yapmak, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler birer vesile çeşididir.

Buna göre âyetin mânâsı, ‘Sizi Allaha yaklaştıran her şeye yapışınız, ondan uzaklaştıran her şeyi de terk ediniz.’ demek olur. Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini, bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ile itham etmek, apaçık bir dalalet ve hüsrandır. Hayır, hayır! Gerçek, onların dediği gibi değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Resûlullah’ın (s.a.v), ‘Allah için sevmeyenin, imanı yoktur’ hadisinde anlatılan Allah muhabbetine dâhildir ve Allah Teâlanın, ‘Ona vesile arayınız’ âyetindeki vesileye girmektedir.”[3]
Seyyid Ahmed Rufâî, bu konuda şu temel ölçüyü verir:

“Allah’ın kullarından ve dostlarından bir şey istediğiniz zaman, onlar vasıtasıyla size ulaşan yardımı sakın kendilerinden görmeyin; bu, şirktir, nimet vermede kulu Allah’a ortak koşmaktır. Sizler Allah’tan bir şey istediğiniz zaman ondan, velileri sevmesinin hatırına isteyin. Allah dostlarının onun katında nasıl hatırlı olduğunu şu hadis-i şerif haber vermektedir :

“Fakir ve pejmürde görünümlü nice kimseler vardır ki insanlara gelip bir şey isteseler (onların zâhirine bakılarak) kapıdan geri çevrilir; kendilerine bir şey verilmez; fakat onlar yüce Allah’tan bir şeyin olmasını isteseler, Allah isteklerini hemen yerine getirir.”[4]
Yüce Allah onlara kâinatta tasarruf gücü vermiştir, Allah’ın izni ile bir şeyin olmasını isteseler hemen oluverir. Hz. İsâ (a.s) çamurdan kuş yapardı, sonra ona, ‘Allah’ın izniyle uç!’ deyince kuş canlanıp uçardı. Yine İsa (a.s) Allah’ın izni ile ölüleri diriltirdi.

Bizim Peygamberimize (sav) bütün peygamberlerin mucizeleri verilmiştir. Onun mucizelerinin sırrı ümmeti içindeki velilere geçmiştir. Velilerin elinde meydana gelen harika işler onlar için bir keramettir ve bütün bu kerametler Peygamberimizin (sav) mucizesinin devamıdır.
Bir kimse “Allah’ım! Senin rahmetinle şunu isterim.” diyerek Allah’tan bir şey isteyebilir. Bunun gibi, “Allah’ım! Senin şu veli kulunun bereketine senden şunu isterim.” de diyebilir.
Velilik, yüce Allah’ın özel bir rahmetidir. Âyette belirtildiği gibi, (Bakara 2/105; Âl-i İmrân 3/74) Allah dilediklerine bu rahmeti özel olarak verir. Şu halde Allah’tan bir şey isterken veliyi aracı yapan kimse aslında Allah’ın rahmetini aracı yapmış ohır. Sakın rahmet sahibinin kudretini, kendisine rahmet edilen kula vermeyesin. Bütün iş, kuvvet ve kudret ancak yüce Allah’a aittir. Aradaki vesile olan veli bir rahmettir. Cenab-ı Hak bu iş için onu tahsis etmiştir. Sen Allah’ın rahmeti, muhabbeti ve inâyetiyk ona yaklaşmaya çalış. Her işte onun tek yaratıcı olduğunu bil; sakın kimseyi ona ortak koşma. O, çok gayret sahibidir, şirki kabul etmez.”[5]
[1]el-Cezairi, Akidetü’l-Mümin, s.123
[2]Cezairi, Akidetü’l-Mümin, s.77-78
[3]Sâvi, Haşiye, 2/182
[4]Müslim, Birr, 138; Tirmizi, Menakıb 54; Ahmed, Müsned, 3/145;  Ebu Ya’la, Müsned, nr.3987.
[5]Rifâi, el-Burhânü’l-Müeyyed, s.124-126(Beyrut 1408 hicri)

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Vahhabilerin Feth’ul Bâri tercümesindeki inanilmaz tahrifati

Polen Yayınlarının (Selefi gecinen Vahhabi yayinevi) Feth-ul Bâri tercümesindeki tahrifatları bitmiyor!

14. cildin 459-460 sayfalarında (Tevhid Bölümü) “Yüce Allah’ın (c.c.) “Allah (c.c.) Her Şeyi İşiten ve Her Şeyi Görendir” Sözü” isimli baslığın açıklamasında/şerhinde söyle bir tercüme yapılmış

Öncelikle burada İmam Buhari’nin “Allah’ın her şeyi işiten ve gören olması” Onun ilim sahibi olması anlamındadır diyen Mutezile mensuplarına bir reddiye yaptığını belirtelim!

Açıklama:

“Yüce Allah’ın “Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir” sözü. “Ibni Battal söyle demiştir: “İmam Buhari’nin bu bölümden maksadı “Semî’un basîr” in manası, “âlim=çok bilen”dir diyenlere cevap ve reddiyedir. Ibni Battal söyle devam eder: Bu görüsü savunan kimsenin Allah’ı gökyüzünün yeşil olduğunu bilip, onu görmeyen körle ve insanların birtakım sesleri olduğu gibi bilip, bunu duymayan sağırla bir tutması gerekir. Şüphe yok ki işiten ve gören, kemal sıfatı açısından bunlardan birine sahipken, diğerinden mahrum olandan daha mükemmeldir.

