Monthly Archives: Ekim 2016

Ka’b El Ahbar (radiyallahu anh)

Ka’b El- Ahbar (radiyallahu anh) Yemen’den Medine’ye gelen ve cahiliye dönemine de yetişmiş olan bir Yahudi idi. Hz Ömer (radiyallahu anh) döneminde Müslüman oldu. Müslüman olduğunda ehl-i kitap hakkında ilmi vardı. Bazı sahabeler onun sözlerini dinler ve naklederlerdi.  Muhakkak ki Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ehl-i kitaptan rivayette bulunmamıza izin vermiştir. Buhari, Abdullah bin Ömer’den (radiyallahu anh) rivayet etmiştir ki; Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İsrailoğullarından rivayette bulunun serbestsiniz.” Bu izne rağmen sahabeler o zattan her duyduklarını rivayet etmiyorlardı.

İbn-i Kesir (Rahimehullah) demiştir ki:

“Ka’b El-Ahbar müslüman olduğu zaman Hz Ömer’in huzurunda ehl-i kitabın ilimlerinden bazı şeyler anlatırdı. Hz Ömer (radiyalahu anh) onun kalbi yumuşasın diye ve anlattıklarından birçoğunun bize gelen tertemiz şeriatte geçenler ile uyuşmasından  duyduğu sevinç için onu dinlerdi. Çoğu âlim, Ka’b El-Ahbar’dan duyduklarını rivayet etmeyi serbest gördüler…” (El-Bidaye ve’n Nihaye, 1/34-35)

İbn-i Kesir bazı alimlerden de onun hakkında imtihan namına kezib demeliyiz gibi şeyler de naklediyor fakat usule terstir.

Bir zat sırf İsrailiyat nakletti diye cerh etmek, her taşın altında İsrail oyunu aramak gibidir. İsrailiyat demek doğal olarak illa ki bir oyun ve ya fitne olarak algılansa bile ki normalde öyledir. Lakin Hadis ilmindeki israiliyat böyle değildir. Eski İsrailoğullarının tarihini onların hallerini anlatmak israili kitaplardan rivayetlerde bulunmak demektir. İsrailiyat;

  • Yahudilerin tevratını kabul etmek değildir.
  • Yahudilerde bulunan tevratın doğru olduğunu da kabul etmek değildir.
  • İsrailoğullarından hikayeler anlatmak her zaman için yanlış değildir.
  • Bütün bunlara rağmen İsrailiyat rivayet edip de ulema ve tabiinin büyükleri sayılan zatlar da çoktur.

Ka’b El-Ahbar hakkında daha detaylı konuşmak isterdim ama çok kısa birkaç alimden siyerini dinleyip konuyu kavramak yeterli olacaktır.

Ka’b El- Ahbar (radiyallahu anh) hakkında ulemanın görüşleri
İbn-i Hacer El-Askalani (rahimehullah):
“Cahiliye dönemine yetişmiş ve Hz Ebubekir (ra) döneminde İslama girdi. Bazıları Hz Ömer döneminde Müslüman oldu dediler. Hz Ömer, Hz Suhayb ve Hz Aişe annemizden hadis rivayet etti. Sahabelerden bazısı da ondan rivayette bulundular; Muaviye (ra), İbn-i Abbas (ra), Ebu Hureyre (ra), Malik bin Ebi Amir El-Asbahi (ra).
İbn-i Sad onu tabakatında, il tabakadan Şam tabiinleri arasında zikretmiştir. ve şöyle demiştir: “Yahudi dini üzereydi ve sonra Müslüman oldu Medine’ye vardı sonra da Şam’a gitti ve Humus’ta ikamet etti. Hz Osman (ra) hilafetinde 32 yaşında vefat etti.”
(Tehzib-ut Tehzib\ 8\393)
İmam-ı Zehebi (rahimehullah) da Ka’b el-Ahbar hakkında şöyle demiştir:
“O Ka’b Bin Matı El-Himyeri el-Yemani’dir. Mürekkep yalamış, allamedir. O ki, Yahudiydi ve Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra müslüman oldu. Hz Ömer’in hilafetinde Yemen’den Medine’ye vardı. Muhammedin (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabıyla oturur onlara İsraili kitaplardan rivayetlerde bulunur çok acayip şeyler ezberlerdi. Sahabelerden de sunenler (rivayetler) alırdı. Dini bütün çok güzel bir Müslümandı. Sahabelerin asillerindendi.”
(Siyeru A’lam En-Nubela, 4/472)

Muhammed Emin El-Hakkari

Reklamlar
Categories: güncel, Kuraniyyun Fitnesi

İmam-ı Malik’in İstiva Hakkındaki Sözünün Tahlili

 

Özet

Cisimleri şekillendiren, hallerine bir keyfiyet ve kemiyet veren, zatı ve sıfatları keyfiyet ve kemiyetten münezzeh olan Allah Teâlâ’ya hamd-u senalar olsun. En güzel salat ve selamlar da Onu en iyi bilen ve bizlere anlatan Resulü’ne, ali ve ashabına olsun.

İstiva konusunda bugüne kadar birçok söz nakledilmiştir. Bu konuda en sahih görü tevkifen geleni kabul edip, keyfiyet isnad etmemektir. Mutekaddim âlimler ve Menhec olarak onlara tabi olan muteahhir âlimler bu görüştedirler. Bu âlimlerin söyledikleri ortak söz şudur: “Arşa istiva, Kuran-ı Kerimde ve sahih sünnette birçok yerde geçmiştir. Tevkife bakıldığı vakit Arş’a istivaya iman etmek vacip olduğu gibi bu konuda keyfiyetlendirmek (yani şöyledir, böyledir demek) caiz değildir. Hülasa; İstiva meçhul değildir, keyfiyet isnad etmek de makul değildir. İktibas ettiğimiz bu söz aslında mevzumuzun başlığı olan İmam-ı Malik’in istiva hakkındaki sözüdür. Fakat imamın bu sözü etrafında dönen efkârlar, tahrif derecesine kesin bir şekilde ulaşmıştır. Tarihi süreç içerisinde keyfiyet meçhuldür diye bir söz uydurulmuştur. Bu uydurma genel olarak İbn-i Teymiyye ve etbaı tarafından dillendirildiği gibi Ehlisünnet âlimlerinden de bu rivayeti kitaplarında dillendirenler vardır. Keyfiyetin meçhul olması demek, var olması ve bizim onu bilmediğimiz anlamına geliyor. Konuya açıklık getirebilmek için öncelikle İmam-ı Malik’in sözünün geçtiği rivayete bakalım: “Bir adam Malik b Enes’e geldi ve: ‘Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti]. Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?’ Dedi. Cafer b Abdullah dedi ki: İmam’ı Malik’in bugüne dek bu adamın sözüne kızdığı kadar kızgın hiçbir zaman görmedim. Buram buram terlemeye başladı. Herkes ne cevap vereceğini bekliyordu. Sonra sakinleşti ve dedi ki: ‘Keyfiyet makul değildir. İstiva da meçhul değildir. Ona iman etmek vacip ve ondan soru sormak da bidattir. Korkarım ki sen dalalet ehli birisin.’ Emri üzere adam kovuldu.” İmamın sözünün sahih senetlerinden sadece birinin metnini size naklettik. Konunun daha iyi kavranabilmesi için ulaşabildiğimiz bütün nakilleri topladık ve değerli ulemanın kitaplarından faydalanarak değerlendirdik. Nihayetinde “keyfiyeti meçhuldür” diye bir rivayetin uydurma olduğunu ve eğer sahih olmadığı halde sahih varsaysak dahi diğer nakillerle çelişmeyip onlara hamledilmesi gerektiğini ortaya koyduk.

Muvaffakiyet Allah Teâlâ’dandır.

 

Anahtar kelimeler: İstiva, keyfiyet, İmam-ı Malik’in meşhur sözü, tecsim, tefviz.

 

 

 

Giriş

İstiva hakkında geçmişten günümüze kadar birçok sözler nakledilmiştir. Bu konuda en sahih olan görüş tevkifen geleni kabul etmek ve bir keyfiyet tasavvur etmemektir. Mutekaddim âlimler ve muteahhir âlimlerden de onlara tabi olanlar bu görüştedirler. Bu âlimlerin söyledikleri ortak söz şudur: “Arş’a istiva Kuran-ı Kerimde birçok ayet-i kerimede ve sahih sünnette birçok yerde varid olmuştur. Tevkife bakıldığı vakit Arş’a istivanın kabul edilmesi vaciptir. Bu konu hakkında konuşmak ve keyfiyetlendirmek (yani şöyledir, böyledir demek) caiz değildir. Hulasa; istiva meçhul değildir, keyfiyet isnad etmek de makul değildir. Tevkife bakarak istivaya iman etmek vaciptir ve keyfiyetten sual etmek bidattir.[1] İşte bu iktibas ettiğimiz lafızlar aslında mevzu bahis olan İmam-ı Malik bin Enes’in bu konudaki sözüdür. Fakat İmamın bu sözü etrafında dönen efkârlar tahrif derecesine ulaşmıştır. Yapılan nakillerin tarihi sürecinde nakil öyle bir hal almıştır ki keyfiyet meçhul diye bir söz ihdas edilmiştir. Keyfiyetin meçhul olması demek var olduğu ve bizim onu bilmediğimiz anlamına getiriliyor.

Konuya açıklık getirebilmek için öncelikle İmam-ı Malik’in (rahimehullah) sözüne bakalım. “Bir adam Malik bin Enes’e geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti] Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. Cafer bin Abdullah dedi ki: “İmam-ı Malik’in bu adamın sözüne kızdığı kadar hiçbir zaman kızgın görmedim. Buram buram terlemeye başladı. Herkes ne cevap vereceğini bekliyordu sonra İmam-ı Malik sakinleşti ve dedi ki: Keyfiyet makul değildir, O’nun istiva etmesi de meçhul değildir, ona iman etmek vaciptir ve ondan soru sormak da bidattir. Korkarım ki sen dalalet ehlisin.” Emri üzerine adam çıkarıldı.” İmamın sözünün sadece bir senedini naklettik. Konuyu daha iyi kavrayabilmemiz için ulaşabildiğimiz bütün nakilleri zikretmekte fayda olacaktır.

 

  1. İmam-ı Malik’ten Gelen Nakiller

İmam-ı Malik’ten gelen nakil birkaç farklı lafızlarla nakledilmiştir. Onlardan bir tanesi şudur:

1.a. (İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir.)

Bu lafızlarla gelen nakiller şunlardır:

1.a.a. İmam el-Beyhakî’nin, Yahya bin Yahya’ya olan kendi senediyle olan rivayeti.
“Biz İmam Malik’in yanında idik bir adam geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti] Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. İmam Malik (r.a.) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı, sonra dedi ki: “İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir, ona iman etmek vaciptir, ondan soru sormak da bidattir. Seni ancak ve ancak bir bidatçi olarak görüyorum.” Sonra da onun çıkarılmasını (kovulmasını) emretti.[2]

1.a.b. İmam Lalekaî de (rahimehullah) Cafer bin Abdullah’a olan kendi senediyle şöyle rivayet etti.

“Bir adam Malik bin Enes’e geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti] Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. “İmam-ı Malik’in bu adamın sözüne kızdığı kadar hiçbir zaman kızgın görmedim. Buram buram terlemeye başladı. Herkes ne cevap geleceğini bekliyordu ve İmam-ı Malik sakinleşti ve dedi ki: İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir, ona iman etmek vaciptir ve ondan soru sormak da bidattir. Korkarım ki sen dalalet ehlisin.” Emri üzerine adam çıkarıldı.”[3]

 

Bir başka rivayet de şöyledir:

1.b. (Tıpkı kendisini vasıfladığı gibi, İstiva etmiştir. Nasıldır (keyfe) denilmez, çünkü nasıllık O’ndan (celle celaluh) kaldırılmıştır).

1.b.a. Hafız İbn Hacer el-Askalanî’nin de Feth-ul Bari’de Abdullah bin Vehb’ten rivayet ettiği üzere, İmam-ı Beyhakî sağlam bir sened ile rivayet etmiştir.

“Biz İmam Malik’in yanında idik bir adam girdi ve: ‘Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti] Peki, nasıl istiva etti?’ dedi. İmam Malik (r.a.) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı, sonra başını kaldırdı ve dedi ki: “Rahman Arş’a istiva etti. Tıpkı kendisini vasıfladığı gibi. Bu konu hakkında “nasıl” diye sorulmaz. Çünkü “nasıllık (yani keyfiyet)” ondan kaldırılmıştır. Seni ancak ve ancak bir bidatçi olarak görüyorum. Çıkarın onu.” Dedi ve adam o meclistekiler tarafından kovuldu.[4]

 

Bir başka rivayet de şöyledir:
1.c. (Meçhul olmayan bir şey hakkında soru sordun ama makul olmayan bir şey hakkında da konuştun)

1.c.a. İbn Abdilber’in Bakîy’den, Bakiy’in de Eyyub bin Salah el-Mahzumî’den onun da Remle’den olan rivayeti:

 “İmam-ı Malik’in yanındaydık, Iraklı biri geldi ve dedi ki: ‘Ey Ebu Abdullah! Bir konu var onun hakkında sormak istiyorum.’ İmam-ı Malik başını salladı. Adam: ‘Ey Ebu Abdullah [Rahman Arş’a istiva etti] Peki, nasıl istiva etti?’

İmam-ı Malik: ‘Meçhul olmayan bir şey hakkında soru sordun ama makul olmayan bir şey hakkında da konuştun.’  Sen kötü birisin. Çıkarın onu.” Dedi.[5]

 

 

  1. İmam-ı Malik Dışında Başka Âlimlerden Gelen Rivayetler

2.a. Ummu Seleme’den Gelen Rivayet:

“Keyfiyet makul değildir, istiva da meçhul değildir, onu ikrar etmek iman-inkâr etmek de küfürdür.”[6]

 

Bu lafızlarla aynı şekilde Lalekaî’den rivayet edildiği gibi Rebia’dan da İbn Uyeyne’ye olan senedinde rivayet edilmiştir. Dedi ki:

 “Rebia’ya, Allah’ın (azze ve celle) [Rahman, Arş’a istiva etti] ayet-i kerimesi hakkına; nasıl istiva etti? Diye soruldu. Dedi ki: (İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir. Emir, Allah’tan; tebliğ etmek Resulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem), bize de tasdik etmek düşer.)[7]

Yukarıda beyan ettiğimiz nakillerde olduğu gibi netice olarak süre gelen nakiller aşağıdaki gibidir:  

[İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir.]

الاستواء غير مجهول ، والكيف غير معقول 

[Tıpkı kendisini vasıfladığı gibi, İstiva etmiştir. Nasıldır (keyfe) denilmez, çünkü nasıllık O’ndan (celle celaluh) kaldırılmıştır.] 

استوى كما وصف به نفسه ، ولا يقال كيف ، والكيف عنه مرفوع

[Meçhul olmayan bir şey hakkında soru sordun ama makul olmayan bir şey hakkında da konuştun]

قال سألت عن غير مجهول وتكلمت في غير مَعْقُولٌ 

   

[İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir.[8]]

الاستواء غير مجهول والكيف غير معقول

 

İmam-ı Malik’ten ve muteber âlimlerden nakledilen sözler bu şekildedir. Hatta metnimizin uzamaması ve dinleyicilerimizde bıkkınlık uyandırmaması için sadece bir kısmını naklettik. Ancak! “İstiva malumdur, keyfiyeti ise meçhuldür” sözü ise İmam-ı Malik’e isnadı sahih değildir. İsnadın sahih olduğunu düşünsek bile, o zaman da İmam-ı Malik’ten nakli kesin olarak bilinen; (keyfiyet makul değildir) ve ya  (keyfe denilmez, çünkü nasıllık O’ndan kaldırılmıştır) gibi sahih diğer rivayetlerle tefsir edilmesi gerekir. İmamdan gelen bu nakilde zamanla değiştirilmiş olan bir ibare vardır o da keyfiyetin makul olmadığı lafzı. Nitekim o lafzı, bazı raviler “keyfiyeti meçhuldür” diye nakletmiştir. Bu sebeple de bu söz İslam itikadında tecsim anlayışını doğuruyor. Özellikle bu nakli kitaplarında dile getiren ve bu nakil dışındaki senet ve rivayetlerden neredeyse hiç bahsetmeyen âlimlerin kitaplarında şöyle bir mana göreceksiniz. İstiva malumdur: Yani kelime manası malumdur, keyfiyet meçhuldür: Yani belli bir keyfiyet vardır ama biz bilmiyoruz, bize meçhuldür. Hiçbir şüphe yoktur ki bu söz batıl ve dinde itibar edilmeyen tecsim sözleridir. Bu sözlerden bir tanesi de şu şekildedir:

“Keyfiyetlendirmek, gerek dil ile tabir edilsin gerekse de kalp ile takdir edilsin yine aynıdır. Bu yüzden Malik (rahimehullah) istivanın keyfiyeti hakkında sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “keyfiyet meçhuldür[9], onu sormak da bidattir” bunun manası şu değildir ki; biz burada keyfiyetin olduğunu düşünmemeliyiz. Bilakis! İstivanın bir keyfiyeti vardır lâkin bizim için malum değildir (yani biz bilmiyoruz). Çünkü keyfiyeti olmayan bir şey yok demektir. O zaman; istiva, nüzul, yed, vecih, ayn gibi haberi sıfatların hepsinin keyfiyeti vardır lakin biz bunu bilmiyoruz. Has bir keyfiyet kabul etmek ile onun bir keyfiyetinin olmasına iman etmek arasında fark vardır. İşte vacib olan budur. Biz deriz ki; onun bir keyfiyeti vardır fakat biz bilmiyoruz.  Eğer sorulursa: Nasıl tasavvur edilebilir ki; bir şey için bir keyfiyet olduğuna inanıyoruz fakat o keyfiyeti de bilmiyoruz?
Derim ki: böyle bir şey tasavvur edilebilir. Örneğin; bizden biri bu sarayın içinde bir keyfiyet (nasıllık) olduğuna inanıyor, fakat sarayın içini ve ya o saraya benzeyen başka bir tanesini görmeden ve yahut doğru sözlü güvenilir birisi ona orayı anlatmadan o keyfiyeti bilemez.”[10]

Görüldüğü üzere “keyfiyet makul değildir” ibaresi yerine “keyfiyet meçhuldür” denilirse teşbih ve tecsim itikadına sebep olur. Zikrolunan nakilde, Allah Teâlâ hakkında bahsedilen bir konuda sarayın içi diye gereksiz ve yersiz tasvir ve teşbihlere başvurulmuştur. Hâlbuki âlimler bu tür haberi sıfatların tefsir edilmesi konusunda çok sert uyarılarda bulunmuşlardır. Bu konu hakkında İbn Abdilber’in “Temhid” adlı eserinde ve İbn Kudame’nin “Zemm-ut Tevil” adlı eserlerine müracaat edilebilir.

Bu söz de her zaman kullanılan şu söz gibidir:

الشريك لله غير معقول

Yani: Allah’ın bir ortağının olması makul değildir (imkânsızdır). Bu söz, Allah Teâlâ’nın rububiyyetinde ve ulûhiyetinde bir ortağının olmasının imkânsız olduğunu söylemek için kullanılan aklî bir hükümdür[11]. Aklı başında olan bir kişi “Allah’ın bir ortağının olması makul değildir” sözümüzü kalkıp da: “Allah’ın bir ortağı vardır da biz bunu aklımızla düşünemiyoruz”. Diye tefsir edemez!

 

  1. Keyfiyet Kavramı Cisimler İçin Vardır

Keyfiyet, Allah Teâlâ’dan kaldırılmıştır ve Allah Teâlâ’ya keyfiyet nispet etmek akıl işi değildir. Nitekim keyfiyet yalnızca; belli bir şekil ve hacme sahip olan varlıklarda olur. Peki, Allah Teâlâ bu saydığımız sıfatlardan münezzeh iken nasıl olur da Allah Teâlâ için bir keyfiyet olabilir ki?! Bilakis; O (celle celaluh) her şeyin yaratıcısıdır. Keyfiyeti keyfiyetlendiren de (şekillendiren) O’dur (celle celaluh).

