Posts Tagged With: sunnet

Tasavvufun Kaynağı

Şüphesiz Kuran’ın müslümanlar üzerindeki tesiri büyüktür ve (bazı fırkalar hariç tutulursa) bütün müslümanların icmasıyla o, Allah’ın ezeli ve ebedi kelamıdır. Bu tesir, diğer ilimlerde olduğu gibi hiç şüphesiz tasavvufun gelişmesinde de ilk ve en önemli faktör olmuştur.

Esasen güzel ahlakın ve tasavvufun temeli durumunda olan tevbe, zuhd, sabır, şükür, muhabbetullah, mehafetullah, haysetullah gibi her müslümanın kemalat sebebi ve imanının bir göstergesi olan sıfatlar yanında zikir-tesbih, tevekkül-teslimiyet, tefekkür ve murakabe, ihlas gibi istilah ve ameller, Kuran’ın ihtiva ve en çok teşvik ettiği konulardır. Bu tasavvufun oluşmasında Kuran’ın rolünü gösteren en önemli dayanaktır. Öyleki bu durum, müslüman müellifler tarafından tesbit ve teslim edilmesi bir yana, bazı Batılı araştırmacıların bile zorlanmadan itiraf ettikleri bi hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim tasavvuf sahasındaki çalışmaları ile tanınan Nicholson, “Kuran’da İslam Tasavvufuna hakiki kaynak olabilcek çok şeyler bulabiliriz”derken,[1] bu sahada önemli araştırmalar yapan Massignon, tasavvufun oluşması ve gelişmesine etki eden birtakım tesirler olduğunu söylemekte ve bu konuda yazdığı Essai adlı çalışmasında tasavvufa etki eden tesirlerin en önemlisinin Kuran olduğunu belirterek tasavvufun, İslam’ın kendisinden doğduğu görüşüne daha çok meyletmektedir.[2] Çağdaş düşünürlerden Roger Garaudy de tasavvufun kaynağının Kuran olduğunu vurgulamaktadır.[3]

Aslında tasavvufi anlayış ve yaşayışı ortaya koyan, onu savunan ve yaşayan ilk dönemdeki sufilerle daha sonra ona tarikat disiplini içinde şekil verip müesseseleştiren tarikat pırlerinin sufi, tasavvuf, tarikat, mürşid, ve seyr u sülüktan maksatlarını ifade eden açıklamarı, meseleyi çözüme kavuşturacak mahiyettedir. Nitekim tasavvuf mektebinin üstad ve usta kalemlerinden Hücviri(470/1077), önceki meşayıhtan tasavvuf ve sufinin birçok tarfini verdikten sonra, bunca tarifleri vermekten maksadının, bu yolun her şeyi ile hak olduunu ve herkesin ona sülûkunu temenni ettiğini söyleyerek tasavvufu red ve inkar edenleri şöyle değerlendirir:

“Eğer onlar, sadece bu ismi inkar ediyorlarsa bunda garipsenecek bir şey yoktur; bu olabilir. Fakat tasavvufun ifade ve ihtiva ettiği manayı inkar ederlerrse, o taktirde Peygamber’in(as) şeriatının tümünü ve onun bütün güzel hasletlerini inkar etmiş olurlar.”[4]

Sufiler, tasavvufu, bütünüyle ihlas, yakını iman, kuran ve sünnet çizgisinde ilahi edebi elde etme ve güzel ahlak olarak tarif etmişler, hedefini marifetullah ve ilahi rıza olarak göstermişlerdir. Buna örnek olarak birkaç tasavvuf ve sufi tarifi görelim:

Ebu Hafs Haddâd (270/ 883):

“Tasavvuf, bütünüyle edepten ibarettir. Her anı, her halin ve her makâmın kendine göre bir edebi vardır. Her vakit edebine riâyet eden kimse, Hak erlerinin ulaştığı hâle ulaşır. Edebini korumayan kimse ise her ne kadar kendini Hakk’a yakın zannetse de esasen Hak’tan uzaktır. İlâhî huzurda kabul gördüğnü düşünsede oradan tard edilmiştir.”[5]

Cüneyd el-Bağdadî (297/909):

“Bu (tasavvuf) ilmimiz, Kitap ve sünnetle kayıtlanmıştır, Sülûkundan önce Kur’ân okumayan, hadis yazmayan ve fıkıh öğrenmeyen kimseye uymak caiz değildir.”[6]

“Bizim ilmimiz, Resûlullah’ın (a.s) ilmiyle kenetlenmiştir “[7]

“ Tasavvuf; Hakk’ın, seni senden (nefis ve iradenden) öldürüp kendisiyle diriltmesidir.”[8]

Şu söz de Bağdâdî’ye aittir: “Resûlullah’a (a.s) mutâbaattan (uymaktan) başka Allah’a giden bütün yollar kapalıdır”[9]

Ebû Muhammed el-Cerîrî’ye (321/933), tasavvufun ne olduğu sorulunca: “Tasavvuf bütün güzel huylarla süslenmek, bütün çirkin şeylerden de çekinmektir” demiştir.[10]

Sühreverdî (632/1234) der ki: “Tasavvufun, güzel ahlâkın elde edilmesi ve çirkin şeylerden de el çekilmesi şeklindeki mânâsı düşünülünce görülecektir ki tasavvuf zühdün ve fakrın üstünde bir ameliyedir[11]

Zünnûn (245/859):

“Sûfi, (dünya adına bir dâva ve kavgası olmadığı için) hiç­bir arzu ve isteğin kendisini yormadığı alınacak hiçbir şeyin de kendisini korkutmadığı kimsedir

Yine Zünnûn demiştir ki:

“Sûfiler her şeye karşı Allah Teâlâ’yı tercih etmiş, Allah da her şeye karşı onları tercih etmiştir”[12]

Rüveym (330/941) demiştir ki:

“Tasavvuf, nefsi, Allah Teâlâ’ya, onun dilediği şekilde tâbi ve teslim kılmaktır”[13]

Sehl b. Abdullah (273/886):

“Kitap ve sünnetin kabul etmediği her vecd (cezbe) hâli bâtıldır”[14]

el-Kettânı (322/933):

“Tasavvuf tamamiyle güzel ahlâktan ibarettir. Ahlâkça senden güzel olan, tasavvuf yolunda da senden ileridir.”[15]

İbn Nüceyd (366/976):

“Tasavvuf, ilâhî emirler ve nehiyler altında sabretmektir”[16]

Ebû Ali Cüzcânî”ye: “Allah’a giden yol nasıldır?” diye so­rulduğunda şöyle demiştir:

“Ona giden yollar çoktur; ama bunların en sahihi, en güve­nilir ve şüpheden en uzak olanı kâlen, fiilen, azmen, akden ve niyeten sünnete uymaktır. Çünkü Allah Teâlâ: ‘Eğer o peygam­bere uyarsanız, hidâyete erersiniz!(Nûr 24/54) buyurmuştur!” Sünnete tâbi olmanın yolu ve şekli nasıldır, diye sorulunca da: “Bid’atlardan uzaklaşmak, ilk devir îslâm âlimlerinin üze­rinde ittifak ettiği şeylere uymak, (sapık) kelâm meclislerine ve ehline yanaşmamak ve hak yolda gidenlerin izine sımsıkı sarı­lıp inkıyâd etmektir. Baksanıza, Allah Teâlâ, Resûl’üne: “Son­ra, hanif olarak İbrahim’in dinine uyasın diye sana vahyettik’ (Nahl 16/23) buyurmaktadır!”demiştir.[17]

Ebû Hafs Haddâd (270/883):

“Bir kimse hâllerini ve fiillerini Kitap ve sünnetle ölçmez, kalbine gelen havâtırı (iyice bir tenkite tâbi tutup hak ölçülere uymayanı) kusurlu görmezse biz, onu ricâlullahtan saymayız”[18]

İmam Rabbânî (1034/1625):

“Tarikat ve hakikat, şeriatın üçüncü merhalesi olan ihlâsı elde etmede birer hizmetçidir.”[19]

Imam Rabbânî, seyr u sülûktan maksadın ne olduğu­nu şöyle açıklıyor: “Seyr u sülûktan maksat, kalbi tasfiye,[20]nefs-i emmâreyi tezkiye,[21] rızâ makamı için gerekli olan ihlâsı tahsil,[22] (dinin hakikatlerini keşfedip anlayarak) icmâlî bilgi­leri tafsil, istidlâlî olanı ise keşfen zarûrî ilim gibi tespit[23] ve îmân-ı hakîkiyi elde etmektir.[24] Asıl maksat, aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk (cezbe ve muhabbet), güzel kulluk yapılsın diye verilir. Velâyet mertebelerinin en sonu, kulluk makâmıdır. Ondan daha üstün bir makâm yoktur.[25]Tarikat ve hakikat, şeriatın hakikatinden ibarettir. Onları şeriattan ayrı düşünmek, ilhaddır (dinsizlik ve zındıklıktır.)”[26]

Sülûkun şekli konusunda ise şu değişmez ölçüyü ortaya koyuyor: “Bütün evâmir-i ilâhiyye ve peygamberler, kulu, nefsin hevâ ve hevesinden kurtarıp Hakk’a bağlamak için gelmiştir. Her ne miktar şer’î amel işlenirse o miktar nefsânî arzu zâil olur. Bunun içindir ki şer’î hükümlerden birisini icrâ etmek, nefsânî arzuların izâlesi için bin senelik riyazattan ve bu uğurda uğraşmaktan daha faziletlidir. Yapılan bütün mücâhede ve riyâzatlar, Şeriat-t Garrâ gereği olmayınca nefsin arzularım takviye ve te’yid eder. Brahmanlar ve Hindûlar riyâzat işinde hiçbir kusur etmedikleri halde, şeriatın tarif ve edebine göre yapmadıkları için (Hak adına) kendilerine hiçbir faydası olmamıştır”[27]

Ebû Said el-Harrâz (277/890):

“Zâhir ilme ters düşen her bâtınî hâl ve ilim, bâtıldır”[28]

Cüneyd el-Bağdâd (297/909):

“Bizim bu (tasavvuf) ilmimiz, Resûlullah’ın (s.a.v) hadisleri ile iç içe ve tamamen onlara bağlı bir durumdadır”[29]

Ebû Osman el-Hîrî (298/910):

“Kim, söz ve fiillerinde sünnete göre hareket ederse o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve fiilinde hevâ ve hevesine göre hareket ederse o, bid’atla konuşur.” [30]

Sühreverdî (632/1234), kendinden önceki sûfilerin üze­rinde ittifak ettiği, sonradan gelen hiç kimsenin de itiraz ede­mediği şu temel anlayışı ortaya koyuyor: “Kim, sünnet yoluna girmeden, herhangi bir maksada ulaşacağını veya istediğini elde edeceğini zannederse o kimse, aldanmış ve hüsran içinde, kendi hâline terk edilmiştir. İşte sûfilerin hâli ve yolu budur. Bu yolun ve anlayışın dışında başka bir hâl (ve ilim) iddia eden kimse, fitneye düşmüş, yalancının birisidir”[31]

Bu şekilde tarif ve tatbik edilen bir terbiye metodunun na­sıl bir kaynaktan alındığı ve hangi asla dayandığı apaçık orta­dadır. Bu durumda, başka kaynak arayışları, zorlamadan iba­ret kalıyor ve ortaya konanlar, sünnî sûfiliğe değil, herkesin bir ölçü olmadan söz edebileceği felsefî tasavvufa ait gözüküyor.

