Ictihad/hüküm çıkarmak

Hadis Cahili Dalalete Götürü..!

hadisilmiuzerineİmâm, Müctehid Abdullah b. Vehb (rahimehullah) (Ö: 198 H.) şöyle dedi:

ونحو هذا في هذا الفصل قول ابن وهب: الحديث مضلة إلا للعلماء

Hadîs, âlim olanlardan başkasını saptırıcıdır.
[Tertîb-i Medârik, 1/91)]

İmâm (Muhaddis) Sufyân b. ‘Uyeyne (rahimehullah) (Ö: 198 H.)

şöyle demiştir:
Hadîs, fakîh olmayanları saptırır.

Bu sözü İbn-i ‘Uyeyne’den, İbn-i Ebî Zeyd nakletti ve onu açıklarken şöyle dedi:
(İbn-i ‘Uyeyne) şunu demek istiyor:
Fakîh olmayanlar, bazen bir şeyi, görünürdeki ma’nâsıyla anlar. Halbuki o hadîsin başkasının hadîsinden bir te’vîli vardır. Veyâ ona gizli kalan bir delîl vardır. Veya, şu şey (hadîs rivâyeti) ancak deryalaşmış ve iyice fakîh olmuş kimselerin ikâme edebileceği (bulup gösterebileceği) birçok şeyin onun terk edilmesini gerektirecek olduğu terkedilmiş bir şey(rivâyet)’dir.
[İbn-i Ebî Zeyd, el-Câmi’:150]

İmâm İsmâîl b. Yahyâ el-Müzenî (rh)(Ö:264 H.)şöyle dedi:
Allah celle celâlühû size rahmet etsin, topladığınız hadîslere bakınız ve ilmi, fıkıh âlimleri yanında arayınız ki, inşâellah fakîhler olursunuz.
[Hatîb, el-Fakîh vel Mutefakkih: 2/35]

Reklamlar
Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Sahih hadis benim mezhebimdir sözün izahı

Ictihadda isabet edene/etmiyene verilen ecir hakkinda

Şafi fakihlerinden Siracuddin İbnul Mulakkin (723-804 h/1323-1401 m) hadisi ( ictihad edip isabet edene 2 ecir, hata edene 1 ecir hadisi) şerh ederken diyorki:

وهذا إذا كان العالمُ متبحِّراً في العلم بنفسه يرى نفسَه أهلاً لذلك , ويراه الناسُ
فأما المقصِّر فلا يسوغ له أن يدخُلَ نفسُه في شيءٍ مِن ذلك , فإن فعَل هلَك

“Eger alim ilimde kendiliyinde derinlesmis, kendini bu işin (ictihadin) ehli görüyorsa, insanlarda onun oyle olduğunu düşünüyorsa o zaman hadisde denildigi gibidir.
Yetersiz (muctehid olmayan) olan kimseye gelince, onun kendinisinin bu gibi işlere girmesi caiz degildir. Eger girerse helak olur!”

[Siracuddin İbnul Mulakkin: Et Tevdih: 33/134]

devami gelecek biiznillah

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mutlak içtihad!!

Imam Münavi, Camiussağir üzerine yazmış olduğu Şerh-i Kabir’ inde şöyle demiştir: Allame ibni Hacer-i Heytemi şöyle ifade etmiştir: ”imam Süyuti ictihad edebileceğini iddiaya kalkınca, o asrın alimleri ayaklandılar, hepsi bir ağızdan atışa geçtiler ve ashabın iki gruba ayrıldığı mes’elelerden kendisine süal açtılar. Şayet ictihadın en aşağı mertebesi bulunan fetva verme ictihadına sahip ise, bunlara cevap vermesini istediler ve: Bu vecihlerden racih olanı, müctehidlerin kaideleri üzerine söyle”dediler. imam Süyuti, bazı meşguliyetleri sebebiyle bunlara bakamadığını ileri sürüp, süalleri cevapsız bırakdı.

Şihab demişdir ki: “ictihadın en düşük derecesi olan fetva vermenin zorluğunu düşün! O zaman mutlak ictihad iddiasına kalkan zavallının durumundaki şaşkınlık ve fikrindeki bozukluk kendiliğinden ortaya çıkar. Bu iddia, kör yürüyüşünü andırır. Gözü zayıf bulunan bir devenin, kah oradan, kah başka bir yerden atlamasına benzer. Kim mutlak ictihad fikrini tasavvur ederse, şu zaman insanlarından birisine bu sıfat ve salahiyeti nisbet etmekte Allah’tan utansın.

Ibni Salah ve buna tabı olan kimseler, “Üçyüz seneden beri, ictihad kesikliğe uğramışdır” dediler. ibni Salah, altıncı hicret asrında yaşamıştır. Onun yaşadığı devre göre, ictihadın ardı üçyüz yıldan beri kesilmiş olursa, ibni Hacer’in yaşadığı onuncu asra nisbetle bu müddet altıyüz seneye yükse[miş olur. Şu anda, bin seneye yakın bir zamandan beri, ictihadın arkası kesilmiş olmaktadır.

Zira biz. Hicri 14. asrın 1 7. yılında bulunuyoruz. Bu sene, “Huccetullah alel Alemin” adlı kitabın telif edildiği yıldır. ibni Salah, bazı usul alimlerinden “imam Şafiinin asrından sonra müctehid-i mutlak yokdur” dediklerini nakil etmektedir. Bahr sahibi, “Şafii nasları kaybolsa, göğsümden doldururum” demişdir. Bu gibi alimler ictihada ehil olmazlarsa, onların ibare ve ifadelerini anlayamayan bir takım kimselerin mutlak ictihada salahiyetleri nasılolabilir?

Şafii mezhebine mensup bulunan imam Rafii’den naklen “Envar”da şöyle denilmektedir: “Halk, bu gün müctehid bulunmadığı fikrinde ittifak etmiş gibidir.” Şam havallsinin değerli alimi ibnü Ebiddem, ictihadın şartlarını sıraladıktan sonra şöyle demiştir: “Bu şartların, zamanımızdaki alimlerden bir şahısda bulunması düşünülemez. Bu gün bir müctehid-i mutlakın mevcut olması şöyle dursun, kendi imamının ictihadlarında sözleri muteber görülebilecek “Müctehidün fil-mezheb” bile yoktur. Bu nedir? Allah’ın, halkı ictihadtan aciz bırakması ve zamanın (böyle alimler yetişdirmekten) kesitdiğini ve kıyametin yaklaştığını kullarına ilanından başka bir şey değildir.
Şeyh’ul-ashab ei-Kaffal diyor ki: “Fetva iki kısımdır: Biri ictihad şartlarını kendisinde toplayan kimsenin fetvasıdır ki, bu kaabiliyette kimse bulunamaz. ikincisi, hak mezhebierden birine intisap edip, bu mezhebi öğrenmek ve bu sahada mezhebin usülünden hiçbir şey müstesna kalmamak üzere ihtisas sahibi olmaktır. Bir vak’adan sorulduğunda, nassı biliyorsa soran arkadaşına cevap vermek; şayed nas yoksa, mezhebinin usülü üzerine ictihadda bulunmakdır. Bu kabilden bir fetva sahibi, kibrit-i Ahmer den daha azdır.

Kadri yüksek, mezheb sahasında söz sahibi, Kaffal’in sözü bu olunca, asrımızın alimleri nasıl müctehid olurlar? Kadı Hüseyin, Füranl imamülharemeyn Abdülmelik’in babası Abdül-ilah, Seydalanl Büşenci hep onun yetiştirdiği alimlerdir.Bu zatlar ve Ebü Hamid  azali’nin talebeleri vefat edince ictihad yolu kesilmiş oldu. Onların gayesi, mezhebin hükümlerini aktarıp anlatmak ve onu korumaya çalışmaktır. Şu zamanda dünya bu kırattaki alimlerden boşalmış durumdadır.

