Ateistlere Yapılabilecek Kısa Bir Sohbet

بسم الله الرحمن الرحیم

Bütün kemal sıfatlarla muttasıf ve bütün noksanlıklardan münezzeh, vehimlerin idrak edemediği ve hayallerin ulaşamadığı Allah Teâlâ’ya hamd u senalar olsun. Salat ve Selam Allah Teâlâ’yı en iyi bilen ve din-i mubini bizlere tertemiz ve berrak olarak getiren Resulüne olsun.

Değerli cemaat!

Az evvel, kelamımıza başlarken “bütün kemal sıfatlarla muttasıf” dedik. Evet, Rabbimiz Teâlâ bütün kemal sıfatlara sahiptir. Sonra da “bütün noksanlıklardan münezzeh” dedik. Aynen öyledir. Rabbimiz bütün noksanlıklardan münezzehtir. Vehimler O’nu idrak edemez ve hayaller O’na ulaşamaz. Böylesi bir varlığın varlığını bilmek için kendisini görmek gerekmez. Nitekim bedevinin de dediği gibi tezek, devenin varlığına delalet ettiği gibi kâinat da yaratıcısının varlığına delalet eder.

Aslında yeryüzünün en akılsız insanları olan Felsefeciler dahi Allah Teâlâ’nın varlığını inkâr edemeyecek duruma geldiler ya da kabulünde zorlandılar diyebiliriz. Kaldı ki felsefeciler kendilerini yeryüzünün en akıllı insanları zannederlerdi. Onların en büyük hataları işin en başı yani suyun pınarında hata etmeleriydi. Bu işin en başı aklın idare ve zaptıdır. Kişi kendi aklını zapt edemezse hayatının her safhasında hata edebileceği gibi dini hususlarda hele ki ilâhi kavramlar hakkında konuşurken isabet etmesi imkân dairesine çok uzaktır.

Aklı zapt etmekte en önemli rol aklın hükümlerini bilmektir. Çünkü hüküm 3 kaynaktan alınır.

  1. Adetlere bakılarak hüküm verilebilir. Mesela güneş doğudan doğar. Peki, birisi bize batıdan doğduğunu haber verirse inanır mıyız? Ve ya doğduğu tarafa batı derse inanır mıyız? Elbette ki hayır! İnanmayız. Fakat güneşin doğudan doğduğu alışılagelen bir adet olduğu için adet bu işe şöyle hüküm verir: “Güneş her zaman doğudan doğar.”
  2. Şeriate bakılarak hüküm verilebilir. Mesela mest üzerine mesh ederken asıl olan şeriate göre üstünü mesh etmektir. Fakat akıl devreye girerse “altını mesh et” derdi, çünkü altı kirleniyor üstü değil. Bir başka örnek; kişi namaz kılmazsa olur mu? Evet. Dışarıda namaz kılmayıp da 60-70 yıl yaşayabilen insanlar vardır ve onlar namaz kılmadıkları için hastalanmıyorlar ve ya ölmüyorlar. Peki, namaz kılmak neden vaciptir (farzdır)? Diye soracak olursak cevabı; bu konuda şeriat hükmetmiştir ve akla mantığa burada yer yoktur deriz. Örnekleri çoğaltılabilir, bir okul düşünün. O okulun kendisine göre kanun ve kuralları vardır, bunu okul idaresi belirler. Orada mantık yürütülmez, mesela birisi gidip, neden arka bahçe öğleden önce kapalıdır? Neden saat 08.00 da ders başı yapıyorsunuz? Bütün bunlar o kavmin erbabının kanun ve nizamlarıdır.
  3. Akıl baz alınarak hüküm verilebilir. Asıl anlatmak ve üzerinde durmak istediğimiz konu budur. Aklın verdiği hükümleri bilmek aklı zapt etmenin en önemli yöntemidir. Aklın hükümleri üç tane ile sınırlıdır. Yani akıl herhangi bir şeyi tasavvur ederken ona üç tane hükümden sadece birini verebilir. O hükümler:

Vacip (olmazsa olmaz),

Mümkün (olsa da olur olmasa da olur)

İmkânsız (varlığı kabul edilemez).

İşte aklımızın neye vacip neye mümkün ve neye imkânsız dediği bizim için çok önemlidir. Bu hususu iyi tatbik eder isek aklın hata yapma oranı 100 kat azalır.

