Monthly Archives: Aralık 2012

Ibn Kayyim; Kuran okumanin sevabı ölüye ulaşır

Eğer denilirse ki: “Bu anlattıklarınız selef âlimlerinde görülmemekte. Hayra çok düşkün olmalarına rağmen, kimse Kur’ân okumakla ilgili bir şey nakletmemiştir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de, onlara bunu anlatmamıştır. Onları duâya, istiğfara, sadakaya hac ve oruca teşvik etmiştir.

Kur’ân okumanın sevabı da, ölülere ulaşacak olsaydı, Hazreti Pey-gamber bunu onlara anlatır, onlar da böyle yaparlardı. Cevabımız şudur:

İbnü’l-Kayyim: “Bu iddiaların sahipleri, hac, oruç, duâ ve istiğfar sevaplarının ölülere ulaşacağını itiraf ediyorlarsa, onlara denir ki:

“Ne se-beple Kur’ân sevabının ölüye ulaşacağını reddederken, bu amellerin sevaplarının ulaşacağını kabul ediyorsunuz? Bu, benzer şeyler arasında ayırımı yapmaktan başka ne olabilir?
Yok, eğer bu amellerin sevaplarının ölülere ulaşacağını itiraf etmiyorlarsa, ki bu olmaz, bu, Kitap, Sünnet, icma ve şer’i prensiplerle sabit olmuştur.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah (Celle Celâluhû)’dan başka kimsenin bilmediği kalbin niyeti ve yemeyi içmeyi terk etmekten ibaret olan orucun sevabının, ölüye ulaşacağını bildirmiştir. Aynı şekilde Kur’ân okumanın sevabı da, dil tarafından okunmasından, kulağın duymasından ve gözün görmesinden dolayı ölüye ulaşır, değildir.

Konuyu biraz açarsak, oruç mahza bir niyetten ve nefsi, yiyecek ve içeceklerden engellemekten ibarettir. Yüce Allah (Celle Celâluhû), bunun sevabını ölüye ulaştırdığı halde amel ve niyetten ibaret olan Kur’ân okumanın sevabını niye ulaştırmasın? Haddi zatında, Kur’ân okumakta, niyete bile gerek yoktur. O halde orucun sevabının ölüye ulaşması, diğer amellerin de ulaşacağını tenbih etmektedir.
Mücerred niyetten ve imsaktan (yemek, içmek, aile ilişkisi gibi orucu bozan şeylerden uzak durmaktan) ibaret olan orucun sevabının ulaşmasıyla, Kur’ân okumak ve zikir çekmenin sevaplarının ulaşması arasında ne fark vardır?!

Aynı zamanda, selef böyle birşey yapmamıştır, diyen bir kimse de, bilmediği bir konuda konuşuyordur. Bu ise, bilmediği şeyin nefyine şehadet eder.

Meselenin sırrı şudur: Sevap, amel eden kişinin mülküdür. Gönül rızasıyla Müslüman kardeşine bağışlayınca, Allah (Celle Celâluhû) sevabı bu kişiye ulaştırır.

Öyleyse, Kur’ân okuma sevabını diğer sevaplardan ayırıp, ulaşmaz demenin geçerliliği nedir? Halbu ki, inkârcılar da içinde olmak üzere çeşitli asırlarda birçok beldelerde insanlar böyle amel etmişlerdir, ulemâdan HIÇ KIMSE de buna karşı olmamıştır.

[İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, s. 190, İz Yayıncılık.]

Reklamlar
Categories: Ölüler işitir-Ruh ölmez, Ölüye amellerin hediye ve arz edilmesi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Islam Alimlerinin Allahu Teala’nın hadis’e(sonradan olan şeylere) benzememesinde ittifakları

Ehl-i sünnet taifesinden Şafiî, Hanefî, Mâlikî ve faziletli Hanbelî tâifeleriyle diğer âlimler, Allah tebareke Ve teâlânm, cihetten, cismiyetten sınırlanmaktan, mekândan ve mahlûkata benzemek-ten münezzeh olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

EBU’L-MEÂLİ İMAMÜ’L-HARAMEYN «LÜMAÜ’L-EDİLLE» ADLI KİTABINDAKİ, «ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN HÂDİSLERE (SONRADAN YARATILANLARA) BENZEMEKTEN MÜNEZZEH OLDUĞUNA DAİR KELÂMI İLE MEZKÛR KİTABIN ŞÂRİHİ (ONU ŞERH EDEN) ŞEREFUDDİN B. ET-TELEMSÂNİ’NİN SÖZLERİ
Ebu’l-Meâlî İmamü’l-Harameyn, (LumaüT-Edille fî Kavaîd-i Eh- li’s-Sünne) adlı eserinde diyor ki: Rab (Allah subhanehû ve teâlâ), cihetlerle (yönlerle) tahsis edilmekten, cihetlerle sınırlı olan vasıflandırmalardan münezzehtir. Fikirler onu sınırlandıramaz, mekânlar onu içine alamaz, ölçülere girmez, sınır ve ölçülerin tahdidinden (sınırlamalarından) yücedir. Çünkü kendisine mahsus ciheti olan her şey, o ciheti işgal edicidir (yani mekan tutar). Mekânı kabul eden her şey, cevherle (en küçük yapı birimi, atom) mülâkatı (alakayı) ve ayrılmayı kabul eder. Hâlbuki birleşme ve ayrılmayı kabul eden her şey, cevherler gibi hadistir (sonradan yaratılmıştır).

Şeyh Şerefuddin b. et-Telemsâni mezkûr «LümâüT-Edille» adlı kitâbın şerhinde bu konuya ait uzun beyanda bulunup der ki: Allahü Teâlâ’ya cihet isbat etmek için, Kur’ân’da, hadîs kitaplarında geçen müteşabihlerle delil getirenin reddine icmalen cevap şudur:

<<Şeriat, ancak akla dayanarak sabit olur, akıl onun ölçüsüdür, öyle ise aklı tekzib edecek (yalanlayacak) şey, Şeriat’ta varid olması (bulunması) tasavvur olunamaz (yani düşünülemez bile). Çünkü akıl, Şeriat’ın şahididir. Eğer, Şeriat aklın düşündüğüne muhalif bir şey getirseydi, Şeriat ile aklın ahkâmları her ikisi de birden bâtıl olacaktı (çünkü ikisi de birbirlerini tekzib ederlerdi).

Sadeddin et-Teftazanî «Şerhü’l-Makasıd» adlı kitabında şöyle der: Allahü Teâlâ’ya hakikî cismiyet, mekân olduğuna hükmeden kimseler, yalan ve kuşkulu kıyaslardan lâzım gelen neticeler, müteşabih olan Kur’ân âyetleri ve hadislerin zahirî mânâları üzere mezheplerini kurmuşlardır. Vehmi kıyasdan olan delillerinden, meselâ, demişler ki:

<<Mevcut olan her şey, ya cisimdir veya bir cismin içinde bulunur (yani sıfat olur). Allahü Teâlâ ise, başkasına ihtiyacı muhal olduğundan dolayı, bir cismin içinde bulunması da muhaldir, öyle ise, Allahü Teâlâ cisim olduğu muhakkaktır.

Yine dedikleri gibi: «Her varlık ya mütehayyizdir (bir mekândır) veya kendisi bir yerin içindedir». Yukarıda beyan olunduğu üzere, bir şeye muhtaç olması muhal olduğu için bir mütehayyizin içinde bulunması da muhaldir, öyle ise, kendisi mütehayyizdir.

Yine dedikleri gibi: «Allahü Teâlâ’ya cihet, yön olduğuna dair delil: Vacib Teâlâ, ya bu âlemle muttasıldır (bitişiktir)’ veya munfasıldır (ayrıdır). Muttasıl olsun, munfasıl olsun, illâ bu âlemin bir cihetindedir.»
Yine kendisine cihetin isbatı için demişler ki: «Vacib Teâlâ (Allah), ya bu âleme dahildir. Ki, o zaman mütehayyizdir veya bu âlemin dışındadır. Ki, o zaman bu âlemin bir cihetinde bulunur, öyle ise bu âlemin bir cihetinde bulunuyor ve bu karşıt önermeler sahih olup zarurî (bedihî-yani anlaşılması için belli bir tasavvura gerek duymayan açık manalar) olan önermeler kısmına münhasırdırlar» diye iddia ederler.

Bu kıyasla ilgili delillerin ibtali için cevabımız şudur ki: Getirdikleri bu deliller menedilir (reddedilir). Nasıl sahih olsunlar ki, delillerindeki önermeler, mantık ilmindeki munfasıl önermelerine muhalif olup mânâ itibariyle önermeler, karşıtları veya karşıtına eşit olan ikinci önermelerden müteşekkil değillerdir. Bununla beraber, akıllı kimseler, Allah cisim ve cihet olmadığına dair ittifak ederek şöyle bir kıyası delil getirmişlerdir. Mevcut olan her şey, ya cisimdir veya bir cisme dayanır veya ne cisim, ne de bir cisme dayanır. Mücessime tâifesı ile Allah’a cihet iddia eden tâifelerin yukarıda beyanları geçen önermelerinin taksimatı ve önermelerin iki kısma münhasır olan iddialan da vehimden (kuşkudan) meydana gelen yalan hükümlerdendir. Delillerinde geçen önermelerinin bedihî oldukları dâvâları da, ya inat ve mükebberelerine binaen ve yahut birçok kuşkulu önermeler zaruriyat (bedihiyat) önermelere benzeyişlerinden ileri gelmiştir.
İkincisi, yâni Allah’a cisim, tehayyüz (bir yerde yerleşme), cihet (yön) olduğuna zahiren delâlet eden müteşabih âyet ve hadîslerden oluşan delilleri ise, âyetlerden:

«Onlar (îslâm’a girmeyenler), illâ Allah’ın, buluttan gölgeler içinde meleklerle birlikte kendilerine gelivermesine ve işlerinin bitirilivermesine mi bakıyorlar? Halbuki, (bütün) işler Allah’a döndürülür.» (Bakara sûresi, âyet: 210); «Rahmân (Allah) Arş’ı istiva etti.» (Tâhâ sûresi, âyet: 5); «Ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakîdir.» (Rahman sûresi, âyet: 27); «Kim ululuk hevesine düşerse, (bilsin ki) bütün ululuk Allah’ındır. Güzel kelimeler ancak O’na yükselir.» (Fatır sûresi, âyet: 10)f, «Gerçek sana (ey Resûlüm) biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli, onların elleri üstündedir» (Fetih sûresi, âyet: 10), «And olsun ki biz sana diğer bir zamanda (ey Mûsâ) annene vahyolunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de lütfetmiş ve kendisine onu tabuta koy da denize (Nil nehrine) at Deniz de onu sahile atıversin ki, Benim ve onun düşmanı olan biri alacak diye (emreylemiştik)| Sana karşı (ey Mûsâ) gözümün önünde yetiştirilmen için kendimden bir sevgi bırakmıştım.» (Tâhâ sûresi, âyet: 37, 38, 39), «Ey İblis! İki elimle (yani bizzat) yarattığıma secde etmekten seni hangi rşey menetti?» (Saad sûresi, âyet: 75); «Müşrikler, Allah’ı hak (ye lâyık) olduğu şekilde takdir etmediler. Halbuki kıyamet günü (Kürre-i) arz topdan (ancak) O’nun kabzasıdır. Gökler de O’nun sağ eliyle (toplanıp) dürülmüşlerdir» (Zümer sûresi, âyet: 67); «O gün (azap günü) her nefis, «Allah yanında işlediğim taksiratlardan dolayı vay hasret (ve nedamet) ime. Hakikat ben, (O’nun diniyle, kitabıyla) eğlenenlerdendim.» diyecektir (Zümer sûresi, âyet: 56). Bu âyetlere benzer başka âyetler de vardır.

Müteşabih hadîsler ise, Peygamber aleyhissalâtü vesselâm’m bir cariyeden, «Allah nerededir?» diye sorduğu suale, cariye «Göktedir» diye cevap verdi. Resûlullah onun bu dediğini inkâr etmeyip İslâmiyetine hüküm vermiştir. «Gerçekten Allahü Teâlâ, her gecenin üçte biri geçerken dünya semasma iner…», «Allah, Âdem’i şekline göre yarattı.», «Cebbar (Kahredici Allah) ayağım cehenneme koyar…», «Allah, evliyasına gülüyor», «Sadaka Rahman’ın (Allah’ın) ayasına düşer…» ve daha başka hadîsler de vardır.
Cevap: Bu naklî müteşabih âyet ve hadîsler ile duyulan zannî deliller, aklî ve kesin delillere karşı oldukları için zahiren onlardan anlaşılan mânâlara göre olmadıklarına katî olarak hükmedilir. Hatâdan en selâmetli yol ve Kur’ân-ı Kerim’in, «Halbuki müteşabih âyetin te’vilini, ancak Allah bilir…» (Âl-i İmran sûresi, âyet: 7) meâlindeki istisna mânâsını ifade eden, (illallah) ancak Allah kelimesinin üzerine yapılan vakfa münasip olmak üzere, müteşabihleri tefsir etmeyip Allah’a havale etmektir. Veyahut tefsir kitaplarıyla, hadîs şerhlerinde beyan olunduğu üzere bu hususta en kuvvetli yol ve mezkûr âyette, «Ancak Allah ve ilimde çok kuvvetli olanlar, (müteşabihin mânâsını) bilir.» diye geçen atfa dayanarak aklî delillere münasip ve olgun bir şekilde te’vil edilirler.

Eğer denilse ki, gerçek din olarak Allahü Teâlâ’ya mekân ve cihet olmadığı için, niçin semavî kitaplar ile hadîs-i nebevilerin çoğunda sayılamayacak kadar tahayyüz ve cihete işaret edilmiş; hiçbirisinde açıkça bunların olmadıklarına değinilmemiştir? Nitekim, Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine, kıyametin hakikatına ve cisimlerin haşrolacaklarından birçok yerde tekrar tekrar bahsedip gayet te’kit etmişlerdir. Halbuki Allah’a cihet ve mekân olmadığına dair tahkik ve te’kit ile bahsetmeleri daha lâyıktır. Çünkü, muhtelif din ve görüşler olduğu hâlde, akıllı kimselerin yaradılışında olduğu gibi duâ edilirken semaya (göğe) doğru teveccüh edilir (yönelir) ve eller göğe doğru yükselir.

Bu itiraza şöyle cevap verilmiş: Avam tabakasının akılları, Allah’ı cihetten tenzih etmeye ermediği, hattâ bir cihette olmayan herhangi bir şeyin olmadığına cezm ettikleri için, zahiren teşbihe ve Sânî’in (Allah’ın) en şerefli cihette bulunmasına delâlet eden sözlerle onlara hitab edilmesi daha münasip, ıslahlarına daha yakın, onları doğru yola çağırmaya daha lâyıktır. Bununla birlikte, Allah’ın, hâdis olan,şeylerin alâmetinden kesin olarak münezzeh olduğuna dair, (Kur’ân’da ve hadîs-i şeriflerde) dikkatli uyarı ve işaretler vardır. Akıllı kimselerin duâ esnasıda yüzlerini göğe karşı kaldırmaları, Allah’ın gökte olduğunu itikad ettikleri için olmayıp belki gök, duânm kıblesi olduğu içindir. Çünkü hayırların, bereketlerin, nurların ve yağmurların yukarıdan inmeleri beklenilmektedir.
Burada Îmamu’l-Harameyn’in dedikleri sona erdi.

Bazı âlimler, bu itiraza cevaben demişler ki: Yukarıya doğru el ve baş kaldırmakta, Allahü Teâlâ’nın bir cihette olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Bu sabit bir hakikattir. Çünkü, Müslümanlar namazda Kabe’ye yönelmekle emrolunmuşlar; halbuki Allah, Kâbe cihetinde değildir, namaz esnasında, secde edecekleri yere bakmakla emrolunmuşlar; halbuki Allah yerde de değildir. Keza… Secdeye kapanmalarında alınlarını, yüzlerini yere koymak emrolunmuş; halbuki o yer altında değildir. Belki bu hareketler, mücerred bir şekilde Allah’a ibâdet etmek ve O’ndan korkmak içindir. İşte duada ellerin yukarıya kaldırılması ve göğe doğru yönelmesinin sebebi de budur.

[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, s. 113-117]

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İbni teymiye hakkında hadis hafızı İbni Hacer el-Askalânî’den değerlendirmeler

Hadis hafizi İbni Hacer el-Askalânî “Ed-duraru’l-kâmine” isimli kitabında (c.1, s.153) ibni teymiyenin sahabenin büyükleri hakkındaki tutumuna değinerek şunları bildirmektedir: “İbni teymiye Ömer ibnu’l-Hattab’ı ra bir hususta hata ettiğini, Osman ra hakkında da dünya malını seven birisi olduğunu söylemiştir. Hz Ebu Bekir ra hakkında ise ne dediğini bilmeyen yaşlı birisi olarak müslümanlığı kabul ettiğini söylemiştir.”

Ayrıca İbni Hacer “Ed-duraru’l-kâmine” isimli kitabında (c.1, s.114) şunları da bildirmektedir: “İbni teymiye, müminlerin emîri Hz Ali’yi (kerramellâhu vechehu) 17 meselede Kitabın (Allâh’ın kitabının) nassına muhalefet etmiş olması gerekçesiyle hata ettiğini bildirmiştir. Ayrıca İbni teymiyenin bu sözü demesi, “Mahzûl (Allâh’ın muvaffak etmediği aşırıya kaçmış) birisi idi” demesi ve onun “Diyanet için değil riyaset (başkanlık) için savaştığını” demesinden dolayı da alimler ona, münafıklığı isnat etmişlerdir.”

İbni teymiye “Minhac”(arapça nüsha itibarıyla 2.c, s.203) isimli kitabında şöyle demiştir: “Bizler, bize karşı adaletten aciz olan ve onu (adaleti) terk eden birisine biat etmemiz gerekmez, Sünnet (Allâh’ın resulünün sünneti ) tablosu, onun savaşmakla emrolunmadığını, vacip de müstehap da olmadığını kabul eder” Burada ibni teymiyenin sözü sona ermiştir.

Yani ibni teymiye, efendimiz Alinin (radıyallâhu anhu), Sıffîn, Cemel ve Nehrevân vak’alarında savaşmakla emrolunmadığını ve onun üzerine vacip ve müstehap da olmadığını iddia ediyor.

Oysaki efendimiz Ali radıyallâhu anhu bizzat şöyle demiştir: “Ben, anlaşmayı bozanlar, haksız davrananlar ve Dinden çıkanlar ile savaşmakla emrolundum”

Bu hadis hakkında ise şam diyarının hadis hafızı ve muhaddisi (hadis alimi) el-habeşi olarak tanınan şeyh Abdullâh el-Hararî, İbni Teymiyeye karşı yazdığı “Makâlât es-sunniyyetu fi keşfi dalâlât Ahmet İbni Teymiye” (s.307) isimli kitabında şöyle demiştir: ”Dedim ki: Bu (yukarıda belirtilmiş) hadis ise “hasen” mertebesinden düşmez. Dolayısıyla bunu, hadisi hafızı İbni Hacer “Şerh-i Buhari”sinde (sahih-i Buharî kitabının açıklamasında) zikretmiştir. İbni Hacer şerhinin önsözünde bildirmiştir ki, hadisin şerhi olarak, tetimme (tamamlama) olarak veya bir hadisin ziyadeyle zikredilmesi olarak (kitabında) zikredeceği hadislerin ya sahih yada hasen olmasına bağlı kalacaktır.

O bunu, “Metâlibu’l-âliye” kitabında da zikretmiş ve bir şey demeden onu (bahis konusu hadisi) Ebu Ye’laya isnat emiştir. Ayrıca bunu, “Telhîsu’l-habîr” (c. 4, s. 44) kitabında da er-Rafiî’nin sözünü zikrettikten sonra da zikretmiştir, sözü şöyledir:
“Onun (er-Rafiî’nin): “Cemel, sıffîn ve nehrevan ehlinin (efendimiz Aliye karşı savaşanların) zalim oldukları tespit edilmiştir” demesi, dediği gibidir. Buna ise Alinin şu hadisi delalet etmektedir: “Ben, anlaşmayı bozanlar, haksız davrananlar ve çıkanlar (Dinden çıkanlar) ile savaşmakla emrolundum” Bunu Nesâî “Hasâis” kitabında, Bezzar ve Tabarânî (Bak. Keşfu’l-estâr, c.4, s. 92 ve Mecmaû’l-Bahreyn, c.7, s. 209) rivayet etmişlerdir. Burada İbni Hacer’in sözü sona ermiştir.”

İbni teymiye “Minhac”(arapça nüsha itibarıyla 2.c, s.214) isimli kitabının başka bir yerinde de şöyle demiştir: “… Ali onlara karşı savaşmakla emrolunmamıştı ve İslâm şeriatına bağlı kalmalarıyla birlikte sırf kendisine itaat etmeyi kabullenmedikleri için onlara karşı savaşmak ona farz da değildi”

Ayrıca aynı kitapta (c.3, s. 156) efendimiz Alinin sıffîn ve cemel vak’asında savaşmasının kendi görüşünden kaynaklandığını ve bununla emrolunmadığını iddia ederek şöyle demiştir: “… şu halde, binlerce müslümanın kanının akıtılmasına sebebiyet veren görüşten, paylanacak daha büyük bir görüş yoktur, onun (efendimiz Alinin ) onlara karşı savaşmasında müslümanlara ne dinlerinde ne de dünyalarında hiçbir yarar olmamıştır. Aksine hayır önceki olanlara nazaran eksilmiştir, şer (kötülük) ise önceki olanlara nazaran artmıştır”

Aynı kitapta (c.2, s. 204) şöyle de demiştir: “Ali hakka Muaviyeden daha yakın olduğu halde savaşmayı terk etmiş olsaydı daha iyi, daha uygun ve daha hayırlı olurdu” Burada İbni Teymiyenin sözü sona ermiştir.

İbni teymiyenin, efendimiz Ali’nin (radıyallâhu anh) savaşlarını uygunsuz ve saçma bulması, onun ona karşı bir kin beslediğinin delilidir. Bunu hadis hafızı İbni Hacer’in “Lisânu’l-mizan” (c.6, s.319) isimli kitabındaki sözleri teyit etmektedir. Hadis hafızı İbni Hacer bu kitabında, ibni teymiye hakkında, onun birinin zayıflığını beyan etmeye kalkmasından bahsettiğinde bunun bazen kendisini efendimiz Aliye (radıyallâhu anh) noksanlığı isnat etmesine sürüklediğini belirtmiştir

Categories: Ibn Teymiyye | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Peygambermize(sav) hürmet!

Takoz gibi okuyup, binlerce milyonlarca alim ulemaya muhalefet edenler TAZİM-EDEP ile ŞİRK-KÜFÜR arasındaki farkı bilmiyorlar..!
Bu yazıyı okudukta sonra halen inkar deryasına dalacaklar mı ???

URVE BİN MESUD ES SEKAFİ
umre için EFENDİMİZ SAV 1400 kişi ile çıktıklarında müşrikler savaş yapmak istediler. ve Urve bin mesud es sekafi’yi elçi olarak gönderdiler. URVE kureyşlilere geri döndüğünde şöyle der:

EY KAVM VALLAHİ MUHAMMED KRALLARI GEÇTİ, KAYSER KİSRA NECAŞİ… –>VALLAHİ MUHAMMED’İN ASHABININ ONU YÜCELTTİĞİ KADAR HİÇBİR ASHAB KENDİ KRALINI KENDİ EFENDİSİNİ BU KADAR YÜCELTTİĞİNİ GÖRMEDİM…<–
-ONUN YÜZÜNE SAKALINA ELLEYECEĞİM ZAMAN İLLA BİR ASHABI ÇIKIP BENİ ENGELLEDİ.
– ABDEST ALDIĞINDA ONUN ABDEST SUYUNU ALABİLMEK İÇİN KAVGA EDERLERDİ.
-KONUŞTUĞU AN SUSAR ONU DİNLERLERDİ.
– KONUŞTUĞU VAKİT, ONA EDEBEN ONUN YÜZÜNE BAKMAZLARDI . SİZE NE SUNDUYSA GİDİN KABUL EDİN…
(ER REHİKUL MAHTUM) ALBANİ VE İBN TEYMİYYE TALEBELERİNİN DE HAZIRLADIKLARI TEZDE BİLE GEÇİYOR…
(sahih buhari/ kitabu bed’il vahiy/ 2731, sunen i ebi davud/ babun fi sulhil aduv/ 2767, sunen el kubra lilbeyhaki/ babul muhadeneti alen nazar/ 19280)

SAHABELER YÜCELTEREK ŞİRK Mİ YAPTILAR HELAK MI OLDU?

Categories: ahlak,edep ve benzeri konular, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Ibn Teymiyyenin talebesi Ibn Kayyim “Ruh”adli eserini teymiyyenin talebesi olmadan önce mi yazmistir?

Bazilarina Ibn Teymiyyenin talebesinin yazmis oldugu Ruh adli eseri biraz dokundugu icin,kendi itikatlerine aykiri oldugundan dolayi, soyle bir sallama iddia ortaya atiyorlar: Bu kitabi talebesi olmadan once yazmistir:) Bakalim oylemi..

Ibn kayyim kitabini 46. sayfasinda soyle diyor:

Birçok insanın bana anlattığına göre, İbni Teymiyye karşıtı birçok kişi, ölümünden sonra onu rüyasında görüp feraiz ve başka konularda sorular sormuşlar. İbn Teymiyye onlara doğru cevaplar vermiştir. Velhasıl, bu gerçeği sadece ruhları hükümlerini ve durumlarını bilmeyen insanlar kabul etmezler. Başarı Allah’tandır.

TALEBESI OLMADAN ONCE YAZMIS? AMA TEYMIYYENIN ÖLÜMUNDEN SONRAKI OLAYDAN BAHSETMEKTE…??!!?!

Categories: Tahrifler, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) bizden haberdar olup işitmesi..

Peygamber efendimiz(sallallahu aleyhi vesellem)ümmetinin amellerinden haberderdir. Onların iyi bir amel işlediğini gördüğünde sevinir ve kötü amel işlediklerini gördüğünde ise onlara dua eder.
[Imam Şevkani- Neyl el-Evtar]

Yapılan ameller Peygamber efendimize(sallallahu aleyhivesellem) sunulur. Bu sebebten dolayi insanlar yaptıkları kötü amellerden dolayı utanmaları gerekir.
[Ibn Receb-Latif-ul-Mahrif, sayfa 91]

Peygamber efendimiz(sallallahu aleyhi vesellem) dedi ki: Bana selam gönderin, fakat Cuma günü daha fazla gönderin. Selam okuduğunuz anda, nerede olursanız olun, sizin sesiniz bana ulaşır. Bazı sahabeler sordular, “vefatınızdan sonradamı?” Peygamber efendimiz(sallallahu aleyhivesellem) cevaben: Allah Teala topraga cesedimi çürütmesini haram kildi.
[Ibn Kayyim- Celaul Efham sayfa 145]

Categories: Ölüler işitir-Ruh ölmez, Ölüye amellerin hediye ve arz edilmesi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İki kişiye taraftarlari musallat olmuştur: Cafer ibni Muhammed ve Ahmet ibn-i Hanbel

İki kişiye taraftarlari musallat olmuştur: Cafer ibni Muhammed ve Ahmet ibn-i Hanbel

İmam ibni Asakir Tabyinu Kizb-il Mufteri adlı eserinde İmam Ebu Hafs ibn-i Şahin el-Hanbeli’den rivayet eder (ö.385)
“İki salih insana kötü insanlar musallat olmuştur: Onlar da Cafer ibni Muhammed ve Ahmet ibn-i Hanbel.” (Tebyinu Kezib-il Mufteri, 164)

İbni Salah demiştir ki (ö.643 ):
İki imam kendileri doğru olmalarına rağmen sapık insanlar onlara musallar olmuştur. Ahmet ibni Hanbel mücessime tarafından, Cafer-i Sadık ise Şiiler/Rafiziler tarafından. (Kaidetun fi’l Cerhi ve’t Tadil. 49 )

İbni Hacer el- Heytemi’ye soruldu:

İmam Ahmad İbni Hanbelin inancı şimdiki Hambelilerle aynı mıydı?

“ ehli sünnet imamı olan Ahmet ibni Hanbel (rahimullah) ’in, mezhebine göre (Allah subhanhu ve Teala – Allah subhanehu ve teala ona yüksek makamlar nasip etsin, onu ve bizi lütfuyla muamele etsin ve en yüksek olan Firdevs cennetine koysun: onun mezhebi ehli sünneti kesin bir şekilde doğrulayıcı ve ehli sünnetle tam bir uyum içerisindedir. Ahmed ibni Hanbel’in görüşü bu zalim ve muhalif kişilerin O’na atfettikleri düşüncelerden Allah (saubhanehü ve Teala)’nın beri(uzak ve büyük) olduğu inancını içerir. Allah subhane ve Teala yönlerden,hisselerden,madde olmaktan ve benzeri kusur(ifade eden) niteliklerden munezzehtir.

İşin aslı Allah u Teala mutlak mükemmelliğine ters düşen bütün atıflardan uzaktır;
ve bütun bu seyler cahiller arasinda dolasiyor ve yayiliyor sanki bu buyuk muctehid imam soylemis gibi, bu ise iftiradir . Bu imam Allah subhane ve Tealanin yon ve benzeri niteliklerini aciklayan bir iddia asla etmemisdir bu dupeduz yalandir. Allah bütün bu söylenen şeylerden temiz olan bu imama bu iftiraları atanlara azap etsin.