Onun her şeyi işiten ve gören olması, çok bilen olmasına ilaveten daha fazla bir özellik ifade eder. Onun her şeyi işiten ve bilen olması, kulakla işitip, gözle görmesini gerektirir.Tıpkı alim olmasının ilimle biliyor olmasını gerektirdiği gibi. Onun her şeyi işiten ve gören olması ile kulak ve göz sahibi olması arasında hiçbir fark yoktur. Ibni Battal bu, kesin olarak ehl-i sünnetin benimsediği görüştür demiştir.“

Allah bu ümmeti sizin şerrinizden muhafaza etsin! Bu ümmetin arayış içindeki gençlerini Teşbih ve Tecsim sapıklığına sürüklemeniz, sizlere mahşer gününde tanık olarak yeter.

Alimlere attığınız iftiralar ise bu işin cabası!

Bikere burada Mutezile’ ye reddiyenin sebebi, onların Allah’ın Göz yada Kulak sahibi olmasını iddia etmelerinden dolayı değil, Görme ve İşitmesinin ilmi manasına geldiğini iddia etmelerindendir. Onun için tutup’ta bu meseleyi Kulak/Göz tartışmasına çekmenin bir anlamı yok! 

Orijinal Feth’ul Bâri’de (yani Arapça metinde) burada yazılanların hiçbiri geçmiyor. Orada gecen su:

“Onun her şeyi işiten ve duyan olması, Onun duyma (özelliği) ile her şeyi duyması, ve görme (özelliği) ile her şeyi görmesi manasındadır”

Yani Arapça metinde hiçbir yerde ne Kulak nede Göz kelimesi geçmekte, tam tersine hep“Sem=Duyma” ve “Basîr=İşitme” sözleri zikredilmekte.

Aslında bu mantığa göre, yukarıdaki misali’ de farklı tercüme etmeleri gerekirdi. Yani:

“Tıpkı alim olmasının ilimle biliyor olmasını gerektirdiği gibi.” degilde:

“Tıpkı alim olmasının BEYINLE biliyor olmasını gerektirdiği gibi.” Tövbe Hasa!

Simdi insan ister istemez soruyor bu mahalle müçtehitleri yetiştiren zevata: “Sizler hiçmi Allah’tan korkmuyorsunuz? Hiçmi bir hesap gününe inanmıyorsunuz? Allah’ı (c.c.) yaratılmışların vasıfları ve özellikleri ile nitelerken, ve insanların zihnine Rablerinin gerçek manada Göz, Kulak, El, Parmak, Baldır vs. gibi Organlara sahip olduğunu yerleştirirken, hiçimi korkmuyorsunuz? Bu nasıl bir hizmet anlayışıdır Allah aşkına?”

Tabiki daha bitmedi. Tahrifat devam ediyor, ve neresinden tutsak elimizde kalıyor!

“Onun her şeyi işiten ve gören olması ile kulak ve göz sahibi olması arasında hiçbir fark yoktur.”

Buda apacik bir iftiradan baska birsey degildir!

Orijinal metinde ise söyle geciyor:

“Onun her seyi isiten ve gören olmasi ile isitme ve görme sifatlarina sahip olmasi arasinda hicbir fark yoktur.” 

Göz ve Kulak, bir aractir/sebeptir. Allah (c.c.) ise, arac ve gereclere ihtiyaci olmayan Zât’dir. O’nu bu gibi yaratiklarin ihtiyac duydugu sebeplerden tenzih ederiz!

“Ibni Battal bu, kesin olarak ehl-i sünnetin benimsediği görüştür demiştir.“dedikleride, Ibni Battal bu son ve dogru aktardigimiz görüsü kast ederek Ehli Sünnetin görüsüdür demistir!”

Gelelim Imam Beyhakiye atilan iftiraya:

Kitapin devaminda (Feth’ul Bâri) söyle tercüme edilmis:

“Beyhaki, el-Esma ve’s-Sifat isimli eserinde söyle der: “es-Semi” kulagi olup, isitilme özelligi olan seyleri duyan, “el-Basir” görülebilen seyleri idrak ettigi bir göze sahip olan demektir. Bunlarin her ikisi Yüce Allah acisindan kendis zati ile kaim bir sifattir”

Asli ise söyledir:

“Beyhaki, el-Esma ve’s-Sifat isimli eserinde söyle der: “es-Semi” duyan olup, isitilme özelligi olan seyleri duyan, “el-Basir” görülebilen seyleri idrak eden demektir. Bunlarin her ikisi/hepsi Yüce Allah acisindan kendis zati ile kaim bir sifattir”

Devaminda söyle tercüme etmisler:

“Beyhaki bundan sonra  ebu Davud’un Müslimin şartini tasiyan güclü bir isnadla Ebu Yunustan naklettigi Ebu Hureyre hadisine yer verir.

Buna göre Ebu Hureyre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem’in su ayeti okudugunu ifade etmistir: “Allah size mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasinda hükmettiginiz zaman adaletle hükmetenizi emreder. Allah size nekadar güzel ögütler veriyor. Süphesiz Allah her seyi isiten ve herseyi görendir.”

Ebu Hureyre bu ayeti okurken iki parmagini kullanmistir. Ebu Yunus, Ebu Hureyre bas parmagini kulagina sehadet parmagini gözünün üstüne koydu demistir. Beyhaki söyle der: O bu hareketiyle insandaki bulundugu yere isaret ederek Yüce Allah’in kulaginin ve gözünün var olduguna isaret etmek istemistir. Yine o, Allah’in kulaginin ve gözünün oldugunu vurgulamak istemis, bundan maksadin ilim ve bilgi olmadigina isaret etmek istemistir. Sayet böyle olsaydi, Ebu Hureyre kalbine isaret ederdi. Cünkü ilmin mahalli kalptir.”