Huccetül-islam imam Gazali, asrında müctehid bulunmadığını ihya’da sarahatle şöyle ifade etmektedir: “Kendisinin ictihad rütbesi bulunmayan kimseye gelince, -ki her asrın insanının hükmü budur-mezhebinin hükmünü nakl ederek fetva verir. Şayet mezhebinin bir zayıf noktası açığa çıkarsa onu terk etmez.”

EI-Vasit’de de şöyle demektedir: ” Kadı’da aranan ictihad şartları, asrımızda bulunmaz hale gelmiştir.”

Kim bu bahisde genis olarak bilgi öğrenmek isterse ‘Vasit’ e baş vursun ve ibni Kaası m’ın · “Cemu’I-Cevami” haşiyesine, lbni Hacer’in fetvasına ve Şeyh Muhammed’übnü Süleyman’ül-Kürdl’nin fetvalarına, ilim adamlarının usül-i fıkıh kitaplarına müracaat etsin. Bu kitaplarda; “Mutlak ictihad” müsadesi şöyle dursun, ictihadın kesildiğine dair hüküm bulacaktır.

Allame Kürdi diyor ki: Asırlar öncesinden beri ictihadın son bulduğuna dair Fahr-i Razi ve imam Rafii ile imam Nevevi’nin hükümleri şöyledir:

“Bu gün halk, ictihadın son buldugunda ve muctehıd bulunmadığında icma yapar gibi ittifaka varmışlardır.” ictihad derecesine ulaşmayan kimse sahih bir hadis gördüğü zaman ona muhalefet yapmaya nefsi cömert davranmaz ise bu kimsenin uygulayacağı hüküm, müctehidlerden fikir aldığı kimseyi inceleyip, bu mevzuda onu taklit etmektir. Imam Nevevı, Ravdatu t-Talıbın adlı eserinde söyle ifade etmektedir: “ictihad derecesine ulaşmayan bir kimsenin kitap ve sünnetten hüküm çıkarmaya kalkışması caiz değildir.”
Ictihadın zorluğunu anladınsa bu takdirde; bir kısım ilim talebesinin, kendilerinin, “Mutlak ictihad” derecesine ulaştıklarını, kitap ve sünnetten dini hükümler çıkarmaya ehliyet sahibi bulunduklarını, dört imamdan birini taklit etmeye ihtiyaçları olmadığını; yetişdikleri mezhebi terk edip, islami mezheblere karşı sakat düşünceleriyle itiraz ettiklerini ve “Biz bir takım adamların reyleriyle amel edecek değiliz” demelerini ve buna benzer gurur ve cehalet ehline yakışan ifadeler kullanmalarını da anlamış olursun. Bu iddialar, şeytanın vesvesesinden ve nefsani bir davaya kapılmaktan doğar. Bu kimseye böyle sözleri konuşturan amil, kıt akıllı ve dini sahada zayıf olması, nefsani hareketlere ve cahilliklere razı olmasıdır. Katmerli ayıpları, bu hallerinin üzerine dürülmüş ve vesvese, ahmaklık ve utanmazlıklarından doğan istekleri açığa çıkmış bulunmaktadır. Allah’ın gadabına uğramaları ve kullarının bu kimselerden hoşlanmaması sebebiyle arzuları kursaklarında kalmıştır. Halka rezil olmuşlar ve hicve uğrayarak istihzaya maruz kalmışlardır.

“Kimin nefsi cahilse, başkasının re’yini kendisinden daha düşük takdir eder.”

Avamdan bazı insanlar gördüm, Kur’an-i Kerim ve Sahih-i Buhari’den şer’i hükümleri çıkarabileceklerini iddia ediyorlardı. Cehalete ve sapıklığa bakınız! Aman kardeşim, böyle laflar etmekten sakın. Bu gibi ahmaklar ile toplantıya katılmaktan da çekin. Kendi mezhebine sahip ol, dört imamdan hangisini dilersen onu taklit et. Fakat bu taklidin, dilediğin şekilde hareket etme ruhsatı ve dini hükümlerde mezhebierin telfıki şeklinde olmasın. Zira hiçbir imam telfik’e müsaade veren bir söz söylememiştir. Bu fikir memnudur.

Bir kaç hadis, biraz Arabca ve ancak orta derecede bir bilgi öğrenmişlerdir . . . Bunlara “Alim” ünvanının takılması, ancak bu asırda görülebilmektedir. Bununla beraber, bu kimseler ile dini hükümlerde ictihad etme derecesi arasında polis ile devlet reisi arasındaki kadar büyük bir açıklık mevcuttur. Lakin bu zavallılar; gafletleri, akıllarının azlığı ve kendilerini beğenmeleri sebebiyle, noksan ve hataları belli olduğu halde, bunda olgunluk bulunduğunu zannederler. Şeytan, bu yalan davada ehliyetleri varmış gibi fikirlerini onlara süslü gösterir. ictihada yeltenmeyi, “Takvaca hareket etmek ve dini sahada araştırma yapmaktır” diye yutturmaya uğraşır. Dinlerinin selameti için müctehidlerden birini taklit etmeyi caiz göstermez ve hiçbir kimsenin aracılığı olmadan dinlerinin hükümlerini kitap ve sünnetden çıkarmak gerektiğini telkiyn eder.

[Yusuf Nebhani, Şevahidü ‘l-Hakk, sayfa 20-23]

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Sahih hadis benim mezhebimdir sözün izahı | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ictihad iddiasi!!

Alimler, dört imamdan sonra içtihad iddıalarını Kabul etmemişlerdir. İşte Celaleddin es-Suyuti örneği! Bu zat içtihad iddıasında bulunduğunda, sahip olduğu yüksek konuma rağmen şiddetli bir tepkiyle karşılaşmıştır:

Nitekim İbn Hacer el-Heytemi bu konuda şöyle demektedir:

Celaleddin es-Suyuti içtihad ıddıasında bulunduğunda muasırları buna topyekün bir tepki göstermiş ve kendini eleştirmişlerdir. Bu alimler, kendisine gönderdikleri mektupta, Şafii fakihle

rin iki vecihli olarak ortaya koyduğu meselelere yer vermiş ve eğer kendisi en azından, içtihad mertebelerinin en düşüğü olan Fetva içtihadı konumunda ise, müctehidlerin koyduğu kurallar muvacehesinde bu vecihlerle ilgili bir tercihte bulunmasını istemişlerdir. Bunun üzerine es-Suyuti yoğunluğunu mazaret göstererek herhangi bir şey yazmadan mektubu iade etmsitir”

Es-Şihab er- Remli ise soyle demistir:

“içtihad mertebelerinin en düşüğü olan Fetva içtihadı mertebesinin bile ne kadar zor olduğunu idrak edenler, şunu çok rahat fark eder ki, Mutlak içtihad bir yana, fetva içtihadı iddiasında bulunan kişi, kendi konumunu belirlemede bocalayan ve düşüncesi karışık bir kimsedir. Böyle bir kimse kör kuyuya gözü bağlı inen kişi gibidir”
“Mutlak içtihad mertebesinin ne olduğunu az çok anlayan kimse, UTANIR da, bu zamanın alimlerinden kimseye mutlak müctehid vasfını vermez”

“Şayet İmamu’l Harameyn ve Gazali gibi büyükler, mezhep içi içtihad mertebesine bile varamamışsa, onların söylediklerini dahi doğru anlamaktan aciz olan kişiler, daha büyük bir mertebeyi: Mutlak müctehidliği nasıl iddia edebilir?? Şubhanallah!!! Bu kocaman, asılsız bir iddiadır!!”

ES-Şihab er- Remli babasi Ebu’l-Abbas er-Remli’den naklediyor:

“Celal’e(es-Suyuti) tevcih edilen, menkul hilafi meselelerden olusan 18 fikhi soruya vakif oldum. Bunlarin yaklasik yarisini ez-Zerkeşi gibi muteahhir alimlerin sozlerine dayanarak cevapladim. Ancak geri kalan sorulari cevaplayamacigimi belirtmeliyim; zira sadece bir cahil yada fasık tercihe karsi cüretkar davranabilir”
[Feyzu’l-Kadir: 1/15-16]

İyice düşünün!! Bu imamlar, mezhep içi tercihte bulunan; ancak buna ehli olmayan kişileri cehalet ve faşiklik ile nitelemiştir. Hal böyleyken, daha doğru dürüst düşüünme yetişine sahip olmayan insanların, kendi arzu ve eğilimleri doğrultusunda mezhepler arası yaptığı tercihe ne demeli??? Bu kişinin içinde bulunduğu durum ne olur?