Bütün bu konular İmam Ahmet’in ekolüne dahil olan üstad İmam Ebul Ferec ibni Cevzi tarafından açıklanır. İmam Ahmet’in ismini bu iftiracılardan temizler ve açık delillerle iftiracıların yalanlarını ortaya çıkarır.

Ve i ibni Teymiyye, onun öğrencisi olan ibni kayyım el Cevziye ve öbürlerinin yazılarından da kaçının:
İbni Teymiye Rabbinin yolunu kendi şehvet ve arzuları için kullanan bir adamdır. Allah onu ilmine ragmen yoldan saptirmiş, kalbini ve duymasını mühürlemiş, görüşüne(bakışına) perde indirmiştir; Allah’ın azdırdığı kişiye kim hidayet verebilir ki?
Neden o degil de,bu sapkinlar gecmiste seriat tarafindan belirlenmis (belli) kaidelere(sınırlara) karsi geldiler ve onlari cignediler? hala onlar kendilerinin hidayet olunmus birileri olduklarini hayal(zann) ediyorlar, yüce Rabbinin onlara yol gösterdiğine inanırlardı fakat öyle değildi. Aslında onlar en iğrenç ve yanlış yolda idiler. Ve onlar sapıklar tarafından takip edildiler, büyük bir kayba uğradılar. Allah onları takip edenleri alçaltsın ve yeryüzünü onlardan temizlesin.
( Fetva Hadisleri, imam ibni hacer el heytemi el mekki # 211)

Bu yazıyla alakalı olan linkler:

https://islamkalesi.wordpress.com/2012/06/24/ebu-yalanin-hanbeli-taifesinin-uzerine-sicmasi/

https://islamkalesi.wordpress.com/2012/06/24/ahmed-b-hanbel-in-mezhebinde-olmayan-seylerinmezhebine-sokulmasi/

Categories: Tahrifler, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

PEYGAMBER’E (s.a.v.) YAPILAN TEVESSÜLÜN HÜKMÜ

PEYGAMBER’E (s.a.v.) YAPILAN TEVESSÜLÜN HÜKMÜ
Allame Yusuf ed-Dicvi

Soru Birçok kimselerin inançlarını güçlendirmek için, hakkında ayrı ayrı görüşler olan ve birçok cemaatın incelediği bir konunun açıklanmasını zat-ı fâzılanenizden rica ederiz. Konu: Herhangi bir hususta Peygamber’i (s.a.v.) vesile ederek Allah’a yakarmaktır. Bu tevessül mevzuunda muhtelif görüşler vardır. Hattâ bazıları tevessül etmek Allah’a ortak koşmaktır, demişlerdir.

Cevap — Peygamber’e (s.a.v.) tevessül etmek câizdir, yararlıdır. Bunda hiç şüphe etmemek gerekir. Bunun birçok sahih hadîslerle sâbit olduğunu ilerde gelecek olan tafsilâttan anlayacaksınız. Bu konuda şaşırmış kimselere, icmâlen kısa bir açıklamayla yardım edeceğiz. Tafsilini ve delillerinin beyanını başka yazacağımız makalelere bırakıyoruz. Kısaca cevabımız şudur: «Tevessül: işraktır (Allah’a şerik edinmektir) diyen tâife yanlışlıkla en zavıf illetlere dayanarak boş sözler söylemiştir. Bir Müslümanın, delil getirip bu konuda te’vil yolunda bulunan kimseleri tekfir etmesi câiz değildir. «Allah, her şevin yaratıcısıdır. Her şeyin hükümranlığı elindedir.» (Yâsin, 83); «Bütün işler O’na (Allah’a) döndürülür.» (Hud, 123) diyen kimseyi nasıl tekfir ediyorlar? Halbuki tevessül eden adam Kur’ân-ı Kerim’in bu âyetleriyle Allah’a tevessül ediyor. Çünkü, Allah’ın safi kullarından birisini Allah’ı vesile eden kimse, Allah’tan başka hiçbir hakikî fail olmadığını bilir ve ikrar eder. Hiçbir fiil ve yaratma işini, tevessül ettiği adama isnad etmez. Hattâ mütevessil (tevessül eden kişi), vesile edindiği kimsenin Allahü Teâlâ nezdinde bir rütbe ve manevi yakınlığı olduğunu bilmektedir ki, o rütbe ve manevî kurbiyyet makamının sabit olmasında hiç şüphe yoktur. Ve Peygamber (s.a.v.) o makam ve kurbiyyetle Kıyamet Günü halka şefaat eder. işte bu itikada binaen Kıyamet Günü Allahü Teâlâ nezdinde onlara şefaatte bulunmaları için halk enbiya ve resulleri vesile edinir. Şunu da ilâve edelim ki, mü’min kişi, imanının gereğiyle şüphesiz Allahü Teâlâ’nın hiçbir şeriki olmadığına ve ondan başka gerçek mâbud olmadığına itikad ettiğinden dolayı, kötü vesveselerden arınmıştır. Hatta aziz ve yüce Allah’tan başkasma zâhirde bir şey isnad ettiğini görsek bile, imânı muktezasiyle o isnadm hakikî olmayıp mecazî bir isnad olduğunu anlarız.

Biz hakikî ile mecazî olan isnadın birisini «bahar otu yeşertti» Sözünün mânâsında beyan ettik ve bu sözün bir mü’min ile kâfirden sâdır olması arasında mânâca fark olduğunu anlattık. Öyle ise, istiğase eden kimse, Allah’tan başkasına, yâni halktan istiğasede bulunduğu zaman, onun kendiliğinden hiçbir işi mustakil olarak yapamayacağını ve Allah’tan istimdat etmeyip, O’na rücû etmediğini itikad etmez ve kafası böyle düşünceden hâlidir. Halktan olan musteğasun bih, (kendisinden istiğase edilen kişi) ister diri veya ölü olsun aralarında fark olmayıp ondan istiğase etmek câizdir. Zira hiç şüphe yok ki, Allahü Teâlâ her şeyin yaratıcısıdır ve itikadımıza göre Allah’tan başka hiçbir şeyin bizatihi, hiçbir şeye gerçek tesiri (eskisi) yoktur. İşte hak ehli olan Müslüman cemaatın inancı budur.

Allahü Teâlâ dahi, halkın birbirlerinden yardım taleb etmelerine ve istiğasede bulunmalarına işaret buyurmuştur. Nitekim Kur’- ân-ı Kerini’de, «Eğer onlar sizden dinde yardım isterlerse, yardım etmeniz gerekir.» (Enfal, 72), «…Şu kendi taraftarlarından, diğeri düşmanından idi. Kendi taraftarlarından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi.» (Kasas, 15); «Paylaşma meclisinde (vâris olmayan) yakın hısımlar, yetimler, miskinler bulunduğu vakit, onlara da o maldan verin ye güzel sözler söyleyin.» (Nisa, 8) buyurulmuştur ve hadîs-i şeriflerde bu konuda daha başka misaller de vardır. Şeriat dilinde çok olup, bu tâbirlerin insanların tabiatında çok olduğu açıkça bilinmektedir.

Tevessülü inkâr edenlerin en acayip durumlarındandır ki, cemadatlara (cansız eşyalara) tevessül etmekten ayrılmaz ve çekinmezler. Meselâ, su beni kandırdı, ekmek beni doyurdu, ilâç bana menfaat verdi, diyerek kanmayı suya, doyurmayı ekmeğe, yararı ilâca isnad ediyorlar. Fakat tevessülün Peygamber’e (s.a.v.) isnad edildiğini işittiklerinde inkâr edip kıyamet koparıyorlar. Onlardan sefih (beyinsiz) olanlar bunu inkâr etmekle böbürleniyor. Sanki güzel bir şey yaptıklarını zannederler. Onlar herkesten ziyade ihtiyaçlarını halktan talep etmekte bulundukları halde, onlardan şunu soruyoruz:

İşlerinizi görmek için ondan ihtiyacınızı talep ettiğiniz kimse, Allah ile ortak mıdır? Şayet bu itikat üzere iseniz, Allah’a ortak koşmakta en ileri kimse sizler olursunuz. Eğer «biz yapmak, vermek veya vermemek gibi fiilleri herhangi bir kimseye hakikî değil, mecazî ve sebep olduğu yolu ile isnad ediyoruz. Çünkü Allahü Teâlâ o kimseyi bir hayra, bir hizmete sebep kılmıştır», diye cevap verecekseniz, biz de size deriz ki:

Biz dahi öyle itikad ediyoruz. O hususta aramızda fark yoktur. Şayet tevessül için diri kimse ile ölüler arasında fark vardır diyecekseniz, burada birbirimizden ayrılıyoruz. Yani, diriler ile de, ölüler ile de tevessülün caiz olduğuna itikad ederiz. Zira bütün işlerin faili ancak Allahü Teâlâ’dır. Ne diri, ne de ölü kimse fail olabilir. Tevessül eden kişi, tevessül ettiği zatın hakikatta Allahü Teâlâ’nın nezdindeki makamına tevessül ediyor ve işin fâili, aziz ve yüce Allah’tan başkası olmadığına da itikad edince, mütevessülün bih olan zatın diri veya ölü olması arasında hiçbir fark kalmaz. Zira Allah nezdinde bir makam ve rütbesi olan kimse, ister hayatta, ister mematta olsun, rütbesi bakidir. Her iki hâlde de eşittir. Şu da ilâve olunur ki, diri ile ölü arasında böyle bir ayırım yapmak mü’min kimseye lâyık değildir. Kaldı ki, bir âlim böyle itikad etsin. Çünkü ruhlar, ölümden sonra da hayatta olup, müdriktirler. Hattâ idrakları daha kuvvetlidir. Işte bu nedenle hadîs-i şerifte rivayet edildiğine göre, ölüler kendi aralarında hayatta olanların durumlarını sorar, onların iyi işlerine sevinir, çirkin işlerinden üzülür, onlara dua ederler.

Şüphesiz Mi’rac gecesi Âdem (a.s.) ve diğer peygamberler, Peygamber’e (s.a.v.) dua etmişlerdir. Mü’minlerin ölülerine, hazır ve görünen kimselermiş gibi, «Üzerinize selâm olsun ey mü’minler cemaatı!…» diye onlara selâm vermemiz ve kılacağımız her namazda «Sana selâm olsun ey Peygamber!..» diye hitab etmemiz meşrudur. (Ettahiyyatü… duasında). Hadîs-i şerifte rivâyet olunduğuna göre, işlediğimiz ameller Peygamberimiz’e (s.a.v.) arz olunur. Onlar hayırlı amellerse, Allah’a hamdeder, şerli iseler Allah’dân bize mağfiret diler; hattâ yine hadîsteki rivâyete göre, amelleriniz ölü olan babalarımıza ve ehlimize de arz edilir. Şüphesiz Peygamber (s.a.v.) Müsâ’yı (a.s.) mezarında namaz kılarken görüp; Mi’rac gecesinde yedinci kat gökte namazla emir olunduğu zaman, ona müracaatta bulunmuş ve kendi ümmetinin durumunu ona söylemiştir. Yine Peygamber (s. a.v.) Hz. İbrahim’in (a.s.) selâmını bize tebliğ etmiştir. Yine Mi’rac gecesi Peygamberler toplanıp hutbe okumuş ve başka şeyler yapmışlardır. Sahabenin bazısının, çadırının yakınına kurduğu bir ölünün mezarında, ölünün Kur’ân-ı Kerim’in Mülk sûresini okuduğunu işittikleri hadîs-i şerifte vârid olmuştur.

Vehhabîlerin tek mercileri ve mezheblerinin müessisi olan îbn Teymiyye dahi şüphesiz kitaplarında evliyânın kerâmetlerini isbat etmiş, yine onların imamlarından olan İbn Kayyım dahi «Ruh» kitabında Ebû Bekir’in (r.a.) ruhu gibi kuvvetli ruhların, savaşlarda düşman ordusunu hezimete uğrattığını yazmış, yine imamlarından olan Şevkânı bile, Peygamber (s.a.v.) ile evliyâ ve âlimlere tevessül etmenin câiz olduğunu ispat ederek İzzeddin b. Abdüsselâm gibi «Yalnız Peygamber’e (s.a.v.) tevessül etmenin câiz olduğunu» söyleyen âlimlerin dediklerini reddetmiştir. Zira tevessülün illeti, Allah’a yakınlık ve makamının meziyetidir, diye düşünmüştür. Şevkânî gerçi birçok şeylerin tatbikatı hususunda çelişkiye düşmüş ise de, bu konuda Vehhabîler gibi doğruluktan sapmayıp onların cehaletine uğramamıştır.

Şevkânî «Neylü’l-Evtar» adlı kitabında meşhedlerle teberrük edilmesini isbatlamıştır. Her hal ü kârda Vehhabiler Resûlullah’a (s.a.v.) nidâ edecek veya ona tevessül edecek kimse, şüphesiz illâ onu ulûhiyyet vasfında Allah’a ortak eder diye iddia etmektedirler. Onların mezhebi böyledir.

Şayet nidâ ve istiğaseden Allah’a ortak edilmesi lâzım gelir diye iddia ederlerse, cevaben deriz ki: öyle ise, sizler ilk olarak müşrik ve sapık tâifesisiniz. Çünkü sizler, herkesten ziyade yaratıklara istiğase ediyorsunuz. Mezheblerine göre, ruhlar cesedin ölümünden sonra fâni olur. Kalib kuyusu ile daha başka hususlarda varid olan ve bütün ruhlara hattâ kâfirlerin ruhlarına da hayat isbat eden hadîs ve Kur’ân’ı tekzib etmekle ruhlar fâni olmaz. Onlar cesedin ölümüyle Allah nezdinde ruhların makamları silinip hiçbir iş için artık Allahü Teâlâ’ya dua etmelerine güçleri olmaz veya ruhlardaki ve Allah’ın onlara cesedin hayatmda hibe eylediği şeyler onlardan alındığı için herhangi bir işi yapmaları mümkün olmaz, diyorlar, işte böyle kabul etikleri için, vesveselerine tâbi olup tevessül ve istiğase hakkında Peygamber (s.a.v.) ile salih seleflerden rivayet olunan haberleri tekzib ettiler. Böyle yapmakla aklı ve nakli delillere muhalefet etmiş ve câhillerin en câhili olmuşlardır.

Biz artık acele yazdığımız bu eserde uzun uzadıya onlardan bahsetmeyeceğiz. Allah’a yemin ediyorum ki, biz mü’minlerin bina taşları gibi birbirleriyle kenetlenip kuvvetlenerek kardeş olmalarını ister ve Kur’ân-ı Kerim’de «Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış kardeşlerimizi afv et. O inanmışlara karşı yüreklerimizde kin bırakma, belli ki sen çok rahmet edicisin» (Haşr, 10) diye dua ederim. Müslümanların kalblerini iyi şeylerden selbeden kin ve buğzu izale etmesini, doğruya muhalefet eden kardeşlerimizi hayra ve hidâyete irşad etmesini, onları halk arasında fitne sebebi etmemesini Allahü Teâlâ’nın kereminden dileriz.

