Posts Tagged With: ehli sunnet

Imam Ebu Hanife Tefvid görüşü üzeredir

İmam Ebu Hanife Numan bin Sabit (rahimehullah) (Hicri: 80-150) Tefvid görüşü üzeredir:
İmam şöyle buyurmuştur:

“Allah u Teala’nın kelamı vardır bizim kelamımız gibi değil, işitir bizim işitmemiz gibi değil, Allah u Teala’nın kelamı harf ve aletlerle değildir. Harfler mahluktur ama Allah’ın kelamı mahluk değildir. Allah u Teala vardır ama hiçbir varlığa benzemez. Allah u Teala hakkında “var” demek yani: cisim, cevher, araz, had (sınır,nihayi noktalar) bir eşi, misli ve benzeri olmaksızın var demektir. Kuran-ı Kerimde zikrettiği üzere yed, vecih ve nefs diye sıfatları vardır. Kuran-ı Kerimde zikrettiği yed, vecih ve nefs gibileri O’nun keyfiyetsiz sıfatlarıdır. Yed sıfatı kudreti ve ya nimetidir denilmez, çünkü burada sıfat iptali olur, bunlar kaderciler ve mutezilenin görüşüdür. Lakin Yedullahi demek O’nun bir sıfatıdır ve keyfiyetsizdir, aynı şekilde Allah’ın rızası ve gazabı da O’nun keyfiyetsiz birer sıfatıdır.”
(Fıkhul Ekber/26)

Aynı şekilde zahiri manaları nefyederek, şöyle buyurmuştur:
“Allah u Teala’nın yakınlığı ve uzaklığı mesafe uzunluğu ve ya kısalığı değildir. Ancak değer vermek (ikramda bulunmak) ve değer vermemek (önemsememek) manasındadır. İtaatkar olan Allah u Teala’ya keyfiyetsiz olarak yakındır, günahkar ise keyfiyetsiz olarak Allah u Teala’dan uzaktır”
(Fıkhul Ekber/67)

İşte İmam-ı Azam Ebu Hanife hz lerini mücessim olarak gösterenler utansın. Muhakkak ki o tenzih üzere olan tefvid ehlidir.
Zahir manaya tutunup tecsim ve teşbih ehli olanlara apaçık bir reddiyede bulunmuştur.
Ehlisünnetin görüşü tefvid değildir diyenlere…

Reklamlar
Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Savi ve muteşabih ayetler

imam sav ve mutesabih

Gördüğünüz sayfa İmam Savi’nin Celaleyn tefsirine yazdigi bir haşiyedir.
Üstü çizili ibarede (حم) gibi muteşabih ayetlerin ilmini Allah u Tealaya bırakmanın selef akidesi olduğunu beyan ediyor.
Yani muteşabih ayetlerin manası Allah u Teala tarafından bilinir.
Mana verenler Ali İmran suresi 7. ayet i kerimeye gore fitne ehlidirler. Günümüz selefi adi altındaki vehhabiler de fitne ehlidirler.
Allah hidayet etsin onlara..

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Beyhaki’nin Akidesi

İmam Beyhakî’nin (rahimehullah):

“Kişinin en azından bilmesi gereken şey; Allah u Teâlâ’nın istivası normal bir istiva gibi kıvrılmak, bir mekânda istikrar etmek (bulunmak) ve ya yarattığı herhangi bir şeye değmesi falan değildir! Lakin kendisinden haber verdiği gibi KEYFİYETSİZ bir şekilde Arş’a istiva etmiştir. ‘Eyne’siz, ‘Keyfe’siz (Nerededir’siz ve Nasıldır’sız). Bütün mahlûkatlarındanayrıdır.
O’nun ityanı (gelmesi) bir mekândan başka bir mekâna gelmek değildir. Allah u Teâlâ’nın mecîi (gelmesi) hareket etmek demek değildir. Nuzulu, nakil etmek demek değildir. Nefsuhu, cisim demek değildir. Vechuhu, yüzü (sureti) demek değildir. Yeduhu , aza demek değildir. Aynuhu, gözü-gözbebeği demek değildir. Muhakkak ki bunlar tevkifi olarak gelen sıfatlardır ve biz de bunu söyleriz (kabul ederiz), ancak bu sıfatlardan KEYFİYETİ nefyederiz. Allah u Teâlâ: [O’nun benzeri hiçbir şey yoktur] ve [Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir] ve [O’nun ismiyle isimlendirilen birisini biliyor musun?] buyurdu.”

[Beyhaki, El-İtikad ve’l Hidaye/1.cild/117.sayfa]

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Ebu Hanife ve Istiva

İMAM I EBU HANİFE (rahimehullah) şöyle diyor:

“ALLAH U TEALA ARŞA İSTİVA ETMİŞ AMA İHTİYACI OLMADAN VE ONU MEKAN KILMADAN !!! O arş ve arşın dışında kalan her şeyi ihtiyacı olmadan korur. Eğer mahluklar gibi Allah da ona muhtaç olsaydı alemi yaratmaya gücü yetmezdi, eğer arşta OTURMAYA ve ya KARAR KILMAYA (MEKAN EDİNMEYE) ihtiyacı olsaydı o zaman ARŞI YARATMADAN EVVEL NEREDEYDİ ???? ALLAH U TEALA BÜTÜN BU NOKSANLIKLARDAN MÜNEZZEHTİR.
(El-Vasiyye (yazılı eser), s.2)

Arapça ibaresini
نقر بأن الله تعالى استوى على العرش من غير أن يكون له حاجة واستقرار عليه ، وهو حافظ العرش وغير العرش من غير احتياج . ولو كان محتاجا لما قدر على إيجاد العالم وتدبيره كالمخلوقين . ولو كان محتاجا إلى الجلوس والقرار فقبل خلق العرش أين كان الله ؟ تعالى عن ذلك علوا كبيرا “

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mürşide verilen yetkiler

Bütün mucizeler, peygamberlerin insan ve kainat üzerindeki yetkileridir. Bunların bir kısmı, derecelerine göre peygamber vârisi olan kamil insanlarda da zuhur eder. Ancak bunun bir sınırı vardır. Onu bilmek gerekir. Yoksa, veliler hakkındaki yanlış inançlar yüzünden, şirke düşülür.

Bazıları, kutub ve gavs olarak bilinen velilerin kainatı idare ettiğini, bütün insanlardan ve âlemden haberdar olduğunu, istediğini yapma yetkisininin bulunduğunu düşünür ve söyler. Bu fikir yanlıştır; tövbe edilmezse şirke ve küfre girme tehlikesi vardır. 

Bütün kainatı yoktan var eden ve varlığını devam ettiren Allahu Teala’dır. Kainat ve insan onun elinde ve emrindedir. O dilediği şekilde yaratır, istediği gibi sevk ve idare eder.

Ancak Allahu Teala, bu kainatta bazı mühim vazifeleri meleklerine, bazı işleri de velilerine gördürür. Bir takım işleri de başka varlıklara yüklemiştir. İrşatla görevli bir velinin işi, Allah’ın izniyle ölü kalpleri nur ve ilâhi sevgi ile diriltmek, kulu Yüce Rabbine sevk etmektir.