İbn-ul Cevzî rahimehullah demiştir ki:

O’nun yanında hisleri kullanmaya olanak yoktur, O’nun yüceliği hayallerin erişemeyeceği kadar yücedir, O’na keyfiyet isnad etmek imkânsız olmasına rağmen, O’nun hakkında nasıl olur da keyfe (O nasıldır?) denebilir ki?”[12]

Allame Şeyh Yusuf el-Kardavî:

“Keyfiyete gelince, onu tefvid[13] etmeye gerek yoktur, çünkü keyfiyetin varlığı Allah Teâlâ için imkânsızdır. İmam-ı Malik’in (rahimehullah) dediği gibi: “keyfe denilmez, çünkü keyfe O’ndan kaldırılmıştır” yani Allah Teâlâ’nın bir keyfiyeti, bir nasıllığı yoktur.”[14]

Eğer sorarsan: “Allah Teâlâ için neden keyfiyet imkânsızdır?”

Deriz: “Çünkü keyfiyet, az evvel de dile getirdiğimiz gibi; mucessem, muşahhas ve müşekkel olan varlıklar için vardır. Renkler, şekiller, miktarlar ve hareketler gibi. Allah Teâlâ da bunların hiçbiri değildir.

 

  1. Lügatte Keyfiyet

“Keyfiyetin sözlükte dört manası vardır.

  1. Birisinin halini sormak için kullanılır ve ya soru olmaksızın sadece bir kişinin haline keyf denir. Bizim de konumuzun bağlı olduğu mana budur. Allah Teâlâ da bunlardan münezzehtir.
  2. Kesinlik. Bu mananın da konumuza bir bağlantısı vardır. Çünkü Allah Teâlâ’nın sıfatlarının hakikatini kesin olarak bilmek mümkün değildir. Çünkü kullar, kendi ilimleriyle Allah Teâlâ’yı kuşatamazlar (ihata edemezler).
  3. Teaccub (şaşkınlık).
  4. Karşılık.”[15]

 

 4.a. Muhtaru’s Sihah adlı eserde:

“K,Y,F (bu harflerden müteşekkil olan kelime): Keyfe mubhem ve gayr-ı mütemekkin bir isimdir. Sonu iki sakin harf bir araya gelmesin diye harekelenmiştir. Fetha üzerine mebni kılınmıştır.

* Birisinin halini (durumunu) sormak için kullanılır.

* Bazen de Teaccub (şaşkınlık) ifadesi için kullanılır. Örneğin: [Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?!] (bakara/28)

* Sonuna ma harfi dâhil olduğu zaman da şart edatı olarak kullanılır. Örneğin:

(كيفما تفعل أفعل)”[16]

4.b. İmam İbn-i Faris demiştir ki:

“Kaf, Ya ve Fa harflerinden oluşan madde bir kelimedir. Keyfe: Varlıkların hallerini anlamak (öğrenmek) için kullanılan bir kelimedir. Sorulur: O nasıldır? Cevap: iyidir.”[17]

4.c. Murteza ez-Zebidi (rahimehullah) demiştir ki:

“ Keyfe: kesinlik, kesmek gibi manalara gelir. Örneğin: Onu kesinleştirdi (kafehu-yekifuhu). Deriyi kesti (keyyefe’l edime tekyifen). Ama genel olarak en çok kullanılan manası; birisinin halini (durumunu) sormak için kullanılır. Hakiki ve mecazi kullanımı vardır. Hakiki: Keyfe zeydun? (Zeyd’in durumu nasıl?) ve Nasıl olur da Allah’ı inkâr edersiniz? Teaccub ve tevbih (yani bir iş yapılmamalıydı) için kullanılmıştır.”[18] 

 

Keyfiyet kelimesi, keyyefe fiilinin masdarının ismidir. İbn Manzur dedi ki; “Zeccac: keyyefe fiilinin masdarının keyfiyet olduğunu” söyledi. [19]

 

4.d. Kufevi, keyfiyet hakkında şöyle demiştir:

“Keyfe ile sorulan soruya verilen cevaba keyfiyet denir. Keyyefe’den; üzerine nisbet ya’sı ve vasfiyetten-ismiyyete nakleden ta eklenerek alınmıştır.”[20]

 

  1. Istılahta (terim olarak) Keyfiyet:

Keyfiyet Allah Teâlâ’nın sıfatları hakkında kullanıldığı zaman iki şekilde kullanılır:

  1. Cismiyet ve şahsiyet manasında. Bu durumda “Keyfiyet yoktur” denildiğinde nefyedilen cismiyet ve şahsiyet manasında olan keyfiyetin ta kendisidir. İşte bu yüzden; (((Allah Teâlâ’nın sıfatlarının bir keyfiyeti vardır ama o keyfiyeti biz bilmiyoruz))) diyenler büyük bir tehlikededirler. Çünkü bunun manası; Allah Teâlâ mutekeyyeftir olur. Keyfiyet de mucessem ve müşahhas eşyalar içindir.
  2. Keyfiyetin bir diğer manası da; sıfatlarının hakikati manasındadır. Bu durumda “Keyfiyet yoktur” denildiğinde nefyedilen keyfiyeti bilmektir, keyfiyetin kendisi değildir. (Yani biz bu sıfatların hakikatini bilmiyoruz.) Çünkü Allah Teâlâ’nın zatı ve sıfatlarının bir hakikati vardır. Bu hakikati de yalnızca Allah Teâlâ bilir.)

 

  1. KEYFİYETİN ÂLİMLERCE REDDEDİLEN MANASI (BİRİNCİ MANASI)

Bu konuda size nakledeceğimiz birçok metin var, onlar okunduğu vakit anlaşılacaktır ki ulemanın nefyettiği (kabul etmediği) keyfiyet şahsiyetleştirme manasında olan keyfiyettir. (Şahsiyetleştirmekten maksad; Türkçe anlamı olarak nasıllık demektir. Yani büyüklük-küçüklük, hafiflik-ağırlık vs) Allah Teâlâ bütün bunlardan münezzehtir. Bütün bunlar cisimliği gerektiren özelliklerdir, ebatı hakkında konuşmak cisimlere has bir şeydir. Rabbimizin de mahlûkatlara benzemediği hem aklen hem de naklen sabit olduğundan bütün bunlardan münezzehtir. Şimdi âlimlerden gelen nakillere bakalım:

 

6.a. Darekutnî’nin (rahimehullah) rivayet ettiği söz:

“Evzaî, Malik bin Enes, Sufyan-ı Sevrî ve Leys bin Sad’a; Ru’yetullah’ın geçtiği hadisleri sordum. Onları keyfiyetsiz olarak (bila keyf) kabul et. Dediler.”[21]

6.b. Sehl bin Abdullah et-Tusterî’nin (rahimehullah) sözü:

 “Akıl tek başına, kadim ve ezelî olan bir varlığın hadis olan Arş’ın üstünde mekân edinmesini kabul etmez! Onu büyüklüğünün göstergesi olarak yarattı, hidayet bulalım diye bize gösterdi. Ondan öteye gidilmemelidir. Hiçbir kalp O’nun mahiyetini öğrenmek için mükellef kılınmamıştır. O’nun Arş’a istivasının BİR KEYFİYETİ YOKTUR. İstivayı yaratanın istivası nasıldır diye bir soru sormak caiz değildir. Mümine düşen razı olmak ve teslim olmaktır.”[22]

 

6.c. İshak bin İbrahim el-Hanzalî’den (rahimehullah) gelen rivayet:

“Emir Abdullah bin Tahir bana dedi ki: Ey Ebu Yakub, senin Resulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiğin [Rabbimiz her gece nuzul eder] hadisi vardı ya, o nuzul nasıl oluyor? Dedim ki (İshak bin İbrahim) :Allah emirimizi aziz kılsın. Rabbimizin işlerine nasıl diye sorulmaz. Nüzulü keyfiyetsizdir.”[23]

İshak bin İbrahim, meşhur ve çokça tanınan İshak bin Rahuye’dir (Raheveyh). Bu zat Allah Teâlâ’dan keyfiyeti nefyediyor. Bu zat öyle bir âlimdir ki; İmam-ı Ahmed kendisi için: ((Irak’ta onun bir benzeri âlim tanımıyorum. Başka bir sefer de: Onun gibi bir âlim görmedik.)) Buyurdu. O zaman tefekkür edilmeli ki, böylesi bir zat keyfiyet yoktur diyorsa aksini iddia eden kime dayanıyor?

 

6.d. İmam Sabunî’nin (rahimehullah) rivayet ettiği söz:

“Üstad Ebu Mensur’u şöyle söylerken duydum: İmam Ebu Hanife’ye nuzul hadisi soruldu.

-Nuzulu keyfiyetsizdir. Dedi.

Bazıları dediler ki İmam şöyle dedi:

-Şanına layık bir nuzulu vardır, KEYFİYETSİZDİR. Mahlûkatların nuzulu gibi bir nuzul değildir. Mekân ondan boştur ve hiçbir mekân ondan boş olmaz.[24] Çünkü Allah Teâlâ, sıfatlarının mahlûkatların sıfatlarına benzemesinden münezzehtir.”[25]

 

6.e. İmam Ebu Suleyman el-Hattabî’nin (rahimehullah) sözü:

“Bizim, ‘Allah Arş’ın üstündedir’ sözümüzün manası; Allah Arş’a değiyor, Arş’ı mekân edinmiştir, Arş’ta bir yöndedir gibi manalara gelmez! Bilakis, bu söz bize bir haber olarak nakledilmiştir, biz de bunu söyleriz ve keyfiyeti ondan nefyederiz (keyfiyetsizdir) deriz! Çünkü [O’nun benzeri hiçbir şey yoktur]. Muvaffakiyet Allah’tandır.”[26]

 

6.f. İbn Hibban’ın (rahimehullah) sözü:

“Altmış yedinci bölüm[27]; Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ’nın keyfiyetsiz olan sıfatları hakkındaki hadisleri.”[28]

 

6.g. Muhaddis İmam Beyhakî’nin (rahimehullah) sözü:

“Kişinin en azından bilmesi gereken şey; Allah Teâlâ’nın istivası normal bir istiva gibi kıvrılmak, bir mekânda istikrar etmek (bulunmak) ve ya yarattığı herhangi bir şeye değmesi falan değildir! Lakin kendisinden haber verdiği gibi KEYFİYETSİZ bir şekilde Arş’a istiva etmiştir. Mekân ve keyfiyetten münezzehtir. Bütün mahlûkatlarından ayrıdır. O’nun ityanı (gelmesi) bir mekândan başka bir mekâna gelmek değildir.[29] Allah Teâlâ’nın mecîi (gelmesi) hareket etmek demek değildir. Nuzulu, naklolmak demek değildir. Nefsuhu, cisim demek değildir. Vechuhu, yüzü (sureti) demek değildir. Yeduhu[30], aza demek değildir. Aynuhu, gözü demek değildir. Muhakkak ki bunlar tevkifi olarak gelen sıfatlardır ve biz de bunu söyleriz (kabul ederiz), ancak bu sıfatlardan KEYFİYETİ nefyederiz. Allah Teâlâ: [O’nun benzeri hiçbir şey yoktur] ve [Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir] ve [O’nun ismiyle isimlendirilen birisini biliyor musun?] buyurdu.”[31]

 

6.h Muhaddis İmam Ömer bin Abdilber’in (rahimehullah) sözü:

“Kendisini Ehlisünnet zanneden bir fırka, Allah Teâlâ kendi zatıyla beraber nuzul eder! Dedi. Bu söz reddedilen bir sözdür. Çünkü Allah Teâlâ onu hareket etme yeri olarak zikretmedi ve mahlûkatlara aid herhangi bir alamet içermeden zikretti.”[32]  

İbn Abdilber, NUZUL HADİSİ’Nİ zikrettiği zaman şöyle demiştir: “Bazıları zatıyla beraber nüzul eder. Dediler… Ebu Amr dedi ki: Bu söz (zatıyla nuzul eder) ehlisünnetten olan akıl sahibi ve tefekkür sahibi âlimlere göre boş bir sözdür. Çünkü bu KEYFİYYETTİR! Onlar bundan (keyfiyetten) kaçarlar; çünkü keyfiyet gözle ihate edilebilen  (kuşatılabilen) cisimlerden başka bir varlıkta olamaz. Muhakkak ki Allah Teâlâ bundan yücedir ve münezzehtir.”[33]

İbn Abdilber’in şu sözü, üzerinde durulması gereken bir sözdür. (((ÇÜNKÜ BU SÖYLEMLER KEYFİYETTİR))) Bunu iyice tefekkür ettikten sonra bir de nuzul hadisinde dile getirilen ibareye bakılmalı. Nuzul hadisine sonradan eklenen (Bİ ZATİHİ) kaydı birebir keyfiyetten ibarettir. Hâlbuki! Bu (Bİ ZATİHİ) kaydı naklin aslından değildir. Bilakis, bidat ehli mücessimlerin sonradan ekledikleri bir kayıttır. İmam-ı Zehebi “Siyeru Alam en-Nubala” adlı eserinde bu kaydı ravinin cebinden çıkardığı bir ziyade olarak tasvir etmiştir.

Bu iki gerçek zihinde tefekkür edildiği vakit anlaşılır ki teşbih vehmettiren sıfatların zahiri manalarına hamledilmeleri apaçık bir keyfiyettir ve şüphesiz teşbihtir. Her ne kadar mücessim ve müşebbihler kendi yaptıklarını tevil etseler dahi, bu noktada Ehlisünnet’ten hiçbir âlim ihtilaf etmemiştir. Bilakis, teşbih vehmettiren bir nakli zahirine hamletmek TEŞBİH ve TEKYİF’TİR.

İmam İbn Abdilber’in, et-Temhid ve el-İstizkar adlı eserlerine baktığımızda şu hususları görmekteyiz:

  1. İmam İbn Abdilber, Rabbul âlemini hareket etmekten tenzih ediyor. Büyük İmam, Abdulkahir el-Bağdadî’nin size naklettiğimiz kelamında olduğu gibi; hareket etmenin cisimliği gerektiren bir sıfat olduğu ve Allah Teâlâ için imkânsız olduğunda icma olduğunu nakletmiştir.

Ehlisünnet âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri bu hakikatlerden habersiz ve onları tam anlamıyla idrak edememiş ve bu hakikatlerde kök salmamış olan birçok kişi; kendi zihninde “Allah Teâlâ’nın dünya semasına nüzulünü” Allah Teâlâ’nın Arş’tan dünya semasına hareket etmesi olarak zanneder! Bu görüşte olanlar, hareket etme fiilinin Allah Teâlâ için bir kemaliyet olduğunu ve bu sıfatla vasıflanması gerektiğini zannederler ve derler ki:

“Allah’ın hareket etmek sıfatı ile vasıflanması vasıflanmamasından daha kâmil bir sıfattır. Çünkü mahlûkatların da hareket etme sıfatı ile vasıflanmaları, vasıflanmamalarından daha kâmildir.”

Bu şekilde yapılan hataların sebebi de mahlûkatlar için kemal (en güzel) olan şeyin yaratıcı için de kemal olduğunun zannedilmesidir. Hareket etmenin manasını bilen bir insan bu sıfatı Allah Teâlâ’dan nefyetmekte bir an bile durmaz. Hareket etmek bir yerden başka bir yere intikal etmektir. Bu da ümmetin icmaıyla Allah Teâlâ’dan nefyedilen ve HULUL (yani yaratıcının mekâna girmesi) diye adlandırılan bir itikattır. Mekânın dışında da hareket eylemi vardır bu da sıfatlarda olan harekettir. Buna da kemiyyet ve keyfiyetteki hareket denilir. Bunun örneği de bir rengin koyulaşması ve ya sayılarda (kemiyyet) artmak ve azalmak gibi. Sükûn (durmak) da bir mekânda sabit kalmaktır. Allah Teâlâ bu iki, noksanlık ve cisimliği gerektiren sıfattan kesinlikle münezzehtir. Bu durum da ilim erbabı olmayan tecsim itikadı üzere olanların zannettiği gibi “hareket etmiyorsa o zaman durmuştur” gibi bir durum da değildir. Ehlisünnet uleması hem HAREKETİ hem de SÜKÛNU Rabb-ul Âleminden nefyederler.

Hareket etmek; mekânda, keyfiyette ve kemmiyet’te (sayılar-azlık ve çoklukta) olmak üzere birkaç çeşittir. Lakin asıl olan mekânda olan harekettir. Mekânda olan hareket de cisim olup, sınırlı (mahdud) ve boyutları her taraftan idrak edilebilecek nesnelerin bir mekândan başka bir mekâna intikal etmesidir. Cisim olmayıp, mahdud olmayan bir varlığın mekânda hareket etmesi tasdik edilemeyecek bir durumdur.

Hareket etme fiilini Allah Teâlâ’ya isnad eden kim varsa hepsinin kelamı TECSİM (cisimlik) HUDUD (sınır) ve bitiş noktaları itikadını gerektirir. Bu durum da RUBUBİYYET’E ters bir şeydir ve Rububiyyet kavramını ihlal eder!

  1. Bahsi geçen, İbn Abdilber’in sözü Allah Teâlâ hakkında tecsimi nefyetmeyi de içine alır.

* İmam Muhyissünne el-Beğavi (rahimehullah) diyor ki:

-”Bu hadislerde zikri geçen Kadem ve ricil vasıfları Allah Teâlâ’nın keyfiyet ve teşbihten münezzeh olan sıfatlarındandır. Ve bu cinsten, Kuran ve Sünnette geçen her ne kadar vasıf varsa hepsi böyledir. Yed, Esabi, Ayn, el-Meci, el-İtyan ve Nüzul gibi. Bunlara iman etmek farzdır ve bunlar hakkında konuşup inceliklerine girenleri de engellemek farzdır. Bu durumda hidayette olan teslimiyetle kabul edendir, içine dalan ise fitne ve fesad ehlidir, bu sıfatları inkâr eden MUATTİL, keyfiyet veren de MÜŞEBBİH’tir. Allah Teâlâ bunların vasıfladığından beridir ve yücedir. [O’nun benzeri hiçbir şey yoktur, O işiten ve görendir] (Şura:11)”[34]

* Kadı Iyaz (rahimehullah) da diyor ki:

– “Ne muazzam bir şeydir ki; EHLİSÜNNET ve’l CEMAAT’İN hepsi, Allah Teâlâ’nın zatını tefekkür etmekten uzak durmanın farz olduğunda ittifak etmiştir ve bunu emretmişlerdir. Akıllarının hayrete düştüğü bu noktada susmuşlardır. Keyfiyet vermenin ve şekillendirmenin de haram olduğunda icma etmişlerdir.  Şüphesiz ki bu durum, onların durdukları (öteye gitmedikleri) ve kendilerini imsak ettikleri yerlerdendir. Bu itikad tevhide zarar vermez bilakis, hakikat budur!”[35]

Görüldüğü üzere Kadı Iyaz, bütün Ehlisünnet âlimlerinin keyfiyet vermenin ve şekillendirmenin (zihinde canlandırmanın) haram olduğunda icma ettiklerini açıkça beyan etmiştir.