Vacip kavramını kısaca anlatalım. Örneğin benim şu an burada var olduğumu inkâr edebilecek kimse var mı? Olamaz. Çünkü ben şu an buradayım ve siz benim varlığımın ispatı için görünür olduğumu söyleyebilirsiniz. Beni görüyorsunuz ve varlığımı inkâr edemiyorsunuz. O zaman şu şartlarda benim şu an burada bulunuyor olmam vaciptir. İnkârı ise varlığın inkârı olur ki bu da akılsızlıktan ibarettir. Fakat şu dikkati göz önünde bulundurmak zorundayız ki benim şu an burada var olmam kendi cüzi iradem ile olsa bile hakikatte bir mureccihin tercihine bağlıdır. (konuya fazla girmeden devam edelim).

Mümkün kavramı da asıl itibari ile var olması ve ya var olmaması eşit olan varlıklardır. Buna bütün kâinatı örnek olarak gösterebiliriz. Kâinatta var olan hiçbir varlığın var olması olmazsa olmaz değildir. Ağrı dağı neden Ağrı’dadır da Hakkâri’de değildir? Balıklı gölü düşünün neden Urfa’da da başka yerde değil? Bütün bunların hepsi mümkün olan varlıklardır.

İmkânsız kavramı ise hepsinden daha basit bir kavram olup kısaca varlığını aklen kabul etmediğimiz herhangi bir şeydir. Buna basit bir örnek verelim; bir şey hem siyah hem de beyaz olabilir mi? Bir varlığı aynı anda hem siyah hem de beyaz olması imkânsızdır. Ya da bu bina, tek bir haysiyetten; hem büyüktür hem de küçüktür denilemez. Ya küçüktür ya da büyüktür. Burada şöyle bir altın kural elde ediyoruz ki iki zıt şeyin bir arada toplanması imkânsızdır. Ama birisi bize bu bina sağındakine göre küçük solundakine göre büyüktür derse biz de deriz ki burada iki tane haysiyet (nisbet) vardır. Bizim kaidemiz tek bir haysiyetten diyordu.

Bu üç hüküm aklın herhangi bir şeyi tasavvur ederken ona verdiği hükümlerdir. Bu hükümlerden sadece bir tanesini verebilir ve hükümsüz bıraktığı hiçbir şey de yoktur.

Allame Said Fude der ki; (ilmî konuda konuşmasına rağmen) aklın hükümlerini bilmeyen ve ya bilip de karıştıranlar, fiillerini işlemekte içgüdülerinin kendisine yol gösterdiği behimeler (hayvanlar) mertebesindedirler. İşte aklını idare etmek İslam dininde bu kadar çok önemli bir husustur.

Örneğin ilkbaharda, kâinata baktığımız zaman çiçeklerin açtığını ve güneşin parladığını dağların yeşilliklerle süslendiğini görmekteyiz. Kışın baktığımızda ise karlar yağdığını, havanın soğuyup güneşin ısısını azalttığını görmekteyiz. O zaman kesin olarak şunu diyebiliriz ki kâinat değişiyor. Kâinatın değişmesine benzer bir örneği hayatımızdan verelim. Ben bugün yeşil bir ceket giydim, dün kahverengi, önceki gün ise lacivert bir çeket giymiş idim. O zaman benim elbiselerim de değişkenlik gösteren varlıklardır.

Neden değişken diyorsun ki?