Asli ise söyledir: 

“Beyhaki söyle der: O bu hareketiyle Yüce Allah’in Duyma ve Görme Sifatinin var olduguna isaret etmek istemiştir. Yine o, Allah’in duyan ve gören oldugunu vurgulamak istemiş, bundan maksadin ilim ve bilgi olmadigina isaret etmek istemistir. Sayet böyle olsaydi, Ebu Hureyre kalbine isaret ederdi. Cünkü ilmin mahalli kalptir.”

(bu mesele benim elimde bulunan Imam Beyhaki’nin El Esma ve’s-Sifat isimli kitabinin 209. cu sayfasinda anlatiliyor. Bu böyle degil diye iddia edenler zikrettigim kitap’in “Allah’in görme ve görülme sifatinin isbati” isimli basliga bakabilirler)

Son bir mesele daha, ki bu bölümü hic tercüme etmemisler (Orijinal Feth’de olmasina ragmen) ve ayni zamanda El Esma ve’s-Sifat’da olmasina ragmen:

“O (Ebu Hureyre) bununla Allah’in uzuvlari oldugunu kast etmemistir. Cünkü Allah (Subhane ve Teala) yaratiklarina benzemekten münezzehtir.”

Allah (c.c.) bu adamlari nasil biliyorsa öyle yapsin…

fethulbari1 fethulbari2

Categories: Tahrifler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tasavvufun Kaynağı

Şüphesiz Kuran’ın müslümanlar üzerindeki tesiri büyüktür ve (bazı fırkalar hariç tutulursa) bütün müslümanların icmasıyla o, Allah’ın ezeli ve ebedi kelamıdır. Bu tesir, diğer ilimlerde olduğu gibi hiç şüphesiz tasavvufun gelişmesinde de ilk ve en önemli faktör olmuştur.

Esasen güzel ahlakın ve tasavvufun temeli durumunda olan tevbe, zuhd, sabır, şükür, muhabbetullah, mehafetullah, haysetullah gibi her müslümanın kemalat sebebi ve imanının bir göstergesi olan sıfatlar yanında zikir-tesbih, tevekkül-teslimiyet, tefekkür ve murakabe, ihlas gibi istilah ve ameller, Kuran’ın ihtiva ve en çok teşvik ettiği konulardır. Bu tasavvufun oluşmasında Kuran’ın rolünü gösteren en önemli dayanaktır. Öyleki bu durum, müslüman müellifler tarafından tesbit ve teslim edilmesi bir yana, bazı Batılı araştırmacıların bile zorlanmadan itiraf ettikleri bi hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim tasavvuf sahasındaki çalışmaları ile tanınan Nicholson, “Kuran’da İslam Tasavvufuna hakiki kaynak olabilcek çok şeyler bulabiliriz”derken,[1] bu sahada önemli araştırmalar yapan Massignon, tasavvufun oluşması ve gelişmesine etki eden birtakım tesirler olduğunu söylemekte ve bu konuda yazdığı Essai adlı çalışmasında tasavvufa etki eden tesirlerin en önemlisinin Kuran olduğunu belirterek tasavvufun, İslam’ın kendisinden doğduğu görüşüne daha çok meyletmektedir.[2] Çağdaş düşünürlerden Roger Garaudy de tasavvufun kaynağının Kuran olduğunu vurgulamaktadır.[3]

Aslında tasavvufi anlayış ve yaşayışı ortaya koyan, onu savunan ve yaşayan ilk dönemdeki sufilerle daha sonra ona tarikat disiplini içinde şekil verip müesseseleştiren tarikat pırlerinin sufi, tasavvuf, tarikat, mürşid, ve seyr u sülüktan maksatlarını ifade eden açıklamarı, meseleyi çözüme kavuşturacak mahiyettedir. Nitekim tasavvuf mektebinin üstad ve usta kalemlerinden Hücviri(470/1077), önceki meşayıhtan tasavvuf ve sufinin birçok tarfini verdikten sonra, bunca tarifleri vermekten maksadının, bu yolun her şeyi ile hak olduunu ve herkesin ona sülûkunu temenni ettiğini söyleyerek tasavvufu red ve inkar edenleri şöyle değerlendirir:

“Eğer onlar, sadece bu ismi inkar ediyorlarsa bunda garipsenecek bir şey yoktur; bu olabilir. Fakat tasavvufun ifade ve ihtiva ettiği manayı inkar ederlerrse, o taktirde Peygamber’in(as) şeriatının tümünü ve onun bütün güzel hasletlerini inkar etmiş olurlar.”[4]

Sufiler, tasavvufu, bütünüyle ihlas, yakını iman, kuran ve sünnet çizgisinde ilahi edebi elde etme ve güzel ahlak olarak tarif etmişler, hedefini marifetullah ve ilahi rıza olarak göstermişlerdir. Buna örnek olarak birkaç tasavvuf ve sufi tarifi görelim:

Ebu Hafs Haddâd (270/ 883):

“Tasavvuf, bütünüyle edepten ibarettir. Her anı, her halin ve her makâmın kendine göre bir edebi vardır. Her vakit edebine riâyet eden kimse, Hak erlerinin ulaştığı hâle ulaşır. Edebini korumayan kimse ise her ne kadar kendini Hakk’a yakın zannetse de esasen Hak’tan uzaktır. İlâhî huzurda kabul gördüğnü düşünsede oradan tard edilmiştir.”[5]

Cüneyd el-Bağdadî (297/909):

“Bu (tasavvuf) ilmimiz, Kitap ve sünnetle kayıtlanmıştır, Sülûkundan önce Kur’ân okumayan, hadis yazmayan ve fıkıh öğrenmeyen kimseye uymak caiz değildir.”[6]

“Bizim ilmimiz, Resûlullah’ın (a.s) ilmiyle kenetlenmiştir “[7]

“ Tasavvuf; Hakk’ın, seni senden (nefis ve iradenden) öldürüp kendisiyle diriltmesidir.”[8]

Şu söz de Bağdâdî’ye aittir: “Resûlullah’a (a.s) mutâbaattan (uymaktan) başka Allah’a giden bütün yollar kapalıdır”[9]

Ebû Muhammed el-Cerîrî’ye (321/933), tasavvufun ne olduğu sorulunca: “Tasavvuf bütün güzel huylarla süslenmek, bütün çirkin şeylerden de çekinmektir” demiştir.[10]

Sühreverdî (632/1234) der ki: “Tasavvufun, güzel ahlâkın elde edilmesi ve çirkin şeylerden de el çekilmesi şeklindeki mânâsı düşünülünce görülecektir ki tasavvuf zühdün ve fakrın üstünde bir ameliyedir[11]

Zünnûn (245/859):

“Sûfi, (dünya adına bir dâva ve kavgası olmadığı için) hiç­bir arzu ve isteğin kendisini yormadığı alınacak hiçbir şeyin de kendisini korkutmadığı kimsedir

Yine Zünnûn demiştir ki:

“Sûfiler her şeye karşı Allah Teâlâ’yı tercih etmiş, Allah da her şeye karşı onları tercih etmiştir”[12]

Rüveym (330/941) demiştir ki:

“Tasavvuf, nefsi, Allah Teâlâ’ya, onun dilediği şekilde tâbi ve teslim kılmaktır”[13]

Sehl b. Abdullah (273/886):

“Kitap ve sünnetin kabul etmediği her vecd (cezbe) hâli bâtıldır”[14]

el-Kettânı (322/933):

“Tasavvuf tamamiyle güzel ahlâktan ibarettir. Ahlâkça senden güzel olan, tasavvuf yolunda da senden ileridir.”[15]

İbn Nüceyd (366/976):

“Tasavvuf, ilâhî emirler ve nehiyler altında sabretmektir”[16]

Ebû Ali Cüzcânî”ye: “Allah’a giden yol nasıldır?” diye so­rulduğunda şöyle demiştir:

“Ona giden yollar çoktur; ama bunların en sahihi, en güve­nilir ve şüpheden en uzak olanı kâlen, fiilen, azmen, akden ve niyeten sünnete uymaktır. Çünkü Allah Teâlâ: ‘Eğer o peygam­bere uyarsanız, hidâyete erersiniz!(Nûr 24/54) buyurmuştur!” Sünnete tâbi olmanın yolu ve şekli nasıldır, diye sorulunca da: “Bid’atlardan uzaklaşmak, ilk devir îslâm âlimlerinin üze­rinde ittifak ettiği şeylere uymak, (sapık) kelâm meclislerine ve ehline yanaşmamak ve hak yolda gidenlerin izine sımsıkı sarı­lıp inkıyâd etmektir. Baksanıza, Allah Teâlâ, Resûl’üne: “Son­ra, hanif olarak İbrahim’in dinine uyasın diye sana vahyettik’ (Nahl 16/23) buyurmaktadır!”demiştir.[17]

Ebû Hafs Haddâd (270/883):

“Bir kimse hâllerini ve fiillerini Kitap ve sünnetle ölçmez, kalbine gelen havâtırı (iyice bir tenkite tâbi tutup hak ölçülere uymayanı) kusurlu görmezse biz, onu ricâlullahtan saymayız”[18]

İmam Rabbânî (1034/1625):

“Tarikat ve hakikat, şeriatın üçüncü merhalesi olan ihlâsı elde etmede birer hizmetçidir.”[19]

Imam Rabbânî, seyr u sülûktan maksadın ne olduğu­nu şöyle açıklıyor: “Seyr u sülûktan maksat, kalbi tasfiye,[20]nefs-i emmâreyi tezkiye,[21] rızâ makamı için gerekli olan ihlâsı tahsil,[22] (dinin hakikatlerini keşfedip anlayarak) icmâlî bilgi­leri tafsil, istidlâlî olanı ise keşfen zarûrî ilim gibi tespit[23] ve îmân-ı hakîkiyi elde etmektir.[24] Asıl maksat, aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk (cezbe ve muhabbet), güzel kulluk yapılsın diye verilir. Velâyet mertebelerinin en sonu, kulluk makâmıdır. Ondan daha üstün bir makâm yoktur.[25]Tarikat ve hakikat, şeriatın hakikatinden ibarettir. Onları şeriattan ayrı düşünmek, ilhaddır (dinsizlik ve zındıklıktır.)”[26]