[Kur’ân ve tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi]


[1] Nicholson,Fi’t-Tasavvufi’l-Islami, s.112

[2] Nicholson,a.g.e.,(mütercim Afifi’nin mukaddimesi)

[3] Roger Garaudy, Islam ve Insanlığın Geleceği, s.38-42. Müellif, eserinde tasavvufun kaynağı ile ilgili özetle şunları söyler: “Tasavvu, Hristiyan mistisizminden alınmamıştır. Tasavvuf, yeni Eflatunculuktan kaynaklanmamıştır. Tasavvuf, Hind bilgeliğinden doğmamıştır. Tasavvufun kaynağı Kuran’dir.

[4] Hücviri, Keşfu’l-Mahcub, s.54

[5] Hücviri, Keşfü’l-Mahcub, s.51

[6] Sübki, Tabakatü’ş-Şafiiyye, 2/273, 274

[7] Serrac, Luma’,s.144

[8] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.69; Kuşeyri, er-Risale, s.2/550

[9] Kuşeyri, er-Risale, s.1/117

[10] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.67

[11] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.67

[12] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.69

[13] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.70; Kuşeyri, er-Risale, 2/550

[14] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s.64

[15] Kuşeyrî, a.g.e., 2/550 vd.; Attâr, Tezkire, 580; Sühreverdî, a.g.e., s. 299; îbn Mulakkın, Tabakâtu’l-Evliya, s. 145.

[16] Sülemî, Tabakât, s. 354; Kuşeyrî, a.g.e, 1/182; îbn Mulakkın, a.g.e., s. 108.

[17] Sülemî, a.g.e., s. 247; Attâr, a.ge., s. 575; Şarânî, Tabakât, 1/90.

[18] Değişik tarifler için bk. Sühreverdî, a.g.e., s. 66-59.

[19] İmam Rabbânî, Mektûbât, 1/36. Mek.

[20] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/90. Mek. Ayrıca bkz. Gazâlî, Ravdatut-Tâlibin, s.29-30. (Beyrut, trs.)

[21] imam Rabbânî, a.g.e., 1/35. Mek. Ayrıca bkz. Gazâlî, Sırru’LEsrâr, t. 45 (Kahire, 1988).

[22] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/36. Mek.

[23] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/30. Mek.

[24] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/161. Mek.

[25] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/30. Mek. Kulluk makamının üstünlüğü için bkz. Gazali Ravdatu’t-Talibin, 17. Muhabbetin tarifi ve hakiki muhabbetin sonuçları için bkz. el-Herevi, Menazilü’s-Sairin, s.32(Kahire,1966)

[26] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/57. Mek.

[27] îmam Rabbânî, a.g.e., 1/52. Mek.

[28] Sülemi, Tabakat, s.231;  Kuşeyri, Risale, 1/140, Sühreverdi, Gerçek tasavvuf, s.63

[29] Kuşeyri, Risale, 1/117;  Sühreverdi, Gerçek tasavvuf, s.63

[30] Kuşeyri, Risale, 1/122

[31] Sühreverdi, Gerçek tasavvuf, s.63-64

Reklamlar
Categories: Tasavvuf | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu(5)

Beşinci Grup Âyetler:

Burada zikredeceğimiz âyetler, Allah Teâlâ’nın, Hz. Peygamber (s.a.v)’i kendisine vahy-i metlûv yoluyla veya vahy-i metlûv dışındaki vahyettiği şeylere uymakla ve kendisi­ne indirilen bütün şeyleri tebliğ etmekle mükellef tuttuğunu, kendi­sine indirilen şeyleri değiştirmek, bozmak veya herhangi bir şeyi noksanlaştırmaktan nehyettiğini ifade eden âyet-i kerîmelerdir.

Vereceğimiz bu âyetler, aynı zamanda Allah Teâlâ’nın, Rasûlü’nü, kendisine indirilen bazı şeyleri gizlemesini veya değiştir­mesini isteyen kimselerden koruduğunu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, tebliğ emrine tamamen uyduğunu, peygamberlik vazifesini hakkıyla yerine getirdiğini, onu en mükemmel şekilde îfâ ettiğini ve insanları sırat-ı müstakime götürdüğünü ifade etmektedir. Bu âyetler, ayrıca Allah Teâlâ’nın, Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendisine indirilen bütün şeyleri tebliği vasıtasıyla, ümmet için İslâm dinini tamamladığını, Hz. Peygamber (s.a.v)’in büyük bir ahlâk üzere olduğunu göstermek­tedir. Ahlâk, bütün ihtiyarî söz ve fiillerin kaynağıdır. Hz. Peygam­ber (s.a.v), büyüklük ve güzellikte Allah katında en son noktada olunca, kendisinden meydana gelen söz ve fiiller de aynı şekilde en güzel hâlde olmaktadır.

Şayet Hz. Peygamber (s.a.v), Allah Teâlâ’nın emrettiklerinin hilâfına bir hüküm bildirseydi ve fiilî uygulamada bulunsaydı yahut yasak olan bir şeyi emredip, helâl ve hayır olandan nehyetseydi; teb­liğ emrine uymuş ve sırat-ı müstakime sevketmiş olmaz, bilakis üm­metini sapıtmış ve yukarıda zikrettiğimiz bütün sıfatlarda, Allah Teâlâ’mn hüsn-i şehâdetini kaybetmiş olurdu.

Bütün bunlar, sünnetin gerçek bir delil ve ona yapışmanın vâcib olduğunu göstermektedir.

İşte ilâhî emir ve şahidleri:

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, herşeyi bilici ve her hükümde hikmet sahibidir. Rabbinden sana vahyedilene uy. Mu­hakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”[1]

“Sana Rabbin tarafından vahdeyilene tâbi ol. Ondan başka ilâh yoktur. Müşriklerden yüz çevir.”[2]

“Sonra, (ey Rasûlüm) seni dinden bir yol (şeriat) üzere görevli kıldık. Onun için sen, o şeriata uy da ilmi olmayanların arzu ve is­teklerine uyma.” Câsiye, 18.

“Ey Rasûlüm, sana da bu hak Kitab’ı (Kur’ân’ı), kendisinden önceki kitabları hem tasdikçi, hem onların üzerine bir şahid olarak indirdik. O halde sen, ehl-i kitab arasında Allah’ın gönderdiği hü­kümlerle hüküm ver. Sana gelen bu haktan ayrılıp da onların arz­ları arkasından gitme. Ey insanlar! Sizden her bir peygamber için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi tek şeriata bağlı bir ümmet yapardı. Fakat sizi, size verdiği dinle imtihan edip iyiyi kötüden seçmek için sizi serbest bıraktı. O halde siz, hayırlı işler yapmakta birbirinizle yarışın. Sonunda hepinizin dönüşü Al­lah’adır. O gün, din hakkında düştüğünüz ihtilâfları, Allah size ha­ber verecektir.”
“Ve şu emri de indirdik; Aralarında, Allah’ın indirdiği hüküm­lerle hüküm ver. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından, seni şaşırtırlar diye, kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle, başlarına mutlaka bir musibet getirmek di­liyor. Şüphesiz insanların çoğu fâşıktırlar.”[3]

“Ey şanlı Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen şeyleri tamamen tebliğ et. Eğer tebliği tam yapmazsan, Allah’ın peygambe­lik görevini yerine getirmiş olmazsın. Allah, seni insanların zararla­rından koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah, kâfirler topluluğuna
mu­vaffakiyet vermeyecektir.”[4]

Bir başka ilâhî mesaj:

“Ey Rasûlüm! İşte sana, böylece emrimizden bir ruh (Kur’ân) vahyettik. (Halbuki daha önce) Sen kitab nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz, o Kitab’ı bir nûr yaptık. Onunla kullarımızdan dile­diğimize hidâyet vereceğiz ve muhakkak sen, doğru bir yola (islâm’a) çağırıyorsun. O Allah’ın yoluna ki, göklerde ve yerde ne varsa hep onundur.”[5]

“(Ey Rasûlüm!) Eğer senin üzerinde Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir topluluk, seni haktan kesin şaşırtmaya azmetmişti. Aslında onlar, kendilerinden başkalarını saptıramazlar ve sana hiçbir şekilde zarar da veremezler. Hem nasıl zarar verebilirler ki; Allah, sana Kitab’ı ve hikmeti indirdi, daha önce bilmediklerini öğretti. Allah’ın senin üzerindeki lütfü ve ihsanı çok büyüktür.”[6]

Bir başka uyarı:

“Artık yemin ederim, gördüklerinize ve görmediklerinize! Şüp­hesiz o Kur’ân, şerefli bir Peygamber’in (Allah’tan) getirdiği sözdür. O bir şâir sözü değildir. Siz, pek az inanıp tasdik ediyorsunuz. Bir kâhin sözü de değildir. Siz, pek az düşünüyorsunuz. O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer o Peygamber, bazı sözler uydurup bize isnad etmeye kalkışsaydı, elbet onu kuvvetle yakalar ve kendisinden intikam alırdık. Sonra da onun hayat damarlarını kesip atardık. O vakit, sizden kimse buna mâni de olamazdı.”[7]

Bir başka tasdik:

“Ey Rasûlüm de ki: ‘İşte benim yolum (vazifem) budur (Allah’ın dinine davettir). Ben, bir görüş ve anlayış üzere, insanları, Allah’a davet ediyorum. Ben ve bana tâbi olanlar, böyleyiz. Allah’ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben, müşriklerden değilim.”[8]

 Diğer ilâhî tasdik ve şahidlikler:

“Rasûl, kendilerine iyiliği emrediyor, kötülükten nehyediyor; on­lara (nefislerine) haram ettikleri şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağlarını indiriyor.”[9][145]

“Şüphesiz sen, onları, sırât-ı müstakime çağırıyorsun.” Mü’minûn, 73.