İmam Gazali:
“İçtihad mertebesine varmayan kişiler- ki asrımızda yaşayan herkesin durumu bundan ibarettir- kendilerne bir mesele sorulduğunda sadece imamın

ın mezhebini nakletmek suretiyle fetva verebilir. Mezhebin o konuda zayıf olduğu kanaati kendisinde hasıl olsa bile mezhebini terk etmesi caiz olmaz”
[el-Gazali,Ihya,1/46]

Hafız Zehebi:
“Günümüzde yalnızca bilinen 4 mezhep kalmıştır. Müctehid olmak bir yana, bu mezhepleri bile hakkıyla bilen kimse çok azdır”
[ez-Zehebi, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ,8/92]

Tarihçi İbn Haldun:
“İslam memleketlerinde taklit, dört imamla sınırlı kalmış, bunların dışındaki imamları taklit edenler inkıraza uğramıştır. İlimlerin istilahları dallanıp budaklandığı, içtihad mertebesine ulaşmak adete imkansız hale geldiği için, birde bu mertebenin ehli olmayan, görüşüne ve dindarlığına güvenilmeyen insanlara verilmesinden korkulduğundan dolayı insanlar ihtilaf kapısını kapatmıştır. Alimler de, yetersiz olduklarını beyan edip herkesi mensup olduğu mezhebin görüşüyle amel etmeye yönlendirmiştir”
[Ibn haldun,el-Mukaddime,314]

el-Hattabi(isabet ederse iki,hata ederse bir ecir) hadisini şöyle açıklar:

“Bu hadis, içtihad için gerekli şartları haiz olan, kıyasın vecihlerini ve usulü bilen müçtehidler hakkındadır. İçtihada ehil olmayan kişilerin yaptıkları ise, zorlamadan başka bir şey değildir. Böyle kimseler hükümde hata ettikleri takdirde mazur görülmedikleri gibi, çok büyük veba/günah altına girmelerinden korkulur”

[Rihle,2. sayı,sayfa 130-131]

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak

Bir kimsenin, müçtehid derecesine vasıl olabilmssi için gereken vasıflar!

Bir kimsenin, müçtehid derecesine vasıl olabilmssi için şu vasıflara sahip olması gerekir:

1. Kur’an’a ait bilgileri, Kur’an’m bütün mâ­nâlarım ve vecihlerini bilmelidir. Kur’an’m ahkâ­ma taallûk eden âyetlerinin lügat ve ıstılah mâ­nâlarını bilmelidir, Kitab’ın hâs-âmm mücmel-müfesser, nasih-mensuh, hakikat – mecaz, sarih – ki­naye, zahir, nass ve muhkem gibi bütün kısımla­rını bilmelidir.

2. Hadis ilmini tamamen bilmek. Ahkâma ta­allûk eden hadislerin tevatür, meşhur ve âhad yol­larını; hadislerin metinlerini; bizlere ne suretle rivayet edildiğini; mânâlarının vecihlerini yani lügat ve ıstılah mânâlarını; Kitap’la müşterek elan har., âmra, mücmel, müteşabih; bütün kısım­ları lâyıkıyla bilmelidir.

3. Müçtehid, icmâ’ın varid olduğu yerleri bil­melidir ki, icmâa muhalif içtihadda bulunmasın.

4. Kıyas’m şartlarıyla, hükümleriyle ve kısımlarıyla vecihlerini, makbul veya merdut olan şekillerini, «Usûl» ilminde olduğu gibi bilmelidir.

İçtihadın şartları yukanda sayılanlardan iba­ret olmakla baraber, İslâm âleminde umum tara­fından kabul olunmuş ve yaşayan dört Ehl-i Sunnet Mezhebi’nden başka mezhep tesis olunmamış­tır. İslâm âlimleri, yeni mezhepler kurmak yerine, yaşayan dört Ehî-i Sünnet Mezhebi’nden birine ilntisap etmişler ve halkı da bunlardan birini tak­lide çağırmışlardır. Ayrıca mezhepleri birbirine eklemenin de yanlış olduğunu beyan ederek sa­kınmaya davat etmişlerdir.

Müçtehid derecesinde olmayan insanlar ise, bir müçtehidi taklid ederler. Çünkü, halkın vazi­fesi müçtehidlerin sözü ile amel etmektir; kitap, sünnet vs sahabenin sözleriyle değil. Zira halk, ki­tabın ve sünnetin delâlet ettikleri mânâları, hü­kümleri, nâsih ve mensuh gibi meseleleri anlaya­maz.
Müçtehidler, bunları halktan daha güzel an­lar ve hüküm olarak çıkarırlar.

Bu hususta «Müç­tehid, bu âyeti veya hadisi görmemiş olabilir» şek­linde bir söz de söylenemez. Çünkü bir kimse âyet ve hadisleri, sahabenin sözlerini bilmiyorsa, zaten müçtehid değildir.

Buradan çıkan netice şudur ki; bir mesebde, müçtehidin içtihadı ve fakihin fetvası; o hususta­ki bütün nass’ları bilmesine imkân olmayan halk için, nassa, yani âyet, hadis ve sahabe sözüne ter­cih edilir.

[Ömer Nesefi, İslam İnancının Temelleri Akaid]

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Mezhep | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Herkes kendi görevini yapmali!!

HAK GELDİ BATIL YOK OLDU, BATIL YOK OLMAYA MAHKUMDUR…
HARİCİLER HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ BU ZAMANIMIZDA DA FİTNE VE FESADA DEVAM ETMEKTEDİRLER. ABDULLAH BİN UBEY BİN SELUL HAYATI BOYUNCA MUNAFIKLIK PEŞİNDEYDİ, BİR AN BİLE MUNAFIKLIĞINI BIRAKMADI.

Mü’min kardeşlerim;
Herkes kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Efendimiz sav yere bir çizgi çizdi ve bu benim çizgimdir benim yolumdur, etrafına da sağa sola sapan çizgiler çizdi ve bunlar da bu çizginin dışına çıkanlardır diye buyurdu.
Hariciler; adları zaten apaçık onların kişilik ve görüşlerinin haricul hat (çizginin dışına çıkanlar) olarak ortaya koyuyor.
Bunlar akaid alanında olsun fıkıh alanında olsun her zaman kendilerini alim allame zannedip güya doğru yol budur dercesine RESULULLAH’I sav bile yalanlamış oldular.

Bunlar BİDAT ehli insanlardır. Kendilerinin dışındakileri de kafir ve bidatçı olarak kabul ederler. Nasları güya kendi kafalarına göre güya sahih budur deyip HİÇBİR ALİM’E itibar etmezler. Sadece kendi mezhebindeki alimlere itibar ederler, zaten mezheb alimleri de bişey bilmedikleri için 4 mezhebin görüşünden bize göre sahih olanı alırız derler.
Bakalım sahih olanını bilince de bununla amel edebilirler mi?
TAKLİD ETMEDEN YAPABİLECEKLER Mİ ?
CEVAP:
Tarihe bi göz gezdirelim; HERKES KENDİ GÖREVİNİ YAPAR.
قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم : إِذَا ضُيِّعَتِ الأَمَانَةُ فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ قَالَ كَيْفَ إِضَاعَتُهَا يَا رَسُولَ اللهِ قَالَ إِذَا أُسْنِدَ الأَمْرُ إِلَى غَيْرِ أَهْلِهِ فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ.
Efendimiz sav: “Emanet zayi olduğu zaman kıyameti bekleyin! …
dedi ki: emanet nasıl zayi olur? buyurdu ki: “İş, ehli olmayan kimselere verilince emanet zayi edilmiş olur; işte o zaman kıyameti bekleyin”. (buhari/ ilim/ 2)
Demek ki kardeşlerim herkes kendi görevini yapacak, alim ilimle cahil alimin sözü ile…
Şimdi asıl konuya bakalım HÜKÜM ÇIKARMA İŞİ KİMİN İŞİ ?
HÜKÜM ÇIKARMAK FAKİHLERİN İŞİDİR, FAKİHLERDEN KASIT MÜCTEHİD ALİMLERDİR, müctehid alimler ”MUTLAK MÜCTEHİD, MÜCTEHİDUN FİL MEZHEB, MUCTEHİDUN FİL MESAİL vs”

Bu yüzden FAKİH; mufessir, muhaddis ve mutekellimlerden (kelam alimleri) görüşleri toplar ve HÜKMÜ KOYAR.