Velinin bütün yetkisi ilâhi kadere bağlı olarak gerçekleşir, ve hepsi ilâhi izinle olur. Velî sonuç almak için sebepleri kullanır. Her işinde Allah’ın rızasını arar. Nazı, niyazı, dua ve avazı hak içindir.

Allahu Teala’nın kendisine ikram ettiği feyiz, nur, keşif, keramet, marifet, feraset ve duasının kabul edilir olmasını ilâhi irade ve rızaya uygun kullanır. Kul olduğunu unutmaz; haddini bilir, yetkisini aşmaz.

Yüce Rabbine karşı boynu bükük, gönlü yanık, kalbi uyanık bir vaziyette hep onun emrini ve desteğini bekler. Elinde hangi güzel hal zuhur etse onu kendisinden bilmez, kibir göstermez, övünmez.

Makamı ne olursa olsun veli her şeyi bilmez, bilmesi de gerekmez. Her şeyi bilmek ancak Allahu Teala’ya aittir. Yüce Allah bu konuda peygamber de olsa kimseyi kendisine ortak etmez.

Veli, Allahu Teala’nın kendisine bildirdiklerini ve hak yolunda lazım olanı iyi bilir. O Allah’ın şahididir. Onu tanır. Onu tanıtır. Kalbin ve nefsin terbiyesinde ustadır.

İrşat kutbu olan veli, bütün gücünü dinin yayılması ve insanların ıslahı için kullanır. Eşyayı ıslah etmek, dünya işlerini düzene sokmak, güzel geçim yolları aramak, teknik gelişmeleri takip etmek velinin birinci işi değildir. O bunları ehline havale eder.

Bazı insanlar, baş ve bel ağrısına varana kadar her türlü derdini velinin himmet ve tasarrufu ile dindirmek ister; doktor yerine veliye gider. Kimileri, insanların cehalet, zulüm, tembellik ve ihanetleri yüzünden bozulan cemiyet hayatının mürşitlerin tasarrufu ile düzelmesini ve zalimlerin başının ezilmesini bekler, durur.

Halbuki veliler, Allahu Teala’nın koyduğu fıtrat kanunlarına uymayı takvanın bir gereği görürler. Yüce Allah’ın hikmetine bakarlar, tecellisine tâbi olurlar, her halükârda Hakk’ın muradını gözetirler. İlâhi rızaya uymayan ta-lepleri de reddederler.

[Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi, 1/360-361]

Categories: Tasavvuf | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tasavvuf islâmı/Fıkıh islâmı

TASAVVUF İSLÂMI / FIKIH İSLÂMI
Ebubekir Sifil Hoca

İslam’ın, insanların algı tarzlarına bağlı olarak farklı şekillerde tezahür ettiğini ve bu farklı görünümlerin hepsinin de İslam’dan onay aldığını söyleyebilmek için İslamî disiplinlerden referans aramak, ya bilgisizlikten ya da kötü niyetten kaynaklanan bir tarz-ı harekettir!

Her ne kadar tarihsel ve aktüel vakıalara bakarak bu tarz-ı harekete dayanak arama ameliyesini meşru gösterme eğilimleri var ise de, bizzat İslam’ın sabitelerinin buna ne kadar müsamaha ettiğini irdelemekle bu meselenin can alıcı noktası gündeme getirilmiş olacaktır.

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, İslam’ın Tasavvuf penceresinden farklı, Fıkıh penceresinden farklı göründüğü tezinin makbul addedilebilmesinin önündeki en büyük engel, bizzat bu ekollerin tarihe mal olmuş simalarının ve önde gelen temsilcilerinin duruşlarıdır

O büyük şahsiyetlerin hepsi, Kur’an ve Sünnet’in emirleri/yasakları hayata geçirilmeden Mü’min olunamayacağı noktasının altını çizmekte müttefiktirler.

Her hangi bir Sufî “Tabakât” kitabının taranmasıyla bu söylediğimiz hususun gerçeğe ne ölçüde tekabül ettiği anlaşılabilir.
Burada özellikle Tasavvuf büyüklerinin bu konudaki sözlerinin hatırlanmasında büyük fayda mülahaza ediyoruz.

Aşağıda da üzerinde duracağımız gibi, Zahir/Batın ayrımının belli bir gerçeğin farklı düzlemlerde vurgulanması olarak anlaşılması ve bu iki kategorinin behemehal birbirini tamamlar tarzda mezcedilmesi gerektiğini ortaya koyanların bizzat Tasavvuf büyükleri olması, meseleye getirilmeye çalışılan sathi yaklaşımları kökünden çürütmektedir.

Bir diğer ifadeyle Tasavvuf’tan, modern zamanlara özgü “sofistike” bir “hümanizm” çıkarma gayretlerinin önündeki en büyük engel, yine bizzat Tasavvuf büyüklerinin duruşları, tavırları ve sözleridir.
Öncelikle şunu belirtelim ki, özellikle erken dönemler itibariyle “Şeriat-Tarikat” ikilisi, yani “Zahir-Batın” ilimleri içiçedir ve bu ilimlerin her birinde temayüz etmiş olan büyük simaların ilmî silsileleri, hir iki alanı mezcetmiş üstadlardan süzülüp gelmiştir.
Sözgelimi Tasavvuf büyüklerinden Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî (k.s), hem büyük mutasavvıf Ebû Ali ed-Dekkâk’tan, hem de İbn Fûrek, el-Bâkıllânî ve Ebû İshak el-İsferâînî gibi Hadis ve Kelam ulemasından feyz ve ilim almıştır.
(İbnu’l-Mulakkın, Tabakâtu’l-Evliyâ, 258.)

Yine bu yolun büyüklerinden Habîb el-Acemî, Tabiun’dan el-Hasanu’l-Basrî ve İbn Sîrîn’e yetişmiş ve bunlardan hadis rivayet etmiştir. (İbnu’l-Mulakkın, a.g.e., 182.)

Aşağıda bir eserinden alıntı yapacağımız Ebû Abdirrahman es-Sülemî (k.s), Tasavvuf konusunda olduğu kadar, Tefsir ve Hadis konusunda da söz sahibidir ve bu alanlarda eserler vermiştir. Hakkında “İmam, Hadis hafızı, Muhaddis” nitelemelerinde bulunan ez-Zehebî’nin belirttiğine göre es-Sülemî’nin Tasavvuf konusundaki eserleri 700 cüz, Hadis konusundaki eserleri de 300 cüz hacmindedir. (Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, XVII, 247.)

Bu konudaki örnekler bu yazının hacmine sığmayacak kadar fazladır. Ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için “Tabakât” türü kitapları tavsiye ederek bu örneklere son vermek zorundayız.

Tasavvuf ehlinin “zahirî ilimler”e bakışı

Tasavvuf büyüklerinin, Zahir-Batın ikilisinin birbirinden ayrılmayacağını ve Kur’an ve Sünnet’e uymanın kaçınılmaz bir görev olduğunu gösteren sözlerinden de birkaç örnek zikredelim:
Önce bu yazının başlarında zikrettiğimiz “meşru ihtilaflar” dairesi hakkında Ebû Yezîd [Bâyezîd]-i Bistâmî (k.s)’nin bir sözü ile başlayalım:
“Mücahede’de otuz yılım amelle geçti; bu süre zarfında ilim öğrenmek ve ilme uymaktan daha zor birşeyle karşılaşmadım. Ulemanın ihtilafı olmasaydı (Şer’î delillerin hangisiyle nasıl amel edilmesi gerektiği konusunda) şaşırır kalırdım. Tevhid [Akaid] ile ilgili meseleler dışındaki konularda ulemanın ihtilafı rahmettir. (es-Sülemî, Tabakâtu’s-Sûfiyye, 70.)

“Akıl, emrolunan ve yasaklanan hususlara kendisiyle delil getirilen bir araçtır” şeklindeki sözün sahibi Seriy es-Sakatî (k.s):
“Sünnet’e uygun şekilde yapılan az amel, bid’at işleyerek yapılan çok amelden daha hayırlıdır.” (es-Sülemî, a.g.e., 52.)

el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî (k.s):
“Kulun, dinin kendisine yüklediği görevleri aksatarak veraı araması boşunadır.” (es-Sülemî, a.g.e., 58.)

Hâtem el-Asamm (k.s):
“Cihad üç türlüdür: Birincisi, başkasının bilmeyeceği şekilde şeytanla yaptığın ve onun gücünü kırdığın cihad; ikincisi, aleni olarak farzları yerine getirmek için yaptığın cihad; üçüncüsü ise İslam’ı güçlendirmek için Allah düşmanlarıyla yaptığın cihad.” (es-Sülemî, a.g.e., 96.)

Ahmed b. Ebi’l-Havârî (k.s):
“Sünnet’e ittiba etmeden amel eden kimsenin ameli batıldır.” (es-Sülemî, a.g.e., 101.)

Ehl-i Tasavvuf’un Kelam ve Fıkıh gibi İslamî disiplinler bakımından nerede durduğu sorsuna gelince;
Ehline malum olduğu üzere, Ebû Bekir Muhammed b. İshak el-Kelâbâzî (Gülâbâdî)’nin “et-Ta’arruf” adlı eseri, Mutasavvıflar’ın İslamî disiplinler karşısındaki konum ve tutumunu sistematik ve derli toplu bir biçimde zikreden, hacmi küçük fakat önemli bir çalışmadır. Her ne kadar Ehl-i Tasavvuf’a ait pek çok eserde yukarıdaki tespiti yapmamıza imkân veren malumata, çeşitli konular arasına serpiştirilmiş bir şekilde rastlamak mümkün ise de, onun bu eseri, yukarıda işaret ettiğimiz özelliğiyle ayrı bir öneme sahiptir.

Şimdi el-Kelâbâzî (Gülâbâdî)’nin bu eserinde ortaya konan tespitleri birlikte okuyalım:
Ehl-i Tasavvuf’un Akidevî çizgisi:
el-Kelâbâzî (Gülâbâdî)’nin bu konuda verdiği malumattan hareketle –ki tümünü burada vermek imkânsız olduğu için sadece özet olarak belirtmek durumundayız– şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Ehl-i Tasavvuf’un Akidevî/Kelamî çizgisi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadî kabulleri ile “tam anlamıyla” örtüşmektedir. O kadar ki, Ehl-i Sünnet’in imamları (“Ehl-i Sünnet-i Hâsssa” denen Selef alimleri ile “Ehl-i Sünnet’i Âmme” denen müteahhirun alimler) topluluğu arasındaki birtakım cüz’î ve lafzî görüş ayrılıkları, hemen tamamıyla Ehl-i Tasavvuf’un görüşlerine de yansımış bulunmaktadır. (el-Kelâbâzî, a.g.e., 31-94.)

Ancak her topluluk arasında ifrat ve tefrida kayanlar bulunabileceği gibi, Ehl-i Tasavvuf arasında da zaman zaman bu türlü kaymalar ve sürçmeler görülmesi de bir ölçüde normaldir.

Sözgelimi nasıl Fıkıh mezhebi olarak Hanefîliği tercih etmekle birlikte Akide’de Mu’tezile’nin görüşlerini benimseyenler, yahut Fıkıh mezhebi olarak Hanbelîliği benimsemişken, Akidevî görüşlerinde teşbih ve tecsim inancına kayanlar var ise, Ehl-i Tasavvuf’un yolunu benimseyip de, Akidevî görüşlerinde Ehl-i Sünnet çizginin dışına (Sâlimiyye diye anılan grup örneğinde olduğu gibi) çıkanlar da bulunabilmiştir.

Ancak nasıl Fıkhî mezhep mensupları arasındaki bu türlü kaymalar Fıkhî mezhepler için bir nakisa teşkil etmiyorsa, Tasavvuf ehli arasında görülen bu türlü istisnaî durumlar da Tasavvuf’un aslı ve öğretisi bakımından zedeleyici durum bir arz etmez.

Ehl-i Tasavvuf’un Fıkhî çizgisi:
Fıkıh alanında Mutasavvıfe’nin genel tutumu, Fukaha’nın icma ettiği görüşlerden ayrılmamak, ihtilaflı konularda ise ihtiyata ve azimete en uygun görüşü almak şeklinde tezahür etmektedir.
(İmam eş-Şa’rânî’nin el-Mîzânu’l-Kübrâ’sı, Müçtehid İmamlar arasındaki Fıkhî ihtilafları “azimet-ruhsat” şeklindeki ayrımın içine oturtarak açıklaması bakımından kayda değerdir. Bu meyanda Ebu’l-A’lâ Sâ’id b. Ahmed b. Ebî Bekir er-Râzî’nin –henüz gün yüzüne çıkmamış olan–el-Cem’ Beyne’t-Takvâ ve’l-Fetvâ fî Mühimmâti’d-Dîn ve’d-Dünyâ adlı eseri, sahasında tek denebilecek bir çalışmadır. Bu türlü çalışmaların tespit ve neşredilmesi ile konu hakkındaki şüphelerin ve malumat eksikliklerinin büyük ölçüde giderilebileceği izahtan varestedir.)

İçtihad mertebesine erişmiş olan kimse, Şer’î delillerden kendi içtihadıyla çıkardığı hükümlere göre amel eder; içtihad seviyesine erişmemiş olan ise, ilmine güvendiği bir fakihin fetva ve hükmüne uyar. (el-Kelâbâzî, a.g.e., 95 vd.)

Ehl-i Tasavvuf’un Kelam ve Fıkıh ilimleri hakkındaki tutumu
konusundaki bu kısa malumattan sonra, şimdi de zahirî ilimlerde söz sahibi ulemanın zühd hayatına bakışları ve Ehl-i Tasavvuf ile münasebetleri üzerinde bir nebze duralım.

“Zahir alimleri” ve Tasavvufî hayat

Bilahare sistemleşip “Tasavvuf” adını alacak olan disiplinin ilk öncüleri, hiç kuşkusuz Hz. Peygamber (s.a.)’in terbiyesinde yetişmiş olan Sahabe’dir.

Onlardan sonra gelen kuşak arasında öne çıkan isimler arasında şunları sayabiliriz: Hz. Hüseyin (r.a)’in oğlu Ali Zeynelabidîn, onun oğlu Muhammed el-Bâkır, onun oğlu Ca’fer es-Sâdık, Üveys el-Karenî (ülkemizde Veysel Karanî olarak telaffuz edilir), Herm b. Hayyân, el-Hasan el-Basrî, Ebû Hâzim el-Medînî, Mâlik b. Dînâr, Abdülvâhid b. Zeyd, Utbe el-⁄ulâm, İbrahim b. Edhem, Fudayl b. Iyâd ve oğlu Ali b. Fudayl, Davud et-Tâî, Abdullah b. el-Mübârek, Süfyan es-Sevrî, Süfyan b. Uyeyne…

Burada sadece küçük bir kısmını zikrettiğimiz bu isimlere dikkat edilirse, çoğunluğunun aynı zamanda Fıkıh ve Hadis gibi ilimlerde yed-i tûlâ sahibi oldukları görülür. Hatta bunlar arasında, Müçtehid-i Mutlak derecesini ihraz etmiş olan ve kendi adlarına nisbet edilen Fıkıh mezhebi bulunan –ki bu mezhepler zamanla inkıraza uğramışlardır– simaların mevcudiyeti dikkat çekmektedir.

Şimdi bu büyük zatlardan birkaçının konuyla ilgili tavrını birer-ikişer cümleyle nakledelim:
“Allah’a yemin ederim ki ey insanoğlu, eğer sen Kur’an’ı okur ve ona iman edersen, dünyada hüznün artar, korkun şiddetlenir ve ağlaman çoğalır” diyen ve devamlı hüzün halinde bulunmasından dolayı, görenlerin sanki az önce başına büyük bir bela gelmiş zannettiği (bkz. Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, II, 156) el-Hasanu’l-Basrî, –o “hüzün abidesi”– hakkında ez-Zehebî, “İlim ve amel bakımından yaşadığı dönemin seyyidi idi” der.
(Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 565.)

Yine ez-Zehebî’nin naklettiğine göre onun, birisi evinde, diğeri mescitte olmak üzere iki ayrı ilim halkası vardı. Evindeki özel halkada zühd ve batın ilimleri dışında birşey konuşmaz, mescitteki derslerinde ise Hadis, Fıkıh, Kur’an ilimleri, Lugat ve sair ilim dallarında dersler verirdi. (ez-Zehebî, a.g.e., IV, 579.)

İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin talebeleri arasında –yukarıda isimleri geçen– Abdullah b. el-Mübârek, Dâvud et-Tâî ve Fudayl b. Iyâd gibi zühd ve vera ehli büyük imamlar vardı. (Bkz. el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIV, 250.)

Hatta İmam Ebû Hanîfe’nin şöyle dediği nakledilir: “(Hal ehli) ulemanın tutumunun ve güzel ahvalinin nakledilmesi bana Fıkh’ın pek çok bahsinden daha sevimli gelir. Çünkü bu nakillerde onların adabı anlatılmaktadır.”
(Abdülfettâh Ebû Gudde, el-Hâris el-Muhâsibî’nin “Risâletu’l-Müsterşidîn”ine yazdığı takdim yazısı, 3-4.

Süfyân b. Uyeyne şöyle demiştir: “Bir yerde salih zatlar zikredildiği zaman oraya rahmet iner.” (A.g.e., 4.)

Selef alimlerinden pek çok büyük imam, meclislerinde gıyaben salih zatlar zikredildiğinde, onlara duydukları edepten dolayı toparlanır ve oturuşlarına dikkat ederlerdi. (A.g.e., aynı yer.)
İmam Ahmed b. Hanbel’in –bilindiği gibi– zühd hayatıyla ilgili hadisleri topladığı Kitâbu’z-Zühd adlı bir eseri vardır. İlginçtir, tarihte ve günümüzde Ehl-i Tasavvuf karşısındaki ifrat tutumlarıyla öne çıkan bir kısım Hanbelî ve Vehhabîler’in aksine, bu büyük imam da salih zatlara karşı edepde kusur etmeyenlerdendir. Birgün hafifçe yan yatmış bir vaziyette otururken, yanında, salih zatlardan olan İbrahim b. Tahmân’ın adı zikredildiği zaman hemen doğrulmuş ve “Salih zatlar zikredilirken bizim yan yatmamız uygun değildir” demiştir. (A.g.e., aynı yer.)

Ehl-i Beyt imamlarından, Hz. Hüseyin (r.a)’in torunu Muhammed el-Bâkır:
“Allah’ın dininin özü kimin kalbine girerse, o kişinin kalbi ondan başkasından arınır ve sadece onunla meşgul olur. Dünya dediğin nedir? Ha var, ha yok! Dünya, bindiğin binek, giydiğin elbise ve evlendiğin kadından başka nedir?”
(ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 405.)

Yine Ehl-i Beyt imamlarından, Muhammed el-Bâkır’ın oğlu Ca’fer es-Sâdık:
“Takva’dan daha üstün bir azık, suskunluktan daha güzel bir hal, cehaletten daha zararlı bir düşman ve yalandan daha onmaz bir hastalık yoktur.” (Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, III, 228.)

Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem anlatıyor:
“Birgün oturmuş abidler ve zahidler hakkında konuşuyorduk. Söz Zünnûn el-Mısrî’ye geldi. Tam o esnada içeriye Ömer b. Nübâte girdi. Ne konuştuğumuzu sordu, biz de abidler va zahidler hakkında konuştuğumuzu söyledik. Şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki Muhammed b. İdris eş-Şâfi’î’den daha fasih konuşan ve daha fazla vera sahibi olan birisini görmedim. Ben, o ve el-Hâris b. Lebîd Safâ’ya çıkmıştık. el-Hâris, “Bu, ayrım günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik” (77/el-Mürselât, 38) ayetini okudu. eş-Şâfi’î’nin sarsıldığını ve hıçkırarak ağladığını gördüm. Bir süre sonra şöyle dua etti:
“İlahi! Yalancıların ahiretteki yerinden ve gafillerin yüz çevirmesinden sana sığınırım. İlahi! Ariflerin kalpleri sana boyun eğmiş ve müştakların kalpleri seninle dolmuştur. İlahi! Cömertliğinden bana ihsanda bulun, merhametinin örtüsüyle benim kusurlarımı ört, ilahi kereminle beni affet ey merhametlilerin en merhametlisi!”
(Fahruddîn er-Râzî, Menâkıbu’l-İmâm eş-Şâfi’î, 311.)

Bu olayı anlatan Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem’in söylemek istediği, İmam eş-Şâfi’î’nin abidlik ve zahidlik yönünün de Zünnûn ve diğer abid/zahidlerle birlikte anılması gerektiğidir.

Süfyân es-Sevrî –ki Hadis, Fıkıh gibi ilimlerde “imam” olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yoktur ve hatta kendisinin bile kendisi gibi birisini görmediği, döneminin alimleri tarafından söylenmiştir– Fudayl b. Iyâd ile ilmî müzakerelerde bulunduktan, nasihatleştikten ve beraberce ağladıktan sonra şöyle demiştir:
“Bu meclisimizin, bereket bakımından meclislerimizin en önemlisi olmasını umarım.” (ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, VII, 268.)

“Zahirî ilimler”de parmakla gösterilen büyük simalardan sadece birkaçının zühd hayatı ve zahidler hakkındaki tutumuna ilişkin olarak burada verdiğimiz örnekler –tıpkı daha önce zikrettiklerimizde olduğu gibi– konu hakkında zikredilebilecek binlerce örneğin sadece çok cüz’î bir kısmını teşkil etmektedir ve –yine daha önce belirttiğimiz gibi– “Tabakât” ve “Terâcim” kitapları bu tür ibretamiz vakaların anlatımıyla doludur.

Bütün bu anlatılanların şu noktanın tebellür etmesine yardımcı olacağını umuyoruz: İslam tarihinde Tasavvuf karşıtı akımların boy göstermesinden önce “zahirî ilimler”de isim yapmış ulemanın Tasavvuf’a karşı olumsuz herhangi bir tavrı söz konusu olmadığı gibi, zahir/batın ayrımının da keskin çizgilerle birbirinden ayrıldığını söylemek mümkün değildir.

Bir başka deyişle, genel olarak bir hadisçi ya da fakih aynı zamanda abid ve zahid; zühd hayatında öne çıkmış bir abid de aynı zamanda hadisçi ve fakih idi. Dolayısıyla onların anladığı ve uyguladığı İslam, hiç bir zaman bugün yapılmaya çalışıldığı gibi birbirinden alabildiğine farklı tezahürleri olan farklı anlayışları ifade etmiyordu.

Hz. Peygamber (s.a.v)’den Sahabe’ye, onlardan Tabiun’a ve daha sonraki nesillere süzülerek gelen sahih İslam anlayışındaki zahir-batın dengesi, İslamî ilimlerin Fıkıh, Kelam, Hadis, Tefsir, Tasavvuf gibi sistematik disiplinlere dönüşmesinden sonra hem zahirî ilimlerde, hem de batınî ilimlerde zirve noktasına ulaşmış olan –kelimenin gerçek anlamıyla– “alim” zatlarda tecessüm etmiştir.

Bunlara örnek olarak, muhtelif mezheplere mensup ulema arasında el-Gazzâlî, en-Nevevî, Fahruddîn er-Râzî, Takiyyuddîn es-Sübkî ve oğlu Tâcuddîn es-Sübkî, Veliyyüddîn el-Irâkî ve oğlu Zeynuddîn el-Irâkî, Cemâluddîn ez-Zeyla’î, Kemâluddîn İbnu’l-Humâm, Sirâcuddîn İbnu’l-Mulakkın, Ali el-Karî, Celaluddîn es-Suyûtî, Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, Muhammed Zâhid el-Kevserî ve daha binlerce isim sayılabilir.

Bütün bu dev simalar, zahir ilimlerde otorite oldukları kadar, batınî ilimlerde ve zühd hayatında da etraflarını aydınlatan birer ışık olmuşlardır.

Gerek Sûfiyye’ye, gerekse Hadis ve Fıkıh alimlerine mahsus “Tabakât” kitaplarında, bu türden “zü’l-cenâheyn” alimler hakkında alabildiğine zengin malumat mevcuttur.

“Ilımlı İslam” mı?

Bu yazı boyunca ortaya koymaya çalıştığımız zahir-batın birlikteliğine ve her iki kesimde önderliğini kabul ettirmiş alimlerin İslam anlayışlarının birbirinden farklı olmadığı hususuna şöyle bir muhtemel itiraz ileri sürülebilir:
“Madem ki zahir ulemasının temsil ettiği İslam ile batın ulemasının temsil ettiği İslam arasında herhangi bir fark yoktur; o halde zahir ulemasına nazaran batın ulemasının İslam anlayışının “daha yumuşak ve daha insancıl” olduğu kanaati nereden beslenmiştir?”
Böyle bir itirazın, her iki kesim alimlerinin tutumları hakkında sağlıklı bilgilere dayanmayan, “imajinatif” bir yanılgıdan kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Zira Tasavvuf büyüklerinin, Hadis ve Fıkıh ile bağdaşmayan bir zühd hayatını reddettiği, yanlış bulduğu nasıl bir hakikat ise, pek çok zahir ulemasının da, zühd, takva, vera, ihlas… üzerine bina edilen “iç denge” olmadan, zahirî ilimleri sadece “bilmek”le Yüce Allah’ın murad ettiği ve razı olduğu İslamî yaşantıya ulaşılamayacağı konusundaki uyarıları da aynı derecede hakikattir ve dikkate alınmalıdır.

Yukarıdaki türden itirazların, meselenin –hangi cenah adına olursa olsun– tek taraflı ve yanlı biçimde algılanmasından ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığında kuşku yoktur.

Hele “Tasavvuf İslamı-Fıkıh İslamı”, yahut “Türk Müslümanlığı-Arap Müslümanlığı” gibi bilgi eksikliğinden kaynaklanan, tamamen spekülatif ve ağırlıklı olarak imajinatif kavramları öne çıkararak İslamî meseleler hakkında söz söylemek, –kimse kusura bakmasın ama– bu devasa kültür mirası karşısında “ukalalık” etmekten başka bir şey değildir!

Kur’an ve Sünnet’te tecessüm eden ilahî vahyin somut tezahürü söz konusu olduğunda birkaç türlü İslam anlayışının ortaya çıktığının görüldüğü şeklindeki iddianın açılımlarından birisi de şöyle:
“Hanefî-Maturîdî çizginin temsil ettiği İslam anlayışı, Şafiî-Eş’arî çizginin temsil ettiği İslam anlayışına kıyasla daha “ılımlı” ve çağın şartlarına uyum bakımından daha elverişli bir duruşu ifade etmektedir.”

Böyle bir tesbitin iler tutar tarafının bulunmadığı ve hiçbir ilmî veriye dayanmadığı konusunda uzun boylu tahlillere girişmenin gereksiz olduğunu düşünüyoruz. Bununla birlikte bu nokta hakkında birkaç şey söylemeden geçmenin de, konuyu bir tarafıyla eksik bırakmak anlamına geleceği için uygun olmayacağı ortadadır.
Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Tasavvufî çizgiyi Fıkıh ve Hadis’ten bağımsız, “ılımlı”, “hümanist”, “sofistike” İslam anlayışının temsilcisi olarak görenler ciddi bir yanılgı içindedirler. Zira Tasavvufî geleneğin yetiştirdiği büyük simalar arasında Şafiî-Eş’arî çizgiyi benimseyenlerin sayısı hiç te azımsanamayacak boyutlardadır. el-Gazzâlî’den tutunuz, Fahruddîn er-Râzî’ye, es-Suyûtî’ye, eş-Şa’rânî’ye kadar pek çok ünlü mutasavvıf bu çizginin müntesibidirler.

Buna mukabil Hanefî-Maturîdî çizginin yetiştirdiği pek çok ünlü sima da, Tasavvuf müntesibi değildir. Ebû Ca’fer et-Tahâvî’den Bedruddîn el-Aynî’ye kadar birçok Hanefî muhaddis ve fakihin adı bu meyanda zikredilebilir. Her ne kadar bu söylediğimiz, Hanefî-Maturîdî çizgideki bu alimlerin Tasavvuf karşıtı bir tutum içinde olduklarını göstermez ise de, burada bizim için önemli olan, bunların meşrep olarak Mutasavvıf olmadığı gerçeğidir.