* Hafız İbn Asakir (rahimehullah) diyor ki:

– “Müşebbihe fırkasından olan Haşeviyye, Allah Teâlâ’nın diğer görülenler gibi belli bir keyfiyet içerisinde ve mahdud (sınırlı) bir şekilde görülebileceğini söylediler. Mutezile, Cehmiyye ve Neccariyye de Allah Teâlâ’nın hiçbir halette de asla görülmeyeceğini söylediler. Ama İmam Ebu-l Hasen el-Eşarî (rahimehullah) ise bu iki (bozuk ve aşırı) yol arasında bir yolda yürüdü: Allah Teâlâ; Hulul, sınır ve keyfiyet olmaksızın görülür! Rabbimiz bizi gördüğünde, kendisi keyfiyetsizdir ve sınırsızdır (mahdud değildir) aynı şekilde biz de O’nu (celle celaluh) gördüğümüzde yine keyfiyetsiz ve sınırsızdır.”[36]

 

* Hafız İbn Hacer el-Askalanî (rahimehullah) NUZUL HADİSİ hakkında diyor ki:

– “Âlimlerden bazıları nasıl geldiyse öyle icmalen kabul ettiler (yani hiçbir derinliğe inmediler). İcmalen iman ettiler, teşbih ve keyfiyetten de tenzih ettiler. İşte onlar da SELEF ULEMASININ CUMHURUDUR. İmam-ı Beyhakî ve daha başka âlimler bu sözleri dört imamdan, iki Sufyan’dan, iki Hammad’tan[37] (iki farklı Hammad vardır), Evzaî ve El-Leys’ten nakletmiştir.”[38]

 

  1. KEYFİYETİN İKİNCİ MANASI

Âlimlerin KEYF lafzını ikinci manada, yani sıfatların hakikatleri manasında kullanmalarının misalleri. (Bu durumda nefyedilen keyfiyet değil bilakis keyfiyeti bilmektir)

 

7.a. Ali bin el-Medini’nin (rahimehullah) sözü:

– “Neden ve nasıl denilmez! Bu, istivanın varlığını tasdik ve iman etmektir. Her ne kadar bu kavlin manası bilinemiyorsa ve her ne kadar akıl buna ulaşamazsa dahi buna iman etmek ve tasdik etmek yeterlidir.”[39]

 

7.b. İbn Hacer el-Askalanî’nin (rahimehullah) sözü:

– “Selef uleması Allah Teâlâ’nın sıfatları konusunda derinliğe inmediler. Çünkü bu konunun muhtevasının; keyfiyeti (hakikati) aklen bilinemeyecek bir keyfiyeti (hakikati) araştırmak olduğunu biliyorlardı. Çünkü akılların da bir sınırı vardır ve o sınıra gelindi mi durulması gerekir.”[40]

 

7.c. İmam es-Sabunî’nin (rahimehullah) rivayet ettiği söz:

– “Ebu Ali el-Hasen bin el-Fadl’a istiva hakkında soruldu. Dediler ki: Allah Arş’a nasıl İstiva etti? Dedi ki: Biz gaybî meselelerde bize keşfolunanlar dışında başka bir şey bilmeyiz. Muhakkak ki Rabbimiz bize istiva ettiğini bildirmiştir ama istivanın hakikatini bize bildirmemiştir.”[41]

 

7.d. İmam-ı Kurtubî’nin (rahimehullah) sözü:

– “Gerçekten de selef-i salihinden hiçbir âlim Allah Teâlâ’nın Arş’a istivasını inkâr etmiş değildir. İstiva için Arş’ın has kılınması da en büyük mahlûk olmasındandır. Muhakkak ki keyfiyeti (hakikati) hakkında bir bilgiye sahip olunamaz çünkü istivanın hakikati bilinmiyor.”[42]

 

İmam-ı Kurtubî bu tür ayet-i kerimelerin müşkilatlılardan (müteşabih) olduklarını dile getirmiştir ve âlimlerin bu ayet-i kerimelere bakış açılarını üç grupta incelemiştir.

1.Grup: Bu ayetleri okuruz, iman ederiz fakat tefsir etmeyiz. Birçok imam bu görüş üzerindedir. Doğru olan da budur, nasıl ki İmam-ı Malik’e (rahimehullah) bir adam  [RAHMAN ARŞ’A İSTİVA ETTİ] ayetini soruyor. İmam-ı Malik buyurdu ki: İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir (Allah’a isnadı akıl işi değildir), istivaya iman etmek vaciptir ve ondan sual etmek de bidattir. Senin kötü biri olduğunu düşünüyorum! Çıkarın onu.

2.Grup: Bu ayetleri okuruz ve luğatta geçen zahiri manasına göre tefsir ederiz. BU SÖZ MÜŞEBBİHELERİN SÖZÜDÜR.!

3.Grup: Bu ayetleri okuruz, tevil ederiz ve zahirine hamledilmesinin imkânsız olduğunu söyleriz.[43]

UYARI!

“Keyfiyet meçhuldür” lafzı İmam-ı Malik’ten Nakli Sahih Kabul Edilse Dahi Nasıl Değerlendirilmelidir?

Bu durumda İmam-ı Malik’ten (rahimehullah) gelen nakli ikinci mana olan “hakikatinin bilinmesi” manasındadır diye değerlendirebiliriz. Çünkü keyfiyet lafzı kullanılıp bu lafızdan bir şeyin hakikati irade edilebilir. Şairin sözünde olduğu gibi:

Kişi kendi keyfiyetini dahi idrak edemezken

Cebbar’ın kadim olan keyfiyetini nasıl bilecek[44]

Bu beyitte geçen “keyfiyet” kelimesinin manası “hakikati” demektir. Çünkü hiç şüphe yoktur ki herkes kendi keyfiyetini (yani halini) bilir. Ayakta mıdır? Oturuyor mudur? Üzgün mü? Sevinçli mi? Sıhhatli mi? Hasta mı? Vs. Bütün keyfiyetler böyledir. Ancak insanlar kendi hakikatlerini bilmiyorlar. Hiç şüphe yoktur ki Allah Teâlâ’nın sıfatlarının hepsinin bir hakikati vardır ve bu hakikatleri Rabb-ul Âlemin bilir fakat biz bilemeyiz.

İSTİVA MEÇHUL DEĞİLDİR

       Bu durumda, geriye sadece İmam-ı Malik’ten gelen rivayetin başını açıklamak kaldı. Bu söz de birkaç farklı şekilde rivayet edilmiştir. Onlardan biri; (İstiva meçhul değildir), diğeri (Onun istiva etmesi meçhul değildir), başka bir tanesi (Kendi zatını vasıfladığı gibi istiva etmiştir). Bu lafızların hepsi sahihtir ve İmam-ı Malik’ten nakledilmiştir. Bir de eğer sıhhatini kabul edersek (İstiva malumdur) diye bir nakil de vardır.

Bunlar birbirine yakın ve manaca da aynı olan değişik lafızlardır. Çünkü (meçhul değildir) sözü aslında (malumdur) demektir. Her iki ibarede de lafızlar farklı olsa dahi mana aynıdır.

Peki, bu malumdur sözünden maksad nedir?

Buna cevaben deriz ki:

Bu lafızların hepsinde şu takdiri uygulayabiliriz: İstiva malumdur (yani kuran-ı kerimde var olduğu malumdur) ve ya (manası malumdur).

Birinci Takdire Göre: Hiçbir sıkıntı yoktur. Allah Teâlâ için şeriat metinlerinde var olan bir vasıf kabul ediyoruz. Bu sıfatların hakikatlerinin ilmini de Allah Teâlâ’ya bırakıyoruz. (Tefviz ediyoruz)

Bu yaptığımız takdiri İbn Kudame el-Makdisi’nin şu sözleri ile destekliyoruz:

“44. İstiva meçhul değildir sözünün manası, yani (kuran-ı kerimde) var olduğu meçhul değildir. Çünkü Allah Teâlâ, onun varlığını bize kuran-ı kerimde bildirmiştir. Allah Teâlâ’nın sözleri kesinlikle doğrudur ve sözleri hakkında herhangi bir şek ve şüphede bulunmak caiz değildir. Meçhul olmaması demek de Allah Teâlâ’nın bize bildirmesiyle malum olmuştur. Bazı lafızlarda da zaten istiva malumdur diye rivayet edilmiştir.

  1. Keyfiyet makul değildir sözünün manası da yani hiçbir şekilde tevkif (kuran-ı kerimde bildirilmesi) naklolunmamıştır ve bunu bilmek de tevkife bağlıdır.
  2. İstivayı inkâr etmek küfürdür. Çünkü bu durum Allah’ın sözlerini reddetmektir ve Allah’ın kelamına karşı bir küfürdür. Her kim ki ümmetin icma ettiği bir harfi dahi inkâr ederse o kâfirdir. Kaldı ki, 7 tane ayet i kerimeyi inkâr etsin. O adam 7 yerde gelen ayet-i kerimeleri reddetmiştir. Bu yüzden o ayetlere iman etmesi vaciptir.
  3. Onun hakkında sormak da bidattir. Çünkü bu soru bilinmesi mümkün olmayan bir şeyi sormaktır. Bu konuda konuşmak da caiz değildir. Bu konularda konuşmak ne Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ne de o dönemden sonraki Sahabeler (radiyallahu anhum) zamanında olmamıştır.”[45] İbn Kudame’nin sözleri bitti.

İkinci Takdire Göre: O da istiva mana olarak malumdur takdiridir. Bu durumda ya istiva lafzı tek başına ya da Allah lafzına izafesiyle düşünülür. Tek başına tasavvur edilen her kelimenin manası vardır bunu akıl sahibi her insan kabul eder ve bu mana herkes tarafından olmasa bile ehli tarafından anlaşılabilir. Fakat Allah Teâlâ hakkında olan her lafız insanlar tarafından algılanamayabilir. Bunlardan bir tanesi de istiva kelimesidir. Bu noktada şöyle sormak yerinde olur: Burada kastedilen “İSTİVA” lafzının izafeden soyulmuş haldeki manası mı yoksa “Allah” lafzına izafesiyle olan manası mıdır? (Yani sadece İSTİVA mı yoksa ALLAH TEÂLÂ’NIN İSTİVASI mı?)

  1. Eğer birincisidir denilse ki o da mucerred halde olan İSTİVA’DIR; manası Arap luğatındaki, şiirler ve düz yazılarda bilenen manasıdır.

Feyruzâbâdi diyor ki: “İsteva (tek başına): doğrulmaktır, Adam istiva etti: olgunluk çağına erişti ve ya kırk yaşına girdi. Semaya istiva etti: Yükseldi, kastetti, yöneldi ve ya hükmetti.”[46] Feyruzâbâdî’nin sözü bitti.

İbn Menzur diyor ki:

“Ferra demiştir ki: İstiva arap kelamında iki şekildedir:

– Adamın istiva etmesi, gençliğinin ve kuvvetinin en yüksek düzeye çıkmasıdır. Ya da eğrilikten doğrulmasıdır. Bunlar iki şeklidir. Üçüncü bir vechi daha vardır o da senin şöyle demendir: adamın biri başka bir adama yüzü dönüktü ve sonra bana yöneldi ve yüzüme karşı bana küfretmeye başladı. Yani bana yöneldi, yüzünü bana çevirdi manasında. Bu da Allah Teâlâ’nın şu ayet-i kerimesi gibi: [Sonra Arş’a yöneldi] (Bakara/29).

(Bu açıklamalardan sonra) Ferra dedi ki: İbn Abbas şöyle dedi:

“[Sonra Arş’a yöneldi] yani yükseldi, bu da şu söz gibidir: birisi ayaktaydı ve sonra oturmaya istiva etti (yöneldi). Ve oturuyordu da ayağa kalkmaya istiva etti (yani yöneldi). Dedi ki: bütün bunlar arap kelamında caizdir. İbn Abbas’ın semaya yükseldi sözünün manası yani O’nun emri göğe yükseldi demektir.

Ahmed bin Yahya [Rahman Arş’a istiva etti] ayet-i kerimesi hakkında dedi ki: “İstiva bir şeye yönelmek demektir.

Ehfeş dedi ki: İsteva yani Ale (yükselmek). Sen dersin atın üstüne istiva ettim ve ya evin damına istiva ettim. Yani çıktım. Ama atın sırtına istiva etmek İSTEKARRE yani mekân edinmek (oturmak) manasındadır.”[47] İbn Menzur’un sözü bitti.

  1. İkincisi manasıdır denilse ki o da İstivanın Allah lafzına izafe edildiği halde manasının bilinmesidir. Böyle bir şeyden hem teşbih hem de tecsim itikadı doğar. Nihayetinde İstiva kelimesinin “ale” harf-i ceri ile kullanıldığında manası; üstünde mütemekkin olmak, oturmaktır. Bu iki vasıf da cisimliği ve cisimlere benzemeyi gerektirir ki Rabbimiz Teâlâ bu tür noksan sıfatlardan münezzehtir.

Sonuç

İbn-i Teymiyye’nin yaptığı gibi; “istiva malumdur” ibaresine lügatte malumdur diye mana vermek; (haşa) Allah arşta oturuyor demektir ki İbn-i Teymiyye bunları yeri geldi mi kitaplarında apaçık zikretmiştir.

Yine İbn-i Teymiyye gibi “Keyfiyet yoktur” ibaresinin yerine de uydurma bir lafız ekleyip “keyfiyeti meçhuldür” deyip sonra da;

İbn-i Useymin’in yaptığı gibi: “keyfiyeti vardır ama biz bilmiyoruz” diye de mana verilirse o zaman rivayet ve dirayet ilimlerinin hepsini elinin tersi ile silip atmaları gerekmektedir. Çünkü ne rivayet bıraktılar ne dirayet.

Rivayet ilmini satıp yerine uydurmaları aldılar. Dirayet dediğimiz aklı da satıp yerine cehaleti aldılar. At gözlükleri takıp yol alınca çevrelerine verdikleri zararı göremez hale geldiler.

İstiva lafzı Allah lafzına izafe edildiği zaman istivanın gerçek luğat manasına hamledilirse ve uydurma rivayet dediğimiz keyfiyet meçhuldür denilirse netice olarak TECSİM ve TEŞBİH olur. Bu duruma cevap vermek de tecsimin mahiyeti ve tehlikeleri hakkında konuşmayı gerektirir. Burada maksad hâsıl olduktan sonra konunun tafsilatı için mutavvel kitaplara başvurulması tavsiye olunur.

Maksadımız bu rivayetin tahrif edildiğini dile getirmekti ve akıl unsurunu da devre dışı bıraktıklarını kısa bir şekilde ifade etmiş olduk.

Rabbim bize ve okuyuculara istifadeler nasip buyursun ve hakkı hak gösterip intisap ile batılı da batıl gösterip içtinap ile rızıklandırsın.

 

وصلى اللم على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم

محمد أمين الهكاري

Muhammed Emin El-Hakkâri

(BİRİNCİ İKAD BİLDİRİLER KİTABI SAYFA 30)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

  1. Sahih el-Buharî: Muhammed bin İsmail el-Buharî. Baskı: Daru Tuk en-Necad. 1422. 1. Baskı.
  2. El-İtikad ve’l-Hidaye ile Sebili’r-Reşad ale Mezhebi’s-Selefi ve Ashab-il Hadis: Ahmed bin el-Hüseyin el-Beyhaki, Baskı: Daru’l Afak el-Cedide. Beyrut 1401, 1. Baskı
  3. Şerhu Usuli İtikadi Ehli’s-Sunne ve’l Cemaa: Hibetullah bin el-Hasen bin Mansur el-Lalekai. Baskı: Daru Tayyibeti’r Riyad, 1402.
  4. Fethu’l Bari: Ahmed İbn-i Ali İbn-i Hacer El-Askalani, Baskı: Daru’l Marife Beyrut 1379.
  5. Et-Temhid Lima Fi’l-Muvatta min el-Meani ve’l-Esanid: Ebu Ömer Yusuf İbn-i Abullah İbn-i Abdilber en-Nemri, Baskı: Vuzaretu Umui’l Evkaf ve’ş Şuuni’l İslamiyye. El-Mağrib 1387.
  6. El-Mudhiş: Ebu’l Ferec Abdurrahman İbn-i Cevzi el-Hanbeli, Baskı: Daru’l Kutubi’l İlmiyye. Beyrut 1405, 2. Baskı.
  7. El-Kavlu’l Mufid Ale Kitabi’t Tevhid: İbn-i Useymin. Baskı: Daru İbn-il Cevzi. Suudiyye 1424, 2. Baskı.
  8. Muhtaru’s Sihah: Muhammed İbn-i Ebu Bekr er-Razi. Baskı: Mektebetu Lübnan Naşirun. Beyrut 1415. Yeni baskı.
  9. Mucemu Mekayisil-Luğa: İbn-i Faris. Baskı: Daru’l Fiker, Abdusselam Muhammed Harun tahkikli. Beyrut 1399.
  10. Tacul Arus min Cevahir il-Kamus: Muhammed Murteda el-Haseni ez-Zebidi. Baskı: Daru’l Hidaye
  11. Lisan ul-Arab: Muhammed bin Mukerrem bin Menzur. Baskı: Daru Sadır. Beyrut, 1.Baskı
  12. El-Kulliyat Mucemun Fi’l Mustalahat: Ebu’l Beka el-Hanefi. Baskı: Muessesetu’r Risale, Beyrut.
  13. Es-Sifat: Ali bin Umer ed-Darekutni. Baskı: Mektebetu’d Dar. Medinetu’l Munevvera, 1.Baskı
  14. Siyeru E’lamin Nubela: Muhammed bin Ahmed ez-Zehebi. Baskı: Muessesetu’r Risale. Beyrut 1413, 9.Baskı
  15. El-Esma ve’s Sifat: Ahmed bin Huseyn el-Beyhaki. Baskı: El-Mektebetu’l Ezheriyye 1419, 1.Baskı
  16. Zemmu’l Kelam: Ebu İsmail el-Herevi. Baskı:
  17. Akidetu’s Selefi Ehli’l Hadis: Ebu Osman İsmail bin Abdurrahman es-Sabuni. Baskı:
  18. Sahih İbn-i Hibban: Muhammed İbn-i Hibban. Baskı: Muessesetu’r Risale. Beyrut 1414, 2.Baskı
  19. El-İstizkar: Ebu Ömer Yusuf bin Abullah bin Abdul Ber-en Nemri. Baskı: Daru Kuteybe. Dimeşk 1414, 1.Baskı
  20. Şerhu’s Sunne: El- Hüseyin İbn-i Mesud El-Beğavi. Baskı: El-Mektebetu’l İslami. Dimeşk Beyrut 1403, 2.Baskı
  21. Şerhu Müslim: İmam-ı Nevevi. Baskı: Daru İhya-i Turasi’l Arabi, Beyrut 1392, 2. Baskı.
  22. Tebyinu Kizbu’l Mufteri fima Nusibe İle’l İmam Ebu’l Hasen el-Eşarî: Ali İbn-i el-Hasen İbn-i Asakir. Baskı: Daru’l Kitabu’l Arabi. Beyrut 1404, 3.Baskı
  23. Tefsiru’l Kurtubi: Şemsuddin el-Kurtubî. Baskı: Daru’l Kutubi’l Mısriyye. Kahire 1384. 2. Baskı.
  24. Defu Şubehi’t Teşbih Bi Ekuffi’t Tenzih: Ebu’l Ferec Abdurrahman İbn-i Cevzi el-Hanbeli. Baskı: Daru’l İmamu’n Nevevi. Ürdün 1413, 3.Baskı
  25. Zemmu’t Tevil: Abdullah İbn-i Ahmed İbn-i Kudame el-Makdisi. Baskı: Ed-Daru’s Selefiyye. Kuveyt 1406, 1.Baskı
  26. El-Kamusu’l Muhit: Mecduddin Ebu Tahir Muhammed İbn-i Yakup El-Feyruzabadi.
  27. Beyanu Telbisi’l Cehmiyye Fi Tesisi Bidehimi’l Kelamiyye: Ahmed İbn-i Abdulhalim İbn-i Teymiyye. Baskı: Matbaatu’l Hukume. Mekketu’l Mukerreme 1392, 1.Baskı
  28. İthafu Zev’il-Ukul bi Rivayatin vel-Keyfu Ğayru Makul: Eş-Şeyh Abdul Fettah el-Yafiî. Baskı: Daru’l Fetih. El-Kavlu’t-Temam’dan alıntı. 2. Baskı
  29. El-Akidetu’t Tahaviyye: Ebu Cafer Ahmed İbn-i Muhammed El-Ezdi El-Mısri Et-Tahavi
  30. Kaşifu’s Sağir An Akaidi İbn-i Teymiyye: Allame Said Abdullatif Fude. Baskı: Daru’r Razi 1420, 1. Baskı

 

[1] Kaşifu’s Sağir, İstiva konusu.