Ne mufessir ne muhaddis ne de mutekellim hüküm ile uğraşmazlar. MUFESSİRLER: ayet i kerimenin manalarını ve delaletlerini, nasih mensuhunu, nuzul sebebini vs dile getirirler ve onları FAKİHİN önüne koyarlar.
MUHADDİSLER: hadis i şerifleri sahih zayıf vs sıfatları ile toplarlar ve FAKİHİN önüne koyarlar.
MUTEKELLİMLER: akaidi kuralları dile getirir ve; bu amel küfrü gerektirir, şu amel bidatliği, o amel fasıklığı. Bilgileri FAKİHE sunarlar.

SONUÇ:
FAKİH (MÜCTEHİD): önce bir usul koyar ve; ayete, hadise ve akaide göre HÜKÜM verir.
o zaman bu hükümler öyle kafadan verilmiyor ya da bir hadis buldum evet sahihmiş o zaman hemen şu adama kafir diyebilirim, müşrik diyebilir demez….! bütün bu kurallar ÜMMETİN alimleri tarafından verilmiştir.
MUFESSİRLER: Kaç mufessir var? bunlardan kaçı hüküm belirtip ictihad etti?
MUHADDİSLER: en basiti İMAM I BUHARİ’NİN sahih kitabında 480 tane muhaddis var, İMAM I MÜSLİM’İN sahihinde 620 muhaddis var. Eğer araştırırsak ALLAH bilir belki binlerce MUHADDİS var ama hangisi hüküm verdi? bilmiyorlar mıydı??? hayır kesinlikle sahih olan hadisleri biliyorlardı ama onlardan sadece parmak sayısınca MUHADDİS hüküm verdi, o da bize delil olamaz çünkü onların FAKİHLİĞİ DE VARDI.
MUTEKELLİM: ka. mutekellim tenıyorsunuz ? onlardan da göz gezdirin hangileri ictihad ettiler???

BİR DAHA YUKARIDAKİ BİLGİLERE BAKALIM, TEKRAR TEKRAR OKUYALIM. BİZ BU KISIMLARDAN HANGİSİNDEYİZ???
CEVAP: HİÇBİRİ NE MUFESSİRİZ (AYET NEDİR BİLMİYORUZ DAHA ARAPÇA BİLE BİLMİYORUZ). NE MUHADDİSİZ (1 HADİS BULMAKLA OLMUYOR), NE MUTEKELLİMİZ (DAHA KELAM İLMİNİN MEBADİ VE MEKASIDLARINI BİLE BİLMİYORUZ, İLK KURALI OLAN AHKAM I AKLİYİ BİLE BİLMİYORUZ)
DİKKAT!!!
EĞER AYETLERİ, HADİSLERİ VE AKAİDİ KURALLARI OLDU DA BİR SİTEDE İNTERNETTE GEZERKEN AZ BİRAZ ÖĞRENDİK ! O ZAMAN SEN FAKİH DEĞİLSİN Kİ HÜKÜM VERECEKSİN???

KARDEŞLERİM; HARİCİLİK KİMSEYE FAYDA VERMEMİŞTİR. İBN UBEY BİN SELUL’ÜN (YUKARIDA DA DEĞİNDİĞİMİZ GİBİ MUNAFIKLARIN BAŞI) SONU GÖZLERİMİZİN ÖNÜNDE ÖLDÜ GİTTİ, ALLAH U TEALA: RESULÜNÜ SAV ONLARA MAĞFİRET DİLEMEKTEN DE NEHYETTİ, ONLARIN NAMAZINI DA KILMA ONLARA İSTİĞFAR (AF) DA DİLEME. DİYE EMRETTİ…!
اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
”Onlar için mağfiret dile veya onlar için mağfiret dileme. Eğer yetmiş kere mağfiret dilesen de Allah, onları asla mağfiret etmez. İşte bu, Allah’ı ve O’nun Resûl’ünü inkâr etmeleri sebebiyledir. Ve Allah, fasık kavmi hidayete erdirmez.” (TEVBE: 80)

O ZAMAN GÜZEL KARDEŞLERİM BİZ NEYİN DAVASINI YAPIYORUZ ?
İKİ AYET OKUDUK DİYE ALİM Mİ OLDUK?
BİZ EN İYİSİ BİR İNSAN ŞEKLİ GİBİ TASAVVUR EDERSEK İSLAMI; HERKES BİR YERDE HÜCRE OLUR.
EĞER AYAK HÜCRESİ KALKIP DESE Kİ: ”BEN BEYİN HÜCRESİ OLACAM”. AYAK TUTMAZ, İSLAM YIKILIR…!

KAFİRLERİN BÖL PARÇALA ->YE<- PROPAGANDALARINA ALET OLMUŞ OLURUZ. HARİCİLER HİÇBİR ZAMAN İSLAMA YARAR VERMEDİLER , KULLUHU ZARAR OLDU.

KENDİ NEFSİMİZE EZİYET ETMEYELİM. ÜSTÜMÜZE DÜŞEN; HÜKÜM VERİP İNSANLARI TEKFİR ETMEK DEĞİL, SALİH AMEL İŞLEYİP ALLAH U TEALA’YA KUL OLMAKTIR….

ALLAH U TEALA HAKKI HAK GÖSTERİP İNTİSAB, BATILI BATIL GÖSTERİP İCTİNAB ETMEYİ NASİP BUYURSUN..

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Mezhep | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kurani Kerimi tefsir edebilmek icin gereken 15 ilim dali!!

KUR’ANI KERİMİ TEFSİR EDEBİLMEK İÇİN GEREKEN 15 İLİM DALI

Zamanımızda birkaç ayetin manasını bilen insanların, Kur’an-ı Kerimi Türkçe malinden okuyarak “müfessir” kesildiğini ve ayetlere kendi yorumları ile mana verdiğini görüyoruz. Bu çok… yanlış bir harekettir. Kur’an ayetlerinden mana çıkartmak yani tefsir ilmi herkesin yapacağı bir iş değildir. Tefsir âlimleri, bir insanın Kur’an’ı tefsir edebilmesi için o kişinin 15 ilim dalında ihtisas yapması gerektiğini vurgulamışlardır. İşte o 15 ilim dalı:

1- Lügat İlmi: Kur’an-ı Kerimdeki her kelimenin asıl manasını bilmeye yarayan ilimdir. Mücahid (Rahmetullahi Aleyh) diyor ki:“Allah’a ve kıyamet gününe iman eden kimsenin Arapça kelimelerin bütün manalarını iyice bilmeden Kur’an-ı Kerim hakkında ağzını açması caiz değildir.” Sadece bir kelimenin bir kaç manasını bilmek de yeterli değildir. Çünkü bir kelime birkaç manayı içine aldığı halde kişi bunlardan bir ikisini bilir. Halbuki orada gerçekten başka mana kastedilmiş olur. (Taha suresinde geçen “Allah arşı istiva etti” ayetinde istiva kelimesinin diğer ayetlerle çatışan “oturdu” manasını almak da böyle bir hatadır. Bu lügat ilmini iyi bilmemekten kaynaklanmaktadır.

2-Nahv (gramer ilmi): İrabın, yani harekelerin değişmesi ve başka şekle girmesiyle mana tamamen değişir. İrabı bilmek ise nahv ilmine bağlıdır.