Şimdi sormak durumundayız:
Yukarıdaki iki gruptan Şafiî-Eş’arî çizgideki Mutasavvıflar mı, yoksa Ehl-i Tasavvuf olmadıkları halde Hanefî-Maturîdî çizgide yer alanlar mı “ılımlı” ve “hümanist” İslam’ı temsil etmektedirler?
Bu sorunun cevabı, tarih boyunca birkaç türlü İslam anlayışının sergilenegeldiğini söyleyenlerin haklılık payını (!) ortaya çıkarması bakımından son derece önemlidir.

Akidevî ihtilaflar ve “kültürel zenginlik”

Bir de tarih içinde, özellikle de erken dönemlerde ortaya çıkmış olan Kelamî fırkaların temsil ettiği İslam anlayışlarının bir “zenginlik” olarak algılanması gerektiği tezi üzerinde biraz duralım.
Burada kastedilen, Mu’tezile, Haricîler, Mürcie… gibi “bid’at fırkalar”ın ortaya koyduğu anlayışın da yanlışlanmaması gerektiğidir.
Ancak burada meseleye “inanç” boyutu müdahil olduğu için bu noktada alabildiğine hassas olmak durumundayız. Zira eğer bu fırkaların tümünün benimsediği –birbirinden farklı– inanç esaslarının hepsinin de doğru olduğunu söylersek, bunun, aslında bu itikadî mezheplerin tümünün yanlış olduğunu tersinden söylemekten hiçbir farkı yoktur.

Zira mesela kabir azabı, şefaat, sırat, mizan, evliyanın kerameti… gibi hususlar ya vardır, ya yoktur. Bunlara “vardır” derseniz, “yoktur” diyenleri yanlışlamış; “yoktur” derseniz, “vardır” diyenlerle taban tabana ters düşmüş olursunuz.

Keza Allah Teala hakkında inanılması caiz olan ve olmayan hususlar, Sahabe’nin konumu, Sünnet’in/hadislerin bağlayıcılığı… gibi pek çok konu da aynı minval üzere değerlendirilmelidir.
Şu halde burada bir tercih yapmak ve bütün bu fırkalar içinde sadece birisinin doğruya isabet ettiğini, diğerlerinin ise yanıldığını söylemek durumundasınız. Bunu yaptığınız zaman da, “birkaç türlü İslam anlayışının bulunduğu ve bunların tümünün doğru olduğu” şeklindeki anlayıştan sıyrılıp, zorunlu olarak “Ehl-i Sünnet–Ehl-i Bid’at” ayrımına gelirsiniz ki bu da, Ehl-i Sünnet dışındaki bu fırkaların yanılgıya düştüğünün ve ana caddeden ayrıldığının ikrarı demektir…

Sonuç olarak, neresinden bakarsak bakalım, “birkaç türlü İslam anlayışı” bulunduğunu söyleyenlerin bu iddiası, daha önce de söylediğimiz gibi ya bilgi eksikliğinden, ya da vakıanın bilinçli bir şekilde çarpıtılması maksadından kaynaklanmaktadır. Tarihe ve olaylara şuurlu olarak ve Müslümanca bakılabildiğinde böyle bir iddianın ciddiye alınır tarafının bulunmadığı rahatlıkla görülecektir..

Categories: Tasavvuf | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tevessül

Tevessul, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak, huzurunda manevî itibarve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın defedilmesıyle ihtiyacını gidermek için sâlih bir amel veya zatla Cenab-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.[1]

Dinimizde caiz olan ve fayda veren vesilede üç unsur vardır:

  1. Kendisine tevessül olunan zat. Bu, kulun istediğine karşılık verecek olan asıl hüküm ve nimet sahibi Allah Teâlâ’dır.
  2. Tevessül eden kimse. Bu, Allah Teâlânın yakınlığını isteyen yahut bir hayrın ele geçip bir şerrin def edilmesi ile ihtiyacının giderilmesini arzulayan zayıf, aciz kuldur.
  3. Kendisi ile tevessül olunan şey. Bu, kulun kendisi ile Allah Teala’ya yakınlık sağladığı sâlih ameller veya şahıslardır.

Yapılan tevessülün fayda vermesi için şu şartların bulunması gerekir:

  1. Allah Teala’ya vesile arayan kimsenin, vesileye ve onun fay­dasına inanan bir mümın olması gerekir.
  2. Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allah Teâlânın vesile için meşru kıldığı, rağbet ettirdiği bir amel olması gerekir.
  3. Bu meşru amelin, Allah Resulünün (s.a.v) öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.

Buna gore, mümin olmayan bir kimsenin yapacağı şeyler Hakka yakınlık vesilesi olamaz. Nitekim bidat ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmediği gibi, sâlih olmayan kimselerle de Allah’a yakınlık sağlanamaz. Arz ettiğimiz şartları taşıyan her ve­silenin bütün zaman ve mekânlarda yapılması dinen caizdir hatta buna teşvik edilmiştir.[2]

Allame Savî, Celaleyn haşiyesinde der ki:

“Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, âyette bahsi geçen vesileye dâhildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, çokça dua etmek, sıla- i rahim yapmak, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler birer vesile çeşididir.

Buna göre âyetin mânâsı, ‘Sizi Allaha yaklaştıran her şeye yapışınız, ondan uzaklaştıran her şeyi de terk ediniz.’ demek olur. Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini, bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ile itham etmek, apaçık bir dalalet ve hüsrandır. Hayır, hayır! Gerçek, onların dediği gibi değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Resûlullah’ın (s.a.v), ‘Allah için sevmeyenin, imanı yoktur’ hadisinde anlatılan Allah muhabbetine dâhildir ve Allah Teâlanın, ‘Ona vesile arayınız’ âyetindeki vesileye girmektedir.”[3]
Seyyid Ahmed Rufâî, bu konuda şu temel ölçüyü verir:

“Allah’ın kullarından ve dostlarından bir şey istediğiniz zaman, onlar vasıtasıyla size ulaşan yardımı sakın kendilerinden görmeyin; bu, şirktir, nimet vermede kulu Allah’a ortak koşmaktır. Sizler Allah’tan bir şey istediğiniz zaman ondan, velileri sevmesinin hatırına isteyin. Allah dostlarının onun katında nasıl hatırlı olduğunu şu hadis-i şerif haber vermektedir :

“Fakir ve pejmürde görünümlü nice kimseler vardır ki insanlara gelip bir şey isteseler (onların zâhirine bakılarak) kapıdan geri çevrilir; kendilerine bir şey verilmez; fakat onlar yüce Allah’tan bir şeyin olmasını isteseler, Allah isteklerini hemen yerine getirir.”[4]
Yüce Allah onlara kâinatta tasarruf gücü vermiştir, Allah’ın izni ile bir şeyin olmasını isteseler hemen oluverir. Hz. İsâ (a.s) çamurdan kuş yapardı, sonra ona, ‘Allah’ın izniyle uç!’ deyince kuş canlanıp uçardı. Yine İsa (a.s) Allah’ın izni ile ölüleri diriltirdi.