[2] El-İtikad ve’l-Hidaye ile Sebili’r-Reşad ale Mezhebi’s-Selefi ve Ashab-il Hadis/116. sayfa

[3] İtikadu Ehli’s-Sunne/3.cild/397. sayfa

[4] Feth-ul Bari/13.cild/407.sayfa

[5] Et-Temhid/7/151

[6] İtikadu Ehli’s-Sunne/3.cild/397.sayfa

[7] İtikadu Ehli’s-Sunne/3.cild/442.sayfa

[8] Yani şeraitte var olduğu meçhul değildir. Öyle ki; 7 tane ayet i kerimede geçmiştir.

[9] İleride de beyan edeceğimiz gibi bu nakil hem seneden hem de metnen sahih olmayan bir rivayettir.

[10] (el-kavlul mufid ale kitabi’t-tevhid/ibn-i useymin/2.cild/180-190.sayfa)

[11] El-Ebherî “İlm-ul Kelam” Senusi “Suğra’s-Suğra” Aklın verdiği hüküm üç tanedir: olmazsa olmaz (vacip), olabilir (caiz), imkânsız (mustehil)

[12] El-Mudhiş/1.cild/137.sayfa

[13] Hakikati hakkında olan bilgiye sahip olmadığını itiraf ettikten sonra hakikati Allah Teâlâ’ya bırakmaktır. (El-Kavlu’t Temam fi’t Tafvid)

[14] Fusulun fil Akide beyne es-Selefi ve’l-Halef/69.sayfa

[15] İthafu zevi’l Ukul Bi rivayati “el-keyf ğayr-ı makul”/Şeyh Abdulfettah el-Yafiî

[16] Muhtaru’s Sihah/1.cild/234.sayfa

[17] Mekayis-ul Luğa/5.cild/150.sayfa

[18] Tac-ul Arus/ 14.cild/ 349.sayfa

[19] Lisan-ul Arab/9.cild/312.sayfa

[20] El-Kulliyyat/752.sayfa

[21] Es-Sıfat/75.sayfa

[22] Siyeru A’lamin Nubela/13.cild/331.sayfa

[23] Bu nakli İshak’tan, İmam Sabunî (Mu’tekadu Ehli’l Hadis’te)rivayet etmiştir/193.sayfa.

İmam Beyhakî de (Esma ve’s Sıfat’ta) rivayet etmiştir/452.sayfa

Herevî de (Zemm-ul Kelam’da) rivayet etmiştir/231.sayfa

[24] Allah Teâlâ hakkında böyle bir manayı düşünmek batıldır!

[25] Mu’tekadu Ehli’l Hadis/222.sayfa

[26] Feth-ul Bari Şerhu Sahih Buharî/13.cild/413.sayfa

[27] İbn Hibban (rahimehullah) kitabında bir başlık yazarken böyle bir ifade kullanıyor, zaten bilindiği üzere Sicistan’dan Ehlisünnet itikadını müdafaa ettiği için çıkarılmıştır. İbn Hibban, Allah Teâlâ’nın bir mahdud (sınırlı) olduğunu kabul etmeyip tenzihe gitmiştir. Bütün Ehlisünnet âlimleri gibi o da bitiş ve nihai noktalarla Allah Teâlâ’nın ihata edilemeyeceğini dile getirmiştir ve Sicistan’dan bu sebeple çıkarılmıştır.

[28] Sahih İbn Hibban/1.cild/137.sayfa

[29] El-İtyan kelimesi: bir mekândan başka bir mekâna nakledilmekten başka hiçbir manaya gelmez. Onu nefyetmek hakiki zahiri manasını nefyetmek demektir. Çünkü bu mana cisimliği gerektiren ve onlara layık olan bir manadır. Allah Teâlâ da cisim değildir!

[30] Yed kelimesini sıfat olarak kabul etti ama aza (carihe) olmasını nefyetti.

[31] El-İtikad ve’l Hidaye/1.cild/117.sayfa

[32] El-İstizkar/2.cild/530.sayfa

[33] Et-Temhid/7.cild/144.sayfa

[34] Tuhfet-ul Ahvezî’den nakledilmiştir. (7.cild/233.sayfa). İmam-ı Zehebî, “Siyeru Alâmi Nubela”da İmam el-Beğavi’nin biyografisinde şöyle demiştir:

“Şeyh İmam Allame Önder Hafız (hadis hafızı) Şeyhülislam Muhyissünne Ebu Muhammed el-Hüseyin bin Mesud bin Muhammed bin el-Ferra el-Beğavî eş-Şafii Müfessir, Şerhu-s Sunne, Mealim-ut Tenzil, el-Mesabih, Kitabu-t Tehzib fi’l Mezheb, el-Cem’u beyne’s Sahiheyn ve 40 Hadis gibi eserlerin sahibidir.” (Siyeru Alâmi’n Nubela/19.cild/439.sayfa)

[35] İmam-ı Nevevi bunu Kadı Iyaz’dan nakletmiştir. (Şerh-ul Muslim/5.cild/25.sayfa)

[36] (Tebyinu Kizbi’l Mufteri/150.sayfa)

[37] İki Sufyan’dan maksat, Sufyan bin Uyeyne ve Sufyan-ı Sevri’dir. İki Hammad’tan maksat da Hammad bin Zeyd ve Hammad bin Seleme’dir.

[38] (Feth-ul Bâri/3.cild/30.sayfa)

[39] Lalekaî (Şerh-us Sunne(1.cild/165.sayfa) da nakletmiştir.

[40] (Feth-ul Bâri/13.cild/350.sayfa)

[41] (Ehli Hadis olan Selefin Akidesi/40.sayfa)

[42] (Tefsir-ul Kurtubî/7.cild/219. sayfa)

[43] (Tefsir-ul Kurtubî/1.cild/254.sayfa)

[44] İmam İbn-ul Cevzî bu beyti (Defu Şubehi-t Teşbih) adlı eserinde naklediyor (sayfa:28). Bedreddin ez-Zerkeşî de bu beyti nakletmiştir.

[45] (Zemmu’t Tevil/26.sayfa)

[46] (El-Kamus ul Muhit/1673.sayfa)

[47] (Lisan-ul Arab/14.cild/414.sayfa)

 

Categories: Istiva/Itikat, mücessime, müşebbihe, mutesabihat, muteşabih ayetler, selef akidesi, Tahrifler, Vehhabi Fitnesi

İngilizlerin Rolünü Anlayamazsak Hiçbir Sorunu Çözemeyiz. (Yusuf Kaplan)

http://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/ingilizlerin-rolunu-anlayamazsak-hicbir-sorunu-cozemeyiz-2033636

Sonsuz hamd Allah Teâlâ’ya ve en güzel salat ve selamlar da Resulü Muhammed Mustafa’ya, aline ve ashabına olsun.

Yusuf Kaplan’ın yazısı çok yerindedir ve ehli olan için mükemmel tespitler var. Ortada var olan en büyük sorun; şu an ortadoğunun hem toprak hem de yer altı zenginliklerinde gözü olan İslam düşmanları’nın bu kaleyi yıkamamasından kaynaklanan içimize bizden olduklarını iddia edenleri ellerine bir siyasi çıkar ve ya başka bir dünyevi çıkar ile o da bir yana bazen de yine din ile kandırıp kendisine Cennet ve şehadet vadetip kullanmalarıdır.
Bizi yıkan ama bizden olduklarını iddia edenler var.
Kafir ile anlaşır ve topraklarımızı, vatanımızın bütünlüğünü iki kuruşa satarlar.
Ama nedir ? Bizdendirler.
Aramıza tefrikatlar koyup ayırıyorlar sonra da neden ayrılık var deyip var olan süregelen düzene kızarlar.
“Namazda elimizi göbek altında mı yoksa üstünde mi bağlayalım ihtilaflarından çıkamadık, kafir bizi darmaduman etmiş bile.”
Bu sözü söyleyen kişi de bu ihtilafı ortaya çıkarıp İslam aleminde fitne yayan da aynı kişidir. Hepimiz biliyorsunuz.
Yıllardır dört ameli mezheb ve yanında da bize kitapları ulaşmamış fakat eski kaynaklarda adı geçtiği üzere bildiğimiz bazı mezhepler de var ki bunların arasındaki ihtilaf çok normaldir ve rahmettir.
Lakin siyasi gruplara da mezhep ismi verildi..!
Sonra bu siyasi grupları ortaya koyan gizli sahipleri algıları o siyasi gruplara mezhep diyerek ve mezhepçiliği kötüleyerek işgal etti ve dolayısıyla 4 mezhebi o kefeye koyup İslam birliğine gürbüz vurdu.
İngilizleri tanırsak bu sorun çözülür diye düşünüyorum.

Selefi diye bir grup icad ettiler ve asıl Müslümanlar bunlardır dedirttiler. Katliamları ile İslama tefrika sokup İslamafobi adına çok çirkin işler yaptılar. Daha nice gruplar vardı.

Şimdi de Kuran İslamcılığı diye bir grup daha piyasaya sürüldü. Bu birkaç zamandır piyasa onların elinde. Kendileri dışındaki herkesi kafir müşrik görüyorlar. Şia’ya olan muhabbetleri ile bilinen bu İslam dışı grup, grup çatışmalarını mezhep çatışması diye lanse ediyor.

İhtilaf üretip şikayet ediyor.

Bunların çirkefliğini çözebilmek için İngilizleri tanımak ve anlamak gerek….

We sallallahumme ale seyyidina Muhammedin we ale alihi we sahbihi we sellem

Categories: güncel

Allah ile Kulları Arasında Hiçbir Benzerlik Yoktur Demek Doğru Değildir…! (İbn-i Useymin)

Belam, VEHHABİ İbn-i Useymin Kitabında birkaç safsatadan sonra şöyle diyor:

“İkincisi: Mutlak olarak Allah Teâlâ ile mahlûkatlar arasındaki benzerliği yok saymak yanlıştır…!”

Dikkat edin!!! 

Allah Teâlâ Şura 11 de buyuruyor ki: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur”  Ama bu belam ise bu ayet-i kerimeyi yalanlıyor…!

Sonra şöyle diyor:

“Çünkü var olan iki şey arasında illa ki birbirine benzeyecek bir ortak nokta ve birbirinden de ayrılacak bir hususiyet olmak zorundadır. Örneğin; ”Hayat (yaşamak) sıfatı” hem Yaratıcıda hem de mahlûkatlarda var olan bir sıfattır. İkisi arasında bir ortak noktadır fakat Yaratıcının ”Hayat” sıfatı kendi şanına layıktır ve mahlûkatların ”Hayat” sıfatı da kendi şanına layıktır.

Değerli kardeşlerim; bu apaçık bir laf oyunudur.! Ehlisünnet alimleri de Hayat sıfatı hakkında bu görüştedirler. Hayat sıfatı Cisimlik Gerektiren bir sıfat değildir. Her diri olan cisim olmak zorunda değildir. Çünkü cismin asli özelliklerini zarureten taşımak zorunda değildir. El ve Ayak gibi azalar bunun tersidir. Çünkü bunla cisimlik gerektirir. El ve ayak vs birer parçadırlar. Parça bütün ilişkisi cisimlik gerektirir.

İbn-i Useymin Belamı kelime oyunu yapıyor.!

Üçüncüsü: âlimler TEŞBİH’İN (yani Allah Teâlâ’yı mahlûkatlara benzetmenin) manasında ihtilaf ettiler, hatta bazıları Allah Teâlâ’nın kendisine kabul ettiği sıfatları TEŞBİH olarak kabul ettiler. Biz TEŞBİH olmaksızın dediğimiz zaman ise; bu grub bizim, Allah Teâlâ’nın kendisine kabul ettiği sıfatları inkâr ettiğimizi anlıyorlar.

Değerli kardeşlerim; İbn Useymin daha TECSİM ve TEŞBİH’İN ne olduğunu kavrayamamıştır. Önce Allah Teâlâ hakkında bu tür sözleri sarf ediyorlar ardından da çok anlamış ve bilmiş gibi bu sıfatların Allah Teâlâ’nın kendi zatına kabul ettiğini iddia ediyorlar. Sıfatları Rabbul Âlemine isnad ederlerken birebir TEŞBİH yapıyorlar ve devamında da TEŞBİH olmaksızın diyorlar…! Bu ne kadar saçma bir çelişkidir?

Tekyif (nasıl olduğunu söylemek) yani nasıllamak ise; Allah Teâlâ’nın sıfatlarını nasıllamak caiz değildir. Allah Teâlâ’nın sıfatlarından birisini keyfiyetlendirirse; o adam yalancı ve günahkârdır. Yalancıdır, çünkü bilmediği bir şeyi söylemiştir diye. Günahkârdır, çünkü Allah Teâlâ’nın şu ayet i kerimelerde yasakladığı ve haram kıldığı bir şeyi yapmıştır.   ”Bilmediğin şeyin ardına düşme” (isra:36)   Şu ayetten sonra gelen “Rabbim, ancak şunları haram kıldı: İğrençlikleri-görünenini, gizli olanı-günahı” (araf:33) ”Ve (şeytan) Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister” (bakara: 169) ayeti.  Çünkü şu ayete göre, Keyfiyeti idrak etmek mümkün değildir: ”Onların ilerisinde olanı da, gerilerinde olanı da bilir. Onlar ise O’nu ilmen ihata edemezler.” (taha:110) Ve Allah’ın şu sözü: ”Gözler O’nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder” (Enam: 103)

Değerli kardeşlerim! Bakın burada keyfiyet veren kişinin  yalancı olmasını KEYFİYETİNİ BİLMEDİĞİNDEN ötürü olmasına bağlıyor! Yani var onlara göre keyfiyet var fakat kimse bunu bilemez de birisi ben bildim derse yalancıdır demek istiyorlar halbuki keyfiyet zaten yok…!

Allah Teâlâ mücessim ve müşebbihe olan Haşeviyye’nin vasıflandırmalarından beridir…!    

Belam İbn-i Useymin sözlerine devam ediyor:

 Keyfiyetlendirmek (yani Allah Teâlâ için bir nasıllık kabul etmek), gerek dil ile tabir edilsin gerekse de kalp ile takdir edilsin (yani gizlensin) yine aynıdır. Bu yüzden Malik (rahimehullah) istivanın keyfiyeti hakkında sorulduğunda şöyle buyurmuştur:

”keyfiyet meçhuldür, onu sormak da bidattir”

İmam-ı Malik’in sözünü tahrif edip buraya ibn-i teymiyye gibi nakletti ve şimdi asıl bombayı patlatacak.

BUNUN MANASI ŞU DEĞİLDİR Kİ; BİZ BURADA KEYFİYETİN OLDUĞUNU DÜŞÜNMEMELİYİZ. BİLAKİS! İSTİVANIN BİR KEYFİYETİ (NASILLIĞI) VARDIR LÂKİN BİZİM İÇİN MALUM DEĞİLDİR (YANİ BİZ BİLMİYORUZ).  ÇÜNKÜ KEYFİYETİ (NASILLIĞI) OLMAYAN BİR ŞEY VAR DEĞİLDİR. O ZAMAN; İSTİVA, NUZUL (HÂŞÂ! ALLAH’IN İNMESİ), YED (EL)İ VECH (YÜZ), AYN (GÖZ) HEPSİNİN KEYFİYETİ VARDIR LAKİN BİZ BUNU BİLMİYORUZ. HAS BİR KEYFİYET KABUL ETMEK İLE ONUN BİR KEYFİYETİNİN OLMASINA İMAN ETMEK ARASINDA FARK VARDIR. İŞTE VACİB OLAN BUDUR. BİZ DERİZ Kİ; ONUN BİR KEYFİYETİ (NASILLIĞI) VARDIR FAKAT BİZ BİLMİYORUZ.  

Tecsim ve Teşbih kokan bu kirli sözler İbn-i Useymin’in  Allah Teâlâ hakkında apaçık bir cüretkarlıkla sarfettiği sözlerdir. İmam-ı Malik keyfiyet yoktur demesine rağmen bunlar keyfiyet meçhuldür diye bir rivayet uydurdular. O uydurma onlara bu neticeleri verebiliyor. Bu inceliğe dikkat etmezseniz zehre kapılabilirsiniz…!

Belam sözlerine bakın nasıl bir tasvir ile devam ediyor.?

Eğer sorulursa: Nasıl tasavvur edilebilir ki; bir şey için bir keyfiyet olduğuna inanıyoruz fakat o keyfiyeti de bilmiyoruz? Derim ki: böyle bir şey tasavvur edilebilir. Örneğin; bizden biri bu sarayın içinde bir keyfiyet (nasıllık) olduğuna inanıyor, fakat sarayın içini ve ya o saraya benzeyen başka bir tanesini görmeden ve yahut doğru sözlü güvenilir birisi ona orayı anlatmadan o keyfiyeti bilemez.

Rabbini saraya benzetmiş demek ilim ehline yakışmaz çünkü ben bu sözlerden böyle bir benzetme görmüyorum fakat apaçık bir şekilde Rabbine bir şeyler isnad etmek isterken sarayın yani mahlukatların sıfatları ile Rabbinin sıfatlarını benzetiyor. Malumdur ki zat ve sıfatlar hepsi kadimdir. 

İbn-i Useymin gibi birisi bunları apaçık zikrediyor ve hala selefiyim diyen kardeşler de bize iftira atıyorsunuz diyorlar.

Buyrun ibareyi de vereceğim Arapça bilen hocalarınıza gösterin.


الثاني: أن نفي التشبيه على الإطلاق لا يصح ; لأن كل موجودين فلا بد أن يكون بينهما قدر مشترك يشتبهان فيه ويتميز كل واحد بما يختص به; ف: “الحياة” مثلا وصف ثابت في الخالق والمخلوق، فبينهما قدر مشترك، ولكن حياة الخالق تليق به وحياة المخلوق تليق به.

الثالث: أن الناس اختلفوا في مسمى التشبيه، حتى جعل بعضهم إثبات الصفات التي أثبتها الله لنفسه تشبيها، فإذا قلنا من غير تشبيه; فهم هذا البعض من هذا القول نفي الصفات التي أثبتها الله لنفسه.

وأما التكييف; فلا يجوز أن نكيف صفات الله، فمن كيف صفة من الصفات; فهو كاذب عاص، كاذب لأنه قال بما لا علم عنده فيه، عاص لأنه واقع فيما نهى الله عنه وحرمه في قوله تعالى: {وَلا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ}، [الإسراء: من الآية36]، وقوله تعالى: {وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لا تَعْلَمُونَ}، [البقرة: من الآية169]، بعد قوله: {قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ}، الآية، [الأعراف: من الآية33]، ولأنه لا يمكن إدراك الكيفية; لقوله تعالى: {يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً}، [طه:110]، وقوله: {لا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ}، [الأنعام: من الآية103].

وسواء كان التكييف باللسان تعبيرا أو بالجنان تقديرا، أو بالبنان تحريرا، ولهذا قال مالك رحمه الله حين سئل عن كيفية الاستواء: “الكيف مجهول، والسؤال عنه بدعة”، وليس معنى هذا أن لا نعتقد أن لها كيفية، بل لها كيفية، ولكنها ليست معلومة لنا; لأن ما ليس له كيفية ليس بموجود; فالاستواء، والنزول، واليد، والوجه، والعين، لها كيفية، لكننا لا نعلمها; ففرق بين أن نثبت كيفية معينة ولو تقديرا، وبين أن نؤمن بأن لها كيفية غير معلومة، وهذا هو الواجب; فنقول: لها كيفية، لكن غير معلومة.

فإن قيل: كيف يتصور أن نعتقد للشيء كيفية ونحن لا نعلمها؟

أجيب: إنه متصور; فالواحد منا يعتقد أن لهذا القصر كيفية من داخله، ولكن لا يعلم هذه الكيفية إلا إذا شاهدها، أو شاهد نظيرها، أو أخبره شخص صادق عنها.

قوله تعالى: {وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ}، الآية.