Sülûkun şekli konusunda ise şu değişmez ölçüyü ortaya koyuyor: “Bütün evâmir-i ilâhiyye ve peygamberler, kulu, nefsin hevâ ve hevesinden kurtarıp Hakk’a bağlamak için gelmiştir. Her ne miktar şer’î amel işlenirse o miktar nefsânî arzu zâil olur. Bunun içindir ki şer’î hükümlerden birisini icrâ etmek, nefsânî arzuların izâlesi için bin senelik riyazattan ve bu uğurda uğraşmaktan daha faziletlidir. Yapılan bütün mücâhede ve riyâzatlar, Şeriat-t Garrâ gereği olmayınca nefsin arzularım takviye ve te’yid eder. Brahmanlar ve Hindûlar riyâzat işinde hiçbir kusur etmedikleri halde, şeriatın tarif ve edebine göre yapmadıkları için (Hak adına) kendilerine hiçbir faydası olmamıştır”[27]

Ebû Said el-Harrâz (277/890):

“Zâhir ilme ters düşen her bâtınî hâl ve ilim, bâtıldır”[28]

Cüneyd el-Bağdâd (297/909):

“Bizim bu (tasavvuf) ilmimiz, Resûlullah’ın (s.a.v) hadisleri ile iç içe ve tamamen onlara bağlı bir durumdadır”[29]

Ebû Osman el-Hîrî (298/910):

“Kim, söz ve fiillerinde sünnete göre hareket ederse o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve fiilinde hevâ ve hevesine göre hareket ederse o, bid’atla konuşur.” [30]

Sühreverdî (632/1234), kendinden önceki sûfilerin üze­rinde ittifak ettiği, sonradan gelen hiç kimsenin de itiraz ede­mediği şu temel anlayışı ortaya koyuyor: “Kim, sünnet yoluna girmeden, herhangi bir maksada ulaşacağını veya istediğini elde edeceğini zannederse o kimse, aldanmış ve hüsran içinde, kendi hâline terk edilmiştir. İşte sûfilerin hâli ve yolu budur. Bu yolun ve anlayışın dışında başka bir hâl (ve ilim) iddia eden kimse, fitneye düşmüş, yalancının birisidir”[31]

Bu şekilde tarif ve tatbik edilen bir terbiye metodunun na­sıl bir kaynaktan alındığı ve hangi asla dayandığı apaçık orta­dadır. Bu durumda, başka kaynak arayışları, zorlamadan iba­ret kalıyor ve ortaya konanlar, sünnî sûfiliğe değil, herkesin bir ölçü olmadan söz edebileceği felsefî tasavvufa ait gözüküyor.

[Kur’ân ve tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi]


[1] Nicholson,Fi’t-Tasavvufi’l-Islami, s.112

[2] Nicholson,a.g.e.,(mütercim Afifi’nin mukaddimesi)

[3] Roger Garaudy, Islam ve Insanlığın Geleceği, s.38-42. Müellif, eserinde tasavvufun kaynağı ile ilgili özetle şunları söyler: “Tasavvu, Hristiyan mistisizminden alınmamıştır. Tasavvuf, yeni Eflatunculuktan kaynaklanmamıştır. Tasavvuf, Hind bilgeliğinden doğmamıştır. Tasavvufun kaynağı Kuran’dir.

[4] Hücviri, Keşfu’l-Mahcub, s.54

[5] Hücviri, Keşfü’l-Mahcub, s.51

[6] Sübki, Tabakatü’ş-Şafiiyye, 2/273, 274

[7] Serrac, Luma’,s.144

[8] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.69; Kuşeyri, er-Risale, s.2/550

[9] Kuşeyri, er-Risale, s.1/117

[10] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.67

[11] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.67

[12] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.69

[13] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.70; Kuşeyri, er-Risale, 2/550

[14] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.64

[15] Kuşeyrî, a.g.e., 2/550 vd.; Attâr, Tezkire, 580; Sühreverdî, a.g.e., s. 299; îbn Mulakkın, Tabakâtu’l-Evliya, s. 145.

[16] Sülemî, Tabakât, s. 354; Kuşeyrî, a.g.e, 1/182; îbn Mulakkın, a.g.e., s. 108.

[17] Sülemî, a.g.e., s. 247; Attâr, a.ge., s. 575; Şarânî, Tabakât, 1/90.

[18] Değişik tarifler için bk. Sühreverdî, a.g.e., s. 66-59.

[19] İmam Rabbânî, Mektûbât, 1/36. Mek.

[20] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/90. Mek. Ayrıca bkz. Gazâlî, Ravdatut-Tâlibin, s.29-30. (Beyrut, trs.)

[21] imam Rabbânî, a.g.e., 1/35. Mek. Ayrıca bkz. Gazâlî, Sırru’LEsrâr, t. 45 (Kahire, 1988).

[22] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/36. Mek.

[23] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/30. Mek.

[24] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/161. Mek.

[25] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/30. Mek. Kulluk makamının üstünlüğü için bkz. Gazali Ravdatu’t-Talibin, 17. Muhabbetin tarifi ve hakiki muhabbetin sonuçları için bkz. el-Herevi, Menazilü’s-Sairin, s.32(Kahire,1966)

[26] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/57. Mek.

[27] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/52. Mek.

[28] Sülemi, Tabakat, s.231;  Kuşeyri, Risale, 1/140, Sühreverdi, Gerçek tasavvuf, s.63

[29] Kuşeyri, Risale, 1/117;  Sühreverdi, Gerçek tasavvuf, s.63

[30] Kuşeyri, Risale, 1/122

[31] Sühreverdi, Gerçek tasavvuf, s.63-64

Categories: Tasavvuf | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu (2)

İkinci Grup Ayetler:

Bu gruptaki âyetler, Rasûlullah (a.s)’m, Kitab’ı (Kur’ân’ı) açıklayıcı -Allah’ın hükmüne uygun olarak-, Allah Teâlâ katında makbul olacak şekilde şerh edici olduğunu ve Hz. Pey-gamber’in ümmetine Kitab’ı ve hikmeti (sünneti) öğrettiğini gösteren âyet-i kerîmelerdir.