Bizim Peygamberimize (sav) bütün peygamberlerin mucizeleri verilmiştir. Onun mucizelerinin sırrı ümmeti içindeki velilere geçmiştir. Velilerin elinde meydana gelen harika işler onlar için bir keramettir ve bütün bu kerametler Peygamberimizin (sav) mucizesinin devamıdır.
Bir kimse “Allah’ım! Senin rahmetinle şunu isterim.” diyerek Allah’tan bir şey isteyebilir. Bunun gibi, “Allah’ım! Senin şu veli kulunun bereketine senden şunu isterim.” de diyebilir.
Velilik, yüce Allah’ın özel bir rahmetidir. Âyette belirtildiği gibi, (Bakara 2/105; Âl-i İmrân 3/74) Allah dilediklerine bu rahmeti özel olarak verir. Şu halde Allah’tan bir şey isterken veliyi aracı yapan kimse aslında Allah’ın rahmetini aracı yapmış ohır. Sakın rahmet sahibinin kudretini, kendisine rahmet edilen kula vermeyesin. Bütün iş, kuvvet ve kudret ancak yüce Allah’a aittir. Aradaki vesile olan veli bir rahmettir. Cenab-ı Hak bu iş için onu tahsis etmiştir. Sen Allah’ın rahmeti, muhabbeti ve inâyetiyk ona yaklaşmaya çalış. Her işte onun tek yaratıcı olduğunu bil; sakın kimseyi ona ortak koşma. O, çok gayret sahibidir, şirki kabul etmez.”[5]
[1]el-Cezairi, Akidetü’l-Mümin, s.123
[2]Cezairi, Akidetü’l-Mümin, s.77-78
[3]Sâvi, Haşiye, 2/182
[4]Müslim, Birr, 138; Tirmizi, Menakıb 54; Ahmed, Müsned, 3/145;  Ebu Ya’la, Müsned, nr.3987.
[5]Rifâi, el-Burhânü’l-Müeyyed, s.124-126(Beyrut 1408 hicri)

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Seyda Molla Ibrahim’in hatırası

Birgün doğu ulemasından SEYDA MOLLA İBRAHİM ks Medine i Münevvere’de Ravza i Mutahhara’yı ziyaret eder ve geçerken duvarlara elini sürer, ellerini yüzüne sürer.
Tam o esnada orada bulunan görevlilerden biri:
“HARRİK HAC, HAZİHİ BİDA-ŞİRK……”
yani: “Yürü hacı, bu yaptığın bidat-şirk….” diye seslenir.
Mübarek Molla İbrahim ks: görevlinin ellerinde tutar ve ona sen 3 taş düzeltip üstüne çaydanlığı koyar ve altında da ateş yaktığında takriben yarım saat içerisinde çayın hazır olur değil mi?
Görevli (Selefi diye geçinen VEHHABİ) : Evet. der
Seyda: Peki bu kısa zamanda o taşlara ve ya çaydanlığa elleyebilir misin? der
Görevli: Hayır.
Seyda: Neden peki?
Görevli: Çünkü ateşin o sıcaklığından ona dokunamam.
Seyda Molla ibrahim ks: Peki güzel kardeşim o sıradan bir varlık olan ateş yarım saat içerisinde sıcaklığı ALLAH’IN izni ile o taşlara ve çaydanlığa siniyor da RESULULLAH SAV EFENDİMİZ 1400 küsür yıldır bu KABR-İ ŞERİF’DE medfundur da O’nun sav bereketi, güzelliği hiç mi bu duvarlara sinmedi ?

Adam ağlamaya başlar ve ”KABBİL HACC” (öp hacı) der ve ne zaman Seyda Molla İbrahim ks oradan geçerse tutar kolundan KABBİL HACC der ona.

Bu olay sağdan soldan bulduğumuz ve ya yaşlıların dilinden dinlediğimiz bir olay değil, Bizzat bu zatın damadının ve 10 binlerce İCAZET verdiği talebelerinin dilinden, ayrıca en az 20 tane de DOĞU ULEMASI’NIN dilinden duydum.

RABBİM BİZLERİ BU ZATLARIN YOLUNDAN AYIRMASIN, BİDAT DOLU FIRKALARDAN DA UZAK TUTSUN. BU FIRKALARIN BAŞI OLAN VE TEK GAYELERİ: MUHAMMED MUSTAFA’NIN SAV SEVGİSİNİ MÜMİNLERİN KALPLERİNDEN SÖKÜP ALMAKTIR.
(Vehhabilerin gayesinin bu olduğu sözünü Afgan alimlerinden Molla Yusuf’tan duymuştum)
Allah u Teala, EHLİSÜNNET için müdafaada bulunan bütün üstadlarımızdan razı olsun.
Vehhabi ve Şia gibi fitnelerden de bu ümmeti muhafaza buyursun..

Categories: Vehhabi Fitnesi, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Vahhabilerin Feth’ul Bâri tercümesindeki inanilmaz tahrifati

Polen Yayınlarının (Selefi gecinen Vahhabi yayinevi) Feth-ul Bâri tercümesindeki tahrifatları bitmiyor!

14. cildin 459-460 sayfalarında (Tevhid Bölümü) “Yüce Allah’ın (c.c.) “Allah (c.c.) Her Şeyi İşiten ve Her Şeyi Görendir” Sözü” isimli baslığın açıklamasında/şerhinde söyle bir tercüme yapılmış

Öncelikle burada İmam Buhari’nin “Allah’ın her şeyi işiten ve gören olması” Onun ilim sahibi olması anlamındadır diyen Mutezile mensuplarına bir reddiye yaptığını belirtelim!

Açıklama:

“Yüce Allah’ın “Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir” sözü. “Ibni Battal söyle demiştir: “İmam Buhari’nin bu bölümden maksadı “Semî’un basîr” in manası, “âlim=çok bilen”dir diyenlere cevap ve reddiyedir. Ibni Battal söyle devam eder: Bu görüsü savunan kimsenin Allah’ı gökyüzünün yeşil olduğunu bilip, onu görmeyen körle ve insanların birtakım sesleri olduğu gibi bilip, bunu duymayan sağırla bir tutması gerekir. Şüphe yok ki işiten ve gören, kemal sıfatı açısından bunlardan birine sahipken, diğerinden mahrum olandan daha mükemmeldir.

Onun her şeyi işiten ve gören olması, çok bilen olmasına ilaveten daha fazla bir özellik ifade eder. Onun her şeyi işiten ve bilen olması, kulakla işitip, gözle görmesini gerektirir.Tıpkı alim olmasının ilimle biliyor olmasını gerektirdiği gibi. Onun her şeyi işiten ve gören olması ile kulak ve göz sahibi olması arasında hiçbir fark yoktur. Ibni Battal bu, kesin olarak ehl-i sünnetin benimsediği görüştür demiştir.“

Allah bu ümmeti sizin şerrinizden muhafaza etsin! Bu ümmetin arayış içindeki gençlerini Teşbih ve Tecsim sapıklığına sürüklemeniz, sizlere mahşer gününde tanık olarak yeter.

Alimlere attığınız iftiralar ise bu işin cabası!

Bikere burada Mutezile’ ye reddiyenin sebebi, onların Allah’ın Göz yada Kulak sahibi olmasını iddia etmelerinden dolayı değil, Görme ve İşitmesinin ilmi manasına geldiğini iddia etmelerindendir. Onun için tutup’ta bu meseleyi Kulak/Göz tartışmasına çekmenin bir anlamı yok! 