“وهم”: أي: كفار قريش. {يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ}، المراد: أنهم يكفرون بهذا الاسم لا بالمسمى، فهم يقرون به،

(القول المفيد على كتاب التوحيد/ابن عثيمين/المجلد 2/ الصحيفة 190)

Categories: mücessime, müşebbihe, selefilerin akidesi, Tevessül

Allah Diğer Cisimlere Benzemeyen Bir Cisimdir Demek Yanlıştır…!

Soru: Selefi adı altındaki görüşler Allah Teala’yı Cisimlerin Vasıflarıyla Vasıflar ve Cisimler Gibi Değildir Derler. Örneğin eli vardır ama bizim elimiz gibi değildir dereler. Bunun ilmî bir cevabı var mıdır?

Cevap: Elbette vardır. Ehlisünnet’in selef ve halef alimleri hiçbir asırda Ehlisünnet’e muhalif olan bir iddiayı cevapsız bırakmamışlardır.

Bu konuda da verilecek en güzel cevaplardan bir tanesi de Şii asıllı olan El-Cevalikî’nin iddialarına karşı verilen cevaplardır. İmam Kurtubî (rahimehullah) Nur Suresi 35. Ayet-i kerimesinin tefsirinde şöyle buyuruyor:   

Medih etme babından Allah Teâlâ’nın nuru vardır denilebilir. Çünkü Allah Teâlâ bütün eşyaları yarattı ve onlara aydınlık veren de O’dur. Nur O’nunla başladı ve O’ndan sudur etti. Zalimlerin dediği gibi değildir. Onlar, Allah Teâlâ idrak ettiğimiz nurlardandır demişlerdi! Bunlardan yücedir (munezzehtir).  Muhakkak ki Hişam el-Cevalikî ve mücessimlerden bir taife şöyle dedi: O; nurdur diğer nurlara benzemez, cisimdir diğer cisimlere benzemez. Bu tür sözlerin hepsi, yerinde yani ilmî kelamda beyan edildiği üzere hem aklen hem de naklen Allah Teâlâ hakkında muhaldır (imkansızdır).”

İmam ı Kurtubî (rahimehullah) beyanatına devam eder ve bu sözleri söylemekle kendi kendilerine mutenakız (çelişkili) olduklarını da açıklar.

“Sonra onların sözleri birbiriyle çelişkilidir. Onlar, cisim ve nurdur dediklerinde cisim ve nurun hakikati ile hükmettiler. Nurlar gibi değil ve cisimler gibi değil derken de ispatladıklarını nefyettiler (reddettiler). Bu sözlerin tahkiki kelam ilminde daha geniş açıklanmıştır. Onları bu denli sapkınlıklara sürükleyen nasların zahirlerine göre gitmeleridir.”[1]

 

Mucessimlerin ortak özelliği

  1. Mücessimlere göre, Allah Teâlâ’nın bir hacmi, bir uzunluğu, derinliği ve yüksekliği vardır. Bu yaptığımız tarif aslında cismin tarifidir. Bütün mücessimler Allah Teâlâ’ya cisim ismini kullanırlar.
  2. Mücessimlere göre, Allah Teâlâ beş duyu organlarla hissedilebilir. Aynı şekilde Allah Teâlâ’ya dokunulabilir (bir yere değebilir). Çünkü, onlara göre haşa Allah bir cisimdir ve O’nun hissettiği gibi mahluk olan cisimler de O’nu hissedebilir.
  3. Mücessimlere göre Allah Teâlâ, Arş ile temas halindedir yani Arş’a değiyor. Bu düşünce belli bir mücessim taifeye aittir. Bu görüş ibn teymiyye tarafından bizzat öngörülmüştür. Fakat bazı mücessim gruplara göre ise haşa Allah Teâlâ, Arş’ın üstündedir ama Arş’a temas edip değmiyor.

 

Bu konuda İbn Teymiyye de bir grup felsefi düşüncelilerden kendisi de desteklediği için çok ciddi bir söz nakleder:

-“Var diyebileceğimiz her şey ya cisimdir ya da sıfattır” der. Allah Teâlâ da vardır ve İbn Teymiyye bu sözünü umumi bir şekilde söyler. Yani Allah Teâlâ hakkında da hiçbir tenzihe girmeden dile getirir. Allah Teâlâ’nın sıfat olmadığını kabul etmeyen hiçbir akıl sahibi yoktur. Netice olarak, ibn teymiyye’ye göre Allah Teâlâ (haşa) cisimdir. Bu konudaki sözü şöyledir:

“Hiçbir varlık yoktur ki illa ya cisimdir ya da sıfattır.” (Beyanu Telbis-il Cehmiyye 1/9)

Bu sözü de İmam ı Ahmed’e isnad ediyor!

 

Muhammed Emin El-Hakkari

———————————————–

[1] (İmam-ı Kurtubî’nin “el-camiu’l ahkam” adlı tefsiri / 12. cild / 256. sayfa / Dar-ul Kutubi’l Mısriyye baskısı)

Categories: Tevessül

Hadis Cahili Dalalete Götürü..!

hadisilmiuzerineİmâm, Müctehid Abdullah b. Vehb (rahimehullah) (Ö: 198 H.) şöyle dedi:

ونحو هذا في هذا الفصل قول ابن وهب: الحديث مضلة إلا للعلماء

Hadîs, âlim olanlardan başkasını saptırıcıdır.
[Tertîb-i Medârik, 1/91)]

İmâm (Muhaddis) Sufyân b. ‘Uyeyne (rahimehullah) (Ö: 198 H.)

şöyle demiştir:
Hadîs, fakîh olmayanları saptırır.

Bu sözü İbn-i ‘Uyeyne’den, İbn-i Ebî Zeyd nakletti ve onu açıklarken şöyle dedi:
(İbn-i ‘Uyeyne) şunu demek istiyor:
Fakîh olmayanlar, bazen bir şeyi, görünürdeki ma’nâsıyla anlar. Halbuki o hadîsin başkasının hadîsinden bir te’vîli vardır. Veyâ ona gizli kalan bir delîl vardır. Veya, şu şey (hadîs rivâyeti) ancak deryalaşmış ve iyice fakîh olmuş kimselerin ikâme edebileceği (bulup gösterebileceği) birçok şeyin onun terk edilmesini gerektirecek olduğu terkedilmiş bir şey(rivâyet)’dir.
[İbn-i Ebî Zeyd, el-Câmi’:150]

İmâm İsmâîl b. Yahyâ el-Müzenî (rh)(Ö:264 H.)şöyle dedi:
Allah celle celâlühû size rahmet etsin, topladığınız hadîslere bakınız ve ilmi, fıkıh âlimleri yanında arayınız ki, inşâellah fakîhler olursunuz.
[Hatîb, el-Fakîh vel Mutefakkih: 2/35]

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak, Sahih hadis benim mezhebimdir sözün izahı

Hadis İlmine Dair Birkaç Ayrıntı

Rivayet ve dirayet olarak en güzel hadis olan kadim kelamını tashih eden ve kelamını okuyanlara her harf başına onlarca hasenatı tad’if eden ve bazılarına buna ziyade olarak adalet ve fazilet veren Allah’a hamd olsun. En güzel salat ve selamlar da tevatür eden mucizeleri ve meşhur olan harikulade halleri bizlere merfu-muttasıl hadis sıfatlarıyla nakledilmiş olan Muhammed Mustafa’ya ve O’nun sırlarına yetişmiş ve bize de haberlerini nakletmiş olan aline ve ashabına olsun.

Bundan sonra;

HADİS İLMİ NEDİR?

Hadis ilmi, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili rivayetleri senet ve metin yönüyle inceleyen, hadisleri değişik yönleriyle değerlendiren ve bu değerlendirmenin usul ve kaidelerini belirleyen ilim dalıdır. Hadis ilminin amacı, Cevami-ul Kelim olan Efendimiz’in söz, fiil, ahval ve vasıflarını sonraki nesillere aktarmaktır. Nitekim Allah u Teâlâ’nın emir ve yasaklarını bizlere nakleden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) veda hutbesinde; “Şahid olan ğaib olana nakletsin. Çünkü olabilir ki şahid olan kişi kendisinden daha iyi anlayan birisine nakleder”. Diye buyurmuştur.

HADİS İLMİ KAÇA AYRILIR?

Hadis ilmi, “Rivayetu’l-Hadis” ve “Dirayetu’l Hadis” olmak üzere iki alt disiplinden oluşmaktadır.

Rivayetu’l-Hadis: Hz. Peygamberin söz, fiil ve takrirleriyle ilgili rivayetlerin tespit edilmesini ve sonraki nesillere aktarılmasını konu edinir. Bu rivayetler; musned, sahih, cami, sünen ve mu’cemler gibi hadis kitapları türleri içerisinde toplanmıştır.

Dirayetu’l Hadis: Hadisin sened ve metninin incelenmesi ile ilgili kuralları tespit eder ve hadisin gerçekten Allah Resulü’ne ait olup olmadığının ölçülerini belirler. Dirayetu’l Hadis aynı zamanda Usul-ul Hadi olarak da tanımlanır.

Hadis-i şerifleri ezberleyip nakletmek asr-ı saadetten beri vardır. Lakin bu ilmin tedvini hakkında çeşitli iddialar vardır. Özellikle hadis inkârcıları olan ve kendilerine kuraniyyun-meâlciler denilen bir grup tarafından bu ilim itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bu uğurda hadis tedvininin aslında asr-ı saadet döneminde değil bilakis çok daha sonraki yıllarda yazıldığı ve neredeyse hepsinin uydurma olduğu iddiasındadırlar. Bu iddia, sonradan tedvin edildiği iddia edilen bu ilmin İslam şeriatinde etkisi olmadığı iddiasını da barındırır. Kuran-ı kerimin meâliyle amel eden bu grubun amelî ve itikadî bozukluklarının haddi hesabı yoktur; söyledikleri sözlerin biri diğerini tutmazken dün dedikleri söz bugünkünü de reddeder. Bunun en büyük ve en basit örneği, kendilerini Kuran-ı Kerim ile amel edenler diye tanıtan bu grup aslında Kuran-ı Kerim’in 5 ayet-i kerimesini inkâr etmişlerdir. Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz şeklinde toplam 5 tane ayet-i kerime vardır.[1]  Peygamber’e itaat ölçüsünde ayakları kayan bu grubun iddiaları delillerinden daha büyük kalmıştır. İddiası delillerinden büyük olanın aklından şüphe edilir.

HADİS-İ ŞERİFLER İLK OLARAK NE ZAMAN KALEME ALINMIŞTIR? 

Hadis ilminin önemini anlatan birçok yazı vardır ve her biri ayrı bir pencereden konuya bakar, biz de bu çalışmamızda nefyu ispat yöntemi kullanacağız. İlk önce bu ilme karşı çıkarılan bazı şüpheleri izale etmeliyiz ki o şüphelerin yerini yaqini bilgiler ile dolduralım. Bu ilmin tedvini ne zaman başladı? Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadis yazımına müsaade etmesi üzerine birçok sahabî gerek Peygamber zamanında gerek Peygamber sonrası dönemde hadis yazımına büyük önem vermiştir. Önceden de zikrettiğimiz hadis-i şerifte görüldüğü üzere hadis-i şeriflerin nakledilmesi teşvik edilmiştir.

 

Bu mübarek kuşağın gayretleri ve yazdığı sahifeler, sünnetin tedvini konusundaki ilk esası ve hicri ikinci ve üçüncü asırda tasnif edilen cami’, musned, sunen ve diğer sünnet mecmularının ilk merhalesini oluşturmuştur. Bu sahifelerden bazıları şunlardır.

Ebu Hureyre (radiyallahu anh)şöyle der: “İbn-i Amr hariç Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabından hiç kimse benim kadar hadis toplamış değildir. Zira o yazıyor, ben ise yazmıyordum.” [2]

Burada apaçık görüyoruz ki sahabe efendilerimiz, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken hadis- i şerifleri hem ezberliyor hem de yazıyorlardı. Bir başka nakilde şunu görüyoruz.

Hz Ali (radiyallahu anh) hakkında bizlere gelen haberleri incelediğimizde görüyoruz ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken onun yazdığı bazı konular vardı, bu konuların muhtevası nebevi nurların cilası ile cilalanmıştı. Hz Hasan’ın babası hakkındaki zikredeceğimiz sözler de buna delalet ediyor.

Hz. Ali’nin fıkhî görüşlerini içeren bir mecmua da oğlu Hasan’ın yanında bulunuyordu. Abdurrahman b. Ebi Leyla şöyle der: “Hasan b. Ali’ye Hz. Ali’nin muhayyerlik hakkındaki görüşlerini sordum. O da parçalar halinde bir kitap istetti. Geti­rilen bu parçalardan bir sahife çıkardı. Bu sahifede Hz. Ali’nin muhayyerlik hakkındaki görüşleri yazılıydı.[3] İbn-i Adiy b. Cebele’nin yanında üçüncü bir mecmuanın olduğu da bilinmektedir.[4]

Enes (r.a.) Hz. Ebubekir (r.a.)’in kendisini Bahreyn’e gönderdiğinde şöyle bir mektup yazdığını belirtir: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Bu mektup, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Müslümanlara farz kıldığı zekat farizasına dairdir.[5] Burada gördüğümüz gibi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde yazılmış olan hadis metinleri vardı. Bu rivayette geçen konunun neredeyse aynısını Taberani’nin Mucem’u-l Kebir’inde geçen şu nakilde müşahede ediyoruz. Taberani’nin rivayetine göre Hz. Ebubekir, içinde hadisi şeriflerin zikredildiği bir mektubu (kitap) Amr b. As’a yazmıştır.[6]

Bir başka rivayette şöyle bir ibare görüyoruz: “Abdullah b. Ömer (r.a.), risalelerinde Peygamber (SAV)’in hadislerini yazmaktaydı.”[7]

Hadis-i şeriflerin, tedvininin Asr-ı Saadetten başladığına dair daha birçok delil vardır. Bu delillerden bir kısmı o kadar nettir ki bir kısmı da az teemmüle ihtiyaç duyar. Seyda Molla Salih Ekinci hocanın bu konuda güzel bir araştırması vardır, bu konuya vakıf olmak isteyen bütün kardeşlerimiz internetten bulabilirler. Seyda Molla Salih araştırmasında şunu söyler:  “Hadisleri inceleyenlerin bildiği gibi Peygamber (S.A.V.)’in hadis yazımını emreden, kısmen de buna müsaade eden pek çok hadisi vardır. Bu hadisler toplamı itibariyle manevî tevatür derecesine varmaktadır. Bununla beraber Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve sellem) hadis yazımını nehyeden birkaç hadis de varid olmuştur. Ancak günümüz bazı Müslüman yazarları ve oryantalistler nezdinde sadece nehiy hadisleri yaygınlık kazanmış görünmektedir”. Der. Devamında da bunun nedeninin latif bir dil ile delillendirip konuyu açıklığa kavuşturmuştur.

Nihayetinde ufak bir istikra ile hadis tedvininin çok kapsamlı olmasa bile en azından birkaç konu hakkındaki hadislerin sahifelere yazıldığını görüyoruz. Asr-ı Saadetten bugüne kadar güvenilir ravi zincirleri ile bize nakledile gelen hadis-i şerifleri hadis ilmine borçluyuz. Çünkü hadis ilmi bu alandaki kriterleri belirler ve bu kriterlere haiz olmayan bir rivayetin kabul görmeyeceğini beyan eder.

HADİS İLMİNİN FAZİLETİ

İbn-i Mesud’tan (radiyallahu anh) rivayet edilmiştir: Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) duydum şöyle buyurdular: “Bizden bir söz işitip başkalarına nakledenlerin Allah yüzünü nurlandırsın, çünkü niceleri vardır kendilerinden daha iyi anlayana naklederler.” Bu hadis-i şerifi İmam-ı Tirmizi nakletmiştir ve derecesi hakkında da Hasen-Sahih demiştir.

İdrakına varamayacağımız kadar büyük bir duadır ki hadis ilmi ile uğraşan ve hadis nakledenlere yapılan duada ümmetten kimseyi ortak etmemiştir. Buradan hadis ilminin ve ehlinin Allah katında ne kadar kıymetli olduğunu anlıyoruz.

İbn-i Abbas’tan (radiyallahu anhuma) rivayet edildiğine göre, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ya Rabbi halifelerime rahmetinle muamele et.” Ya Resulellah! Halifelerin kimlerdir? Dedik, şöyle buyurdu: “Benim hadislerimi rivayet edip insanlara öğretenlerdir” diye buyurdu.[8] Taberani’nin naklettiği rivayette de görüyoruz ki hadis ilminin hakkını veren Peygamber varisi sayılıyor, bundan daha büyük bir şeref var mıdır?

HADİS ÂLİMLERİNDEN EN MEŞHUR OLANLARI VE KİTAPLARI

Hadis alanında konuşmadan evvel, rivayet ve dirayet yönlerinden biri seçilmelidir ve belirtilmelidir. Rivayet yönüyle hadis alanında meşhur olan bazı âlimler şunlardır:

İbn-i Şihab ez-Zuhri ilk hadis cem eden zat olarak bilinir. İlklerden ziyade kitapları bize ulaşmış ve istifade edebileceklerimizi saymalıyız. Bunlar Kutubu’s Sitte yazarlarından olan altı imam, İmam-ı Buharî, İmam-ı Muslim, Ebu Davud es-Sicistanî, Ahmed bin Şuayb el-Horasanî en-Nesaî, Muhammed bin İsa et-Tirmizi ve İbn-i Mace (rahimehullah). Kitapları ümmet-i Muhammed indinde kabul görmüş kitaplardır. Belli aşamalardan geçtikten sonra eleştirilere tabi tutulan ve ya kabul gören hadisler vardır. İmam-ı Buhari ve İmam-ı Muslim’in sahih diye bilinen kitapları dışındaki bütün hadis mecmuaları neredeyse aynı mertebededir. Hadis kitaplarının neredeyse hepsinde sahih ve zayıf hadisler nakledilmiştir. Yalnızca Buhari ve Müslim’de zayıf hadisler yoktur. Kutubu’s Sitte’de bulunan diğer dört kitabı da diğerlerinden ayırt eden en büyük özelliği de mevzu hadisler nerdeyse yok denebilecek kadar azdır. İbn-i Mace’de mevzu olduğu söylenen birkaç hadis vardır.

Kutubu’s Sitte hakkında ciltlerce kitaplar yazılmıştır.

Kutubu’s Sitte dışındaki kitaplara göz attığımız zaman; İmam-ı Malik, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam İbn-i Hibban, Abdullah bin Abdurrahman ed-Daremi, İmam Darekutnî, İbn-i Ebi Şeybe vs.

Hadis-i şerifleri toplamak adına tedvin edilmiş eserler sayılamayacak kadar çoktur. Bunları vasıflarına göre ayırırsak en azından icmalen bir bilgi edinmiş oluruz.

Hadis kitapları;

  1. Mucemler: Hece harflerine göre yazılmış olan eserlerdir. Örnek; Keşf-ul Hafa (İmam Acluni) ve Mekasid-ul Hasene (İmam Sahavi). Bu iki eser de dillerde meşhur olan hadislerin sıhhat derecelerini anlatmak için yazılmışlardır.
  2. Musnedler: Belli bir sahabenin rivayetlerinin bir arada toplandığı kitaplardır. Örnek; Musnedu İmam-ı Ahmed.
  3. Cami’ler: Bütün itikadî, amelî ve ahlakî meseleleri konularına göre düzenleyen kitaplardır. Örnek; Sahih el-Buhari, Sahih Muslim. Bu iki eserde de itikadî, amelî ve ahlakî bütün konulara yer verilmiştir.
  4. Sunenler: Müellifleri belli konularda olan hadis-i şerifleri toplamak adına yazmışlardır. Sahih ve ya zayıflık şartı yoktur. Zayıf hadisler de nakletmişlerdir. Örnek; Sunen-i Daremi.
  5. Musannefler; Bu tür kitaplar da sunenler gibi fıkhî bablara göre yazılmıştır fakat aralarındaki fark şudur; Musanneflerde selef âlimlerinin sözlerine de yer verilmiştir. Örnek; Musannefu İbn-i Ebi Şeybe.

Hadis kitapları bu gruplara ayrıldıktan sonra incelenirse hasredilebilecektir.

Hadis ilminin fazileti ve ehemmiyeti bir yana muhtevası ve İslam şeriatindeki yerinin bilinmesi gerekir. Biz de kısaca bu ilmin fazileti, ehemmiyeti ve muhtevasından bahsettik. Fıkıh, akide ve tasavvuf açısından değerlendirilmesi ise başlı başına bir konu ve munferid bir araştırma ister. Muvaffakiyet Allahtandır.

Rabbim bu ilmi hakkıyla itkan edip hayatımızın her alanına yerleştirenlerden eylesin. Bu ilmin halaveti ve bereketiyle bereketlendirsin.

Ve sallallahumme ale seyyidina Muhammedin ve ale alihi ve sahbihi ve sellem.

Muhammed Emin el-Hakkari

————————————————————–

[1] Ali İmran:32, Nisa:59, Enfal:20, Nur:54, Muhammed:33

[2] Buharı, İlm, 39, hadis nr: 113; Ahmed, el-Müsned, 2/249; Tirmizî, Ihn, 12, hadis nr: 2805. Tirmizî, hadisin hasen ve sahîh olduğunu kaydeder.

[3] Ahmed b. Hanbel, 1/104

[4] Tabakat-ı İbni Sa’d, 6/154

[5] Buharî, Zekat, 38, hadis nr: 1454

[6] Taberanî. Mucemu’l Kebir.

[7] Bu konudaki misaller için İmam-ı Ahmed’in Musned’ine bakılabilir.

[8] Taberani, Mucemu’l Evsat.

Categories: Dinimizin kaynakları

Vehhabiler İmam Ahmed b. Hanbel’e İftira Atıyorlar !!!

er-Reddu ‘ale’l-Cehmiyye” adlı kitap, İmam-ı Ahmed (rahmetullahi aleyh) üzerine atılan bir uydurmadır. Bu kitabın rivayet edildigi isnadı İmam-ı Ahmed’e dayanmıyor. Çünkü söz konusu sette Hızır b. El-Musenna vardır. O da ((mechul)) dür..! Meçhul birisinin rivayeti de merduttur (reddedilmiştir). Bir de bu kitapta İmam-ı Ahmed b. Hanbel gibi bir zatın ağzına alamayacağı kadar çirkin şeyler vardır ki İmam-ı Ahmed bu sözleri söyleyecek kadar değersiz bir alim değildi.

Kendi ürünlerini farklı bir marka adı altında piyasaya sürmenin adıdır vehhabilik. Zaten malumdur ki kendi isimleri bile sahte. Selefi…!

Vehhabi kendi çirkin itikadını gizlemek için nasıl ki kendisine Selefi ismini uydurmuş ise kendisine delil olarak kullanmak için de birçok kitap uydurmuşlar ve imamlara iftiralar atmışlardır.

O iftiralardan bir tanesi de İmam-ı Ahmed b Hanbel’e isnad ettikleri bu rezil kitaptır.

İmam-ı Zehebi (rahimehullah) siyerinde, İmam-ı Ahmed’e aidiyyeti sahih olan bir risaleyi anlatırken şöyle der:

“Bu risalenin isnadı güneş gibidir. Bu nurani şahsiyete bi bak! (İmamı övüyor)” (Bu risalenin isnadı güneş gibidir) yani İstiğri’nin risalesi ve er-Reddu ‘ale’l-Cehmiyye gibi değil muhakkak ki onlar Ebu Abdullah’a (İmam-ı Ahmed’e) atılan bir iftiradır. Yoksa bu zat muttaki, Allah’tan korkan ve böyle sözleri söylemeyecek birisiydi. Belki de söylemiştir.

(Zehebi, Siyeru A’lam en-Nubela, 11, 286)

DİKKAT…!

Bu yazıda İmam-ı Zehebi’de iki şey görmüş olmanız gerek.

  1. Bu zat rivayet ilminde çok derin ve mükemmeldir ki kendi güvenirliğine zarar gelmesin diye doğruları söylemek zorunda kalmıştır ve bu kitapların iftira ürünü olduğunu dile getirmek zorunda kalmıştır.
  2. Kendi itikadında da az da olsa tecsim kalıntıları olduğundan ötürü yarasını cebretmek için son kelimeyi söylemekten çekinmemiştir ki o söz de (Belki de söylemiştir.)

İmam-ı Zehebi de o kadar yazdı da yazdı, Uluv risalesi saçmalığını yazdı ve her ne kadar pişman olsa da onda yine de kendisinde bu itikadlar mevcuttu. Döndüyse de kalıntıları vardı kendisine ta ki hayatının son demlerine kadar. O zamanlarda bir risale yazdı ve eski üstadı İbn-i Teymiyye’ye nasihatler derledi. Ona “Be adam!” “Dilini iyi kullanabilen munafıklardır” gibi ifadeler kullanmıştır.

İşte şu âna kadar ne kadar ilimde derinleşmiş vehhabi gördüysem döndüğüne şahid olmuşumdur.

Rabbim; bize ve diğerlerine de ilim nasip buyursun ahlak ve edep versin.

Categories: Istiva/tevil, Tahrifler

Vehhabiler Ehlisünnetin Kitaplarını Yasaklıyorlar.

Bu şeytanın boynuzu taife, ya Ehlisünnetin kitaplarını tahrif eder ya da millete Ehlisünetin kitaplarını karalayıp yasaklar.

Defalarca tahriflerini gün yüzüne çıkardık. Şimdi de Allame Es-SAVİ’nin,

Celaleyn tefsirine yaptığı haşiyesini yasaklarken tespit ettik.

Ellerindeki gerekçeleri de Allame Es-Savi, Necidli şeytanın boynuzu olan Muhammed bin Abdulvehhab’ın düşmanıymış.

İtikadını kişiler üzerine bina eden bu güruh daha ne katliamlara imza atacak ?

Kitap tahrifi var, Kitap yasaklamak var, Şerh adı altında reddiye yazmalar var. Bütün sahtekarlıklar var bunlarda.

Bu adamların şerrinden sakının ve sakındırın.vehhabilerin kitap yasaklamaları.png

Categories: vehhabiler

EHLİSÜNNETİN HABERİ SIFATLARDAKİ TAFVİD (TEVFİZ / TEFVİD) GÖRÜŞÜ

EHLİSÜNNETİN HABERİ SIFATLARDAKİ TAFVİD GÖRÜŞÜ

الموافق والنقيض

في

إثبات التفويض

 

 

M. Emin El-Hakkari

 

“Teşbih ve Nefi’den korunmayanın ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.”[1]

 

 

 

Özet

Kuran-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde geçen ve Allah Teâlâ’nın zatına izafe edilen sıfatlar çok farklı kısımlandırılmalara tabi tutulmuştur. Bu çalışmamızda değişik bir kısımlandırmayı ele aldık ve sıfatları üçe ayırdık. Bunlar:

  1. Yalnızca mükemmelliğe delalet eden sıfatlar.
  2. Yalnızca noksanlığa delalet eden sıfatlar.
  3. Zahiri manası noksanlık vehmi veren ve hakikati kemal olan sıfatlar.

Bu sıfatların üçüncü kısmı kelam ilminde haberi sıfatlar diye tanımlanmıştır.

Bu çalışmamızda tarih boyunca Ehlisünnet’in görüşlerine muhalefet eden ve kendilerini Selefi diye tanımlayan, özellikle İbn-i Teymiyye’nin görüşlerinden beslenen ve Ehlisünnetçe Mücessim ve Müşebbih diye adlandırılan gruba reddiye olarak, Ehlisünnetin haberi sıfatlar konusunda beyan ettikleri Tafvid metodunun da te’vil gibi Ehlisünnet âlimlerinin görüşü ve selef-i salihinin yolu olduğunu gerek akli ve gerekse nakli delillerle kısa ve öz bir şekilde ispatladık. Günümüzde kendilerine Selefi adı verenler ve hakikatte Muhammed bin Abdulvehhab’a tabi olan ve isimleri Vehhabi olan bu grub her tarafta tafvid’i eleştiriyor ve tafvid’in bidat olduğunu söylüyorlar. Eğer gerçek manada tafvid’in ne olduğu ve selef-i salihinin de genel olarak bu görüşte olduğu bilgisi meşhur ve yaygın olsaydı bu bidat ehli gruplar kendilerine Selefi diyemezlerdi.  Bu konuda, Türkiye’de de çalışmalar yürüten bu grup Selef’in görüşünün tafvid olmadığına dair kitaplar yazmaya dahi cürret ettiler. Bu sıkıntının daha fazla büyümemesi ve ilim ehlinin bu konuda bilinçlenmesi adına böyle bir çalışma hazırladık.

Muvaffakiyet Allah Teâlâ’dandır.

Anahtar kelimeler: Tafvid, Ehl-i Sünnet, Selefilik, Müteşabih ayetler, Mucessime-Müşebbihe.

GİRİŞ:

Bütün kemal sıfatlarla muttasıf ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh, vehimlerin idrak edemediği ve hayallerin ulaşamadığı Allah Teala’ya hamd-u senalar olsun. “Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O, Semi ve Basir’dir”. (Şura:11) Peygamberleri vasıtasıyla doğru yolu, hidayeti insanlara açıklayıp onları putlara tapmaktan alıkoydu. Her gönderdiği peygamber, Fahr-i Kainat Hz Muhammed Mustafa Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yeryüzüne gönderene kadar insanları zulüm ve cehaletten kurtarmak için çaba sarfetti. Yeryüzü Onun nuru ile aydınlanacak ve bir daha batıl asla galip gelmeyecekti. “Muhakkak ki batıl yok olmaya mahkumdur”.(İsra:81) Şahadet ederim ki tek ve her şeye gücü yeten Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahadet ederim ki muvahhidlerin önderi ve Allah u Teâla’yı her türlü noksanlıklardan tenzih edenlerin imamı Muhammed Mustafa Onun kulu ve elçisidir. Ona ve hakkı yerine getirip onunla adaleti sağlayan ali ve ashabına en güzel salat ve Selamlar olsun.

Bundan sonra;

Kuran-ı Kerimde bulunan ayet-i kerimelerden hüküm çıkartmak için belli kaide ve kurallar vardır. Bu kurallara usul denilir. Usul ilmine haiz olmayan birisinin hüküm istinbatında bulunması çok ciddi bir tehlike ve afettir. Nitekim Allah u Teâla kuran-ı kerimde şöyle buyurmaktadır: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (zumer:9) Yalnızca, bu usul ve kaideleri bilen ve ictihad makamında olan zatlar hüküm istinbatında bulunabilirler. Ne yazık ki tarihin bazı safhalarında da görebileceğimiz gibi günümüzde de bu usül ve kaideleri bilmeyenler hem Kuran-ı Kerim’e yanlış manalar vermişler hem de yanlış hükümler istinbat etmişlerdir. Nihayetinde de birçok müslümanı ve hatta Ehlisünnet’in en büyük alimlerini dahi İslam dairesinden çıkaracak kadar aşırıya gitmişlerdir. Usul ilmini bilmeyip hüküm istinbatında bulunanlar ve nihayetinde müslümanları İslam dairesinden çıkaranlar tarihte Harici diye adlandırılmaktadırlar. Hz Ali’yi (kerremellahu vecheh) şehid eden şahıs da bir hariciydi ve rivayetlere göre gece kaim gündüz saim olan bir kişiydi. Cehaleti ile hükümler istinbat edip ümmetin en hayırlılarından ve aşere-i mübeşşereden olan bir zatı fitne ehli gösterip kanını helal kılmış ve şehid etmiştir. Tehlikenin ne denli büyük olduğu bu kısa örnek ile anlaşılıyor.

Bu gibi ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin fehmini usul ve kaidelerle anlamaya önem vermeyen ve birçok hadis-i şerifle amel edeyim derken kendi fasid akıllarıyla mana vermeye çalışanlar hakkında bazı ilim ehlinin görüşleri şu şekildedir.

  1. Cerh ve Tadil alimlerinden Şube bin el-Haccac der ki: “Eskiden hadis ehli bir kişinin geldiğini gördüğüm zaman bununla sevinirdim. Şimdi ise onları görmekten daha çok beni tiksindiren başka bir şey olmaz oldu.”[2]
  2. Ömer bin el-Haris der ki: “İlim olarak hadis ilminden daha şerefli ve ehil olarak da hadis ehlinden daha şerli bir ehil görmedim.”[3]
  3. İmam-ı Kevseri der ki: “ Hadis rivayeti ile meşgul olup tam anlamıyla bunların manalarının idrakına varamayan ve delillerden hüküm istinbatını mumarese edemeyen bazılarına, en küçük fakihin bile bilebileceği basit bir soru sorulduğunda ömür boyu kendisine utanç sebebi olacak cevaplar vermişlerdir. Onlardan bazıları, istincadan sonra abdestini tazelemeden evvel vitir namazı kılmışlardır. Bu yaptıkları amele delil olarak Sahih Buhari’de geçen: “Kim isticmar yaparsa, (taşlarda) vitretsin”[4] hadis-i şerifini söylemişlerdir. Bu hadis-i şerifteki vitirden maksad odur ki bir şahıs istincada taş kullanacak ise tek sayı ile bitirmelidir. (Yani bir, üç, beş, yedi….) Yoksa bunun manası değil ki abdesti bozduktan hemen sonra daha yeni bir abdest almadan vitir namazı kılın.”[5]
  4. Yine İmam-ı Kevseri aynı kitabında şöyle der: “Bunların büyüklerinden birisine hadis naklettiği mecliste, su kuyusuna düşmüş olan bir tavuğun hükmü soruldu. Bu şahıs:

– “Ne diye kuyunun ağzını örtmedin ki? Eğer örtseydin içine bir şey düşmezdi?” diye cevap verince bu mecliste bulunan ve fıkıh ilmini bilen birisi bu büyük muhaddisin yerine, onun hükümler hakkındaki cehaletini örtmek için cevap verdi.”[6]

Hafız Ahmed el-Ğumari, İmam Muhaddis el-E’meş, İbn-u Vehb ve Ebu Suleyman el-Hattabi gibi alimler de buna benzer ifadelerle sadece hadis-i şerfleri okuyup manalarını kendi kafalarına göre uyduran ve usul ilmine haiz olmayanlar hakkında bu tür ifadeler kullanmış ve eleştirilerde bulunmuşlardır.

  1. Tafvid ne demektir?

1.a. Lugat Manası

Tafvid’in lugat manasını bazı lugat âlimleri kitaplarında açıklamışlardır. Onlardan bir tanesi İbnu Faris’tir. İbn-u Faris şöyle der:

-“(F-V-D) fa, vav, dat. Sahih bir asıldır. İşi bir başkasına bırakmak ve ona yöneltmektir. ……… Bir işi başkasına bıraktığı zaman işi ona tafvid etti denir. Allah u Teala kuran-ı kerimde bir kıssadan şöyle bahseder: “Ben işimi Allah’a tafvid (havale) ediyorum.” (ğafir:44)”[7]

İbn-u Manzur (rahimehullah) da şöyle der:

– “İşi ona tafvid (havale) etti: İşi ona yöneltti ve onu bu konuda hakim kıldı. Dua hadisinde de şöyle geçer: Halimi sana tafvid (havale) ettim. Yani sana bıraktım.”[8]

1.b. Terim Olarak Tafvid

Tafvid’in kelam alimlerinin yanındaki manası üç şeyden ibarettir.

  1. Şeriatin getirdiklerini isbat etmek. Yani Kuran-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde Allah u Teala’ya izafe edilmiş olan lafızları birer sıfat olarak kabul etmek.
  2. Teşbih vehmi veren sıfatların manasını Allah u Teala’ya bırakmak.

Dikkat! Ama bütün yönlerden kemalatlara delalet eden ve hiçbir şekilde teşbih gerektirmeyen sıfatların ise ortak “kulli mana”sı Allah u Teala’ya isnad edilir. “Kulli mana” demek bir lafzın izafeye girmeden evvelki delalet ettiği mananın her varlıktaki ortak kadridir. İzafe ile bu manaya ek bir mana gelmez bilakis bu mana izafe olunduğu varlığa göre tahsis olunur. Bu tür bir sıfatı kabul etmekte herhangi bir beis yoktur. Böyle bir açıklamadan sonra Tecsim itikadına bürünmüş bir muhalifin her zaman dediği şu iddia bertaraf edilmiş olur.

-“Sizin bu sıfatlardaki sözünüz, ilmini Allah’a bıraktığınız diğer sıfatlardaki bizim sözümüz ile birebirdir.”

Çünkü Mücessimlerin iddiası şöyledir:

-“Sizin, Allah’ın ilim diye bir sıfatı vardır ve insanlardaki ilim sıfatına benzemez demeniz bizim de Allah’ın kendisine layık olduğu şekilde bir eli vardır ve bizim elimize benzemez dememiz gibidir.” derler.

İşte onların bu iddiası bizim yukarıdaki yaptığımız kayıt ile bertaraf olmuştur ve onların bu iddiası hiçbir şey ifade etmez.

Çünküz biz deriz ki:

“Allah Teala’ya layık olan ortak kulli manası olan sıfatların Allah Teala’ya nispetinde hiçbir engel yoktur. Ama ortak kulli manasında tecsim ve ya noksanlık gerektiren bir sıfatın ise tecsim gerektiren yönünü Allah Teala’ya nispet etmeyiz bilakis o mananın ilmini Allah Teala’ya bırakırız. İşte buna Tafvid denir.”

Bu iddiamızı basit bir örnek ile açıklayalım.

Örneğin (Yed) sıfatı. Bu kelimenin izafesinde muzafı istediğimiz kadar çeşitlendirelim. Mesela: Zeyd’in Eli, Amr’ın Eli, Karınca’nın Eli, Fil’in eli vs.

Bütün bunların gerçek kulli manası birbirine benzer ve aynıdır. Çünkü bu mana: taraf, aza, alıp verme aleti ve carihadır. İşte (Yed) lafzının gerçek lugavi manasının Allah u Teala’ya hamledilmesi muhakkak ki misil, şibih ve cisimdir. Bu manayı hamlettikten sonra “Allah u Teala’ya layık olduğu şekilde” demenin kesinlikle hiçbir faydası yoktur. Çünkü böyle kulli bir mana hiçbir şekilde Allah u Teala’ya layık değildir ki böyle kulli bir manayı Allah u Teala’ya hamlediyorlar.

Böyle bir sözü söyleyen kişi şöyle demiş oluyor: “Ben Allah u Teala’ya layık olmayan bir manayı, O’na layık bir şekilde nispet ediyorum.” Bu söz gelişi güzel konuşmak ve dalalettir.

  1. Teşbih’i vehmettiren zahiri manayı da nefyetmektir. Aza vehmi veren (Yed) ve (Vecih) ve yaratılmışlığı gerektiren (Gazab, Ferah ve Dahk) gibi sıfatların zahiri manasını nefyetmek gibi.

İmam-ı Nevevi şöyle der:

“Şunu bil ki, ilim ehlinin Sıfat ayetleri ve hadisleri hakkında iki görüşü vardır:

Birincisi: Bu görüş selef alimlerinin çoğunun ve ya hepsinin görüşüdür ki o da:

– Bu konularda konuşmazlar ve “Bize bunlara iman etmek vaciptir.” Derler.

– Allah u Teala’nın yüceliğine ve azametine layık olan bir manasının olduğuna iman ederiz ve kesin olarak itikad ederiz ki, Allah u Teala hiçbir şeye benzemez, O tecsimden, hareket etmek ve bir yönde mekan edinmekten ve yaratılmışlığı gerektiren diğer sıfatlardan münezzehtir. Bu görüş bir grup mütekellimin görüşüdür ve muhakkiklerden bir grubun da seçtiği görüştür ki bu en sağlamıdır.”[9]

Görüldüğü üzere İmam-ı Nevevi yukarıda zikrettiğimiz üç tane hususu bu sözünde toplamıştır.