Çünkü her gün ayrı bir renk giyiyorum ondan. Buna güzel bir açıklık getirelim. Benim bugün giyeceğim ceketin 10 tane renkten herhangi birisi olma ihtimali mümkün iken 9 tanesi reddedilmiş ve bir tanesi tercih edilmiştir. Yani daha ceket giyilmeden 10 tane renkteki ceketin her biri terazinin bir kefesinde duruyorlardı ve eşit ağırlıktaydılar. Lakin bir anda o 10 eşit ceketten bir tanesi ağır bastı ve tercih edildi. İşte tam burada altın kurallardan bir tanesi devreye giriyor ki o da hiçbir varlığın tesiri olmadan eşit olan iki ve ya daha fazla varlıktan birisinin ağır basması mümkün değildir. Ceket misalimizdeki tercih edici varlık bendim. Çünkü bugün, 10 farklı renkteki ceketlerden yeşil ceketi giymeyi tercih eden benim. Şimdi de kâinatın değişiklikleri üzerine konuşalım. 1 Mart’ı ilkbaharın başlangıcı olarak kabul edersek şunu diyebiliriz. Şubat ayının 28’inci günü daha çiçekler açmamıştı ve otlar yeşermemişti. Yarın 1 Mart ve çiçeklerin açılıp-açılmaması ve otların yeşerip-yeşermemesi eşit iken bir anda çiçeklerin açılması ve otların yeşermesi ağır basıyor. Nasıl olur da iki eşit şeyden bir tanesi hiçbir varlığın tesiri olmadan diğerinden ağır basabilir ki? Bunu yukarıda da öğrendik ki imkânsız bir şeydir. O zaman kesin olarak anlıyoruz ki burada bir zatın tesiri söz konusudur ki o da Allah Teâlâ’dır. O tesir eden zat hakkında aklımızı çalıştırdığımızda akıl bize der ki; o zatı düşündüğünde ilminin var olduğuna kesin olarak inanman gerekir ki cahil olan bir zat yaratıcı olamaz. Ferrari’yi üreten adam arabadan anlamıyor demek ne kadar mantıksız ise kâinatın bir yaratıcısının olduğunu kabul ettikten sonra o yaratıcının ilminin olmadığını söylemek de o kadar mantıksızcadır. Aklını devam ettir bakalım daha neler göreceksin 🙂 Kâinatı yaratan zatın Kadim olmasının olmazsa olmaz olduğunu söyler aklımız. Çünkü eğer kadim olmasa o zaman Onu yaratan birisinin de olması gerekir. Neden mi? Yukarıda verdiğimiz altın kuralı düşünün.

Hiçbir varlığın tesiri olmadan iki eşit şeyden birisinin diğerinden daha ağır basması imkânsızdır. Eğer yaratıcının kadim olmayıp sonradan yaratılmış olduğunu söylersek o zaman onu yaratan birisinin de olduğunu kabullenmek zorundayız. Çünkü yaratıcının sonradan yaratılmış olduğunu söylersek o zaman yaratıcı var olmadan evvel varlığı ve yokluğu eşit idi, eşit olduğu halde varlığı ağır basmış ise kendiliğinden olamayacağına göre bir zatın tesiri lazımdır ki o zaman yaratıcının başka bir yaratıcısı olması gerekir. Bu da az evvel bahsettiğimizi zatın yaratıcı olmadığına delalet eder ki yaratıcı sonradan yaratılmış olamaz. Aklın sana burada yaratıcısının sonradan yaratılmışlara benzemediğini de öğretmiş oldu. Yine aklını dinler isen seni Allah Teâlâ’nın bütün sıfatlarına ulaştırabilecektir. Fakat aklını kullanamayan ve ya yersiz kullanıp heba eden Felsefeciler ise sürekli hata ediyorlar ve kendilerinden başkalarını da akılsızlıkla itham ediyorlar.

Allah Teâlâ hakkında tasavvur eden bir kişi O’nun zatını düşünemez. Çünkü zatının mahluklatlara benzemesi imkânsızdır. Herhangi bir insana gidip hiç görmediği bir şeyi anlatırsak aklında önceden görmüş olduğu şeylere benzetmeler gelir. Hayatında Anka Kuşunu görmemiş olanlara anlatın; ya tavus kuşu ya da bir kartal gibi bir şey tasavvur edecek.

Siz de öyle tasavvur ettiniz değil mi?

Evet.

Fakat Anka kuşu hayali bir varlıktır tıpkı Kafdağı gibi. Lakin Allah Teâlâ zatı itibariyle tasavvur edilemez ve hiçbir benzeri de yoktur.

Maalesef, akıllarını gereği gibi kullanamayan ve tefekkürlerinde isabet edemeyenler Allah Teâlâ hakkında vacip, caiz ve imkânsız olan hususları tam anlamıyla idrak edemedikleri için akıl ve mantıktan uzak cahilane sorular sorabiliyorlar. Bu işin idrakine varan birisi bu soruları duyduğunda karşısındakinin ne kadar akıldan yoksun bir durumda olduğunu anında hissedebilecektir. Bu sorulardan bazıları:

Birden fazla yaratıcı olabiliri mi? Neden sadece Allah vardır başka yaratıcı yoktur dersiniz ki?  Allah Teâlâ kendisinden daha büyük birisini yaratabilir mi? İnsanlardan gök gürültüsü çıkarabilecek kadar güce ulaşmışlar var iken Allah ile insanlar arasında ne fark vardır? Ve bunlar gibi daha birçok mantık ile uyuşmayan sorular vardır. Dilerseniz beraber bu soruları kısaca inceleyebiliriz.