Allame Yusuf ed-Dicvi’nin makalesi(kısaltılmıştır)

[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, s.588-592]

Categories: Istigase, Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Albani ve senedleri bulamaması!(1)

“Muhaddis” Albani’nin ilmi yoksunluğu(bu konuda insallah daha baska paylasimlarda yapacaz)

Şeyh Sekkaaf dedi: “İlginç ve şaşırtıcı olan şu ki, Şeyh Albani kendi ilminin yokluğuna rağmen bir başa ve ya dolayı yolla bir çok büyük hadis alimlerinden yanlış nakil yapmış ve ya tamamen hesaba katmamışdır.O kendini değişmez(mağlup edilemez) menba gibi gosteriyor ve hatta “lam aqifala sanadih” yani “ben ravi zincirini bulamadım” ve başka bu gibi sözler kullanarak büyük alimleri taklid ediyor. Hatta o, en iyi hadis hafızlarını bile dikkatsizlikle suçluyor,halbuki kendisi bu hal ile bilinir.
Şimdi dediklerimizi ispat için bir kaç örnek:

-(Sayfa. 20 no. 1)
Al-Albani “İrva el-Ğalil,6/251,no.1847″( Aliden nakliile ilgili): “ben hadisin senedini bulamadim”

Şeyh Sekkaf diyor: “Gülünc! Eğer el-Albani İslam alimi olsaydi,bilirdiki bu hadis “Sunen el-Behyaki,7/121″de buluna bilir:”Abu Seyyid ibn Ebi Amarahtan rivayet olunuyor,dediki Ebu Abbas Muhammed ibn Yakub bize dedi ki,Abdal Hamid dedi ki,Ebu Usame Sufyandan,Salma ibn Kahilden,Muaviye inb Soayddan duydum ki, şoyle dedi: “ben bunu babamin Aliden olan kitabinda buldum(r.a)”

-(Sayfa. 21 no. 2 )
Al-Albani ‘Irva al-Ğalil, 3/283’de diyor: Ibn Ömerin hadisi: Öpmek caizdir,’ senedini bulamadim”

Şeyh Sekkaf diyor:”bu tamamen yalniş fikirdir.Bu tabii ki, de Şeyh ibn Teymiyye el-Misriyah’ın Fetvasinda(3/295) bildiriliyor:” Harb dedi Ubeydullah bin Muaz bize dedi ki,babam bana Soayddan o da Cubeladan nakletdi ki,o Ibni Omer(Allah ondan razi olsun) soyle dedigini duydu:”öpmek caizdir . Bütün bu raviler Teymiyyeye gore guvenilirdir.

-(sayfa. 21 no. 3 )
Ibn Mesudun hadisi (r/a): “Kuran yer yüzüne 7 lehçede indirilmişdir. Her ayetin açık ve üstü kapalı manası vardır ve her bir yasak açıkca bildirilmişdir. ”

Albani “Mishkat ul-Masabih, 1/80 no. 238″in köntrolünde belirtiyor ki,Mishkatın yazarı bir çok hadisi sonuçlandırarken “şerhu us-sünneden rivayet olunur” sözlerini kullanıyor, lakin o İlim ve Fedail Kuran bölümlerini incelerken bunu bulamadığını söylüyor!

Şeyh Sekkaf dedi: “büyük alim konuşmuşdur!! Herzamanki gibi yanılmıştır. Ben bu dolandırıcıya şunu söylemek istiyorum. Eğer gerçekden bu hadisi bulmak istiyorsa aşağıdaki başliğa baksın: ‘Al-Khusama fi al-Kur’an’ Şerh-us-sünne’de (1/262),ve Ibn Hibbandan Sahih”inde (no. 74), Abu Ya’ala Musnad’inde (no.5403), Tahavi Şerh el-Muşkil el-Athar’de (4/172), Bezzar (3/90 Keşf al-Esrar) ve Heytemi Majmua’l-Zevaid”de bunu bildirmişler (7/152) ve Bezzar, Abu Ya’ala ve Tabarani al-Evsat”de ravilerin güvenilir olduğunu bildirmişler.”

[Şeyh Sekkaf-Tanâkuzâtü’l-Albânî el-Vâdihati fî ma Vaka’a fî Tashîhi’l-Ahadîsi ve Tad’îfiha min Ahta’in ve Galtatin]

Categories: "Muhaddis" Albani | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

EHL-I SÜNNET’IN VEHHABILERE REDDIYESI: Bir kaç kaynak !!

 

( IZAH : Faydalandığımız eser Ingilizce olduğu için ve sadece alimlerin isimleri ve kitap isimlerini verdiğimiz icin Türkceye cevirmeye gerek duymadık. Sadece ingilizcede izah edilmiş yerlerde çeviri yaptık. Bu kitaptaki listeye kendimizde Bera’atü’l-Eş’ariyyîn kitabından eklemeler yaptık(cizgi altında).
Bera’atü’l-Eş’ariyyîn daki eklemeler fazla değil, çünki çoğu zaten istifade ettiğimiz diğer eserde mevcut.

1) Ata’Allah al-Makki:
al-sarim al-hindi fil `unuq al-najdi

2) Al-`Amrawi, `Abd al-Hayy, and `Abd al-Hakim Murad (Qarawiyyin University, Morocco):
Al-tahdhir min al-ightirar bi ma ja’a fi kitab al-hiwar3) Al-Azhari, `Abd Rabbih ibn Sulayman al-Shafi`i :
Fayd al-Wahhab fi Bayan Ahl al-Haqq wa man dalla `an al-sawab.

4) Al-Dahesh ibn `Abd Allah, Dr. (Arab University of Morocco),
Munazara `ilmiyya bayna `Ali ibn Muhammad al-Sharif wa al-Imam Ahmad ibn Idris fi al-radd `ala Wahhabiyyat Najd, Tihama, wa `Asir

5) Dahlan, al-Sayyid Ahmad ibn Zayni (d. 1304/1886) :
1- al-Durar al-saniyyah fi al-radd ala al-Wahhabiyyah ;
2- Fitnat al-Wahhabiyyah;
3- Khulasat al-Kalam fi bayan Umara’ al-Balad al-Haram

6) al-Dajwi, Hamd Allah:
al-Basa’ir li Munkiri al-tawassul ka amthal Muhd. Ibn `Abdul Wahhab

7) Shaykh al-Islam Dawud ibn Sulayman al-Baghdadi al-Hanafi (1815-1881 CE):
1- al-Minha al-Wahbiyya fi radd al-Wahhabiyya ;
2- Ashadd al-Jihad fi Ibtal Da`wa al-Ijtihad

8) al-Habibi, Muhammad `Ashiq al-Rahman:
`Adhab Allah al-Mujdi li Junun al-Munkir al-Najdi

9) Al-Haddad, al-Sayyid al-`Alawi ibn Ahmad ibn Hasan ibn al-Qutb Sayyidi `Abd Allah ibn `Alawi al-Haddad al-Shafi`i:
1-al-Sayf al-batir li `unq al-munkir `ala al-akabir ;
2- Misbah al-anam wa jala’ al-zalam fi radd shubah al-bid`i al-najdi al-lati adalla biha al-`awamm

10) Al-Hamami al-Misri, Shaykh Mustafa:
Ghawth al-`ibad bi bayan al-rashad

11) Al-Hilmi al-Qadiri al-Iskandari, Shaykh Ibrahim:
Jalal al-haqq fi kashf ahwal ashrar al-khalq

12) Al-Husayni, `Amili, Muhsin (1865-1952):
Kashf al-irtiyab fi atba` Muhammad ibn `Abd al-Wahhab.