“Yasin! Kur’an-ı Hakîm’e yemin olsun ki, şüphesiz sen, dosdoğ­ru bir yol üzerinde (tarafımızca) gönderilmiş peygamberlerdensin. O Kur’ân, Azız ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir.”[10]

“Sen, Allah’a tevekkül et. Şüphesiz sen, apaçık bir hak üzeresın.[11]

“Bugün size, dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı seçtim ve razı oldum.”[12]

“Nün! Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki, muhakkak sen, Rabbinin nimet ve himayesiyle, mecnun değilsin. Ve sana hiç bitmeyen bir sevap var. Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.”[13][149]

Sonra Allah Teâlâ, kıyamet gününde ümmetine karşı O’nun şehâdetini kabul edeceğim haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey müslümanlar, böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hak şahidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahid olsun.”[14][150]

Şüphesiz Allah Teâlâ, ancak içi ve dışıyla adalet ve hak üzere olan, kendisinden tebliğ veya başka konularda adaleti ortadan
kaldı­ran söz ve fiiller çıkmayan kimsenin şahidliğini kabul eder. Çünkü Allah (c.c), O’nun (s.a.v) gizli, açık, bütün hâllerini bilmektedir.

Bu bahsi, Allah Teâlâ’nm, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkındaki şu övgüsüyle bitiriyoruz:

“Rasûlüm! Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olasın diye gön­derdik.”[15]

“Ey Peygamber! Şüphesiz biz, seni (ümmetinden tasdik edip et­meyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirleri Cehennemle) bir korkutucu olarak, hem Allah’a, O’nun iz­niyle bir davetçi ve insanlara nûr saçan bir kandil olarak gönder­dik.”[16]

Aslında düşünen ve anlayanlar için şu iki âyette anlatılanlar, bu konunun halledilmesi için yeterlidir.


[1] Ahzâb, 1-2.

[2] En’âm, 106.

[3] Mâide, 48-49.

[4] Mâide, 67.

[5] Şûra, 52-53.

[6] Nisa, 113.

[7] Hakka, 38-47.

[8] Yusuf, 108.

[9] A’raf, 157.

[10 Yasin, 1-5. (11-1)

[11 Nemi, 79.

[12 Mâide, 3.

[13 Kalem, 1-4.

[14Bakara, 143.

[15 Enbiya, 107.

[16 Ahzâb, 45-46.

[Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık ]

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu(4)

Dördüncü Grup Ayetler:

Burada vereceğimiz âyetler, Hz. Peygamber’den sâdır olan bütün söz ve fiillerde Ö’na tâbi olmanın ve kendisini örnek almanın vâcib olduğunu, Allah’ın muhabbetinin tah­sili için O’na uymanın gerekli bulunduğunu gösteren âyet-i kerîmelerdir.

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Rasûlüm, onlara de ki: Eğer siz, Allah’ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia ediyor)sanız; derhal bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok affedi­ci ve çok merhametlidir.”[1]

Kâd-ı Iyâz (554/1149), Şifâ’da, Hasan el-Basrî’nin (110/728), şöyle dediğini nakletmiştir: Bazıları Hz. Peygamber (s.a.v)’e gelerek, “Ya Rasûlallah! Biz, gerçekten Allah’ı seviyoruz,” dediler. Bunun üzerine: “De ki: Eğer siz Allah’ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia ediyorsanız; hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.”[2]âyeti nazil oldu.
Lâkkâî, es-Sünnet adlı eserinde, Hasan el-Basrî’nin şöyle de­diğini rivayet etmektedir: “Onların Allah’ı sevmelerinin alâmeti, Rasûlullah (s.a.v)’ın sünnetine uymaları oldu.”

Allah Teâlâ, buyurdu ki: “Andolsun ki, sizden Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için Rasûlullah’ta (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır.”[3]

Muhammed b. Ali Hâkim et-Tirmizî (285/898), demiştir ki: “Peygamber (s.a.v)’i örnek almak, O’na uymak, sünnetine tâbi olmak ve sözde veya fiilde kendisine muhalefet etmemektir.”

Kâd-ı Iyâz da müfessirlerden pek çoğunun, âyetteki “üsve”ye (örneğe) bu mânâyı verdiğini nakletmektedir.[4]

Yine aynı konuyla ilgili olarak Cenâb-ı Hakk, şöyle buyurmuş­tur: “(Mûsâ duasına devamla): ‘Rabbim, bize bu dünyada ve âhirette iyilik ver. Şüphesiz biz sana döndük.’ Allah, buyurdu ki: Dilediğime azabımı isabet ettiririm. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır (Dünyada mü’mine de kâfire de şâmildir). Fakat âhirette onu, küfürden sakı­nanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimizi iman etmiş olanlara has kı­lacağım.”
“Onlar ki, yanlarında bulunan Tevrat ve incil’de ismini yazılı buldukları ümmî peygambere ve Rasûle tâbi olurlar. O (Rasûl), kendilerine iyiliği emrediyor, onları fenalıklardan alıkoyuyor; onlara, (nefislerine) haram ettikleri temiz şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağları indiri­yor. Onlar, O’na iman ederler, kendisine ta’zim ve yardım ederler, onunla gönderilen nûr’a (Kur’ân’a) uyarlar. İşte bunlar, kurtuluşa eren kimselerdir.”
Örnek almakla ilgili başka bir âyet: “(Rasûlüm), Hani, Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: ‘Eşini yanı­da tut, Allah’tan kork!’ diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insan­lardan çekinerek içinde gizliyordun. Halbuki asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, biz onu sana nikahladık ki, evlâtlıkları, kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.”[5]


[1] Âli İmran, 31.

[2] ÂI-İ İmran, 31.

[3] Ahzâb, 21.

[4] Kâd-ı Iyâz, Şi/a, II. 7.

[5] A’raf, 156-157. (98)Ahzâb, 137.

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu (3)

Üçüncü Grup Ayetler:

Bu gruptaki âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v)’e emir ve nehiylerinde mutlak olarak uymanın vâcib, O’na ita­atin Allah’a itaat olduğunu gösteren, kendisine muhalefetten ve sün­netini değiştirmekten sakındıran âyet-i kerîmelerdir.

Allah Teâîâ, buyurmuştur ki: “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki, merhamet olunasınız.”[1]
“De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirir­seniz (şüphesiz bilin ki) Allah kâfirleri sevmez.”[2]

“Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Dinlediğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde, işittik diyenler gi­bi olmayın.”[3]

“Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin. İsyandan sakının. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, biliniz ki, Rasûlümüze düşen, sadece apaçık tebliğdir.”[4]

“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; yoksa dağılırsınız ve gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah, sabredenler­le beraberdir.”[5]

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Peygambere de itaat edin. (İnkâr ve isyanlarla) amellerinizi boşa çıkarmayın.”[6]

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü’l-emre (idarecilere) de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilâfa düştüğünüzde, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Al­lah’a ve Rasûlü’ne götürün. Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve sonuç olarak daha güzeldir.”[7]

Kâd-ı Iyâz (544)1149), Atâ’dan, İbn Abdilberr (463/1071) Beyâni’l-İlim’de ve Beyhakî (458/1066) el-Medhal’de Meymun b. Mihran’dan, şunu rivayet etmişlerdir: “Bir dâvayı Allah’a götür­mek, onu Kitabı’na arzetmektir.”

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Alimlerin bir kısmı, âyette geçen ulü’l-emirden maksadın, Rasûlullah’ın düşmanı takibe gönder­diği seriyyelerin başındaki insanlar olduğunu söylemiştir. En doğru­sunu Allah bilir. Bize verilen haber böyle. Allah daha iyisini bilir; bu, şöyle diyenin sözüne benziyor: ‘Mekke civarında yaşayan Araplar, disiplinli yönetim bilmezlerdi. Bir idarî disiplin içinde, bazısının di­ğerlerine itaat etmesini gururlarına yediremezlerdi. Allah Rasûlü’ne itaatle boyun eğdiklerinde, bu itaati, Rasûlullah’tan başkası için uy­gun görmüyorlardı. Bunun için Rasûlullah’ın başlarına tayin ettiği idarecilere itaat etmeleri emredildi. Bu, mutlak mânâda bir itaat de­ğildir. Kendileri ve idareciler için istisnaları vardır. Bunun için: ‘Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz,, onu, Allah’a ve Rasûlü’ne götürün (onların talimatına göre halledin)’ buyurdu.” Al­lah, en doğrusunu bilir. Ulü’l-emre itaatten sonra böyle emir verilme­si, onlarla halk arasında bazı anlaşmazlıkların olacağını ve bunun hâl çaresinin, Allah ve Rasûlü’ne götürmek olduğunu gösteriyor ve âyet şunu da ifade ediyor: İhtilâfa düştüğünüz zaman, bu konuda Al­lah ve Rasûlü’nün hükmünü biliyorsanız, onlara arzedin; eğer bilmi­yorsanız, yanına vardığınızda Rasûlullah’a veya sizden onunla bulu­şan birisine sorun. Çünkü bu, kimsenin itiraz etmediği bir farzdır. Ayet-i kerîme’de: “Allah ve Rasûlü, herhangi bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadın için o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”[8] buyuruhnuştur.

Rasûlullah (s.a.v)’ın vefatından sonra, bu şekil bir çekişmeye düşen kimse, meseleyi, önce Allah’ın (Kitabı’nda getirdiği) hükmüne, sonra da Rasûlü’nün (sünnetiyle ortaya koyduğu) kararına götürür. Eğer o konuda, Kitab ve sünnette veya herhangi birinde bir hüküm ve açıklama yoksa, başka âyet-i kerîmelerde belirtildiği gibi Kitab ve sünnete dayanarak kıyasa gider.[9]

Hafız İbn Hâcer (852/1448), Fethu’l-Bâri adlı eserinde, önce ulemânın, âyette bahsedilen ulül-emrin kimler olduğu hakkındaki ihtilâflarını açıklıyor ve ulü’l-emr, idareciler mi yoksa âlimler midir? görüşleri içerisinden birinci gurubun tercihe şayan olduğunu belirtip bir önceki âyetin de buna delâlet ettiğini söylüyor. Bu âyet şudur: “Allah size, mutlaka, emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde, adaletle hükmetmenizi emreder.”[10]

Daha sonra şunları naklediyor: Âyet-i kerîme’de, hakikatte ita­at edilen sadece Allah Teâlâ olmakla birlikte ”Allah’a itaat edin,” şeklinde itaat fiilinin tekrar edilmesi ve bunun ulü’l-emr için ayrıca kullanılmaması, mükellef olunan şeylerin kaynağının sadece Kur’ân ve sünnet olduğunu göstermek içindir. Sanki şöyle denilmiş oluyor:

“Kur’ân’ın size emrettiği konularda, Allah’a itaat edin. Ayrıca Kur’ân’dan açıkladığı konularda ve sünnetiyle ortaya koyduğu
hu­suslarda Peygambere de itaat edin.”