3- Sarf İlmi: Bu ilmi bilmek gerekir. Çünkü kelimenin şekil ve binalarının değişmesi ile manaları tamamen değişir. İbni Faris (Rahmetullahi Aleyh) diyor ki: “Sarf ilmini kaybeden çok şeyi kaybetmiştir.”

4- İştikak (kelime türetme) İlmi: Bir kelime iki ayrı kökten meydana gelmiş ise onların manası da değişik olur. “Mesih” kelimesinin dokunmak manasına gelen “mesh” ve ölçek manasına gelen “mesahet” kökünden geldiği gibi.

5- Menai İlmi: Bu ilimle sözün manaya göre dizilişi bilinir.

6- Beyan İlmi: Bu ilimle sözün açık ve kapalı manaları, benzetme ve kinayeleri bilinir.

7- Bedi İlmi: Bu ilimle sözün ifade etme bakımından güzellikleri bilinir. Bu üç ilme “İlmi belagat” denir ki, Kur’an tefsir edenin bilmesi gereken önemli ilim dallarındandır. Zira Kur’an-ı Kerim başlı başına bir mucizedir. Belağatı ile onun benzeri getirmekten herkesi aciz bırakan hali bilinir.

8- Kıraat İlmi: Çeşitli okuyuşlar yüzünden farklı manalar anlaşılır. Böylece bir mananın diğeri üzerine tercihi bilinmiş olur.

9- Akaid İlmi: Kuran’ı Kerim’de bazı ayetler vardır ki, onların zahiri manalarını Allah’u Zülcelal için kullanmak doğru değildir. Bu bakımdan onlarda bir tevile ihtiyaç doğar. Mesela Fetih Suresi 10. Ayette geçen “Allah’ın eli” ifadesi gibi.

10- Usul-ü Fıkıh İlmi: Bununla bir delile dayanarak ve kaynağına inerek hüküm çıkarma yolları bilinir.

11- Sebe-i Nuzül: Ayetlerin iniş sebebini de iyi bilmek gerekir. İniş sebebini bilmekle mana daha açığa çıkar. Bazen mananın kendisini anlamak bile iniş sebebine bağlı olur.

12- Nasih ve Mensuh İlmi: kur’an’da lafzı ve manası sonradan başka bir ayet ile kaldırılan ayetler bulunmaktadır. Bu ilim bilinmezse o ayetleri anlamak imkansızdır.

13- Fıkıh İlmi: Bir şeyin teferruatı tam olarak kavranırsa onun bütünü tanınmış olur.

14- Hadis İlmi: Kur’an-ı Kerimde tafsilatı zikredilmeyen ayetleri tefsir eden hadisleri de bilmek gerekir.

15- Vehbi İlim: Bunların hepsinden sonra “Vehbi İlim” gerekir ki, Cenab-ı hakk’ın özel ihsanıdır. Onun hususi kullarına lutfeder.

Halk hazreti Ali (Radıyallahu Anh)’a “Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sana bazı özel ilimler öğretti mi veya başkalarına söylemediği, sana ait özel vasiyeti var mı?” diye sorduklarında bu konuyu işaret ederek şöyle buyurdu: “Cenneti yaratan ve Vücuda can veren (Allah)a yemin olsun ki, bu (bende olan şey) Allah’u Teâlâ’nın kendi kelamını anlamak bir kimseye lütfettiği anlayıştan başka bir şey değildir.”

İbni Ebiddünya (Rahmetullahi aleyh) diyor ki: “Kur’an ilimleri ve ondan hasıl olanlar sahili olmayan deniz gibidir.”

Yukarıda anlatılan bu ilimler Kur’anı tefsir edecek biri için vasıta yerindedirler. Eğer bir kişi bu ilimleri bilmeden Kur’an’ı tefsir ederse, o kendi görüşüne göre tefsir yapmış olur k, bu yasaktır ve bunu yapanlar için tehdit hadisleri vardır.

Kimya-i Saadet’te şöyle yazılmıştır: “Kuran’ı Kerim’in tefsiri üç kişinin kalbine açılmaz.

1- Arapça ilimlerini bilmeyene

2- Büyük günah işlemekte ısrar eden veya bid’at işleyene ki, onun işlediği günah ve bid’at yüzünden kalbi kararır. Bu yüzden Kur’anı anlamaktan aciz kalır.

3- İtikadi meselelerde zahiri manaya inanmış olup Kur’an-ı Kerimin herhangi bir cümlesi inancına ters düşünce bundan hoşlanmayan kişiye de Kur’an’ı anlamak nasip olmaz.

Allah bu üç kısımdan bizleri muhafaza eylesin.

Kur’an-ı Kerime mana vermeye kalkışan adama sorarlar: “Sen bunlardan hangisini biliyorsun” diye. Cevap veremez, tutulur. Çünkü ihtisas alanı başkadır. O fitneciliğin, bidatçiliğin tezini yapmıştır.

Kimisi de kız tavlama taktikleri alanında uzmandır ama bir bakarsınız Türkçe okuduğu mealden yola çıkarak ayeti tefsir etmeye kalkar.

Dolayısıyla hiç alakası olmadığı, bu ilimlerin onda birini bile bilmediği halde Kur’an’ı tefsir etmeye kalkışan insanların sapıtması normaldir. Çünkü tutunacağı dal, dayanacağı birşey yoktur.

BÜYÜK TEHLİKE

Bilerek saptıran ve ayetleri tahrif edenlerden başka cahil olup iki ayet bile okuyamayan insanlar da vardır. Cehalet mazeret kabul edilmeyeceğinden bu konudaki tehditlerden bir tanesi de şöyledir:

Bir Hadis-i Şerifte buyruluyor ki:
“Kim, Kur’an’ın hükümleri ve anlamı hakkında bilgisiz olarak konuşursa, Cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Tirmizi, Tefsir-i Kur’an 1)

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Mezhep | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

YARIM HOCA DINDEN EDER!!(cok guzel bir yazı)

Başlıktaki sözü bilmeyen yoktur, bir atasözünün yarısı.

Tamamı ise şöyle: “Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder.”

Bu sözün içinde sanki, yarım hocalığın yarım hekimlikten çok daha vahim olduğunu hissettiren bir anlatım da saklı gibi.

Yani yarım hekimin yaptığı birkaç kişinin canına mal olur belki.

Ama yarım hoca yalan-yanlışla kalpleri kafaları karıştırınca, bunun bedelini yerine göre bütün bir toplum öder.

Üstelik hem dünyada, hem de ahirette!..

“Yarım hoca dinden eder” sözünün doğruluğunu en çok, din adına ağzını bir kere açınca bir daha susmak bilmeyen kişilerin çoğaldığı günümüzde hissediyoruz.

Eğitimi, uzmanlık alanı, ilmî seviyesi… ne olursa olsun, dinî konularda kendisini söz söyleme, hüküm verme mevkiinde gören herkes, herhangi bir denetim mekanizmasının bulunmadığı bu alanda, zaman içinde rahatlıkla “otorite” olabiliyor, hatta kendi kitlesini oluşturabiliyor. Bu durum, dinî alanda bizzat din adına endişe verici bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzun ifadesidir.

-Ahkâm kesmenin dayanılmaz cazibesi

Gerçek alimlerle yarım hocalar birbirine karıştırılınca, daha doğrusu toplumun önüne sürekli “yarım hocalar” çıkarılınca, “fetva vermek”le “ahkâm kesmek” arasındaki fark da ister istemez kayboluveriyor. Bir zaman sonra bakıyorsunuz takva, ihlâs, tevazu, fedakârlık… gibi temel tutum ve davranışlarla toplumun önünde önder ve örnek mevkiinde olan alimler gitmiş, yerine malumatfuruşluk, gösteriş budalalığı, bencillik, kibir, riyakârlık… gibi hastalıklarla arızalı insanlar gelivermiş.

Burası, toplumun hassasiyetlerinin tahribata uğradığı yerdir. Bir toplumun dinî değerleriyle oynamak, kimliğiyle oynamak demektir. Kimlik bunalımına düşmüş bir toplumun son tahlilde varacağı yer ise, başkalarına kölelikten başkası değildir.