13) Ibn `Abd al-Latif al-Shafi`i, `Abd Allah:
Tajrid sayf al-jihad `ala mudda`i al-ijtihad.

14) Ibn `Abd al-Wahhab al-Najdi, `Allama al-Shaykh Sulayman (Abdulvehhab’ın abisi):
al-Sawa’iq al-Ilahiyya fi al-radd ‘ala al-Wahhabiyya.

15) Ibn `Afaliq al-Hanbali, Muhammad Ibn `Abdul Rahman:
Tahakkum al-muqallidin bi man idda`a tajdid al-din.

16) Ibn Dawud al-Hanbali, `Afif al-Din `Abd Allah:
as-sawa`iq wa al-ru`ud.

17) Ibn Ghalbun al-Libi also wrote a refutation in forty verses of al-San`ani’s poem in which the latter had praised Ibn `Abd al-Wahhab.(kirk beyitlik bir kasideyle,San’ani’nin Abdulvehhabi medhettiği şiiri’in reddi) It is in Samnudi’s Sa`adat al-darayn and begins thus( es-Semnudi’nin Saadet ed-Dareyn kitabinda geçmektedir):

Salami `ala ahlil isabati wal-rushdi
Wa laysa `ala najdi wa man halla fi najdi
[My salutation is upon the people of truth and guidance
And not upon Najd nor the one who settled in Najd]
(Doğru ve isabetli yolda olanın üzerine selâmım olsun. Necd ile Necid’de olanların üzerine olmasin)

18) Ibn Khalifa `Ulyawi al-Azhari:
Hadhihi `aqidatu al-salaf wa al-khalaf fi dhat Allahi ta`ala wa sifatihi wa af`alihi wa al-jawab al-sahih li ma waqa`a fihi al-khilaf min al-furu` bayna al-da`in li al-salafiyya wa atba` al-madhahib al-arba`a al-islamiyya.

19) Kawthari al-Hanafi, Muhammad Zahid:
Maqalat al-Kawthari.

20) Al-Kawwash al-Tunisi, `Allama Al-Shaykh Salih: his refutation of the Wahhabi sect is contained in Samnudi’s volume(vehhabilere yaptigi reddiye es-Semnudi’nin eserinde geçmektedir): “Sa`adat al-darayn fi al-radd `ala al-firqatayn.

21) Khazbek, Shaykh Hasan:
Al-maqalat al-wafiyyat fi al-radd `ala al-wahhabiyyah.

22) Makhluf, Muhammad Hasanayn:
Risalat fi hukm al-tawassul bil-anbiya wal-awliya.

23) Al-Maliki al-Husayni, Al-muhaddith Muhammad al-Hasan ibn `Alawi:
1-Mafahimu yajibu an tusahhah ;
2-Muhammad al-insanu al-kamil

24) Al-Mashrifi al-Maliki al-Jaza’iri:
Izhar al-`uquq mimman mana`a al-tawassul bil nabi wa al-wali al-saduq.

25) Al-Mirghani al-Ta’ifi, `Allama `Abd Allah ibn Ibrahim (d. 1793):
Tahrid al-aghbiya’ `ala al-Istighatha bil-anbiya’ wal-awliya .

26) Mu’in al-Haqq al-Dehlawi (d. 1289):
Sayf al-Jabbar al-maslul `ala a`da’ al-Abrar.

27) Al-Nabahani al-Shafi`i, al-qadi al-muhaddith Yusuf ibn Isma`il (1850-1932):
Shawahid al-Haqq fi al-istighatha bi sayyid al-Khalq (s).

28) Al-Qadumi al-Nabulusi al-Hanbali: `AbdAllah:
Rihlat

29) Al-Qazwini, Muhammad Hasan, (d. 1825):
Al-Barahin al-jaliyyah fi raf` tashkikat al-Wahhabiyah.

30) Al-Qudsi:
al-Suyuf al-Siqal fi A`naq man ankara `ala al-awliya ba`d al-intiqal.

31) Al-Samnudi al-Mansuri, al-`Allama al-Shaykh Ibrahim:
Sa`adat al-darayn fi al-radd `ala al-firqatayn al-wahhabiyya wa muqallidat al-zahiriyyah.

32) Al-Saqqaf al-Shafi`i, Hasan ibn `Ali, Islamic Research Intitute, Amman, Jordan:
1-al-Ighatha bi adillat al-istighatha wa al-radd al-mubin `ala munkiri al-tawassul
2- Ilqam al hajar li al-mutatawil `ala al-Asha`ira min al-Bashar
3- Qamus shata’im al-Albani wa al-alfaz al-munkara al-lati yatluquha fi haqq ulama al-ummah wa fudalai’ha wa ghayrihim…

33) Sayf al-Din Ahmed ibn Muhammad: Al-Albani Unveiled: An Exposition of His Errors and Other Important Issues(Albani’nin hataları ve onemli hususlardaki yanlışlarının tanıtımı)

34) Al-Shatti al-Athari al-Hanbali, al-Sayyid Mustafa ibn Ahmad ibn Hasan, Mufti of Syria:
al-Nuqul al-shar’iyyah fi al-radd ‘ala al-Wahhabiyya.

35) al-Zahawi al-Baghdadi, Jamil Effendi Sidqi (d. 1355/1936):
al-Fajr al-Sadiq fi al-radd ‘ala munkiri al-tawassul wa al-khawariq .

36) Al-`Azzami, `Allama al-shaykh Salama (d. 1379H):
Al-Barahin al-sati`at.

[ El-Zehavi’nin eserinin ingilizce tercümesinden alıntıdır: ‘Selefi’ Hareketine Karşı Ehl-Sünnet Doktrini; Tercüme eden: Şeyh Hişam Muhammed Kebbani ]

——————————————————————————————————————————

37) Allame Tahir Sünbül:
El-Intisarü’l-Evliyâi e;-Ebrar

38) Mısırlı Seyyid Mustafa el-Bulaki, San’ani’nin Ibn Abdulvehhab’ı medhettigiği kasidesini meşhur bir kasidesiyle redetmiştir. Saadet ed-Dareyn de bu kaside zikredilmiştir ve yüzyirmialtı beyittir. Birinci beyitin meali şöyledir:

Hamde lâyık ve sahib olanın hamdiyle başlarım. Halkın yardımyla değil, Hakk’ın yardımıyla hidayet dilerim.

39) Seyyid Tabatabaî el-Basri de, San’ani’nin Ibn Abdulvehhab’ı medhettiği kasidesini, bir kaside ile reddetmiştir. O kasidenin birçok beyitleri yine “Saadet ed-Dareyn “ kitabinda zikredilmiştir. Ki o kaside San’ani’nin Ehl-i Sünnet ve necat olan cemaatın fikrine dönmesine sebep oldu. Sanani sonra şöyle der: Necdi hakkında söylediğim kasideden pişmanım. O fikirden geri döndüm.

40)Eş-Şeyhü’l-Müşrifi:
Isharü’l-Ukûk Mimmen Menea’et-Tevessüle bi’n-Nebiyyi ve’l-Veliyyi es-Sadûk.

41) Şeyh Mustafa el-Hammami el-Mısri:
Gavsü’l-Ibad bi-Beyani’r-Reşad

42) Dimaşklı Şeyh Ata el-Kesm:
El-Akbalü’l-Mardiyye alâ el-Vehhabiyye.

[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, s.584-587]

Categories: Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.