Yahut âyetin mânâsı şöyle olur:
“Tilâvetiyle ibâdet yapılan vahiyle (Kur’ân’la), size emrettiği şeylerde Allah’a itaat edin ve Kur’ân olmayan vahiyle (sünnetle), size emrettiği şeylerde de Peygambere itaat edin…”

Tâbiîn’den bir zâtın, Benî Ümeyye idarecilerinden birine verdiği cevap ne kadar güzeldir. İdareci, kendisine: “Allah Teâlâ, ‘ve sizden olan idarecilere itaat edin,’ âyetinde sizin bize itaat etmenizi emret­miyor mu?” diye sorunca, o zât:

“Hayır, siz, hakka muhalefet ettiğiniz için size itaat ortadan kalkmıştır. Çünkü, aynı âyetin devamında: ‘Herhangi bir konuda
an­laşmazlığa düşerseniz -eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız-onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürün,’ buyurulmaktadır.[11]  Sizse bunu yapmadınız,” demiştir.[12]

Şerefüddîn et-Tayyîbî (743 h.), demiştir ki:[13] “Allah Teâlâ: ‘Peygambere itaat ediniz/ buyururken, itaat ediniz fiilini ikinci kez zikretti ki, Hz, Peygambere mutlak ve müstakil olarak itaatin vâcib olduğu anlaşılsın. Fakat ulü’l-emir’de aynı emir tekrarlanmadı. Al­lah Teâlâ, bununla, idareciler içinde kendisine itaatin vâcib olmaya­cağı kimselerin de bulunabileceğine işaret etmiş ve bu: Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüz zaman, onu, Allah ve Rasûlü’ne götürünüz,’âyetiyle açıklamıştır.”

Âyette, sanki şöyle denilmiş oluyor: “Eğer idarecileriniz, hakka uymazlarsa, onlara itaat etmeyin ve ihtilâfa düştüğünüz şeyi (hallet­mek için) Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmüne müracaat edin.”

Îbnu’l-Kayyım (751/1350), demiştir ki: “Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü’ne itaati emretti. Peygambere emrettiklerini, Kitab’a (Kur’ân’a) arzetmeksizin, bizatihi kendisine itaatin vâcib olduğunu bildirmek için ‘Peygambere de itaat ediniz,’ buyurarak ‘itaat’ emrini tekrarladı. Hz. Peygamber (s.a.v), bir emir verdiği zaman, o emir Kur’ân’da bulunsun bulunmasın, mutlak ve müstakil olarak kendisi­ne itaatin vâcib olduğunu bildirdi. Çünkü O’na Kitab ve beraberinde benzeri değerde sünnet verilmiştir.

Allah Teâlâ, ulü’l-emre müstakil olarak itaati emretmedi. Aksi­ne fiili hazfedip onlara itaati, Peygambere itaatin içinde emretti. Bu­nunla onlara, ancak Peygamberin itaatine bağlı olarak itaat edilece­ğini, onlardan, Peygamberin taatine uygun emir verene itaatin vâcib; onun getirdiği hükümlerin tersine emir verenlere hiçbir şekilde itaat etmenin gerekmeyeceğini bildirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), sahih hadislerinde şöyle buyurmuştur:

Yaratana isyanda, kula itaat yoktur:’[14] ‘İtaat ancak hayırda olur.’[15]

İdareciler hakkında: ‘Sizden kim, bir günahı emrederse, asla kendisine kulak verilmez ve itaat edilmez,’[16] buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v)’e, başlarındaki komutan ateşe girmelerini emretmiş, ona girmek isteyen bazı kimseler kendisine haber verilince:
‘Eğer ona girselerdi, bir daha ondan çıkamaz, Cehennemde de ondan kurtulamazlardı,’[17] buyurmuştur.

Halbuki onlar, ateşe, komutanlarına bir itaat olarak giriyorlar­dı ve bu emre uymanın, kendilerine vâcib olduğunu zannediyorlardı.

Fakat onlar, yanlış ve noksan içtihad yaptılar, Allah’a isyan olan bir emre uymaya kalktılar, Rasûlullah (s.a.v)’tan o konuda bir emir gelmemesine ve dinde de bu iş yasak olmasına rağmen onlar, her konuda emre itaat gerekir, fikrine vardılar; böylece içtihadlarında hata ve acze düştüler. ‘Bu yaptığımız, Allah ve Rasûlü’ne bir itaat midir, yoksa değil midir?’ diye hiç araştırmaksızın, nefislerine azap etmeye ve onu helake kalkıştılar. Onlar, bunu bilmediklerinden de ol­sa, emre itaat ediyoruz diye yaptılar. Sonunda, yukarıdaki tehditle karşılaştılar. Bunun yanında bir de Allah’ın, Peygamberiyle gönder­diklerine apaçık ters düşen konularda, bir başkasına itaat eden kim­senin hâlini düşün!..

‘Sonra Allah Teâlâ, rnü’minlere -eğer imanlarında sâdık iseler-anlaşmazlığâ düştükleri şeyleri, Allah ve Rasûlü’ne götürmelerini emretti ve böyle yapmalarının, dünyada kendileri için daha hayırlı, âhirette de sonucun daha güzel olacağını bildirdi.’

‘Bu âyet-i kerime, birçok şeye işaret etmektedir:

1- Mü’minler, bazen muhtelif konularda ihtilâf ve anlaşmazlığa düşebilirler; ancak bununla, imandan çıkmış olmazlar.

. 2- Âyet-i kerîme’de: ‘Herhangi bir şeyde çekişmeye düşerseniz…’ şeklindeki şartın, umumîlik ifade eden bir kelime ile zikredilmesi, küçük-büyük, açık-gizli, mü’minlerin anlaşmazlığa düştüğü herşeyi içine almaktadır. Şayet anlaşmazlığa düşülen şeylerin hükmü, Al­lah’ın Kitabı’nda ve Rasûlü’nün sünnetinde açıklanmasaydı veya bunlar kâfi gelmeseydi Allah, onlara götürme emrini vermezdi. Çün­kü Allah Teâlâ’nın, bir anlaşmazlık olunca, onu bu çekişmeyi halle­demeyecek bir mercie götürmeyi emretmesi mümkün değildir.

3-  Ümmet, dâvayı Allah’a götürmenin, O’nun Kitabı’na arzet-mek, Rasûlullah (s.a.v)’a götürmenin ise hayatta iken kendisine, ve­fatından sonra da sünnetine arzetmek olduğuna icmâ etmişlerdir.

4- Allah Teâlâ, herhangi bir anlaşmazlık hâlinde, meseleyi Allah ve Rasûlü’ne götürmeyi, imanın bir gereği ve zarureti yapmıştır. Öyle ki, bu arz yapılmayınca iman da ortadan kalkacaktır. Bir şeyi gerektiren sebebin yok olmasıyla, ona bağlı olanın da yok olması gibi. Özellikle bu iki şey arasındaki mülâzemet ve gereklilik daha kuv­vetlidir. Çünkü bu, iki taraflıdır. Onlardan birisi yok olursa, diğeri de ortadan kalkacak durumdadır.

Sonra Allah Teâlâ, meseleyi, Allah ve Rasûlü’ne arzetmenin, kendileri için daha hayırlı ve sonuç olarak da daha güzel olduğunu bildirmiştir.”[18]

Allah, kendisine rahmet etsin; müellif, kitabında çok güzel pit ve çok doğru izahlarda bulunmuştur. Rasûlullah (s.a.v)’a itaati emreden âyetleri sunmaya devam edelim:

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Ey iman edenler! Sizi hayat ve­ren şeye çağırdıklarında, Allah’a ve Rasûlü’ne icabet edin. Biliniz ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Şüphesiz O’nun huzu­runda hasredileceksiniz.”[19]

“Biz, her peygamberi, -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı çok fazla affedici, esirgeyici bulurlardı.”[20]
“Peygamber size neyi verdi ise onu alıp yapın; sizi neden sakın­dırdı ise ondan da sakınıp kaçın.”[21]

“Kim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse işte onlar, Allah’ın ken­dilerine lütûflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”[22]

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Al­lah, işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim, Allah ve Rasûlü’ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”[23]

“Muhakkak ki sana bîat edenler, ancak Allah’a biat etmektedir­ler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah, ona büyük bir mükâfat verecektir.”[24]

“Biz, seni insanlara Peygamber olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter. Kim, Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına koruyucu ve gözetici gönder­medik.”[25]

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, yukarıdaki son iki âyette, onların Hz. Peygamber (s.a.v)’e bey’atlarının kendine yapılan bey’at, ona itaatlerinin de kendine yapılan itaat olduğunu bildirmiştir.”[26]

Yine Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Kim, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koya­caktır. Onlar, orada devamlı kalacaklardır. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah ve Peygamberi’ne isyan eder ve Allah’ın koydu­ğu sınırları aşarsa, Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.”[27]

“(Ey müzminleri) Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek (savaştan veya baş­ka bir işten) sıvışıp gidenleri, muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu se­beple, O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesin­den veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsın­lar.”[28]

“Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim, Peygambere karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola girerse, onu, gi­diği yolda ve sapıklıkta bırakırız; âhirette de Cehenneme sokarız. O, ne kötü bir yerdir.”[29]

“Kim, Allah’a ve Peygamberi’ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.”[30]

“Şu muhakkak ki Allah, kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onla­ra çılgın bir azap hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî olarak kalacak­lar, kendilerini koruyacak ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklar­dır. Yüzleri ateşte eurilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke, Allah’a itaat etseydik. Peygambere de itaat etseydik,’ derler.”[31]

“inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğ ru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin. (İnkâr ve is­yanla) amellerinizi boşa çıkarmayın.”[32]


[1] Âl-iİmran, 132.

[2] Âl-iİmran, 32.

[3] Enfal, 20-21.

[4] Mâide, 92.

[5] Enfal, 46.

[6]Muhammed, 33.

[7] Nisa, 58.

[8] Ahzâb, 36.

[9]Şafiî, Risale, 78-81.

[10] Nisa, 58.

[11] Nisa, 59.

[12] Keşşaf, I, 535 (Bahsedilen Tâbiî’nin Ebû Hazim, idarecinin de Mesieme b. Abdilmelik olduğu zikredilmektedir. Müt.)

[13] Bu zat, Keşşafa yazdığı Fütûhu’l-Gayb fi’l-Keşfi an  Gınâî’r-Rayb adlı altı ciltlik haşiyesi ile meşhur bir ehl-i sünnet âlimidir. (Bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, II, 549. Müt.)

[14] Müslim, îmâret, 39; Ebû Dâvud, Cihad, 87; Nesâî, Bey’ât, 34.

[15] Buhârî, Ahkâm, 4; Müslim, İmaret, 40.

[16] Buhârî, Ahkâm, 4; Ebû Dâvud, 87.

[17] Nesâî,Bey’ât:,34.

[18] İbn Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkiîn, I. 54.

[19] Enfal, 24.

[20] Nisa, 64.

[21]Haşr, 7.

[22] Nisa, 69.

[23]Ahzâb, 70-71.

[24] Fetih, 10.

[25] Nisa, 79-80.

[26]Şâfii, Risale, 82.

[27] Nisa, 13, 14.

[28] Nûr, 63.

[29]Nisa, 115.

[30] Enfal, 13.

[31] Ahzab, 64-65.

[32] Muhammed, 32-33.

[Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık ]

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu (2)

İkinci Grup Ayetler:

Bu gruptaki âyetler, Rasûlullah (a.s)’m, Kitab’ı (Kur’ân’ı) açıklayıcı -Allah’ın hükmüne uygun olarak-, Allah Teâlâ katında makbul olacak şekilde şerh edici olduğunu ve Hz. Pey-gamber’in ümmetine Kitab’ı ve hikmeti (sünneti) öğrettiğini gösteren âyet-i kerîmelerdir.

Biz, hikmete, İmam Şafiî ve başkalarının dediği gibi sünnet mânâsını verdik. Hikmetin de Kur’ân mânâsına geldiğini kabul etme durumunda, Rasûlullah’m (s.a.v) onu ümmetine öğretmesinden anla­şılması gereken, Kur’ân’ı şerh, mücmelini beyân ve müşkilini tavzih etmesidir. Bu da O’nun Kitab’a getirdiği sözlü, fîîlî ve takriri açıkla­malarının delil olmasını gerektirir. Şimdi ilgili âyetleri görelim:

Allah Teâlâ, buyurur ki: “İnsanlara kendilerine indirileni açık­laman için sana Kur’ân’ı indirdik. Belki düşünüp anlarlar.”[1]

“Biz bu Kitab’ı sana, sırf hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi in­sanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidâyet ve rahmet olsun diye indifdik.”[2]

“Nitekim kendi içinizden size, âyetlerimizi okuyan, sizi kötülük­lerden temizleyen, size Kitab’ı ve hikmeti ta’lim edip bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik.”[3]

“And olsun ki, içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan (kötülük ve küfür kirinden) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere bü­yük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar, daha Önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”[4]

“(Okuma yazma bilmeyen) ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları küfür ve isyan kirlerinden temizleyen, onl­ra Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Şüphe­siz onlar, Önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”[5]

“Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek üzere in­dirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’tan korkun. Bilin ki Al­lah, herşeyi hakkıyla bilmektedir,”[6]

“Allah, sana, Kitab’ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti, Allah’ın sana ihsanı çok büyüktür.”[7]

“(Ey Peygamber hanımları!) Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, herşeyin iç yüzünü bilen ve herşeyden haberdar olandır.”[8]

İmam Şafiî (r.h) (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, ‘Kitab’ deyince Kur’ân’ı, ‘hikmet’ ile de -görüşlerine katıldığım ehl-i Kur’ân âlimlerin dediği gibi- Rasûlullah’m sünnetini kasdetmiştir. Bu gö­rüş, Kur’ân’ın ifadesine uymaktadır. Allah, en iyisini bilir. Çünkü Kur’ân, Önce Kitab’ı, peşinden hikmeti zikretmiştir. Allah Teâlâ da kendilerine, Kitab ve hikmeti öğretmekle kullarına yaptığı ihsanı zikretmektedir. Allah, en doğrusunu bilir. Buradaki hikmetin, Rasûlullah’ın sünnetinden başka bir şey olduğunu söylemek de uy­gun değildir. Sebebi şudur: Allah Teâlâ, hikmeti, Kitab’la yanyana zikretmiştir. Ayrıca Peygamberine itaati ve herkese onun emrine uy­mayı farz kılmıştır. Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinden baş­ka hiçbir söz için ‘farz’ denilmesi caiz değildir. Bunun sebebi de Al­lah Teâlâ’nın, Rasûlü’ne imanı, kendisine iman ile beraber zikr ve emretmesidir.”[9]

İmam Şafiî (r.h), bu ifadeleriyle şunu açıklamak istiyor: Allah Teâlâ, bütün bu âyetlerde hikmeti, Kitab üzerine atfederek zikret­miştir. Atıfla, yanyana zikredilen iki şey aynı olmayacağı için bura­daki hikmet, sünnettir. Ayrıca hikmetin, Kitab ve sünnetin dışında başka bir şey olması da sahih değildir. Çünkü Allah Teâlâ, bize hik­meti öğreterek ihsanda bulunduğunu bildirmiştir. Böyle bir ihsan, ancak doğru, gerçek ve katındaki ilmine uygun bir şeyle olabilir. Şu halde hikmet, Kitab (Kur’ân) gibi uyulması gereken bir şeydir. Özel­likle Allah Teâlâ’nın, hikmetle Kitab’ı beraber zikrettiğini düşünür­sek, söylediğimiz daha rahat anlaşılır. Hem Allah Teâlâ, bize, ancak Kitabı’na ve Rasûlü’nün sünnetine uymamızı emretmiştir. Şu halde hikmetin sünnet olduğu ortaya çıkmaktadır.


[1] Nahl, 44.

[2] Nahl,64.

[3]Bakara, 151.

[4]Âl-i İmrân, 164.

[5]Cura’a, 2.

[6] Bakara, 231.

[7]Nisa, 113.

[8]Ahzâb, 34.

[9] İmam Şafiî, Risale, 78.

[Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık ]

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu(1)

Allah Teâlâ’mn Kitabı, sünnetin delil oluşunu kesin olarak ifade eden pek çok âyet-i kerîmeyle doludur.

Bu âyet-i kerîmeler, birkaç gruba ayrılmaktadır. Bazen bir âyet-i kerîme, birden fazla gruba ait olabilmektedir. Biz, burada beş gru­bu zikretmekle yetineceğiz.

Birinci Grup Âyetler:

Hz. Peygamber (s.a.v)’e iman etmenin vâcib olduğunu gösteren âyet-i kerîmelerdir.

Burada Hz. Peygamber’e imanla anlatılmak istenen, O’nun pey­gamberliğini ve Kur’ân’da zikri geçsin veya geçmesin, O’nun Allah katından getirdiği bütün şeyleri tasdik ve kabul etmektir. Yine Hz. Peygamber’e uymamanın ve hükmüne rıza göstermemenin imanla bağdaşamayacağını ifade eden âyet-i kerîmeler de bu gruba girer.

Şimdi ilgili âyet-i kerîmeleri ve ulemânın yaptığı bazı açıklama­ları sunuyoruz:

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberi’ne, indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitab’a (tam manâsıyla) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını ve kıyamet gününü inkâr ederse, tam manâsıyla sapıtmıştır.”[1]

“Artık Allah’a, Rasûlü’ne ve indirdiğimiz nâra (Kur’ân’a) iman edin, Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır,’[2]

“Rasûlüm de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize ge­len, Allah’ın peygamberiyim. O Allah ki, yer ve göklerin tasarrufu O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Onun için Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden o ümmî Peygambere iman edin ve o Peygambere uyun ki, doğru yolu bulaşınız.’[3]

Kâd-ı Iyâz (544/1149), demiştir ki: “Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’e iman, kesin bir farzdır. İman ancak O’nunla tamam olur ve İslâm ancak O’nunla sıhhat bulur,”[4] Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmezse bilsin ki muhakkak biz, kâfirler için tutuşmuş bir ateş hazırladık.”[5]

Allah Teâlâ, yine buyurur ki: “(Ey Rasûlüm) Gerçekten biz, seni (ümmetine) şâhid (Cennetle) müjdeleyici (Cehennemle) korkutucu bir peygamber olarak gönderdik ki siz insanlar, Allah’a ve Peygamberine iman edesiniz. Rasûlü’ne yardım edip O’nu yüceliksiniz ve sabah aksam Allah’ı teşbih edesiniz.”[6]

 Allah Teâlâ, buyurur: “Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, sonra imanlarında asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar, gerçekten sâdık kimselerdir.”[7]

Bir başka âyet: “Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlü’ne gönül­den iman etmiş kimselerdir. Onlar, o Peygamber’le toplu bir iş üzerinde bulundukları vakit, O’ndan izin isteyip O da izin vermedikçe bırakıp gitmezler. (Rasûlüm) Şu, senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile; Allah çok mağfiret edici ve merhametlidir.”[8]

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü’ne imanı, diğer bütün amellerin başlangıcı ve kâmil imanın kaynağı yapmıştır. Bir kul, Allah’a iman edip de Rasûlü’ne iman et­mese, imanı tamam ve sahih olmaz. Hatta kabul görmez. “[9] 

İbn Kayyım el-Cevziyye (751/1350) ise şöyle demektedir: “Al­lah Teâlâ, Ashâb-ı Kirâm’ın, Hz. Peygamber’le toplu bir işteyken on­dan izin almadan herhangi bir yola ve yere gitmemelerini, imanın gereklerinden kılınca, O’nun izni olmaksızın, ilmî bir mezhebe ve hükme gitmemeleri, daha öncelikli olarak imanın bir gereği olmakta­dır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in böyle bir konudaki izni ise getirdiği va­hiy ve sünnetin o şeye izin verdiğini göstermesi ile bilinmektedir.”[10]

Allah Teâlâ, buyurur: “Güçsüz durumda bulunanlar, hasta olanlar ve infak edecek bir şey bulamayanlar, Allah ve Rasûlü’ne sadâkatlerini korudukları takdirde kendilerine, cihaddan geri kal­dıkları için bir günah yoktur. İyilik sahiplerini ayıplamaya bir yol yoktur. Allah Gafur ve Rahlm’dir.”[11]

Ebû Süleyman el-Hattâbî (388/998), demiştir ki: “Âyet ve ha­dislerde geçen nasihat, kendisi için nasihat yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mânâ vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın lügat mânâsı, ihlâs ve samimiyettir.

Buna göre Allah Teâlâ için nasihat, O’nun birliğine doğru bir şekilde itikad etmek, O’nu lâyık sıfatlarla vasfetmek, hakkında caiz olmayan şeylerden tenzih etmek, sevdiği şeylere rağbet, gazablandığı şeylerden nefret ve ibâdetinde ihlâs üzere hareket etmektir.

Allah’ın Kitabı için nasihat; ona iman, onunla amel, güzel oku­mak, kıraati anında huşu üzere olmak, onu yüceltmek, onu anlamak ve hükümlerine vâkıf olmak, haddi aşanların hevâlarına göre yo­rumlarından ve dinsizlerin hücumlarından onu korumaktır. Allah’ın Rasûlü için nasihat ise O’nun peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasaklarında kendisine var güçle itaat etmektir.”

 Ebû Bekir el-Acurî, demiştir ki: ‘Allah’ın Rasûlü için nasihat, O’nu desteklemek, kendisine yardım etmek, hayatta ve vefat ettikten sonra himaye etmek; sünneti öğrenip savunarak, halk arasında yaya­rak, yüce ahlâkı ve güzel edebiyle ahlâklanarak O’na ait şeyleri ihya etmektir.”

Ebû İbrahim İshak et-Tûcîbî (Ö.352 h.), demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.v) için nasihat, getirdiklerini tasdik, sünnetini tatbik, onu yaymak ve buna teşvik, Allah’a, Kitabı’na, Rasûlü’ne, O’nun sünneti­ne ve onunla amele davet etmektir.”[12]

Allah Teâlâ, buyurur ki: “Onlara: Allah’ın indirdiğine ve Rasû­lü’ne gelin,’ denildiği zaman, münafıkların, kibirlenerek senden yüz çevirdiklerini görürsün.”‘[13]

 Yine Allah Teâlâ, buyurur: “(Bazı İnsanlar) Allah’a ve Rasû­lü’ne inandık ve itaat ettik diyorlar, sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Onlar gerçekten mü’min değillerdir.”
“Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıklarında, içlerinden bir kısmının yüz çevirip döndüğünü gö­rürsün!”
“Ama eğer (Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise itaat içinde gelip boyun eğerler.”
“Bunların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Rasûlü’nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, gerçekten onlar zâlim kimseler­dir.”
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldık­ları vakit, mü’minlerin sözü, ancak: ‘Dinledik ve itaat ettik,’ demele­ridir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir.”
“Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’tan içtenlikle korkar ve O’na isyandan sakınırsa, işte onlar, saadeti ele geçiren kimseler­dir.”
“Bir de münafıklar, kendilerine emrettiğin zaman, muhakkak (savaşa ve hicrete) çıkacaklarına dair en kuvvetli yeminler ettiler. (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: Yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen hâlis bir itaattir. Muhakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haber­dardır. ”
“(Ey Rasûlüm) de ki: Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Peygambere düşen tebliğ, size düşen de itaat etmektir. Eğer O’na itaat ederseniz hidâyete erersiniz; Peygam­bere düşen, sadece hakkı açıkça tebliğ etmektir.”[14]
 

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîmelerde insanlara, onların aralarında hüküm vermesi için Rasûlullah (s.a.v)’a davet edilmelerinin, aslında, Allah’ın hükmüne bir davet olduğunu bildirmiştir. Çünkü aralarında hakem, Allah’ın Rasûlü’dür. Allah farz kıldığı için O’nun Rasûlü’nün hükmüne tes­lim oldukları zaman hakikatte onlar, Allah’ın hükmüne teslim olmuş olacaklardır.”[15]

Allah Teâlâ, buyurur: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadına, kendi işlerinden dolayı Allah’ın ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim, Al­lah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse açık bir şekilde sapıtmış olur.”[16]

İbn Kayyım (751/1350), demiştir ki: “Allah Teâlâ, bir mü’min için Allah ve Rasûlü’nün hükmünden sonra başka şeyi seçme hakkı­nın bulunmadığını, böyle bir tutum içine girenin, apaçık sapıtacağı­nı haber vermiştir.”[17]

Allah Teâlâ, buyurur: “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, araların­da çıkan bir anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hü­kümden, içlerinden hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[18]

İbn Kayyım el-Cevziyye, demiştir ki: “Allah Teâlâ, kullarının (büyük-küçük) aralarında çıkan her anlaşmazlıkta, Rasûlü’nü hakem yapmadıkça mü’min olamayacaklarına zâtı üzerine yemin etti. İmanlarının kabulü için sadece O’nu hakem seçmeyi yeterli bul­mayıp verdiği karar ve hükümlerden, içlerinde herhangi bir darlık ve sıkıntının bulunmamasını ileri sürdü. Bununla da yetinmeyip veri­len hükme tam teslimiyetle boyun eğmelerini istedi.”[19]

İmanı Şafiî (r.h) demiştir ki: “En doğrusunu Allah bilir, bize ulaşan haberlere göre bu âyet-i kerîme, Zübeyr b. Avvam (r.a) ile arazi konusunda çekişmeye giren bir adam hakkında nazil olmuştur. Davayı, Hz. Peygamber’e götürdüklerinde, Allah Rasûlü, Zübeyr’in (r.h) lehine hüküm vermiştir. Verilen hüküm, Rasûlullah’a ait bir uy­gulama olup Kur’ân’da, buna dair bir âyet yoktur, Allah en iyisini bilir, Kur’ân da bu anlattığıma delâlet etmektedir. Çünkü bu konuda Kur’ân’da bir hüküm olsaydı, ilgili âyetler bulunurdu.”[20][

İmam Şafiî (r.h), özetle şunu demek istiyor: Âyet-i kerîme’nin nüzulüne sebep olan hadisedeki hüküm, Allah’ın Kitabı’nda açıkça mevcut değildir. Hüküm, Allah Rasûlü’ne aittir. Çünkü bulunmuş ol­saydı imansızlık, Kitab’ın hükmünü reddedişlerinden ve ona teslim olmayışlarından olur, Rasûlullah’m hakem seçilmeyişinden, hükmü­ne teslim olmayışından ve karara karşı iç sıkıntısından kaynaklan­mazdı. Bu durumda zahiren şöyle denilirdi: “Rabbine yemin olsun ki onlar, Kitab’ın hükmünü kabul edip ona teslim olmadıkça, iman et­miş olmazlar.” Böyle bir ifade bulunmadığına göre bu hükmün, Rasûlullah’a ait olduğu anlaşılır.


[1] Nisa, 136.

[2] Teğâbün, 8.

[3] A’raf, 158.

[4] Kâd-ı lyaz,Şifâ, II. 1.

[5] Fetih, 13.

[6] Fetih, 8-9.

[7] Hucurât, 15.

[8] Nûr, 62.

[9]Şafiî, risale, 75.

[10] İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkiîn, I, 58.

[11] Tevbe, 91.

[12] Bu rivayetler için bkz. Şifu, tahkikli baskı, II. 71 vd.

[13] Nisa, 61.

[14]Nûr, 47-54.

[15] Şafiî, Risale, 84.

[16]Ahzab, 36.

[17]İbn Kayyım, Î’lâmu’l-Muvakkiîn, I. 57.

[18]Nisa, 65.

[19] İbn Kayyım, a.g.e., I. 57.

[20] Şafiî, Risale, 83.

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Nevevi ve teravih

“Teravihin rekat sayısı hakkında alimlerin görüşleri bölümü:
Mezhebimize (Şafilere) göre teravih, vitr haric 10 selamla (2 rekatdan bir) olmak suretiyle 20 rekatdir. Bu 5 “terviha” demekdir. “Terviha” 2 selamla 4 rekatdir. Mezhebimizin görüşü budur. Ebu Hanife ve eshabı, Ahmed, Davud ve başkalarının görüşü de boyledir. Kadi İyad bunu alimlerin cumhurundan nakl etmişdir.El Esved bin Yezidin 40 rekat teravih, 7 rekat vitr kıldığı rivayet edilmişdir. Malik demiştir: Teravih 9 “teraviha”dır, bu da vitr haric 36 eder. Malik Medinelilerin böyle etdiklerini delil olarak getirmişdir. (Malikin diger delili ise budur) : Nafiden boyle rivayet edilmişdir: İnsanların Ramazanda 3’ü vitr olmak uzere 39 rekat teravih kildiklarını gördüm. Ashabımız (Şafiler) Beyhaki ve digerlerinin sahih isnadla sahabi olan Saib bin Yezidden – Allah ondan razı olsun – rivayet etdiyi bu hadisi delil getirmişler:
“Onlar (sahabiler) Ömer bin El Hattap – Allah ondan razı olsun – zamanında Ramazanda 20 rekat teravih kılardılar ve bu namazda 200 ayet okurdular. Osman zamanında ise namazın ağırlığından/uzunluğundan dolayı asalarına tutunardilar.” Ayni zamanda Yezid bin Rumandan böyle dediği rivayet edilmişdir: “İnsanlar (sahabiler) Ömer bin El Hattap – Allah ondan razı olsun – zamanında 23 rekat teravih kılardılar”. Bunu Malik “El Muvatta” eserinde Yezid bin Rumandan rivayet etmişdir. Bu hadisi Beyhakide rivayet etmiştir.Fakat Hadis mürseldir. Çünki, Yezid bin Ruman Ömeri görmemiştir. Beyhaki dedi: Bu iki rivayet, onların 20 teravih 3 vitr kıldığı şeklinde uzlaştırılir. Beyhaki ayni zamanda Ali’den – Allah ondan razı olsun – teravihin 20 rekat olduğunu rivayet etmişdir. Medinelilerin tatbikatına gelince ashabımız (Şafiler) bunu boyle açıkliyorlar: Onların boyle etmesinin sebebi budur ki, Mekkeliler her iki “terviha” arasında bir tavaf edip, 2 rekat namaz kılıyordular. Beşinci “terviha”dan sonra tavaf etmezdiler ve Medineliler de onlarla musavi olmak isterdiler. Boylece, her tavaf yerine 4 rekat kilardilar ve 16 rekat ilave etmiş olurdular.Ilave olarak da 3 rekat vitr kılardılar ki, bu toplamda 39 rekat olardı.”

Kaynak: Muhyiddin En Nevevi: El Mecmu: 3/527 Mektebetul Irsad

Categories: Teravih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünneti red edenlere!

Celâluddîn es-Suyûtî (911/1505), Miftâhu’l-Cenne kitabının girişinde, bazı insanların, sünnetin dinde delil oluşunu inkâr ettiklerini açıklamış ve şöyle demiştir: “Allah size rahmet etsin. Biliniz ki; bazı ilimler deva, bazıları da zaruret anında ağıza alınan hela gibidir. Uzun zamandır pek bilinmezken şimdilerde, kötü kokusu yayılan bir görüş ortaya çıktı. O da şu: Bir zındık Râfizî, sözünde fazla ileri giderek sünnet-i nebeviyye ve rivayet edilen hadislerle -Allah onların şeref ve yüceliğini artırsın- amel edilmeyeceğini, sadece Kur’ân’ın delil olacağını söylemiş ve bu sözüne de: ‘Size benden bir hadis geldiğinde, onu, Kur’ân’a arzedin; eğer Kur’ân’da onu destekleyen bir âyet bulursanız kabul edin, yoksa onu reddedin,’ mânâsındaki bir hadisi delil getirmiştir.[1].Bu Rafızî’den, bu hadisi, ben de bu şekliyle işittim. Başkaları da işitti. Bazıları da bu sözün aslını ve nereden geldiğim bilmiyor. Ben, bu sözün aslını ve bâtıl olduğunu, insanlara açıklamak istedim. Gerçekten o, toplumu helake götürecek en büyük sebeplerden birisidir.

Allah Teâlâ, size merhamet etsin. Şunu biliniz ki, usûl ilminde bilinen şartları taşıyan, Hz. Peygamber (s.a.v)’e ait kavlî ve fiilî sünnetin delil oluşunu inkâr eden kimse, küfre girer ve İslâm dairesinden çıkar. Yahudi, Hıristiyan veya Allah’ın dilediği bir başka küfür grubu ile hasredilir.

[1]Suyûtî gibi diğer hadis imamları da bu hadisin aslı olmadığını belirtmişlerdir. Bkz. Şevkanî, el-Fevâidü’l-Mecmua, 278, 291; Sehâvî, el-Makâsıdıı’l-Hasene, 36; Şafiî, Risale, 224; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, I, 170.

kaynak: Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık.

 

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin önemi

Enes b. Malik anlatır: “Biz yaklaşık altmış kişi idik, Peygamberin yanında otururduk, o bize hadis anlatırdı. Kendi özel ihtiyacı için gittiğinde biz o hadisi aramızda müzakere ederdik, kalkana kadar o hadis kalbirnize yerleşirdi.
[el-Lüma, s. 142]

İbn-i Mes’ud der ki: “Hadisi müzakere edin! Zira hadisin dirilişi (zihinlerde kalıcılığı) onu müzakere etmekten geçer.”
[Dârîmi]

Hz. Ali şöyle der: “Hadisi müzakere edin! Şayet müzakere etmezseniz hadis uçup gider.”[el-Müstedrek]

Sahabiler işte bu şekilde hadislerin yılmaz bekçileri oldular.

Tabiin de hadislere bir o kadar ihtimam göstermiştir.
Bakın Ata ne der:
“Biz Cabir b. Abdullah’ın yanında iken bize hadis söylerdi. Biz oradan kalkarken o hadisi müzakere ederdik. Ebu Zubeyr hepimizden çabuk ezberlerdi.”[Dârîmi]

Tabiinden Ebu-I Aliye şöyle der:
“Peygamberin bir hadisini duysan hemen ezberle!”[Dârîmi]

İbrahim b. Alkame de şöyle der:
“Hadisleri müzakere edin! Çünkü müzakere onun hayatıdır.”
[Dârîmi]

Bu değerli Sahabe ve Tabiin nesli hadisleri sadece müzakere etmekle kalmadılar, aynı zamanda hadis öğrenmek için nice uzun mesafeler katettiler. Örneğin Cabir b. Abdullah (radıyallahu anh)’ın, Abdullah b. Uneys (radıyallahu anh)’den başka hiç kimsenin hıfz etmemiş olduğu bir hadisi öğrenmek için bir aylık yol kat edip Şam’a gittiği, Ebu Eyyub ei-Ensari’nin de Medine’den Mısır’a, Ukbe b. Amır’in yanına giderek hadis dinlediği sonra da hiç beklemeksizin hemen bineğine binip tekrar Medine’ye döndüğü malumdur.
[Rıhle s. 18.]

Tabiin’den Said b. Museyyeb şöyle der: “Ben bir hadisi öğrenmek için gece gündüz nice yollar katettim.”
[el-Cami’ l/94]

kaynak: Peygambersiz bir din?, Alâeddin Palevî, s. 14

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sahabenin Sünnetin Yazımına Verdiği Önem.

Peygamber (SAV.)’in hadis yazımına müsaade etmesi üzerine bir çok sahabî gerek Peygamber zamanında gerek Pey­gamber sonrası dönemde hadis yazımına büyük önem vermiş­tir. Bu işi, hadisleri muhafaza etmek ve talepte bulunsun, bu­lunmasın bütün insanlara hadisleri ulaştırmak amacıyla yap­mışlardır.

Bu mübarek kuşağın gayretleri ve yazdığı sahifeler, sünne­tin tedvini konusundaki ilk esası ve H. ikinci ve üçüncü asırda tasnif edilen cami’, müsned, sünen ve diğer sünnet mecmuları-nın İlk nüvesini oluşturmuştur. Bu sahifelerden bazı örnekler sunmak yerinde olur.

1. Ebu Hureyre {r.a.) şöyle der: “İbni Amr hariç Allah Rasûlü (S.A.V.)’nün ashabından hiçkimse benim kadar hadis toplamış değildir. Zira o yazıyor, ben ise yazmıyordum.[1]

Abdullah b. Amr b. As (r.a.) Allah Rasûlü (S.A.V.)’nün ha­dislerinden belli bir kısmını “es-Sâdıka” ismini vediği bir sahife-de toplamıştı. Bu sahife onun nezdinde sahip olduğu en değerli şey idi.[2]

2. Ebu Tufeyl’in aktardığına göre, Hz. Ali’ye sorulur: Allah Rasûlü diğer insanlardan ayn olarak size herhangi özel bir be-yanda bulundu mu? Hz. Ali cevaben: “Allah Rasûlü kılıcımın şu mahfazasındakiier hariç diğer insanlardan ayrı olarak bize özel bir beyanda bulunmadı.” deyip içinde şunların yazılı olduğu bir sahife çıkardı: “Allah’tan başkası için adakta bulunanlara Allah lanet etsin, arazi işaretlerini çalanlara Allah lanet etsin, anne-babastna lanet okuyana Allah lanet etsin, herhangi bir suçluyu (muhdis) koruyup banndırana Allah lanet etsin.[3]

Bazı rivayetler, Hz. Ali’nin fıkhî görüş ve fetvalannın çok erken bir dönemde -belki de kendisi daha hayatta iken- tedvin edildiğini göstermektedir. İbni Ebi Müleyke şöyle der: “İbni Ab-bas’a mektup yazıp bana bir şeyler yazmasını istedim… O da Hz. Ali’nin verdiği hükümleri (kaza) istetip ondan bir şeyler yazmaya başladı.[4]

Hz. Ali’nin fıkhî görüşlerini içeren bir başka mecmua da oğ­lu Hasan’ın yanında bulunuyordu. Abdurrahman b. Ebi Leyla şöyle der: “Hasan b. Ali’ye Hz. Ali’nin muhayyerlik hakkındaki görüşlerini sordum. O da parçalar halinde bir kitap istetti. Geti­rilen bu parçalardan san bir sahife çıkardı. Bu sahifede Hz. Ali’nin muhayyerlik hakkındaki görüşleri yazılıydı.[5]

Hucr b. Adiy b. Cebele’nin yanında üçüncü bir mecmua­nın olduğu da bilinmektedir.[6]

3. Enes (r.a.) Hz. Ebubekir (r.a.)’in kendisini Bahreyn’e gönderdiğinde şöyle bir mektup yazdığını belirtir: “Bismillahir rarırnanirrahîm, Bu mektup, Allah Rasûlü (SAV.)’nün müslümanlara farz kıldığı zekat farizasına dairdir.[7]

4. Taberânî’nin rivayetine göre Hz. Ebubekir, içinde hadisi şeriflerin zikredildiği bir mektubu {kitab) Amr b. As’a yazmış­tır.[8]

5. Amir b. Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) der ki: Kölem Nafi’ aracılığıyla Cabir b.  Semure’ye bir mektup gönderip Allah Rasûlü (S.A.V.)’nden duyduğu şeyleri bana bildirmesini iste­dim. O da bana: “Allah Rasûlü (S.A.V.)’nden şöyle dediğini duydum… diye yazdı [9]

6. Nafi’ b. Cübeyr der ki: Mervan b. Hakem insanlara hi­tapta bulunup Mekke’yi ve onun hürmetinden bahsetti. Bunun üzerie Râfi’ b. Hadîc (r.a.) kendisine seslenip şöyle dedi: “Şayet Mekke haram bir bölge ise bilmiş olun, ki Medine de Allah Rasûlü (S.A.V.)’nün haram ilan ettiği bir bölgedir. Nitekim bu husus yanımızda bulunan havlânî bir deri üzerine yazılıdır.[10]

7. Abdullah b. Ömer (r.a.), risalelerinde Peygamber (SAV)’in hadislerini yazmaktaydı.[11]

8. Ebi Osman (r.a.) der ki: Utbe b. Farkad’la birlikte Azer­baycan’da bulunuyorduk. Ömer, ona Peygamber (S.A.V.)’den aktardığı bazı şeyler yazmıştı. Yazdıklarından biri de şuydu: “Al­lah Rasûlü (S.A.V.) şöyle buyurdu:  “Dünyada ipeği, sadece ahirette ondan nasibi olmayanlar giyebilir.[12]

9. Ebu Ubeyde Amir b. el-Cerrah, Hz. Ömer’e mektup gönderir. Hz. Ömer de cevabında şunları yazar: “Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurdu: Mevlâsı olmayanın mevlâsı Allah ve Rasûlü’dür.[13]

10. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Ömer (r.a.) Peygamber (SAV.)’in zekatla ilgili hadislerini tek bir sahifede toplamıştır. Nitekim Nafi’ bunları birkaç kez İbni Ömer’den okumuştur.[14]

11. Fatıma binti Kays’ın bildirdiğine göre Ebu Seleme ken­disinde bulunan bazı hadisleri yazıya aktarmıştır. Muhammed b. Amir, Ebu Seleme’nin Fatma binti Kays hakkında şöyle dedi­ğini rivayet eder: “Ben bu hadisleri onun ağzından dinleyip ya­zıya aktardım. O (Fatıma) dedi ki: Ben bir adamın yanında dim.[15]

12. Muaviye,   müminlerin annesi Hz. Aişe’ye şunu yazar: “Allah Rasûlü (S.A.V.)’nden duyduğun şeyleri bana yaz.” Hz. Aişe de cevabında şunları yazdı.[16]

13. Muaviye, Muğire b. Şu’be’ye mektup yazıp Peygamber (S.A.V.)’in bazı hadislerini yazmasını ister. Muğire de yazıp gönderir.[17]

14. Muğire, Mervan’a bir mektup yazıp içinde Peygambe­rin bazı hadislerini zikreder.[18]

15. Numan b. Beşir, Peygamberin bazı hadislerine yer ver­diği bir mektup yazıp Kays b. Heysem’e gönderir.[19]

16. Ömer, Ebu Musa el-Eşarî’ye gönderdiği bir mektupta sabah ve öğle namazlarında uzun süreleri (Tivâlu’l-Mufassa!) okumasını salık verir.[20]

17. Ebu Eyyûb el-Ensârî, kardeşinin oğluna bazı hadisleri yazıp gönderir. Bunu İmam Ahmed, Müsned’de şöyle nakleder: Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin kardeşinin oğlu bana şunu nakletti.

Ebu Eyyûb, kendisine yazdığı mektupta Allah Rasûlü’nden şöy­le duyduğunu haber verdi.[21]

18. Ebubekir es-Sakafî, Sicistan’da kadı olan oğluna gön­derdiği mektupta yargı (Jcazd)ya ilişkin bazı hadislere yer verir.[22]

19. Useyd b. Hudeyr el-Ensârî (r.a.), Peygmber (S.A.V.)’in bazı hadislerini Ebubekir, Ömer ve Osman’ın verdiği bazı hü­kümleri {kaza) yazıp Mervan b. Hakem’e gönderdi.[23]

20. Cabir b. Semure (r.a.), Peygamber (S.A.V.)’in bazı ha­dislerini yazıp onları Amir b. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın talebi üze­rine ona gönderir.[24]

21. Zeyd b. Erkam (r.a.), Peygamber (S.A.V.)’in bazı ha­dislerini yazıp Enes b. Malik (r.a.)’e gönderir.[25]

22. Zeyd. Sabit, Ömer b. el-Hattâb’ın talebi üzerine ona dedenin (mirastan alacağı pay) durumuyla ilgili bir mektup yazar.[26]

23. Semure b. Cundeb (r.a.) Allah Rasûlü’nün hadislerin­den  bazılarını toplayıp  oğlu Süleyman’a gönderir.  Nitekim imam Muhammed b. Sirîn bu risaleden övgüyle bahsedip şöyle der:  “Semure’nin oğluna gönderdiği mektupta çok ilim var­dır.[27]

24. Abdullah b. Ebi Evfâ, Allah Rasûlü’nün hadislerini ya­zıp Ömer b. Ubeydullah’a gönderir.[28]

25. Enes b. Malik (r.a.) çocuklarını ilmi yazmaya teşvik ederdi. Sumâme b. Abdullah’ın belirttiğine göre Enes, çocuklarina şöyle derdi: “İlmi, yazıyla kayıt altına alınız.[29] Hatta Enes’in şöyle dediği nakledilir; “Biz, yazmayanların ilmini, ilim saymazdık.[30] Bu durum sahabe kuşağında alim sayılan herke­sin ilim yazımına önem verdiğini açıkça göstermektedir.

Enes, oğluna İtbân b. Malik’in hadisini yazmasını emreder. Enes b.’Malik der ki: “Bana, Mahmud b. er-Rebî’, İtbân b. Ma-lik’ten rivayette bulundu. Mahmud b. er-Rebî’ dedi ki: Me­dine’ye gelip İtbân’la karşılaştım. Ona şöyle dedim: Senden ba­na bir hadis ulaştı… Enes der ki: Bu hadis yani Enes’in Mahmud’tan, Mahmud’un da İtbân’dan duyduğu hadis- ho­şuma gitmişti. Oğluma ‘yaz’ dedim. O da yazdı.[31]

26. Zeyd b. Sabit, ferâiz konusunda kitap tasnif eden ilk ki­şidir. Cafer b. Burkan der ki: Zührî’nin şöyle dediğini duydum: Şayet Zeyd b. Sabit, ferâizi yazmasaydı onun insanlar arasın­dan kalktığını görürdün.[32] Kabîsa, kendisinden ferâizi nakletmiştir.[33]

27. Abdullah b. Abbas, öğrencilerini ilmi yazmaya teşvik ederdi. Vekî’, İkrime b. Ammâr’dan, o Yahya’dan, o da İbni Abbas’tan şunu nakleder: “İlmi yazıyla kayıt altına alınız.[34] Bazen de İbni Abbas’ın kendisi, öğrencileri için istinsahta bulu­nurdu. Hz. Ali’nin verdiği hükümleri (kaza) öğrencisi İbni Ebi Müleyke için bizzat kendisi yazmıştır.[35]

Kendi hadislerini yazıp öğrencilerine gönderdiğine dair ör­nekler pek çoktur.[36]

İbni Abbas, yazdıklarını insanlara okurdu. Ancak gözlerin­den rahatsızlandığı ve okumakta güçlük çektiği son dönemle­rinde başkasından kendi yazdıklarını okumasını isterdi.[37]

[1] Buharı, İlm, 39, hadis nr: 113; Ahmed, el-Müsned, 2/249; Tirmizî, Ihn, 12, hadis nr: 2805. Tirmizî, hadisin hasen ve sahîh olduğunu kaydeder.

 

[2] Bkz. İbni Sa’d, 4/8-9; Darimî, 1/137; Takyidu’l-İlm, 84; Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, 3/58; Takyİd ve Siyer’de Mücahid’in şöyle dediği kayıtlıdır: Abdul­lah b. Amr b. As’ın yanına vardım. Serginin altında bulunan bir sahifayı çı­karmak istedim, beni engelledi. Sen beni bir şeyden alıkoymazdın, dedi­ğimde şu cevabı verdi: “Bu, ‘es-Sadıka’dır. Bunlar, aramızda hiçbir vasıta olmadan direkt Allah Rasûlü (S.A.V.)’nden duyduğum şeylerdir. Bu sahife, Allah’ın Kitabı ve ei-Vaht adındaki arazim bana kalsın, dünyanın hiçbir şe­yine aldırış etmem.” el-Vaht, İbni Amr’a ait bir arazinin adı idi.

 

[3] Hadisi Buharî ve Müslim muhtelif lafızlarla rivayet etmiştir. Bkz. Müslim, Edâhî, 8, hadis nr: 5097

 

[4] Müslim, Mukaddime, hadis nr: 22; Hz. Ali’nin verdiği hükümler (kaza) için bkz. Darimî, 2/354; el-Mustedrek, 3/135

 

[5] Ahmed b. Hanbel, 1/104

 

[6] İbni Sa’d, 6/154

 

[7] Buharî, Zekat, 38, hadis nr: 1454

 

[8] e!-Mucemu’l-Kebir, 1/5

 

[9] Müslim, İmâre,  1, hadis nr: 4688; Müslim, Fezâil, 9, hadis nr: 5958; Ahmed, el-Müsned, 5/79

 

[10] Ahmed, el-Müsned, 1/141

 

[11] Örnek için bkz. Ahmed, el-Müsned, 2/45-90-152

 

[12] Ahmed,  e/-Müsned,   1/36, 1/50;  Müslim,  Libâs, 2,  hadis nr:  5380-82; Buharî, Libâs, 24, hadis nr: 5828

 

[13] Darekutnî, es-Sünen, 461  (Hind baskısı); Ahmed, e/-Müsned,  1/28-46; İbni Mace, Ferâiz, 9, hadis nr. 2737

 

[14] el-Emvâl, 393; İbni Renceveyh, 134b; Buharî, et-Tarihu’l-Kebîr, 1/218

 

[15] Müslim, Talâk, 6, hadis nr: 3685; Ahmed, el-Müsned, 6/413; İbni Sa’d, 8/2Ö0-201

 

[16] Ahmed, el-Müsned, 6/87; Humeydî, el-Müsned, 1/129; İbni Ebi Hayseme, et-Tarih, 3/44b

 

[17] Buharî, Ezan, 155, hadis nr: 844; Buharî, Daâvât, 18, hadis nr: 6330; Buharı, Kader,12, hadis nr: 6615; Buharî, Zekât, 53, hadis nr:   1477; Buharî, İ’tisâm, 3, hadis nr: 7292; Müslim, Akdiye, 5, hadis nr: 13-14; Müslim, Mesâcid, 26, hadis nr: 1337; Nesâî, 1/197; Ahmed, el-Müsned, 4/245-247-250-254

 

[18] Ahmed, el-Müsned, 4/94

 

[19] Ahmed, el-Müsned, 4/277

 

[20] Aynî, el-Binâye, 2/361’de şunları kaydeder: Hadisi Abdurrezzâk, el-Musannafta, İbni Şahin ve Tirmizî de kendi kitaplarında rivayet etmişler­dir.

 

[21] Ahmed, el-Müsned, 5/413

 

[22] Müslim, Akziye, 7, hadis nr: 4465; Ahmed, el-Müsned, 5/36

 

[23] Ahrned, elMusned, 4/326

 

[24] Müslim, İmâre, 2, hadis nr: 4688; Ahmed, el-Müsned, 5/89

 

[25] Ahmed, el-Müsned, 4/370-374; Tehzİbu’t-Tehzib, 3/394

 

[26] Dârekutnî, Sünen, 4/93-94

 

[27] Tehzibu’t-Tehzîb; Bkz. Ebu Dauud, Salât, 12, hadis nr: 452

 

[28] Buharî, Cihad, 22, hadis nr: 2818 / Cihad, 32, hadis nr: 2833 / Cihad, 112, hadis nr: 2965; Müslim, Cihad, 7, hadis nr: 5; Buharî, Temennî, 8, hadis nr: 7237

 

[29] İbni Ebi Hayseme, el-İIm, 137-138; İbni Sa’d, 7/1:14; er-Râmehurmuzî, 34b; Şerefu Ashabı ‘I-Hadis, 56b; Takyidu’l-İIm, 96

 

[30] Takyidu’1-İlm, 96; Şerefu Ashabı’1-Hadis, 56b, 57a

 

[31] Müslim, îmân,10, hadis nr: 148

 

[32] Siyr   A’lâmi’n-Nübelâ,   2/312;   Tarihu’l-Fesevî,   2/148b;   İbni   Asâkir, Tarihu Dimaşk, 5/558

 

[33] el-İlel, 1/236

 

[34] el-İlel, 421; Takyidu’1-İlm, 92; İbnî Ebi Hayseme, el-İIm, 144

 

[35] Müslim, Mukaddime, 4, hadis nr: 22

 

[36] Örnek için bkz. Ahmed, 1/224-248-294-308; el-Emvâl, 333-335; Buharı, Rehn, 6, hadis nr: 2514; Buharî, Şehâdât, 20, hadis nr: 2668

 

[37] Bkz. el-Kifaye, 263; Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ, 2/238; Tirmizî, el-İlel, 2/238 (Hind baskısı)

Kaynak: Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Rağbet Yayınları: 101-107.

 

 

 

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.