-“Alim”in gerçeği ve sahtesi

Bir kimsenin “alim” sıfatını hak etmesi, etikete, mevkiye, diplomaya… bağlı değildir. Gerçek alim, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e vâris olarak nitelendirilmeyi “her bakımdan” hak etmiş insandır. Bir kimsenin “alim” sıfatına müstehak olup olmadığını öğrenmenin yolu çok basittir aslında. Dünya ve dünyalıkla ilişkisinde, insanlarla muamelesinde, kişisel davranış özelliklerinde, ibadet hayatında… Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e benzeme gayreti içinde olmayan bir kimsenin, malumatı ne kadar çok olursa olsun, “alim” olarak nitelendirilmesi doğru değildir.

Gerçek alim, ilmî donanımının yanı sıra, ilmiyle amel eden ve yukarıda zikrettiğimiz hususlarda sıradan insanların çok önünde olan kimsedir. Ancak bu suretle Efendimiz s.a.v.’in vârisi olma sıfatını hakkıyla taşıyabilir; toplum da ona bakarak kendisine çeki düzen verme imkânını elde eder!

Bütün bunlar doğru; ama günümüzde problem ne yazık ki biraz daha derinde. Topluma “örnek insan”, “İslâm alimi” diye sunulan, daha doğrusu “dayatılan” insanların bir çoğunun, dinî meseleler hakkında sağlıklı fikir yürütecek, itimada şayan fetvalar verecek ilmî kapasiteden yoksun olduğunu ibretle ve dehşetle görüyoruz. Bu türlü kimselerin söz ve düşünceleri çeşitli vasıtalarla toplumun gündemine sokuldukça, toplumsal bilincimizde temel bir yer tutan “alim”, “fıkıh”, “fetva”, hatta “din” kavramları giderek aşınmaya, dönüşmeye, mahiyet ve muhteva değiştirmeye başlıyor. Bir süre sonra din ve dindarlık, her tutumu hoş görmenin, her anlayışı onaylamanın adı olup çıkıyor! Bu başıboşluğa itiraz etmek de “tutuculuk”, “geri kafalılık” ve “softalık” oluyor tabiatıyla!..

-Fetva verme sorumluluğu

Ulemamız, “fetva verme” işini üstlenmenin, Efendimiz s.a.v.’e veraset (vâris olma) anlamına geldiğini söylemiştir. Zira fetva vermek, hakkında fetva verilen meselede Allah Tealâ’nın ve Efendimiz s.a.v.’in razı olduğu hükmü açıklamak demektir.

Efendimiz s.a.v., fetva vermenin sorumluluk üstlenmek olduğunu belirterek ümmetini bu hususta titizlikle uyarmış ve şöyle buyurmuştur:

“Kime sağlam bir bilgiye dayanmadan fetva verilir (ve o da o yanlış fetvayla amel eder)se, günahı fetvayı verenin boynunadır.” (Ahmed b. Hanbel, İbn Mâce, Dârimî, Hâkim)

-Bu husustaki bir diğer Nebevî tesbit de şöyledir:

“Allah ilmi insanlardan zorla sökerek almaz. Ancak alimleri kabzetmek suretiyle alır. Böylelikle hiç alim kalmayınca insanlar cahilleri rehber edinir; cahillere fetva sorulur. Onlar da (ilimsiz olarak) fetva verirler; böylece hem kendileri sapar, hem de insanları saptırırlar.” (Buharî, Tirmizî, İbn Mâce)

Fetva vermenin, sorumluluğu büyük bir iş olması dolayısıyla Selef-i Salihîn, fetva konusunda alabildiğine titiz davranırdı. Abdullah b. Ömer r.a., kendisine fetva sormaya gelenlere, (dönemin Emevî idarecisini kastederek), “İnsanların sorumluluğunu üstlenmiş olan şu emire git ve fetva verme sorumluluğunu onun boynuna at.” der ve şöyle devam ederdi: “(Fetva sormaya gelenler) bizi köprü yaparak üzerimizden geçip cehenneme gitmek istiyorlar.” (Dârimî)

-Maksat kılıf bulmak mı?

Sahabe döneminde Medine kadılığı görevini deruhte eden İbn Halde, İmam Mâlik’in hocası olan büyük fakih Rebîa b. Ebî Abdirrahman’a şu tavsiyede bulunuyor: “Ey Rebîa! İnsanların sana fetva sormak için etrafını sardığını görüyorum. Sana birisi fetva sormaya geldiğinde, himmetini adamı içine düştüğü durumdan kurtarmaya sarf etme; bütün derdin, onun sana sorduğu meselenin manevi sorumluluğundan kurtulmaya bakmak olsun.” (el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, 2/169)

Kaynaklar, Tabiûn’un büyüklerinden Said b. el-Müseyyeb’in hemen hiç fetva vermediğini nakleder. Kendisine fetva sormak için birisi geldiğinde şöyle derdi: “Allahım! Beni (bu işin vebalinden), bu adamı da benden kurtar!” (Beyhakî, el-Medhal, 439-440)

Yine Tabiûn’dan Ubeyd b. Cüreyc şöyle diyor: “Mekke’deyken (ilim öğrenmek için) bir gün Abdullah b. Ömer r.a.’e, bir gün de Abdullah b. Abbas r.a.’a gidiyordum. Abdullah b. Ömer r.a., kendisine sorulan soruların az bir kısmına fetva verir, çoğuna karşılık ise ‘Bilmiyorum’ derdi.” (Dârimî; ayrıca İbn Asakir, Târîhu Dimaşk, 31/167)

-Mesele sadece cehalet mi?

Günümüzdeki durumun Selef-i Salihîn dönemine benzemediğini ayrıca vurgulamaya gerek görmüyoruz. Günümüz “allameleri” ile ilgili tek problem “her şeyi bilmeleri” değil. Günümüzü geçmişten farklı kılan bir husus daha var: Bilgi sahibi olanların maksadındaki arıza! “Kimin maksadının ne olduğunu nereden biliyorsunuz?” diye sorulacak olursa, tavır, davranış ve ahvale dikkat edin deriz. Bunlar kişinin maksadını ele veren hususlardır.

Kaldı ki Efendimiz s.a.v. bizi bu hususta da uyarmış ve şöyle buyurmuştur:

“Kim ulema ile münazara etmek veya cahilleri şüpheye düşürmek yahut (şöhret, zenginlik ve makam elde ederek) halkı kendisine yöneltmek için ilim öğrenirse, Allah onu cehenneme sokar.” (Tirmizî, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 23/284)

Şu halde, öğrendiği ilmi bu üç şeyi gerçekleştirme yolunda araç olarak kullanan birisini gördüğümüzde, onun, “Allah’tan hakkıyla ancak alimler korkar.” (Fâtır, 28) ayetinde ifade buyurulan kimselerden mi, yoksa “ulema-i sû” (kötü niyetli, şerre çağıran alimler) cümlesinden mi olduğunu anlamamız zor değildir.

İmam Ahmed b. Hanbel rh.a. şöyle diyor: “Kim fetva verme işini üstlenirse büyük bir sorumluluk üstlenmiş demektir. Şayet zaruret sebebiyle kabul etmişse, başka.” Kendisine, “Fetva sorulan kişinin susması mı, cevap vermesi mi daha efdaldir?” diye sorulduğunda, “Susması bana daha uygun geliyor.” karşılığını veriyor ve şöyle devam ediyor: “Fetva veren kişi bilmelidir ki, fetva verirken bir şeyi emrettiğinde veya yasakladığında, bunu Allah Tealâ adına yapmaktadır, dolayısıyla yaptığı bu işten hesaba çekilecektir.” (Muhammed er-Râşidî, el-Misbâh fî Resmi’l-Müftî ve Menâhici’l-İftâ, 1/36-37)

-Fetva verme iştahı

Daha çok sayıda rivayet zikretmek mümkün. Ancak zikrettiklerimizin şu hususu açıkça vurgulamaya yettiğinde şüphe yok: Selef-i Salihîn’in tutumu ile günümüzün insanını birbirinden ayıran birçok özellik vardır. Ama içlerinde belki de en önemlisinin, fetva verme konusundaki atılganlık ve ihtiras olduğunu söylersek abartı yapmış sayılmayız.