Soru 1. Birden fazla yaratıcı olamaz mı? Neden sadece Allah vardır başka yaratıcı yoktur dersiniz ki?

Cevap: Bu soruyu soran kişi ilâh/yaratıcı kavramının içini dolduramadığından böylesi cahilane bir soru sormuştur. Her kelime bir manaya işaret eder. Kişi zihnindeki manayı doğru bir kelime ile kodlayıp alıcıya iletirse alıcı da daha çabuk ve pratik bir şekilde kod açımını gerçekleştirebilir. Kodlarken eksik ve ya hatalı kodlama yapılırsa iletinin içeriği alıcı tarafından açılamaz ve ya yanlış algılamaya sebebiyet verir. O yüzden kodlamayı çok düzgün yapmamız gerekir. İlâh kavramı bir koddur o kodun karşılığı olan manayı iyi idrak etmek gerekir. Ayrıntıyı kaçırmadan cevabımızı aktaralım; Yaratıcının birden fazla olduğunu farz edersek iki seçeneğimiz olur.

  1. Bu iki ilâh ittifak eder ve anlaşırlar.
  2. İhtilaf eder ve anlaşmazlıklar çıkarırlar.
  3. seçenekteki anlaşmazlık çıkarmaları zaten apaçık ortadadır ki ihtilaf ederlerse anlaşılır ki iki ilah olamaz. Yani bir ilah Van gölü Van’da olsun der diğeri Ağrı’da olsun der o zaman karışıklık çıkar. Kâinata şöyle bir bakalım karışıklık var mı? Yok. O zaman ihtilaf eden iki ilâhın varlığı söz konusu değildir. Peki, o zaman 1. seçeneğe bakalım ikisi anlaşır ise bu sefer de iki seçeneğimiz olur. A. İkisi aynı şeyleri yapar aynı şeyleri yok ederler. B. Birisi doğuyu diğeri batıyı alır ve kendi hallerine bakarlar. Bu iki şıkkında batıllığını açıklayalım. İkisi aynı şeyi yapması demek; Van gölünü Van’da yaratan birincisidir, ikincisi de aynı işi tekrar yapıyor. Ya da Van Gölü’nü Hakkâri’ye koymayan birincisidir, ikincisi de aynı şekilde Hakkâri’ye gölü kabul etmiyor. Peki, bu yapılan şey abes değil midir? Var olanı var etmek ile yok olanı yok etmek abestir. İlah da abes iş yapmaktan münezzeh olacağı için bu şık yanlıştır. Peki ikinci şıkka geçelim her ikisi kendisine bir arazi tahsis etmiş ve kendi işlerini yapsalar bu sefer de birincisinin mülküne ikincisi giremediği gibi ikincisinin mülküne de birincisi girememektedir. Batıdaki doğuya tesir etmekten aciz, doğudaki batıya tesir etmekten acizdir. Aciz olan bir varlık ilah olamaz.

O zaman birden fazla ilâhın varlığı hangi vecihle olursa olsun batıldır ve mantıksızdır. Tek olan yüce Rabbimiz her türlü noksanlıklardan münezzeh ve bütün kemal sıfatlarla da muttasıftır.

Rabbim aklını doğru yolda kullanan kullarından eylesin. Aklının azizliğine gelip de yanlış yolda kullanan sefih kullarından eylemesin. Akıllarının kendilerini kurtaramadığı Aristo, Eflatun gibilerinin şerlerinden muhafaza buyursun ve akıllarını şeri boyutta nakillere tabi tutarak kullanıp istikamet üzere giden İmam Fahreddin er-Razi gibi zatların feyz ve bereketleri ile bizleri bereketlendirsin.

Allahumme amin.

Muhammed Emin El-Hakkâri

Reklamlar
Categories: Ateistlere sohbet

Yazı dolaşımı

Yorumlar kapatıldı.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: