Posts Tagged With: ehli hadis

Ibn Teymiyye ve arş’ın yaratılmamış olması! (1)

IMAM-I KEŞMİRÎ İBN TEYMİYYE’NİN ŞÖYLE DEDİĞİNİ NAKLEDİYOR:

“İbn Teymiyye’nin dediğinin zıddına; cumhur-ul ulemaya göre, arş hadistir (yani yaratılmıştır).
Muhakkak ki İbn Teymiyye, Arşın kadim (yani yaratılmamış) olduğu görüşündedir. Bu kadimliğe de KİDEM-İ NEVÎ adını vermiştir.”

İmam KEŞMİRÎ (rahimehullah) kelamına da İbn Kayyim’in Nuniyye’sinden birkaç beyitle devam ediyor:

Allah u Teâlâ vardı ve hiçbir varlık yoktu ** Subhanehu O’nun şanı yücedir.

Allah kendisi dışındaki her şeyi yaratmıştır ** Rabbimiz mahlûkatlarla beraber değildi.

Biz sapıkların dediği gibi demiyoruz ** O zındık ve yunan mantığının sahibi gibi.

Bu gördüğümüz kâinatın ve ruhların ebedî **Olacağını ve fâni olmadıklarını. (demişti)

İmam KEŞMİRİ (rahimehullah) bu şiire cevaben şu manada bir beyit yazar:
“Bu kâinatın ebedi olduğunu söyleyip de dinden çıkan kişi İBN SİNA’DIR. Kâinat yok olup bitmeyecek dedi. İbn Teymiyye de Arş’ın yaratılmamış olduğunu ve ezelden beridir Allah u Teâlâ ile beraber var olduğunu söylemiştir.

İBN SİNÂ ile İBN TEYMİYYE’NİN bu durumda aralarındaki fark nedir?

(İMAM-I KEŞMİRİ/FEYD-UL BARİ ŞERHU SAHİH BUHARİ/6.CİLD/304.SAYFA)

1: “MUVAFEKATU SARİH-İL MAKULİ Lİ SAHİH-İL AKLİ/DER U TEARUD-İL AKLİ VE’N NAKLİ”

O kitapta geçen ibare aynen şöyledir:
وأما أكثر أهل الحديث ومن وافقهم فإنهم لا يجعلون النوع حادثاً، بل قديماً، ويفرقون بين حدوث النوع وحدوث الفرد من أفراده

Tercümesi: Ehli hadisin çoğunluğu ve onlara muvafık olanlar; bir şeyin nevini hadis kılmazlar (yani yaratılmış olarak kabul etmezler). Bilakis! Nev’i kadim (yaratılmamış/ ezeli) kabul ederler. Onlar, nevin hadis olmasıyla ferdlerin hadis olması arasında farkların olduğunu söylediler.

(((DİKKAT EDİN! İBN TEYMİYYE, KENDİ GÖRÜŞÜNÜ NAKLEDERKEN İLLA BAŞKALARI DİYORMUŞ GİBİ YAPIYOR/ HÂLBUKİ NE EHLİ HADİS’TEN NE DE ONLARA MUVAFIK OLANLARDAN HİÇBİR KİMSE BÖYLE BİR İDDİADA BULUNMAMIŞTIR. İBN SİNA BÖYLE DEMİŞTİR O DA İMAM-I GAZZALİ VE DİĞER ULEMA TARAFINDAN TEKFİR EDİLMİŞTİR! )))

*İbn Teymiyye aynı kitabında rezalet dolu sözler sarf eder. O sözleri okuduktan sonra bir insan, Allah’ın verdiği bu aklı bu kadar mı rezil eder? Diye soracaksınız kendi kendinize!

O sözleri aynen şöyledir:
فمن أين في القرآن ما يدل دلالة ظاهرة علي أن كل متحرك محدث أو ممكن؟ وأن الحركة لا تقوم إلا بحادث أو ممكن؟ وأن ما قامت به الحوادث لم يخل منها؟ وأن ما لا يخلو من الحوادث فهو حادث؟ وأين في القرآن امتناع حوادث لا أول لها؟

Tercümesi:
Kuran-ı Kerim’in neresinde
1. Bütün hareket eden her şeyin cisim ve mümkünatlardan olduğu,
2. Ve hareket etmenin sadece cisimlere ve mümkünatlar kaim olduğu
3. Hadislerin kaim olduğu şeyin illa hadis olacağı,
4. Kendi zatında hadislerden boş olmayan (yani sonradan bir sıfat kazanan) illa hadis olacağı,
5. “VE KURANIN NERESİNDE HADİSLERİN (YARATILMIŞLARIN) İLLA BİR BAŞLANGICI OLACAK”
Diye Apaçık ve tam bir şekilde delalet eden bir söz yazıyor?

((Son noktayı tekrar okuyun, ibn teymiyye yaratılmışların illa bir başlangıcı olmak zorunda
mı? Diye soruyor! AKILDAN BU KADAR ÇOK YOKSUN!))

Bütün bu sözleri soran İbn Teymiyye! Bize bu sorunun cevabını verebilir mi?
-Ferdleri hadis olmasıyla beraber nevi kadim olan bir varlığı bize Kuran-ı Kerim’de göstersin bakalım!

 

Categories: Ibn Teymiyye | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu (3)

Üçüncü Grup Ayetler:

Bu gruptaki âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v)’e emir ve nehiylerinde mutlak olarak uymanın vâcib, O’na ita­atin Allah’a itaat olduğunu gösteren, kendisine muhalefetten ve sün­netini değiştirmekten sakındıran âyet-i kerîmelerdir.

Allah Teâîâ, buyurmuştur ki: “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki, merhamet olunasınız.”[1]
“De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirir­seniz (şüphesiz bilin ki) Allah kâfirleri sevmez.”[2]

“Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Dinlediğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde, işittik diyenler gi­bi olmayın.”[3]

“Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin. İsyandan sakının. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, biliniz ki, Rasûlümüze düşen, sadece apaçık tebliğdir.”[4]

“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; yoksa dağılırsınız ve gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah, sabredenler­le beraberdir.”[5]

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Peygambere de itaat edin. (İnkâr ve isyanlarla) amellerinizi boşa çıkarmayın.”[6]

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü’l-emre (idarecilere) de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilâfa düştüğünüzde, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Al­lah’a ve Rasûlü’ne götürün. Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve sonuç olarak daha güzeldir.”[7]

Kâd-ı Iyâz (544)1149), Atâ’dan, İbn Abdilberr (463/1071) Beyâni’l-İlim’de ve Beyhakî (458/1066) el-Medhal’de Meymun b. Mihran’dan, şunu rivayet etmişlerdir: “Bir dâvayı Allah’a götür­mek, onu Kitabı’na arzetmektir.”

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Alimlerin bir kısmı, âyette geçen ulü’l-emirden maksadın, Rasûlullah’ın düşmanı takibe gönder­diği seriyyelerin başındaki insanlar olduğunu söylemiştir. En doğru­sunu Allah bilir. Bize verilen haber böyle. Allah daha iyisini bilir; bu, şöyle diyenin sözüne benziyor: ‘Mekke civarında yaşayan Araplar, disiplinli yönetim bilmezlerdi. Bir idarî disiplin içinde, bazısının di­ğerlerine itaat etmesini gururlarına yediremezlerdi. Allah Rasûlü’ne itaatle boyun eğdiklerinde, bu itaati, Rasûlullah’tan başkası için uy­gun görmüyorlardı. Bunun için Rasûlullah’ın başlarına tayin ettiği idarecilere itaat etmeleri emredildi. Bu, mutlak mânâda bir itaat de­ğildir. Kendileri ve idareciler için istisnaları vardır. Bunun için: ‘Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz,, onu, Allah’a ve Rasûlü’ne götürün (onların talimatına göre halledin)’ buyurdu.” Al­lah, en doğrusunu bilir. Ulü’l-emre itaatten sonra böyle emir verilme­si, onlarla halk arasında bazı anlaşmazlıkların olacağını ve bunun hâl çaresinin, Allah ve Rasûlü’ne götürmek olduğunu gösteriyor ve âyet şunu da ifade ediyor: İhtilâfa düştüğünüz zaman, bu konuda Al­lah ve Rasûlü’nün hükmünü biliyorsanız, onlara arzedin; eğer bilmi­yorsanız, yanına vardığınızda Rasûlullah’a veya sizden onunla bulu­şan birisine sorun. Çünkü bu, kimsenin itiraz etmediği bir farzdır. Ayet-i kerîme’de: “Allah ve Rasûlü, herhangi bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadın için o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”[8] buyuruhnuştur.

Rasûlullah (s.a.v)’ın vefatından sonra, bu şekil bir çekişmeye düşen kimse, meseleyi, önce Allah’ın (Kitabı’nda getirdiği) hükmüne, sonra da Rasûlü’nün (sünnetiyle ortaya koyduğu) kararına götürür. Eğer o konuda, Kitab ve sünnette veya herhangi birinde bir hüküm ve açıklama yoksa, başka âyet-i kerîmelerde belirtildiği gibi Kitab ve sünnete dayanarak kıyasa gider.[9]

Hafız İbn Hâcer (852/1448), Fethu’l-Bâri adlı eserinde, önce ulemânın, âyette bahsedilen ulül-emrin kimler olduğu hakkındaki ihtilâflarını açıklıyor ve ulü’l-emr, idareciler mi yoksa âlimler midir? görüşleri içerisinden birinci gurubun tercihe şayan olduğunu belirtip bir önceki âyetin de buna delâlet ettiğini söylüyor. Bu âyet şudur: “Allah size, mutlaka, emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde, adaletle hükmetmenizi emreder.”[10]

Daha sonra şunları naklediyor: Âyet-i kerîme’de, hakikatte ita­at edilen sadece Allah Teâlâ olmakla birlikte ”Allah’a itaat edin,” şeklinde itaat fiilinin tekrar edilmesi ve bunun ulü’l-emr için ayrıca kullanılmaması, mükellef olunan şeylerin kaynağının sadece Kur’ân ve sünnet olduğunu göstermek içindir. Sanki şöyle denilmiş oluyor:

“Kur’ân’ın size emrettiği konularda, Allah’a itaat edin. Ayrıca Kur’ân’dan açıkladığı konularda ve sünnetiyle ortaya koyduğu
hu­suslarda Peygambere de itaat edin.”

Yahut âyetin mânâsı şöyle olur:
“Tilâvetiyle ibâdet yapılan vahiyle (Kur’ân’la), size emrettiği şeylerde Allah’a itaat edin ve Kur’ân olmayan vahiyle (sünnetle), size emrettiği şeylerde de Peygambere itaat edin…”

Tâbiîn’den bir zâtın, Benî Ümeyye idarecilerinden birine verdiği cevap ne kadar güzeldir. İdareci, kendisine: “Allah Teâlâ, ‘ve sizden olan idarecilere itaat edin,’ âyetinde sizin bize itaat etmenizi emret­miyor mu?” diye sorunca, o zât:

“Hayır, siz, hakka muhalefet ettiğiniz için size itaat ortadan kalkmıştır. Çünkü, aynı âyetin devamında: ‘Herhangi bir konuda
an­laşmazlığa düşerseniz -eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız-onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürün,’ buyurulmaktadır.[11]  Sizse bunu yapmadınız,” demiştir.[12]

Şerefüddîn et-Tayyîbî (743 h.), demiştir ki:[13] “Allah Teâlâ: ‘Peygambere itaat ediniz/ buyururken, itaat ediniz fiilini ikinci kez zikretti ki, Hz, Peygambere mutlak ve müstakil olarak itaatin vâcib olduğu anlaşılsın. Fakat ulü’l-emir’de aynı emir tekrarlanmadı. Al­lah Teâlâ, bununla, idareciler içinde kendisine itaatin vâcib olmaya­cağı kimselerin de bulunabileceğine işaret etmiş ve bu: Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüz zaman, onu, Allah ve Rasûlü’ne götürünüz,’âyetiyle açıklamıştır.”

Âyette, sanki şöyle denilmiş oluyor: “Eğer idarecileriniz, hakka uymazlarsa, onlara itaat etmeyin ve ihtilâfa düştüğünüz şeyi (hallet­mek için) Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmüne müracaat edin.”

Îbnu’l-Kayyım (751/1350), demiştir ki: “Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü’ne itaati emretti. Peygambere emrettiklerini, Kitab’a (Kur’ân’a) arzetmeksizin, bizatihi kendisine itaatin vâcib olduğunu bildirmek için ‘Peygambere de itaat ediniz,’ buyurarak ‘itaat’ emrini tekrarladı. Hz. Peygamber (s.a.v), bir emir verdiği zaman, o emir Kur’ân’da bulunsun bulunmasın, mutlak ve müstakil olarak kendisi­ne itaatin vâcib olduğunu bildirdi. Çünkü O’na Kitab ve beraberinde benzeri değerde sünnet verilmiştir.

Allah Teâlâ, ulü’l-emre müstakil olarak itaati emretmedi. Aksi­ne fiili hazfedip onlara itaati, Peygambere itaatin içinde emretti. Bu­nunla onlara, ancak Peygamberin itaatine bağlı olarak itaat edilece­ğini, onlardan, Peygamberin taatine uygun emir verene itaatin vâcib; onun getirdiği hükümlerin tersine emir verenlere hiçbir şekilde itaat etmenin gerekmeyeceğini bildirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), sahih hadislerinde şöyle buyurmuştur:

Yaratana isyanda, kula itaat yoktur:’[14] ‘İtaat ancak hayırda olur.’[15]

İdareciler hakkında: ‘Sizden kim, bir günahı emrederse, asla kendisine kulak verilmez ve itaat edilmez,’[16] buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v)’e, başlarındaki komutan ateşe girmelerini emretmiş, ona girmek isteyen bazı kimseler kendisine haber verilince:
‘Eğer ona girselerdi, bir daha ondan çıkamaz, Cehennemde de ondan kurtulamazlardı,’[17] buyurmuştur.

Halbuki onlar, ateşe, komutanlarına bir itaat olarak giriyorlar­dı ve bu emre uymanın, kendilerine vâcib olduğunu zannediyorlardı.

Fakat onlar, yanlış ve noksan içtihad yaptılar, Allah’a isyan olan bir emre uymaya kalktılar, Rasûlullah (s.a.v)’tan o konuda bir emir gelmemesine ve dinde de bu iş yasak olmasına rağmen onlar, her konuda emre itaat gerekir, fikrine vardılar; böylece içtihadlarında hata ve acze düştüler. ‘Bu yaptığımız, Allah ve Rasûlü’ne bir itaat midir, yoksa değil midir?’ diye hiç araştırmaksızın, nefislerine azap etmeye ve onu helake kalkıştılar. Onlar, bunu bilmediklerinden de ol­sa, emre itaat ediyoruz diye yaptılar. Sonunda, yukarıdaki tehditle karşılaştılar. Bunun yanında bir de Allah’ın, Peygamberiyle gönder­diklerine apaçık ters düşen konularda, bir başkasına itaat eden kim­senin hâlini düşün!..

‘Sonra Allah Teâlâ, rnü’minlere -eğer imanlarında sâdık iseler-anlaşmazlığâ düştükleri şeyleri, Allah ve Rasûlü’ne götürmelerini emretti ve böyle yapmalarının, dünyada kendileri için daha hayırlı, âhirette de sonucun daha güzel olacağını bildirdi.’

‘Bu âyet-i kerime, birçok şeye işaret etmektedir:

1- Mü’minler, bazen muhtelif konularda ihtilâf ve anlaşmazlığa düşebilirler; ancak bununla, imandan çıkmış olmazlar.

. 2- Âyet-i kerîme’de: ‘Herhangi bir şeyde çekişmeye düşerseniz…’ şeklindeki şartın, umumîlik ifade eden bir kelime ile zikredilmesi, küçük-büyük, açık-gizli, mü’minlerin anlaşmazlığa düştüğü herşeyi içine almaktadır. Şayet anlaşmazlığa düşülen şeylerin hükmü, Al­lah’ın Kitabı’nda ve Rasûlü’nün sünnetinde açıklanmasaydı veya bunlar kâfi gelmeseydi Allah, onlara götürme emrini vermezdi. Çün­kü Allah Teâlâ’nın, bir anlaşmazlık olunca, onu bu çekişmeyi halle­demeyecek bir mercie götürmeyi emretmesi mümkün değildir.

3-  Ümmet, dâvayı Allah’a götürmenin, O’nun Kitabı’na arzet-mek, Rasûlullah (s.a.v)’a götürmenin ise hayatta iken kendisine, ve­fatından sonra da sünnetine arzetmek olduğuna icmâ etmişlerdir.

4- Allah Teâlâ, herhangi bir anlaşmazlık hâlinde, meseleyi Allah ve Rasûlü’ne götürmeyi, imanın bir gereği ve zarureti yapmıştır. Öyle ki, bu arz yapılmayınca iman da ortadan kalkacaktır. Bir şeyi gerektiren sebebin yok olmasıyla, ona bağlı olanın da yok olması gibi. Özellikle bu iki şey arasındaki mülâzemet ve gereklilik daha kuv­vetlidir. Çünkü bu, iki taraflıdır. Onlardan birisi yok olursa, diğeri de ortadan kalkacak durumdadır.