Biz, hikmete, İmam Şafiî ve başkalarının dediği gibi sünnet mânâsını verdik. Hikmetin de Kur’ân mânâsına geldiğini kabul etme durumunda, Rasûlullah’m (s.a.v) onu ümmetine öğretmesinden anla­şılması gereken, Kur’ân’ı şerh, mücmelini beyân ve müşkilini tavzih etmesidir. Bu da O’nun Kitab’a getirdiği sözlü, fîîlî ve takriri açıkla­malarının delil olmasını gerektirir. Şimdi ilgili âyetleri görelim:

Allah Teâlâ, buyurur ki: “İnsanlara kendilerine indirileni açık­laman için sana Kur’ân’ı indirdik. Belki düşünüp anlarlar.”[1]

“Biz bu Kitab’ı sana, sırf hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi in­sanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidâyet ve rahmet olsun diye indifdik.”[2]

“Nitekim kendi içinizden size, âyetlerimizi okuyan, sizi kötülük­lerden temizleyen, size Kitab’ı ve hikmeti ta’lim edip bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik.”[3]

“And olsun ki, içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan (kötülük ve küfür kirinden) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere bü­yük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar, daha Önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”[4]

“(Okuma yazma bilmeyen) ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları küfür ve isyan kirlerinden temizleyen, onl­ra Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Şüphe­siz onlar, Önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”[5]

“Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek üzere in­dirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’tan korkun. Bilin ki Al­lah, herşeyi hakkıyla bilmektedir,”[6]

“Allah, sana, Kitab’ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti, Allah’ın sana ihsanı çok büyüktür.”[7]

“(Ey Peygamber hanımları!) Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, herşeyin iç yüzünü bilen ve herşeyden haberdar olandır.”[8]

İmam Şafiî (r.h) (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, ‘Kitab’ deyince Kur’ân’ı, ‘hikmet’ ile de -görüşlerine katıldığım ehl-i Kur’ân âlimlerin dediği gibi- Rasûlullah’m sünnetini kasdetmiştir. Bu gö­rüş, Kur’ân’ın ifadesine uymaktadır. Allah, en iyisini bilir. Çünkü Kur’ân, Önce Kitab’ı, peşinden hikmeti zikretmiştir. Allah Teâlâ da kendilerine, Kitab ve hikmeti öğretmekle kullarına yaptığı ihsanı zikretmektedir. Allah, en doğrusunu bilir. Buradaki hikmetin, Rasûlullah’ın sünnetinden başka bir şey olduğunu söylemek de uy­gun değildir. Sebebi şudur: Allah Teâlâ, hikmeti, Kitab’la yanyana zikretmiştir. Ayrıca Peygamberine itaati ve herkese onun emrine uy­mayı farz kılmıştır. Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinden baş­ka hiçbir söz için ‘farz’ denilmesi caiz değildir. Bunun sebebi de Al­lah Teâlâ’nın, Rasûlü’ne imanı, kendisine iman ile beraber zikr ve emretmesidir.”[9]

İmam Şafiî (r.h), bu ifadeleriyle şunu açıklamak istiyor: Allah Teâlâ, bütün bu âyetlerde hikmeti, Kitab üzerine atfederek zikret­miştir. Atıfla, yanyana zikredilen iki şey aynı olmayacağı için bura­daki hikmet, sünnettir. Ayrıca hikmetin, Kitab ve sünnetin dışında başka bir şey olması da sahih değildir. Çünkü Allah Teâlâ, bize hik­meti öğreterek ihsanda bulunduğunu bildirmiştir. Böyle bir ihsan, ancak doğru, gerçek ve katındaki ilmine uygun bir şeyle olabilir. Şu halde hikmet, Kitab (Kur’ân) gibi uyulması gereken bir şeydir. Özel­likle Allah Teâlâ’nın, hikmetle Kitab’ı beraber zikrettiğini düşünür­sek, söylediğimiz daha rahat anlaşılır. Hem Allah Teâlâ, bize, ancak Kitabı’na ve Rasûlü’nün sünnetine uymamızı emretmiştir. Şu halde hikmetin sünnet olduğu ortaya çıkmaktadır.


[1] Nahl, 44.

[2] Nahl,64.

[3]Bakara, 151.

[4]Âl-i İmrân, 164.

[5]Cura’a, 2.

[6] Bakara, 231.

[7]Nisa, 113.

[8]Ahzâb, 34.

[9] İmam Şafiî, Risale, 78.

[Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık ]

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu(1)

Allah Teâlâ’mn Kitabı, sünnetin delil oluşunu kesin olarak ifade eden pek çok âyet-i kerîmeyle doludur.

Bu âyet-i kerîmeler, birkaç gruba ayrılmaktadır. Bazen bir âyet-i kerîme, birden fazla gruba ait olabilmektedir. Biz, burada beş gru­bu zikretmekle yetineceğiz.

Birinci Grup Âyetler:

Hz. Peygamber (s.a.v)’e iman etmenin vâcib olduğunu gösteren âyet-i kerîmelerdir.

Burada Hz. Peygamber’e imanla anlatılmak istenen, O’nun pey­gamberliğini ve Kur’ân’da zikri geçsin veya geçmesin, O’nun Allah katından getirdiği bütün şeyleri tasdik ve kabul etmektir. Yine Hz. Peygamber’e uymamanın ve hükmüne rıza göstermemenin imanla bağdaşamayacağını ifade eden âyet-i kerîmeler de bu gruba girer.