Kur’an’dan Sünnet’e, Akaid’den Tefsir’e, Fıkıh’dan Tasavvuf’a kadar Din’le ve dinî ilimlerle ilgili her konuda ahkâm kesen, üstelik de bunu, Selef’i ve geçmiş ulemayı türlü şeylerle itham ederek, karalayarak yapan insanlar acaba nasıl bir vebali omuzladıklarının farkında mıdır?..

Sizin yalnızca şahsi görüşünüze dayanarak verdiğiniz fetvalarla yüzlerce, binlerce, hatta belki milyonlarca insan amel ediyor. Belki birilerinin hakkını yiyor, belki inanması gereken şeyleri inkâr, inkâr etmesi gereken şeylere de iman ediyor; yahut usulüne uygun olmayan şekilde ibadet ediyor ve son nefesini bu şekilde verecek. Ve siz sadece kendi hesabınızı değil, o insanların hesabını da vermek durumunda kalacağınıza dair içinizde en küçük bir endişe duymadan, size uzatılan her mikrofonu şöhretinize şöhret katmanın fırsatı olarak göreceksiniz!!!

-Fetva sorma sorumluluğu

Yukarıda fetva verme mevkiinde olanların veya kendilerini bu mevkide görenlerin yüz yüze bulunduğu sorumluluk ve tehlikelere değindik. Acaba “fetva sormak” da bir bilinç ve sorumluluk işi değil midir?

Doğrusu şu ki, fetva vermeyi bilmek kadar fetva sormayı bilmek de bir yükümlülüktür.

Ali el-Karî, “Kim ilimsiz fetva verirse günahı fetvayı verenin boynunadır.” (Ebu Dâvud, Hâkim) hadisi üzerinde dururken ilginç bir noktaya temas eder. Hadisin metni iki şekilde anlaşılmaya müsaittir. Birincisi yukarıda verdiğimiz gibidir. İkincisi ise şöyledir: “Kim ilimsiz olarak fetva verirse, günahı, ona fetva soranın boynunadır.” (Mirkâtu’l-Mefâtîh, 503)

Her ne kadar tercih edilen yukarıdaki anlamlardan ilki ise de, hadisin metninden ikinci manayı çıkarmak da -dediğimiz gibi- mümkündür. Bu durumda fetva soran kimselere de bir sorumluluk düşüyor demektir.

Hz. Ömer r.a. da şu tesbitle aynı hassas noktaya parmak basmıştır: “Güvenilir kimse kesinlikle hıyanet etmez. Ancak insanlar güvenilir olmayan kimseye güvenir, onlar da hıyanet eder.”

Hz. Ömer r.a.’ın bu sözünü nakleden Ebu Bekir et-Turtûşî şöyle der: “Biz de diyoruz ki: Hiçbir alim asla bid’at uydurmaz. Ancak, alim olmayan kimselere fetva sorulur, onlar da (verdikleri yalan yanlış fetvalar sebebiyle) hem kendileri sapar, hem de (fetva soranları) saptırır.” (Kitâbu’l-Havâdis ve’l-Bid’a, 77)

Tabiûn’dan İbn Sîrîn bu noktada bizim için hayatî önem arz eden şu tesbitte bulunmuştur: “Bu ilim Din’dir. Dininizi kimden aldığınıza iyi dikkat edin!” (Müslim, Dârimî, İbn Ebî Şeybe)

Şu halde iyi bilmek durumundayız ki, “Ben alim değilim. Ancak fetva sorar ve aldığım fetvayla amel ederim.” demek insanı kurtarmaya yetmez. Kime fetva sorduğumuza, yani dinimizi kimden aldığımıza da dikkat etmekle mükellefiz.

-Arızanın kaynağı

Günümüzde din adına dolaşıma sürülen fitne-fesadın ve bilgi kirliliğinin bu derece revaç bulmuş olmasında, layık ve ehil olmayan insanları “alim” mevkiine yükselterek kendilerinden din öğrenen, fetva soran insanların payı inkâr edilemez.

Fetva sormanın mantığı şudur: Bir kimse, başına gelen herhangi bir olayda Allah ve Rasülü’nün hoşnut olduğu hükmün ne olduğunu öğrenmek maksadıyla işin ehli, ilmiyle amel eden bir alime danışır. Sonra da aldığı fetvayla amel eder ve böylece Allah Tealâ’yı ve Rasulü’nü hoşnut kılmış olmanın itminanını yaşar.

Ahiretini önemseyen insanlar için bu son derece normal, hatta “olması gereken” davranış biçimidir. Zira fetva, dinin emri ve hükmü ne olursa olsun, yapmaya çoktan karar verdiğimiz bir işi “kitabına uydurma” işlemi değildir!

Aksine hareket etmek, yarım hocaların, yani sahte alimlerin bizi dinimizden etmesine yol aramak demektir. Yarım hoca dinden eder, evet, ama fetva sormak durumundaki kişi de, dininden olmamak için fetvayı kimden alması gerektiğine dikkat etmek gibi bir sorumluluğun muhatabıdır.

Unutmayalım ki “Bir millet kendinde olanı değiştirmedikçe, Allah o milleti değiştirmez.” (Ra’d, 11)

-Yarım Hocaların Dinden Ediş Usulü

İstikametimiz Batı’ya doğru çevrildiğinden beri, bizim Din’i algılama ve yaşama tarzımıza da bir çözülme arız oldu.

Nefsimize ağır gelen hükümleri devre dışı bırakmak ya da o hükümlerle muhatap olmadığımızı ispatlamak için olmadık yorumlar yapar hale geldik.

Eğer nefsimize ağır gelen hüküm, Kur’an ayetiyle sabit ise, o konuda Sünnet’i, Sahabe’nin ve ulemanın anlayışını görmezden gelerek ayete kendi anlayışımız doğrultusunda anlam vermenin gayreti içinde olduk. “Kur’an 1400 yıl önce inmiştir, ama her çağa hitap etmektedir. Onun her çağda yeniden yorumlanması, evrenselliğinin bir gereğidir.” gibi saçma sapan gerekçelerle Allah’ın Kitabı’nı kendi heva ve heveslerimiz doğrultusunda olmadık yorumlara tabi tuttuk.

Bahis konusu olan hüküm, Sünnetle/hadislerle sabit olmuş ise, iş biraz daha kolaylaşıyor. Müsteşrikler marifetiyle hadislere güvensizlik virüsünün çoktan bulaştığı aklımıza bu aşamada hemen “uydurma hadisler” söylemi geliveriyor. Söz konusu hadisin de “uydurulanlar” cümlesinden olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılıyoruz!

İcma ya da Kıyas’a gelince, orada yükümüz büsbütün hafiflemiştir. Zira yüzlerce yıl önce meydana gelmiş bir icmanın bugün bizi bağlamayacağı, kıyasla verilen hükümlerin ise “Kur’an’ın/Sünnet’in ruhu” dediğimiz şeye aykırı olduğu yorumu hemen yanıbaşımızdadır.

Modern zamanlarda Edille-i Şer’iyye adeta hayatımızdan çıkmış, onun yerini şu üç ilke almıştır:

Kolaycılık
Akılcılık
Değişim

Bu ilkelere uymayan delil, ayet de olsa, hadis de olsa, bir çaresine bakılır ve mutlaka devre dışı bırakılır!

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Mezhep | Etiketler: , , , ,

Alimlerden ilim almanin önemi!