İmam-ı Nevevi’nin zikrettiği bu tarif alimlerin etrafında bir olduğu tariftir. Bu durumun ispatı olarak İmam-ı Nevevi’nin açıkadığı şekilde olduğuna dair üçüncü asırdan bazı alimlerden nakiller yaparak bu tarifi daha geniş açıklayacağız inşeAllah. Bu konudaki selef alimlerinin görüşlerini sıralamak isteyen kişi kalemini bırakamayacağı kadar çok delil bulabilir. Sadece bu kadar bana yeter demesi kalır artık.

Garip olan konu ise ilim ehlinin bu konudaki görüşlerini bilmeyen kişinin Tafvid’i yanlış tanımlayıp sonra da selef alimlerinin Tafvid görüşünün bizim tanımladığımız gibi olmadığını iddia etmeleridir. Onlara selefin mezhebinin TAFVİD olduğunu anlattığımız zaman şöyle derler: “Senin açıkladığın ve tasavvur ettiğin Tafvid bizim bildiğimiz Tafvid değildir.”

Biz de deriz ki:

“ Bizim zikrettiğimiz ve tarif ettiğimiz Tafvid, ilim ehlinin açıkladığı ve hakikatini beyan ettiği Tafvid’tir. Bizim hiçbir zaman İmam-ı Ahmed’in (rahimehullah) ve ya İmam Muhammed bin Hasen’in sözlerinden çıktığımızı gördünüz mü? Onların sözleri şöyledir:

* (Keyfiyet yoktur ve mana yoktur)[10]

* (Kim bugün bunlardan bir şeyi tefsir ederse Selef-i Salihin’in bulunduğu itikattan çıkar)[11]

Ama sizin anladığınız Tafvid’e gelince ispat etmeniz için şu sorulara cevap vermeniz gerekir ki o sorular da ispat edilmesi gereken herhangi bir iddiaya yöneltilen basit sorulardır.

  1. Tafvid’e verdiğiniz manayı nereden buldunuz?
  2. Hangi alim sizin anladığınız gibi anlamış?

Sizin anladığınız gibi anlayan ve yaptığınız tefsire muvafık olan tek bir alim bile bulamazsınız.”

Bu konuya daha fazla açıklama ve beyanat isteyenler Dr Yusuf el-Kardavi’nin “Fusulun fi’l Akideti beyne’s Selef ve’l Halef” adlı eserine bakabilir.

Bir takım insanlar, her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Allah u Teala’yı imkansız sıfatlarla vasıfladılar, Ona aza ve hareket etme gibi vasıfalar verdiler. Bu batıl iddialarını desteklemek için de hayal ve vehimleri ile ördükleri delillerin hepsini önesürdüler.

Bu gibi itikadı bozuk olanlardan bir tanesi de tecsim itikadı ile meşhur ve tasavvuf ehline karşı sert tutumuyla bilinen İbn-i Teymiyye’dir. Allah u Teala’nın sıfatları konusunda çok yanlış bilgiler nakletmiştir ve bu naklettiği delilleri de Ehlisünnet’in görüşü olarak yansıtmaya çalışmıştır. Şafii alimlerinden İmam Takyuddin es-Subki ve Hanefi alimlerinden İmam Alâ El-Buhari gibi zatlar İbn-i Teymiyye’yi, Allah u Teala hakkında cisim, had ve cihet isnad ettiği için tekfir etmişlerdir. Hanbeli alimlerinde olan İmam-ı Zehebi de onun talebesi olduğu halde son yıllarında onun yanlış görüşlere sahip olduğunu ve itikadının bozuk olduğunu söylemiştir. Araştırmamızda da göreceğiniz gibi İbn-i Teymiyye’ye karşı “En-Nasihatu’z Zehebiyye” adlı bir risale ile reddiyyede bulunmuştur.

İbn-i Hacer el-Askalani “Ed-Durer-ul Kamine” adlı eserinde İbn-i Teymiyye’nin Allah u Teala’nın sıfatları konusundaki tecsim görüşünden ötürü Mısır’da hapsedildiğini ve kadının huzuruna çıkarıldıktan sonra Eşari olduğunu[12], bütün söylediklerinin yanlış olduğunu söylediğini ve görüşlerinden döndüğünü nakletmesi İbn-i Teymiyye’nin gerçekten bu görüşlere sahip olduğuna birer delildir.

Muhakkak ki İbn-i Teymiyye, Allah u Teala hakkında; dayandığı bazı nasların zahirleriyle hükmedip cisim, had ve cihet isnadında bulunmuş ve bu nasların ilmini Allah u Teala’ya havale eden tafvid ehlinin de bidat ehli olduğunu öne sürmüştür.

İbn-i Teymiyye şöyle der:

“Kendilerini Ehlisünnete ve selefe tabi olduklarını zanneden tafvid ehlinin görüşü ilhad ve bidat ehlinin en şerli sözlerinden olduğu ortaya çıkmıştır”[13]

İbn-i Teymiyye bu sözü ile ümmetin icamaına muhalefet etmiş ve etbaını da bidat ve dalalete sürüklemiştir.

  1. “Tafvid” Nerelerde Yapılır

Burada dikkatleri çekmek istediğimiz nokta sıfatların üç kısma ayrılmasıdır. Muhakkak ki sıfatlar üç kısımdır:

Birinci Kısım: Sadece kemalate delalet eden sıfatlar. Mahiyetleri hudus (yaratılmışlık) ve cisimlik gerektirmeyen sıfatlardır. Var olmak, ilim, semi vs sıfatların manaları gibi. Bu sıfatlar Allah u Teala’ya layık olduğu gibi isnad edilir. Bu sıfatlar insanlarda da bulunur fakat hudus ve cismiyetlik ile beraberdir. Örneğin ilim sıfatı; insanlarda da bulunur fakat insanların ilmi kesbi olup kısıtlıdır. İnsanların ilmi (bilinebilen) bir şeyi, duyu organları, akıl ve hayal ile olduğu gibi bilmektir.

Semi’ sıfatı insanlarda işitilebilenleri kulak ile işitip akıl ile idrak etmesidir.

Basar vs diğer bütün sıfatlarda da bunun gibi bir vasıta ile idrak etmek diyebiliriz.

Bizler bu sıfatların Allah u Teala’da da olduğunu söylediğimiz zaman Allah u Teala’nın insanlardaki vasıtalardan ve noksanlıklardan munezzeh olduğunu söylemek zorundayız. Bu vasıtalar; hisler (beş duyu organ), azalar, parçalar, akıl, kulak, göz, ağız, dil vs. Sonra bu sıfatları Allah u Teala’ya izafe ettiğimiz zaman şöyle deriz:

– Allah u Teala’nın ilmi vardır. Yani malumatları olduğu gibi bilmektir. Bu malumatlar vacip, caiz ve mustahillerdir. Bunların hepsini vasıtasız, zaman ve mekansız bütün noksanlıklardan munezzeh olarak bilir. Ve  bu şekilde mana sıfatları diye isimlendirdiğimiz Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret ve Kelam sıfatları bu şekilde isnad edilir.

Çünkü bu sıfatlar cisimliği gerektirmez ve cisimlerle beraberlik zorunluluğu kılmaz. Bilakis akıl, cisim olmayan bir varlığın da bu sıfatlarla muttasıf olabileceğine hükmeder.

İmam Ebu Cafer Et-Tahavi der ki: “Kim ki Teşbih ve Nefi’den korunmazsa ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.”[14]

Ehlisünnet alimleri, Mutezile gibi aşırıya kaçıp sıfat iptal etmediler, Müşebbihe ve Mücessime gibi de Teşbih ve Tecsim yapmadılar. Manayı layık olduğu bir şekilde isnad edip teşbih gerektiren kısmını nefyettiler.

İkinci kısım: Sıfatlardan yalnızca noksanlığa delalet edenler. Bu tür sıfatlar kesinlikle te’vil edilir, Tafvid edilmez. Allah u Teala’nın; “Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı kendilerini aldattı. Onlar, bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttular ve inkâr ettilerse biz de bugün onları öyle unuturuz.” (araf:51)

Bu ayet-i kerimede “Unutma” sıfatı Allah u Teala’ya izafe edilmiştir ve muhakkak ki hiçbir kimse böyle bir sıfatı Allah u Teala’nın yüce zatına zahiri manası ile isnad etmemiştir. Bilakis ilim ehli Selef ve Halef alimleri te’vil etmişlerdir.

Bu kısımda tafvid etmek ve ya direk isnad etmek küfre götürür.

Üçüncü kısım: Gerçek zahiri manasıyla noksanlık vehmettiren sıfatlardır. Çünkü -gerçek zahiri manası- cisimlerin sıfatlarına delalet ediyor. Bu kelimelerin, Arap lugatında Allah u Teala’ya layık olan başka manaları da vardır. O manalar ne insanlara ne de başka  yaratılmışlara has olmayıp; ecza (parça), aza, erkan ve etkilenme gibi manalara delalet etmez. Bilakis Allah u Teala’ya layık olan manalara delalet eder.

Örneğin (Yed) sıfatı: Muhakak ki bu kelimenin birçok manası vardır. Bu manalardan hakiki olan manası (cariha) yani insanın bir organı olan eldir. Bu mananın Allah u Teala’ya isnadı Halef ve Selef alimleri tarafından ittifakla kesin bir şekilde reddedilmiştir. Bunun dışında geriye Yed kelimesinin mecazi manaları kalır. Selef alimlerine baktığımız zaman mecazi manalarından belli bir tanesini kesin bir şekilde isnad ettikleri görülmemiştir. Çünkü belli bir mecazi mananın kesin olarak isnadı zan mahallinde yakin (kesin) konuşmaktır ki bu da aklen mümkün değildir çünkü Allah u Teala’nın sıfatları zan ile tespit edilemez. Bu durumda bu naslardan murad olan manayı Allah u Teala’ya havale ederler ki bu da Tafvid’in ta kendisidir.

Sıfatlardan tafvid edilen kısım da bu üçüncü kısımdır.

Kadı Ebubekir İbn-ul Arabi (rahimehullah) der ki: “Bu konudaki (sıfatlar konusu) sahih hadisler üç mertebedir:

Birinci mertebe: Lafızlarından sadece kemalata delalet edip noksanlık ve herhangi bir yanlışlığa payı olmayanlar. Bu sıfatları isnad edip onlara iman etmek vaciptir.

İkinci mertebe: Sadece noksanlığa delalet eden lafızlar. Bu tür lafızların Allah u Teala’ya isnadı asla caiz değildir.

Üçüncü mertebe: Kemal olup noksanlık vehmi veren lafızlar.

Sadece kemalata delalet edenler; Vahdaniyet, ilim, kudret, irade, hayat, semi’, basar, İhata, takdir, tedbir, benzeri ve dengi olmaması gibi sıfatlardır. Bu sıfatlarda hiçbir fazla söze gerek yoktur ve bunlarda duraklama da yapılmaz. (Yani isnad edilir ve kelam edilmez).

Ama tamamen yanlışlık ve noksanlığa delalet eden lafızlar ise şu ayet-i kerime gibi: “Kimdir o yiğit ki Allah u Teala’ya güzelce borç verecek?” (Bakara:245) ve şu hadis-i şerif gibi: “Acıktım beni doyurmadın ve susadım…”[15] İşte Mahfuz ve Malfuzlar, alim ve cahiller hepsi bu noksanlıkların kime peyda olduğunu kesinlikle bilirler. Lakin Allah u Teala bu lafızları kendi mukaddes zat-ı aliyyelerine isnad etti, sorumluluğunu üstlendiği insana bir ikram, bir şeref ve kalplere bir yumuşaklık ve lutuf olsun diye.

Eğer ki bu şekilde; bir yönden kemalata bir yönden de noksanlığa delalet eden lafızlar gelir ise aklı selim bir mümine bu lafızlara caiz olan kinayeli bir manaya çevirmesi ve caiz olmayan şeklini de nefyetmesi vaciptir. Allah u Teala’nın Yed (el), Said (kol), Kef (avuç), Isba (Parmak) gibi sözleri de benzersiz (görülmemiş) ibareler olup değerli manalara delalet eder. Said (kol) kelimesi arapların yanında kuvvet, şiddet ve atıp vurmak manalarına gelir. İşte bu Said kelimesi Allah u Teala’ya isnad edilir çünkü aradaki munasebet odur ki her şey Allah u Teala’nındır… Aynı şekilde sadakalar Rahman’ın keffine (avucuna) düşer sözü fakirin avucundan ibarettir ki bu da fakirlere bir ikramdır. Isba’larla (parmaklarla) değiştirilen şey daha kolay ve daha seri bir şekilde olur…”[16]

İbn-i Hacer el-Askalani (rahimehullah) der ki: “Kadem’den (ayak) muradın ne olduğunda ihtilaf çıktı, Selefin bu ve bunun dışındakilerdeki görüşü meşhurdur. O da olduğu gibi kabul etmektir. Te’viline değinilmez bilakis Allah u Teala hakkında noksanlık vehmi verenlerin imkansızlığına iman ederiz.”[17]

Aynı şekilde İmam-ı Gazzali, İbn-ul Cevzi, İbn-i Hacer gibi alimler de zahiri manayı reddederler. Doğrusu bu sıfatları zahiri manasıyla isnad edenler sadece Muşebbihe fırkasıdır.

İmam-ı Beyhaki (rahimehullah) der ki:

“…Sufyan bin Uyeyne’den şöyle dediği nakledilmiştir: Allah u Teala’nın kendi zatını kendisiyle vasıfladığı her sıfatın tefsiri okunuşu olup yorum yapmamaktır. İbnu Uyeyne’nin bu sözünden muradı Allah u E’lem, tefsiri keyfiyetlendirmeye götüren sıfatlardır. O sıfatların keyfiyetlendirilmesi (yani nasıllığından bahsedilmesi) mahlukatlara yaratılmışlık vasıflarında benzemeye götürür.”[18]

Muhaddis İmam-ı Beyhaki’nin sözünü inceleyelim.

  1. İmam-ı Beyhaki, Sufyan bin Uyeyne’nin “tefsiri okunuşudur” sözünü “tefsiri keyfiyetlendirmeye götüren sıfatlar” ile kayıtlamıştır. Ama tefsiri keyfiyetlendirmeye sürüklemeyen sıfatların tefsir edilmesinde bir engel yoktur.
  2. İmam’ın “O sıfatların keyfiyetlendirilmesi (yani nasıllığından bahsedilmesi) mahlukatlara yaratılmışlık vasıflarında benzemeye götürür.” sözünü çok iyi tefekkür etmeliyiz. Şüphe yoktur ki, yaratılmışlığın vasıfları noksanlıktır ki noksanlıklar Allah u Teala’dan nefyedilmesi vaciptir. Bu tür izafelerin geldiği naslar “tafvid” edilir. Sırf kemalatlara delalet eden nasların hilafına, o nasların kulli manaları isnad edilir “tafvid” edilmez.

Garip olan bir durum, ne yazık ki bazıları, akaid ilmi hakkında konuşur ama Allah u Teala hakkında mükemmellik ve ya noksanlık nedir bilmezler ya da kemal ve ya noksanlık gerektiren sıfatları bilmezler. Çoğu kemal dedikleri şeyler hakikatte noksanlıktır. Mahlukatlarda kemalata delalet eden sıfatları Yaratıcıya da isnad ettiler. Onları bu denli cürretkarlığa sürükleyen, ğaibi şahide kıyas etmeleridir. Ğaibi şahide kıyas etmek; Mutezile mezhebinde ve felsefecilerde olan büyük bir hatadır. Görmediklerini gördüklerine kıyas ederler. Haşeviyye dediğimiz bir grup ve günümüzde de Vehhabi/Selefi adı altındaki gruplar da bu hataya düşmüşlerdir.

Örnek olarak; Mücessim ve Müşebbihler, Allah u Teala’nın yukarıda olduğunu dayandıkları bazı nasların zahirlerine göre söyleyip bunun Allah u Teala hakkında kemal olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddiaları da fasid olan, ğaibi şahide kıyas kaidesinden doğuyor. Akıl sahibi olan her kişi tefekkür ettiğinde yukarıda olmanın değil Allah u Teala hakkında, bilakis insanlar hakkında dahi daima kemal bir sıfat olmadığını anlar. Çünkü onuncu katta oturan bir kişi ikinci katta oturandan daha üstün değildir. Buna en güzel örnek de Karaköy’de bulunan Yeraltı Camii’dir. Bu cami en alt kattadır ve içinde Sahabe ve Tabiin’den zatların da kabirleri vardır ama üstte ise iş hanları vs vardır.

Daha mahlukatlar hakkında kıyas edilemeyeni ğaib için kıyas etmek FASİD KIYAS’a bir örnektir.

Allame Said Abdullatif Fude’den duydum şöyle diyordu: “Halik ile Mahluk arasında yaratıcılık ve yaratılmışlıktan daha başka bir munasebet yoktur. Kişi kendisi ile Rabbi arasında bir benzerlik kurmamalıdır.”

İbn-u Haldun der ki:

“Şunu bil ki, Allah Subhanehu ve Teala kitabında kendi zatını; Alim, Kadir, Şedid, Hayy, Semi’, Basir, Mutekellim, Celil, Kerim, Cevvad, Muni’m, Aziz, Azim diye vasıflamıştır. Aynı şekilde Yedeyn (iki el), Ayneyn (iki göz), Vecih (yüz), Kadem (ayak), Lisan (dil)[19] gibi sıfatları da kendi zatına isnad etmiştir.

Bu sıfatlardan bazıları ilahlığın sıhhatini gerektirir. İlim, Kudret, İrade ve hepsinin şartı olan Hayat sıfatı gibi.

Bazıları kemaliyet sıfatlarıdır. Semi’, Basar ve Kelam gibi.

Bazıları da noksanlık vehmi veren sıfatlardır. İstiva, Nuzul, Meci, Vecih, Yedeyn, ve Ayneyn gibi mahlukatların sıfatları. (yaratılmışlık gerektiren sıfatlar) Sonra, şeriat bize haber verdi ki, bizler Rabbimizi Kıyamet günü Dolunay gibi net göreceğiz. Onu görürken de zarar görmeyeceğiz. Bunlar sahih kaynaklarla sabittir. Sahabe ve tabiin olan Selefimiz Uluhiyyet ve kemal sıfatları isnad ettiler ve noksanlık vehmi gerektiren sıfatları ise manasında sukut edip tafvid ettiler.”[20]

Not: İbn-i Haldun’un sözünde geçen haberi sıfatların başka bir dile tercüme edilmesi caiz değildir ama Arapça bilmeyen okuyucunun konuya hakim olabilmesi ve mana verip vermemek arasındaki farkı anlayabilmesi için parantez içinde zikrettik. Nitekim bu konuda Alâ el-Buhari “Risaletun fi’l İtikad”[21] adlı eserinde bu tür sıfatların Farsça’ya tercüme edilmesinin caiz olmadığını dile getirmiştir. Ve yine aynı şekilde İbnu Kudame el-Makdisi de “Zemmu’t-Te’vil”[22] adlı eserinde İmam-ı Ahmed’ten bu tür sıfatların ne Farsça ne de Arapça tercüme edilmemesini bilakis bu haberlerin tefsirinin tenzili olduğunu vurgulamıştır.

Bu sıfatların bulunduğu ayet-i kerime ve hadis-i şerifler muteşabih olarak isimlendirilirler.

  1. Muteşabih Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler

Allah Teâla, müteşabihatlara yanlış manalar yükleyenleri fitne ehli olarak tanımlamıştır.

Allah Teâla Kuran-ı Azim u Şan’da şöyle buyuruyor:
“Sana bu muazzam kitabı indiren O’dur. O’nun bir kısmı anlamları kesin olup kitabın temelini oluşturan ayetlerdir. Diğer bir takımları da anlamları muteşabih olanlardır. Ama kalplerinde bir yamukluk bulunanlar fitne aramak ve keyiflerince yorumlamak için sadece anlamı muteşabih olanların ardına düşerler. Halbuki, onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da: «İnandık, hepsi Rabbimizdendir.» derler. Bunları özü temiz olanlardan başkası düşünemez.”[23]
Buradan anlaşılıyor ki ümmet bu ayet-i kerimelerin manalarını araştırmakla mükellef değildir. Yanlış manalar verenler ve ya sırf muteşabihat ile uğraşanlar bizzat Kuran-ı Azimu’ş Şan tarafından FİTNE EHLİ olarak tanımlanmıştır.
İşte bu noktada bizler de haddimizi bilip yanlış ve bu ümmetin selef-i salihinin yüklemediği manaları yüklemekten uzak durmalıyız.
Tam bu noktada sorulması gereken latif bir soru ile konumuzu biraz daha genişletelim.