Sonra Allah Teâlâ, meseleyi, Allah ve Rasûlü’ne arzetmenin, kendileri için daha hayırlı ve sonuç olarak da daha güzel olduğunu bildirmiştir.”[18]

Allah, kendisine rahmet etsin; müellif, kitabında çok güzel pit ve çok doğru izahlarda bulunmuştur. Rasûlullah (s.a.v)’a itaati emreden âyetleri sunmaya devam edelim:

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Ey iman edenler! Sizi hayat ve­ren şeye çağırdıklarında, Allah’a ve Rasûlü’ne icabet edin. Biliniz ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Şüphesiz O’nun huzu­runda hasredileceksiniz.”[19]

“Biz, her peygamberi, -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı çok fazla affedici, esirgeyici bulurlardı.”[20]
“Peygamber size neyi verdi ise onu alıp yapın; sizi neden sakın­dırdı ise ondan da sakınıp kaçın.”[21]

“Kim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse işte onlar, Allah’ın ken­dilerine lütûflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”[22]

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Al­lah, işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim, Allah ve Rasûlü’ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”[23]

“Muhakkak ki sana bîat edenler, ancak Allah’a biat etmektedir­ler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah, ona büyük bir mükâfat verecektir.”[24]

“Biz, seni insanlara Peygamber olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter. Kim, Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına koruyucu ve gözetici gönder­medik.”[25]

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, yukarıdaki son iki âyette, onların Hz. Peygamber (s.a.v)’e bey’atlarının kendine yapılan bey’at, ona itaatlerinin de kendine yapılan itaat olduğunu bildirmiştir.”[26]

Yine Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Kim, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koya­caktır. Onlar, orada devamlı kalacaklardır. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah ve Peygamberi’ne isyan eder ve Allah’ın koydu­ğu sınırları aşarsa, Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.”[27]

“(Ey müzminleri) Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek (savaştan veya baş­ka bir işten) sıvışıp gidenleri, muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu se­beple, O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesin­den veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsın­lar.”[28]

“Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim, Peygambere karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola girerse, onu, gi­diği yolda ve sapıklıkta bırakırız; âhirette de Cehenneme sokarız. O, ne kötü bir yerdir.”[29]

“Kim, Allah’a ve Peygamberi’ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.”[30]

“Şu muhakkak ki Allah, kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onla­ra çılgın bir azap hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî olarak kalacak­lar, kendilerini koruyacak ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklar­dır. Yüzleri ateşte eurilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke, Allah’a itaat etseydik. Peygambere de itaat etseydik,’ derler.”[31]

“inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğ ru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin. (İnkâr ve is­yanla) amellerinizi boşa çıkarmayın.”[32]


[1] Âl-iİmran, 132.

[2] Âl-iİmran, 32.

[3] Enfal, 20-21.

[4] Mâide, 92.

[5] Enfal, 46.

[6]Muhammed, 33.

[7] Nisa, 58.

[8] Ahzâb, 36.

[9]Şafiî, Risale, 78-81.

[10] Nisa, 58.

[11] Nisa, 59.

[12] Keşşaf, I, 535 (Bahsedilen Tâbiî’nin Ebû Hazim, idarecinin de Mesieme b. Abdilmelik olduğu zikredilmektedir. Müt.)

[13] Bu zat, Keşşafa yazdığı Fütûhu’l-Gayb fi’l-Keşfi an  Gınâî’r-Rayb adlı altı ciltlik haşiyesi ile meşhur bir ehl-i sünnet âlimidir. (Bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, II, 549. Müt.)

[14] Müslim, îmâret, 39; Ebû Dâvud, Cihad, 87; Nesâî, Bey’ât, 34.

[15] Buhârî, Ahkâm, 4; Müslim, İmaret, 40.

[16] Buhârî, Ahkâm, 4; Ebû Dâvud, 87.

[17] Nesâî,Bey’ât:,34.

[18] İbn Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkiîn, I. 54.

[19] Enfal, 24.

[20] Nisa, 64.

[21]Haşr, 7.

[22] Nisa, 69.

[23]Ahzâb, 70-71.

[24] Fetih, 10.

[25] Nisa, 79-80.

[26]Şâfii, Risale, 82.

[27] Nisa, 13, 14.

[28] Nûr, 63.

[29]Nisa, 115.

[30] Enfal, 13.

[31] Ahzab, 64-65.

[32] Muhammed, 32-33.

[Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık ]

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.