Alimlerden ilim almaya önem göstermeyip de kitapları kendi başına mütalaa etmekle (dikkatlice okumakla) uğraşan kişi, yanlış bir gidişattan gitmektedir. İlim öğrenmenin üslubu bu değildir. İlim öğrenmenin sağlam olan yolu, ilmi ehlinden almakladır. İlim, hocanın kitaptan okumasını dinleyerek veya hocanın huzurunda oturup kitabı bizzat ona okuyup ondan gerekli açıklamaları almakla öğrenilir.
Bu konu büyük bir önem taşıyan bir konudur. Çünkü yanlış ilim öğrenerek Dinden çıkaracak hatalar işleyen bir insan, ölmeden önce o hatalarından dönmezse sonsuz olarak kalmak üzere cehenneme girecektir. Güvenilir olan sağlam bir hocadan sözlü olarak ders almadan kendi başına dînî kitaplar okuyarak böylece yetinmeye çalışan bir kişi, âlimlerin dediklerine göre hem kendi sapıtır hem de başkalarını saptırır ve şaşırtır.
Bu konunun önemine dair âlimlerin bazı sözleri Hicri 463 yılında vefat eden hadis hafızı Hatîb el-Bağdâdî, “İlim ancak âlimlerin ağızlarından (sözlü olarak) alınır.” demiştir.
Yine Hatîb el-Bağdâdî hadis alimlerinden şöyle dediklerini nakletmiştir: “Hocasız olarak kendi başına kitapları mütalaa eden (dikkatlice okuyan) sayfacı olarak adlandırılır, muhaddis (hadis âlimi) olarak adlandırılamaz. Kurân’ı hocasız olarak kendi başına okuyan ise mushafçı olarak adlandırılır, kâri’ (okuyucu) olarak adlandırılamaz.”
Yine Hatîb el-Bağdâdî, “El-Fakîhi ve’l-Mutefakkıh” adlı kitabında şöyle demiştir:
“Ebu Zur’a (er-Râzî)* şöyle demiştir: ‘Sayfacı (hocasız olarak kendi başına kitaplar okuyan) insanlara fetva veremez ve de mushafçı (Kur’an’ı kerimi hocasız olarak kendi başına okuyan) onlara (Kur’an’ı) okutamaz'”

Tefsirci ve nahivci olan Ebû Hayyân el-Endelusi şöyle demiştir: “Deneyimsiz olan toy cahil, sanar ki kitaplar kişiyi ilimleri kavramaya götürür. Oysaki o cehûl (çok cahil olan) bilmez ki kitaplarda öyle derin hususlar var ki anlayışlı olanın aklını hayrette bırakmıştır. Eğer ilmi hocasız olarak öğrenirsen hak yoldan sapmış olursun ve ilimler senin için karmaşık olur öyle ki Tumâ el-Hekîmden daha da sapmış olursun.”
Tumâ el-Hekîm hocasız olarak tıp bilgilerini kendi kendine kitaplar okuyarak öğrenmeye çalışarak kendini tıpcı sayan bir kimseydi. Öyle ki hocasız olarak öğrenmeye kalkışması sebebiyle yanında bulunan bir kitabında yazı hatası çıkınca cümleyi “Siyah yılan her hastalığa şifadır.” şeklinde okudu, oysaki aslında “Çörek otu her hastalığa şifadır.” şeklinde yazılması gerekirdi.

İŞTE YANLIŞ YAZILMIŞ OLMA SEBEBİYLE MEYDANA GELEN YANLIŞ OKUMA DURUMU BU HADDİNİ AŞAN İNSANIN, BİRÇOK KİŞİYİ ÖLÜME GÖTÜRMESİNE YOL AÇTI.
Bu hususla ilgili olan yazı hatasında ise sadece bir nokta fazlalığı vardı, hepsi bu.
İşte bunun misali şu şekildedir:
Asıl kelime الْحَبَّةُ السَّوْدَاءُ (el-Habbetu’s-Sevdâ’) iken yanlış yazılarak sadece fazladan bir nokta eklenerek be harfi yerine ye harfi yazılarak الْحَيََّةُ السََّوْدَاءُ (el-Hayyetu’s-Sevdâ’) şeklinde yazılmıştır. Kendiniz fark edesiniz diye tekrar yanyana yazıp sunalım:
الْحَبَّةُ السَّوْدَاءُ (el-Habbetu’s-Sevdâ’) Çörek otu
الْحَيََّةُ السََّوْدَاءُ (el-Hayyetu’s-Sevdâ’) Siyah yılan

Atalarımız ilimleri hocasız olarak öğrenmeye çalışmanın, hem Dîni hem de tıbbî yönden olumsuz bir sonuca götürdüğünü vurgulamak için şöyle demişlerdir: “Yarım doktor candan, yarım hoca (ilim sahiplerinden öğrenmeyip de iyi bilmeyerek eksik bilgilerle yorum yapmaya kalkan, Dinin temellerine aykırı olan çelişkili bilgiler veren hoca) da Dînden eder.”

* Ebu Zur’a er-Razi hicri 375 yılında vefat eden bir hadis hafızı ve şeyhulislâm’dır. Kendisi, hadis imamlarından olan Muslimin akranından (benzer durumunda olanlardan) bir zattır.

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Mezhep

Müctehid alimlere neden muhtaciz?!?!

Bir Şüphe ve Cevabı

İslâm’ı anlamak ve yaşamak için müçtehit alimlere muhtaç olduğumuz ileri sürülüyor. Oysa Kur’an kendisini ‘apaçık’, ‘ayetleri detaylı olarak açıklanmış’, ‘kolaylaştırılmış’ bir kitap olarak tanıtmıştır. Aynı şekilde Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz de Kur’an-ı Mübin’i sözleri ve fiilî yaşantısıyla açıklamış, tefsir etmiştir. Hal böyleyken müçtehit alimlere niçin ihtiyaç duyalım?

Bu itiraz ilk bakışta yerinde gibi görünüyor. Ancak meseleye biraz yakından baktığımızda durumun pek de öyle olmadığı anlaşılacaktır.

Şurası kesin ki, Kur’an ayetleri ve Efendimiz s.a.v.’in hadisleri/sünnetleri kemiyet olarak sınırlıdır. 6 bin küsür ayet ve (Efendimiz’e aidiyeti kesin, tekrarlar dışında) en fazla 10 bin civarında hadis mevcut iken, hükme bağlanması gereken olayların hesaba sayıya gelmeyecek kadar fazla olduğu açık. Dolayısıyla, sınırlı sayıda ayet hadisten hareketle, sınırsız diyebileceğimiz meseleyi hükme bağlamak elbette bir uzmanlık ve ehliyet işidir.

Öte yandan açıklık-kapalılık bakımından Kur’an ayetlerinin tamamının aynı seviyede olduğu söylenemez. Zira bizzat Kur’an, ihtiva ettiği ayetlerin bir kısmının “muhkem” (açık, ne anlattığı belli), bir kısmının ise “müteşabih” (manası kapalı, izaha muhtaç) olduğunu haber vermektedir (Âl-i İmran, 7). Öyleyse Kur’an ayetlerinin tamamının “apaçık” olduğunu söylemek doğru değildir.

Aynı durum hadisler için de geçerlidir. Efendimiz s.a.v., “Bana cevamiu’l-kelim verildi” buyurmuştur. (Buharî, Müslim) Bu, az sözle çok mana ifade etme kabiliyet ve kudretidir. Dolayısıyla böyle hadislerin anlaşılması ayrı bir ihtisas ister.

Diğer taraftan hadisler arasında birbiriyle zahiren çatışma arz edenler, birden fazla şekilde anlaşılmaya müsait olanlar vardır. Bunların aralarının bulunması, birinin diğerine tercih edilmesi ve doğru anlama tarzının ortaya konulması da hiç şüphesiz ciddi bir birikim ve yetenek işidir.

Bütün bunlar, ‘doğrudan Kur’an ve Sünnet’le amel’ söyleminin ciddiye alınabilmesi için müçtehit seviyesinde birikime sahip olmak gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu sebeple (aşağıda kısmen örneklendireceğimiz gibi) tarih boyunca fıkıh, hadis, tefsir… sahalarında otorite olmuş alimler hep bir müçtehit imamın mezhebine tabi olmuşlar, dünyaları ve ahiretleri için bunun en sağlam yol olduğunda karar kılmışlardır.

Ebubekir Sifil

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Mezhep

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.