Şimdi ilgili âyet-i kerîmeleri ve ulemânın yaptığı bazı açıklama­ları sunuyoruz:

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberi’ne, indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitab’a (tam manâsıyla) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını ve kıyamet gününü inkâr ederse, tam manâsıyla sapıtmıştır.”[1]

“Artık Allah’a, Rasûlü’ne ve indirdiğimiz nâra (Kur’ân’a) iman edin, Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır,’[2]

“Rasûlüm de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize ge­len, Allah’ın peygamberiyim. O Allah ki, yer ve göklerin tasarrufu O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Onun için Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden o ümmî Peygambere iman edin ve o Peygambere uyun ki, doğru yolu bulaşınız.’[3]

Kâd-ı Iyâz (544/1149), demiştir ki: “Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’e iman, kesin bir farzdır. İman ancak O’nunla tamam olur ve İslâm ancak O’nunla sıhhat bulur,”[4] Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmezse bilsin ki muhakkak biz, kâfirler için tutuşmuş bir ateş hazırladık.”[5]

Allah Teâlâ, yine buyurur ki: “(Ey Rasûlüm) Gerçekten biz, seni (ümmetine) şâhid (Cennetle) müjdeleyici (Cehennemle) korkutucu bir peygamber olarak gönderdik ki siz insanlar, Allah’a ve Peygamberine iman edesiniz. Rasûlü’ne yardım edip O’nu yüceliksiniz ve sabah aksam Allah’ı teşbih edesiniz.”[6]

 Allah Teâlâ, buyurur: “Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, sonra imanlarında asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar, gerçekten sâdık kimselerdir.”[7]

Bir başka âyet: “Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlü’ne gönül­den iman etmiş kimselerdir. Onlar, o Peygamber’le toplu bir iş üzerinde bulundukları vakit, O’ndan izin isteyip O da izin vermedikçe bırakıp gitmezler. (Rasûlüm) Şu, senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile; Allah çok mağfiret edici ve merhametlidir.”[8]

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü’ne imanı, diğer bütün amellerin başlangıcı ve kâmil imanın kaynağı yapmıştır. Bir kul, Allah’a iman edip de Rasûlü’ne iman et­mese, imanı tamam ve sahih olmaz. Hatta kabul görmez. “[9] 

İbn Kayyım el-Cevziyye (751/1350) ise şöyle demektedir: “Al­lah Teâlâ, Ashâb-ı Kirâm’ın, Hz. Peygamber’le toplu bir işteyken on­dan izin almadan herhangi bir yola ve yere gitmemelerini, imanın gereklerinden kılınca, O’nun izni olmaksızın, ilmî bir mezhebe ve hükme gitmemeleri, daha öncelikli olarak imanın bir gereği olmakta­dır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in böyle bir konudaki izni ise getirdiği va­hiy ve sünnetin o şeye izin verdiğini göstermesi ile bilinmektedir.”[10]

Allah Teâlâ, buyurur: “Güçsüz durumda bulunanlar, hasta olanlar ve infak edecek bir şey bulamayanlar, Allah ve Rasûlü’ne sadâkatlerini korudukları takdirde kendilerine, cihaddan geri kal­dıkları için bir günah yoktur. İyilik sahiplerini ayıplamaya bir yol yoktur. Allah Gafur ve Rahlm’dir.”[11]

Ebû Süleyman el-Hattâbî (388/998), demiştir ki: “Âyet ve ha­dislerde geçen nasihat, kendisi için nasihat yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mânâ vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın lügat mânâsı, ihlâs ve samimiyettir.

Buna göre Allah Teâlâ için nasihat, O’nun birliğine doğru bir şekilde itikad etmek, O’nu lâyık sıfatlarla vasfetmek, hakkında caiz olmayan şeylerden tenzih etmek, sevdiği şeylere rağbet, gazablandığı şeylerden nefret ve ibâdetinde ihlâs üzere hareket etmektir.

Allah’ın Kitabı için nasihat; ona iman, onunla amel, güzel oku­mak, kıraati anında huşu üzere olmak, onu yüceltmek, onu anlamak ve hükümlerine vâkıf olmak, haddi aşanların hevâlarına göre yo­rumlarından ve dinsizlerin hücumlarından onu korumaktır. Allah’ın Rasûlü için nasihat ise O’nun peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasaklarında kendisine var güçle itaat etmektir.”

 Ebû Bekir el-Acurî, demiştir ki: ‘Allah’ın Rasûlü için nasihat, O’nu desteklemek, kendisine yardım etmek, hayatta ve vefat ettikten sonra himaye etmek; sünneti öğrenip savunarak, halk arasında yaya­rak, yüce ahlâkı ve güzel edebiyle ahlâklanarak O’na ait şeyleri ihya etmektir.”