 

3.1. Müteşabih ayet-i kerimelere yanlış manalar verenler kimlerdir?  

3.1.1. MUATTİLE:

Ali İmran Suresindeki bu ayet-i kerimeyi bilmeyenler ve ya görmezden gelenler, Allah u Teala’nın zatı ve sıfatlarının hakikatlerini öğrenebilmek için felsefi tefekkürlere daldılar. Bu durumda dahi fırkalara ayrılmışlardır. Allah u Teala’ya öyle sıfatlar isnad ettiler ki Allah u Teala onlardan beridir. Bazıları vardır ki kendi aklının mizanıyla Allah u Teala’nın hakikatine ulaşmak ister. Bu durum onu öyle garip felsefi sorular sormaya sürüklemiştir ancak hiçbir cevap bulamamışlardır. Netice itibariyle de Allah u Teala’nın sıfatlarını inkar etmeye başladılar. Bu durum onları sarih ve sahih olan nakilleri inkar etmeye sürükledi. İşte bu mezhebe MUATTİLE denilir.
3.1.2. MÜŞEBBİHE VE MÜCESSİME:
Bunlardan bir grub da vardır, Allah u Teala’nın kendi zatına Yed, Ayn ve İstiva isnad ettiğini gördüler. Ancak bu sıfatlar mahlukatlarda da vardır. Allah u Teala’yı gördükleri mahlukatlara kıyas ettiler. İşte bunlar Allah u Teala’ya mahlukatlarda olduğu gibi cisim ve azalar isnad ettiler. Allah u Teala onların vasıfladıkları bu sıfatlardan beridir ve yücedir. İşte bu mezhebe de MÜŞEBBİHE ve MÜCESSİME denir.
Muhakkak ki Ehlisünnet ve’l Cemaat alimlerinin hepsi bu iki mezhebin batıl olduğu ve hak yoldan saptıkları üzerine icma etmiştir.
ÖNEMLİ OLAN; Tatil ve Teşbihin batıl olduğunu ortaya koyduktan sonra bu ayet-i kerimelerin tefsirinde ihtilaf ettiler.
İhtilaf neticesinde en sağlam iki mezheb İmam-ı Nevevi’nin (rahimehullah) de zikrettiği gibi Tafvid ve ya layıkıyla Te’vil görüşüdür.
İşte araştırmamızın ana konusu olan bu Tafvid; bu tür ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri kabul etmek ve manasını da Allah u Teala’ya havale etmek demektir.
O yüzden selef alimlerinin neredeyse 100 de 90’ı bu görüştedir ve her zaman söyledikleri ortak söz şudur:
*Bu lafızlar tevkifen varid olmuştur. Bizler de nakleder ve mana vermeyiz. Muhakkak ki bu sıfatlar keyfiyetten de munezzehtirler.

Kendisi Hanbeli mezhebinden olan İmam İbn-i Kudame el-Makdisi diyor ki:
“Bu Tafvid hakkında seleften hiçbir kimsenin ihtilaf ettiğini görmedik.”[24]
Tafvid’in selef alimlerinin görüşü olduğu üzere icma vardır. İbn-i Kudame icmayı naklediyor. Tafvid selefin görüşü değildir diyenler selefe ve icmaya muhalefet etmişlerdir.

Tafvid üzere olan selef alimlerinden birkaç örnek ile konumuza açıklık getirelim.

  1. İmam Ebu Hanife Numan bin Sabit (rahimehullah) (Hicri: 80-150) Tefvid görüşü üzeredir:
    İmam şöyle buyurmuştur:
    “Allah u Teala’nın kelamı vardır bizim kelamımız gibi değil, işitir bizim işitmemiz gibi değil, Allah u Teala’nın kelamı harf ve aletlerle değildir. Harfler mahluktur ama Allah’ın kelamı mahluk değildir. Allah u Teala vardır ama hiçbir varlığa benzemez. Allah u Teala hakkında “var” demek yani: cisim, cevher, araz, had (sınır,nihayi noktalar) olmaksızın ve bir eşi, misli ve benzeri olmaksızın var demektir. Kuran-ı Kerimde zikrettiği üzere yed, vecih ve nefs diye sıfatları vardır. Kuran-ı Kerimde zikrettiği yed, vecih ve nefs gibileri O’nun keyfiyetsiz sıfatlarıdır. Yed sıfatı kudreti ve ya nimetidir denilmez, çünkü burada sıfat iptali olur, bunlar kaderciler ve mutezilenin görüşüdür. Lakin Yedullahi demek O’nun bir sıfatıdır ve keyfiyetsizdir, aynı şekilde Allah’ın rızası ve gazabı da O’nun keyfiyetsiz birer sıfatıdır.”[25]

Aynı şekilde zahiri manaları nefyederek, şöyle buyurmuştur:
“Allah u Teala’nın yakınlığı ve uzaklığı mesafe uzunluğu ve ya kısalığı değildir. Ancak değer vermek (ikramda bulunmak) ve değer vermemek (önemsememek) manasındadır. İtaatkar olan Allah u Teala’ya keyfiyetsiz olarak yakındır, günahkar ise keyfiyetsiz olarak Allah u Teala’dan uzaktır” [26]

İşte bu nakiller, İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerini kendi akidelerine destek olsun diye ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin zahirine tutunduğu gibi bu imamın da sözlerini yanlış tercüme edip piyasaya yanlış bir şekilde gösterdiklerinin delilidir. Nihayetinde de mücessimlerin recmen bil gayb konuştukları ve bu celil imamın akidesinden habersiz olduklarının ispatıdır. Muhakkak ki o tenzih üzere olan tafvid ehli olan bir alimdir. Kendisi bizzat bu sözleri ile zahir manaya tutunup tecsim ve teşbih ehli olanlara apaçık bir reddiyede bulunmuştur. Bu da Ehlisünnetin görüşü tafvid değildir diyen İbn-i Teymiyye ve etbaına kafi bir cevaptır.

Bir ara Ürdün’de bir kitapevinde gördüğüm İmam-ı Azam’a aid olan “El-Vasiyye” adlı eserin tahrif edildiğine bizzat şahid oldum. Kitabı tahkik eden Üstad El-Uveyne kitabın mahtut eserinden kitaba eklediği sayfalarda İmam-ı Azam’a aid olan yazıda geçen masdarı, fiil-i mazi olarak tahkike geçirmiştir.

  1. İmam Sufyan-ı Sevri Tafvid Ehlidir.
    İmam Sufyan bin Said es-Sevri (rahimehullah) (hicri: 95-161) Tafvid Görüşü Üzeredir. Bunu da vehhabilerin üstadlarından olan ve ömrünün son yıllarında Ehlisünnete geçtiği ve üstadı İbn-i Teymiyye’ye nasihatler ile dolu bir risale yazan İmam-ı Zehebi’den okuyalım.

İmam-ı Zehebi Uluv kitabında Yahya bin Main’den naklen diyor ki: “Zekeriyya bin Adiy’i gördüm Veki’e şöyle soruyordu: Ya Ebu Sufyan bu Kursi ve kademeynin yeri hadisleri ve onlar gibilerine karşı tutumumuz ne olmalı? Veki (Ebu Sufyan) dedi ki: İsmail bin Ebu Halid, Sevri ve Misar bu hadisleri rivayet ederlerdi ancak bunlardan hicbir şeyi Tefsir etmezlerdi”[27]

İmam-ı Zehebi, ömrünün son yıllarında ibn-i teymiyyenin bidat ehli olduğunu öğrenmiştir. İbn-i Teymiyye’ye de be adam diye hitap ederek nasihatte bulunmuş ve yaptıklarının hata olduğunu ona vaaz etmiştir. Bu risaleyi taleb etmek isteyenler bulabilirler.

  1. Darul Hicretin İmam Malik bin Enes (rahimehullah) (hicri:93-179)

Bu ümmetin en büyük önderlerinden bir başka zat İmam-ı Malik (rahimehullah) da tafvid görüşünde olan ve buna önderlik yapan zatlardandır.
“İmam-ı Tirmizi (rahimehullah) Cennet ve Cehennem ehlinin ebedi kalması babında şu hadis-i şeriften: (Cehennem, “Yine var mı? Halâ yer var.” der. Bunun üzerine yüce Rahman kademini cehenneme koyar) ayet-i kerimesine takiben şöyle der: Doğru olan, ilim ehli imamlardan Sufyan-ı Sevri, Malik bin Enes, İbn-ul Mübarek, İbn-u Uyeyne, Veki ve diğerleri bu hadis-i şerifleri rivayet etmiş ve şöyle demişlerdir: Bu hadis-i şerifler rivayet edilir, onlara iman edilir ve NASIL? diye soru sorulmaz. İşte Hadis ehlinin görüşü budur yani bu hadis-i şerifler olduğu gibi rivayet edilip onlara iman edilir, tefsir edilmez, noksanlık vehmedilmez ve NASIL? denilmez. İşte ilim ehlinin seçtiği ve yürüdüğü görüş budur.”[28]

 

Sonuç:
Bütün bu akli ve nakli deliller neticesinde Ehlisünnet’in görüşünün tafvid olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Bir şahıs bir konuyu; “Ben bilmiyorum, Allah u Teala’ya havale ediyorum” derken nasıl olur da bidat ehli sayılabilir? Yapabildiği en kötü şey tevazu etmesidir. Bu da mümin bir kuldan taleb edilen güzel bir haslettir.

Mücessimlerin önderlerinden ve İbn-i Teymiyye’nin tecsim itikadına delil olarak referans gösterdiği Osman bin Said ed-Daremi dahi Murisi’ye yazdığı reddiyesinde Ehlisünnetin görüşünün mana vermemek ve keyfiyetlendirmemek olduğunu dile getirmiş ve kitabının farklı yerlerinde buna benzer ifadeler kullanmıştır.[29]

Günümüz alimlerinden Seyf Bin Ali El-Asri “El-Kavlu’t-Temam Bi-İsbati’t Tafvid” adlı eserinde 111 tane Selef ve Halef aliminlerinden; onlardan bazılarının tafvid üzere olduklarını ve bazılarından da tafvid’in ehlisünnetin görüşü olduğunu nakletmiştir.

Bu zatlardan bazıları şunlardır:

İmam-ı Azam, Sufyan-ı Sevri, İmam-ı Malik, Abdullah bin Mubarek, İmam Muhammed bin Hasan eş-Şeybani, Veki bin el-Cerrah, Sufyan bin Uyeyne, İmam-ı Şafii, el-Humeydi, Yahya bin Main, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Tirmizi, İbn-u Huzeyme, İmam- Eşari, İmam-ı Maturidi, İmam Bakıllani  vs.

Ehli Hadisin görüşü bu iken nasıl olur da bazıları çıkıp tafvid ehli hadisin görüşü değildir diyebiliyor ki? Yoksa bu zatlar onlar için selef değiller mi? Onlara göre bu zatlar Ehli hadis değiller mi?  Onların selef dediğikleri zatlar kimlerdir?

İşte bu sorularımızla şu neticeye varabiliriz!
Mutezile, Cebriye, Haşeviyye, Hariciyye, Şia ve daha nice bidat ehli dün yaşamadılar! Onlar da ilk 100-200 lü yıllarda yaşadı. Onlar da selef oluyorlar. İşte bidat ehli olan ve kendisini selefi diye tanıtanlar da bu bidat ehlini selef edinmişlerdir ve kötü olan da bidat ehli olan selefe tabi olanlar kendilerini hadis-i şerifte övülen selefe tabi olmuş gibi göstermeleridir.

وصلى اللهم على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم

 M. Emin El-Hakkari

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

  1. Akidetu’t Tahaviyye: İmam Ebu Cafer et-Tahavi. Daru İbn-i Hazm, Beyrut. 1995.
  2. Der’u Tearud-il Akli ve’n Nakl: Ahmed bin Abdulhalim bin İbn-i Teymiyye. Camiatu-ul İmam Muhammed bin Suud el-İslamiyye, Suudi Arabistan Krallığı. 1991.
  3. Ed-Durer-ul Kamine: Ahmed bin Ali bin Hacer el-Askalani. Meclisu Dairet’il Mearif-il Osmaniyye, Hindistan. 1972.
  4. El-Hadis ve’l Muhaddisun: Muhammed Muhammed Ebu Zehv. Daru Fikr-il Arabi. Kahire. Hicri: 1328
  5. El-Camiu li Ahlaki’r Ravi ve Adabi’s Sami: Ebubekir Hatib El-Bağdadi. Mektebetu’l Mearif, Riyad.
  6. El-Avasım minel Kavasım: Kadı Ebubekir bin el-Arabi el-İşbili. Daru’s Sekafe birinci baskı, Hicri:1413.

Bu kitap tam olarak basılmıştır ama internet ortamlarında ve ya ellerde dolaşan baskısı ise bu kitabın sadece bir cüzü olup Hilafet ve Sahabeler arasındaki konuları işlemiştir.

  1. El-İtikat ve’l-Hidaye ila Sebili’r-Reşad: İmam Ebubekir el-Beyhaki. Dar-u Afak el-Cedide, Beyrut. Hicri: 1401.

Kitaba Mektebetu’ş Şamileden ulaşmak isteyenler bulamasın diye ismini aram bölümünde değiştirmişler. Dileyenler الإعتقاد للبيهقي diye bulabilirler.

  1. El-Uluv li aliyyi-l Ğaffar: Şemsuddin ez-Zehebi. Mektebetu Advai’s-Selef, Riyad. 1995.
  2. En-Nakzu Ale’l Murisi: Osman bin Said ed-Daremi. El-Mektebetu’l İslamiyye, Kahire. 2012.

Not: Osman bin Said ed-Daremi bu yazdığı eseriyle tecsim ve teşbihte çok aşırıya kaçmıştır. İmam-ı Zehebi ve daha birçok alim onu bu eserinden ötürü eleştirmişlerdir. Osman bin Said ed-Daremi, Sunen-i Daremi’nin yazarıyla aynı değildir. Sunen-i Daremi’nin yazarı Ebu Muhammed Abdullah Ed-Daremi’dir ve kendisi Tenzih itikadında olan değerli bir alimdir.

  1. Feth-ul Bari Şerhu Sahih el-Buhari: Ahmed bin Ali bin el-Hacer. Dar-ul Marife, Beyrut. Hicri: 1379.
  2. Fıkh-ul Ekber: Ebu Hanife Numan bin Sabit. Mektebetu’l Furkan, Arap Emirlikleri. 1419.

Not: Bu kitap genel olarak Molla Aliyyul Kari’nin şerhi ile beraber basılır.

  1. Lisan-ul Arab: Muhammed bin Mukrim bin Manzur. Daru Sadır, Beyrut.
  2. Mucemu Makayis el-Luğa: Ahmed bin Faris bin Zekeriyya. Dar-ul Ciyl, Beyrut.
  3. Risaletun fi’l İtikad: Ala el-Buhari el-Hanefi. Daru’d Diya, Kuveyt. Allame Said Abdullatif Fude Hocaefendi’nin tahkiki ile.
  4. El-Kavlu’t Temam bi İsbati’t Tafvid: Seyf bin Ali El-Asri. Dar-ul Fetih, Ürdün.
  5. Sahih Buhari: Daru İbn-i Kesir, Beyrut. Numaralama: Mustafa dib El-Buğa, 9 cild.
  6. Şerh-u Sahih Muslim: Daru İhya-i Turas-il Arabi, Beyrut.
  7. Şerhu Usulu İtikad-ı Ehli’s-Sunne ve’l Cemaa: Ebu’l Kasım Hibetullah bin Hasen el-Lalekai. Daru Tayyibe, Suudi Arabistan Krallığı.
  8. Tahrimu’n Nazar fi Kutub’il Kelam: İbnu Kudame el-Makdisi el-Hanbeli. Alim-ul Kutub, Riyad.
  9. Tarihu İbn-i Haldun: Meşhur tarihçi İbnu Haldun. Darul Fiker, Beyrut. 1988.
  10. Tenib-ul Hatib: İmam Muhaddis Muhammed Zahid bin Hasan el-Kevseri.

Not: Genel olarak internet ortamlarında bu kitaba reddiyeler bulunur ve kitabın aslı çok nadir yerlerden temin edilebiliyor.

  1. Zemmu’t Tevil: İbn-u Kudame el Makdisi el-Hanbeli. Daru’s Selefiyye, Kuveyt.
  2. Sunen-i Tirmizi: Muhammed bin İsa et-Tirmizi. Mustafa el-Babi’l Halebi, Mısır.

[1] İmam Ebu Cafer et-Tahavi’nin Ehlisünnetin temelini teşkil eden “el-Akidetu’t Tahaviyye” adlı eserinde bulunan ve tenzih itikadının Ehlisünnet nezdindeki yerini anlatan sembolik bir sözdür.

[2] El-Hadis ve’l Muhaddisun (1-326)

[3] El-Cami li Ahlaki’r Ravi ve Adabi’s Sami (78)

[4] Sahih Buhari (1-43, hadis numarası: 161)

[5] Tenib-ul Hatib (15) ve Abdulaziz el-Buhari de bunu Keşf-ul Esrar Şerhu Usul-il Pezdevi’de zikretmiştir. (1-18)

[6] Tenib-ul Hatib (16) İbn-i Cevzi’nin “Telbisu İblis” adlı eserinde belirtildiği üzere, burada bahsi geçen muhaddis Yahya bin Muhammed bin Said’tir (vefatı: hicri: 318). Cevap veren de Ebubekir el-Ebheri’dir. (vefatı: 375) Soruyu soran da bir kadındır.

[7] Makayis el-Luğa (4-460)

[8] Lisan-ul Arab (7-210)

[9]  Şerh-u Muslim (3-19)

[10] Zemmu’t Tevil (21)

[11] Şerhu Usulu İtikad-ı Ehli’s-Sunne ve’l Cemaa (3-432)

[12] Ed-Durer-ul Kamine (1-172)

[13] Der’u Tearud-il Akli ve’n Nakl (205)

[14] Akidetu’t Tahaviyye (15)

[15] İmam-ı Müslim bu hadis-i şerifi şu lafızlarla zikretmiştir: (Muhakkak ki Allah u Teala kıyamet günü şöyle buyurur: Ey Ademoğlu hastalandım sen beni ziyaret etmedin. Ademoğlu: Ya Rabbi ben seni nasıl ziyaret edeyim sen alemlerin Rabbisin? Allah u Teala: Falan kulum hastalandı ziyaretine gitmedin. Bilmiyor muydun onu ziyaret etseydin beni onun yanında bulurdun. Ey Ademoğlu! Beni doyurmanı istedim…..)

[16] El-Avasım minel Kavasım (227)

[17] Feth-ul Bari (8-596)

[18] El-İtikat ve’l-Hidaye (118)

[19] Lisan diye bir vasıf hiçbir kimse tarafından Allah u Teala’ya isnad edilmemiştir. Böyle bir söz İbn-u Haldundan bir vehimdir.

[20] Tarihu İbn-i Haldun (1-600)

[21] Risaletun fi’l İtikad (121)

[22] Zemmu’t Tevil (1-22)

[23] Ali İmran:7

[24] Tahrimu’n Nazar (39)

[25] Fıkh-ul Ekber (26)

[26] Fıkhul Ekber (67)

[27] El-Uluv (146)

[28] Sunen-i Tirmizi (4-691)

[29] En-Nakzu Ale’l Murisi (165-263-347 )

Categories: Ehlisünnetin Tafvid / Tefviz Görüşü

WordPress.com'da Blog Oluşturun.