Ebû İbrahim İshak et-Tûcîbî (Ö.352 h.), demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.v) için nasihat, getirdiklerini tasdik, sünnetini tatbik, onu yaymak ve buna teşvik, Allah’a, Kitabı’na, Rasûlü’ne, O’nun sünneti­ne ve onunla amele davet etmektir.”[12]

Allah Teâlâ, buyurur ki: “Onlara: Allah’ın indirdiğine ve Rasû­lü’ne gelin,’ denildiği zaman, münafıkların, kibirlenerek senden yüz çevirdiklerini görürsün.”‘[13]

 Yine Allah Teâlâ, buyurur: “(Bazı İnsanlar) Allah’a ve Rasû­lü’ne inandık ve itaat ettik diyorlar, sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Onlar gerçekten mü’min değillerdir.”
“Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıklarında, içlerinden bir kısmının yüz çevirip döndüğünü gö­rürsün!”
“Ama eğer (Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise itaat içinde gelip boyun eğerler.”
“Bunların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Rasûlü’nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, gerçekten onlar zâlim kimseler­dir.”
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldık­ları vakit, mü’minlerin sözü, ancak: ‘Dinledik ve itaat ettik,’ demele­ridir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir.”
“Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’tan içtenlikle korkar ve O’na isyandan sakınırsa, işte onlar, saadeti ele geçiren kimseler­dir.”
“Bir de münafıklar, kendilerine emrettiğin zaman, muhakkak (savaşa ve hicrete) çıkacaklarına dair en kuvvetli yeminler ettiler. (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: Yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen hâlis bir itaattir. Muhakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haber­dardır. ”
“(Ey Rasûlüm) de ki: Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Peygambere düşen tebliğ, size düşen de itaat etmektir. Eğer O’na itaat ederseniz hidâyete erersiniz; Peygam­bere düşen, sadece hakkı açıkça tebliğ etmektir.”[14]
 

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîmelerde insanlara, onların aralarında hüküm vermesi için Rasûlullah (s.a.v)’a davet edilmelerinin, aslında, Allah’ın hükmüne bir davet olduğunu bildirmiştir. Çünkü aralarında hakem, Allah’ın Rasûlü’dür. Allah farz kıldığı için O’nun Rasûlü’nün hükmüne tes­lim oldukları zaman hakikatte onlar, Allah’ın hükmüne teslim olmuş olacaklardır.”[15]

Allah Teâlâ, buyurur: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadına, kendi işlerinden dolayı Allah’ın ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim, Al­lah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse açık bir şekilde sapıtmış olur.”[16]

İbn Kayyım (751/1350), demiştir ki: “Allah Teâlâ, bir mü’min için Allah ve Rasûlü’nün hükmünden sonra başka şeyi seçme hakkı­nın bulunmadığını, böyle bir tutum içine girenin, apaçık sapıtacağı­nı haber vermiştir.”[17]

Allah Teâlâ, buyurur: “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, araların­da çıkan bir anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hü­kümden, içlerinden hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[18]

İbn Kayyım el-Cevziyye, demiştir ki: “Allah Teâlâ, kullarının (büyük-küçük) aralarında çıkan her anlaşmazlıkta, Rasûlü’nü hakem yapmadıkça mü’min olamayacaklarına zâtı üzerine yemin etti. İmanlarının kabulü için sadece O’nu hakem seçmeyi yeterli bul­mayıp verdiği karar ve hükümlerden, içlerinde herhangi bir darlık ve sıkıntının bulunmamasını ileri sürdü. Bununla da yetinmeyip veri­len hükme tam teslimiyetle boyun eğmelerini istedi.”[19]

İmanı Şafiî (r.h) demiştir ki: “En doğrusunu Allah bilir, bize ulaşan haberlere göre bu âyet-i kerîme, Zübeyr b. Avvam (r.a) ile arazi konusunda çekişmeye giren bir adam hakkında nazil olmuştur. Davayı, Hz. Peygamber’e götürdüklerinde, Allah Rasûlü, Zübeyr’in (r.h) lehine hüküm vermiştir. Verilen hüküm, Rasûlullah’a ait bir uy­gulama olup Kur’ân’da, buna dair bir âyet yoktur, Allah en iyisini bilir, Kur’ân da bu anlattığıma delâlet etmektedir. Çünkü bu konuda Kur’ân’da bir hüküm olsaydı, ilgili âyetler bulunurdu.”[20][

İmam Şafiî (r.h), özetle şunu demek istiyor: Âyet-i kerîme’nin nüzulüne sebep olan hadisedeki hüküm, Allah’ın Kitabı’nda açıkça mevcut değildir. Hüküm, Allah Rasûlü’ne aittir. Çünkü bulunmuş ol­saydı imansızlık, Kitab’ın hükmünü reddedişlerinden ve ona teslim olmayışlarından olur, Rasûlullah’m hakem seçilmeyişinden, hükmü­ne teslim olmayışından ve karara karşı iç sıkıntısından kaynaklan­mazdı. Bu durumda zahiren şöyle denilirdi: “Rabbine yemin olsun ki onlar, Kitab’ın hükmünü kabul edip ona teslim olmadıkça, iman et­miş olmazlar.” Böyle bir ifade bulunmadığına göre bu hükmün, Rasûlullah’a ait olduğu anlaşılır.


[1] Nisa, 136.

[2] Teğâbün, 8.

[3] A’raf, 158.

[4] Kâd-ı lyaz,Şifâ, II. 1.

[5] Fetih, 13.

[6] Fetih, 8-9.

[7] Hucurât, 15.

[8] Nûr, 62.

[9]Şafiî, risale, 75.

[10] İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkiîn, I, 58.

[11] Tevbe, 91.

[12] Bu rivayetler için bkz. Şifu, tahkikli baskı, II. 71 vd.

[13] Nisa, 61.

[14]Nûr, 47-54.

[15] Şafiî, Risale, 84.

[16]Ahzab, 36.

[17]İbn Kayyım, Î’lâmu’l-Muvakkiîn, I. 57.

[18]Nisa, 65.

[19] İbn Kayyım, a.g.e., I. 57.

[20] Şafiî, Risale, 83.

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.