Orijinal Feth’ul Bâri’de (yani Arapça metinde) burada yazılanların hiçbiri geçmiyor. Orada gecen su:

“Onun her şeyi işiten ve duyan olması, Onun duyma (özelliği) ile her şeyi duyması, ve görme (özelliği) ile her şeyi görmesi manasındadır”

Yani Arapça metinde hiçbir yerde ne Kulak nede Göz kelimesi geçmekte, tam tersine hep“Sem=Duyma” ve “Basîr=İşitme” sözleri zikredilmekte.

Aslında bu mantığa göre, yukarıdaki misali’ de farklı tercüme etmeleri gerekirdi. Yani:

“Tıpkı alim olmasının ilimle biliyor olmasını gerektirdiği gibi.” degilde:

“Tıpkı alim olmasının BEYINLE biliyor olmasını gerektirdiği gibi.” Tövbe Hasa!

Simdi insan ister istemez soruyor bu mahalle müçtehitleri yetiştiren zevata: “Sizler hiçmi Allah’tan korkmuyorsunuz? Hiçmi bir hesap gününe inanmıyorsunuz? Allah’ı (c.c.) yaratılmışların vasıfları ve özellikleri ile nitelerken, ve insanların zihnine Rablerinin gerçek manada Göz, Kulak, El, Parmak, Baldır vs. gibi Organlara sahip olduğunu yerleştirirken, hiçimi korkmuyorsunuz? Bu nasıl bir hizmet anlayışıdır Allah aşkına?”

Tabiki daha bitmedi. Tahrifat devam ediyor, ve neresinden tutsak elimizde kalıyor!

“Onun her şeyi işiten ve gören olması ile kulak ve göz sahibi olması arasında hiçbir fark yoktur.”

Buda apacik bir iftiradan baska birsey degildir!

Orijinal metinde ise söyle geciyor:

“Onun her seyi isiten ve gören olmasi ile isitme ve görme sifatlarina sahip olmasi arasinda hicbir fark yoktur.” 

Göz ve Kulak, bir aractir/sebeptir. Allah (c.c.) ise, arac ve gereclere ihtiyaci olmayan Zât’dir. O’nu bu gibi yaratiklarin ihtiyac duydugu sebeplerden tenzih ederiz!

“Ibni Battal bu, kesin olarak ehl-i sünnetin benimsediği görüştür demiştir.“dedikleride, Ibni Battal bu son ve dogru aktardigimiz görüsü kast ederek Ehli Sünnetin görüsüdür demistir!”

Gelelim Imam Beyhakiye atilan iftiraya:

Kitapin devaminda (Feth’ul Bâri) söyle tercüme edilmis:

“Beyhaki, el-Esma ve’s-Sifat isimli eserinde söyle der: “es-Semi” kulagi olup, isitilme özelligi olan seyleri duyan, “el-Basir” görülebilen seyleri idrak ettigi bir göze sahip olan demektir. Bunlarin her ikisi Yüce Allah acisindan kendis zati ile kaim bir sifattir”

Asli ise söyledir:

“Beyhaki, el-Esma ve’s-Sifat isimli eserinde söyle der: “es-Semi” duyan olup, isitilme özelligi olan seyleri duyan, “el-Basir” görülebilen seyleri idrak eden demektir. Bunlarin her ikisi/hepsi Yüce Allah acisindan kendis zati ile kaim bir sifattir”

Devaminda söyle tercüme etmisler:

“Beyhaki bundan sonra  ebu Davud’un Müslimin şartini tasiyan güclü bir isnadla Ebu Yunustan naklettigi Ebu Hureyre hadisine yer verir.

Buna göre Ebu Hureyre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem’in su ayeti okudugunu ifade etmistir: “Allah size mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasinda hükmettiginiz zaman adaletle hükmetenizi emreder. Allah size nekadar güzel ögütler veriyor. Süphesiz Allah her seyi isiten ve herseyi görendir.”

Ebu Hureyre bu ayeti okurken iki parmagini kullanmistir. Ebu Yunus, Ebu Hureyre bas parmagini kulagina sehadet parmagini gözünün üstüne koydu demistir. Beyhaki söyle der: O bu hareketiyle insandaki bulundugu yere isaret ederek Yüce Allah’in kulaginin ve gözünün var olduguna isaret etmek istemistir. Yine o, Allah’in kulaginin ve gözünün oldugunu vurgulamak istemis, bundan maksadin ilim ve bilgi olmadigina isaret etmek istemistir. Sayet böyle olsaydi, Ebu Hureyre kalbine isaret ederdi. Cünkü ilmin mahalli kalptir.”

Asli ise söyledir: 

“Beyhaki söyle der: O bu hareketiyle Yüce Allah’in Duyma ve Görme Sifatinin var olduguna isaret etmek istemiştir. Yine o, Allah’in duyan ve gören oldugunu vurgulamak istemiş, bundan maksadin ilim ve bilgi olmadigina isaret etmek istemistir. Sayet böyle olsaydi, Ebu Hureyre kalbine isaret ederdi. Cünkü ilmin mahalli kalptir.”

(bu mesele benim elimde bulunan Imam Beyhaki’nin El Esma ve’s-Sifat isimli kitabinin 209. cu sayfasinda anlatiliyor. Bu böyle degil diye iddia edenler zikrettigim kitap’in “Allah’in görme ve görülme sifatinin isbati” isimli basliga bakabilirler)

Son bir mesele daha, ki bu bölümü hic tercüme etmemisler (Orijinal Feth’de olmasina ragmen) ve ayni zamanda El Esma ve’s-Sifat’da olmasina ragmen:

“O (Ebu Hureyre) bununla Allah’in uzuvlari oldugunu kast etmemistir. Cünkü Allah (Subhane ve Teala) yaratiklarina benzemekten münezzehtir.”

Allah (c.c.) bu adamlari nasil biliyorsa öyle yapsin…

fethulbari1 fethulbari2

Categories: Tahrifler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu(5)

Beşinci Grup Âyetler:

Burada zikredeceğimiz âyetler, Allah Teâlâ’nın, Hz. Peygamber (s.a.v)’i kendisine vahy-i metlûv yoluyla veya vahy-i metlûv dışındaki vahyettiği şeylere uymakla ve kendisi­ne indirilen bütün şeyleri tebliğ etmekle mükellef tuttuğunu, kendi­sine indirilen şeyleri değiştirmek, bozmak veya herhangi bir şeyi noksanlaştırmaktan nehyettiğini ifade eden âyet-i kerîmelerdir.

Vereceğimiz bu âyetler, aynı zamanda Allah Teâlâ’nın, Rasûlü’nü, kendisine indirilen bazı şeyleri gizlemesini veya değiştir­mesini isteyen kimselerden koruduğunu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, tebliğ emrine tamamen uyduğunu, peygamberlik vazifesini hakkıyla yerine getirdiğini, onu en mükemmel şekilde îfâ ettiğini ve insanları sırat-ı müstakime götürdüğünü ifade etmektedir. Bu âyetler, ayrıca Allah Teâlâ’nın, Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendisine indirilen bütün şeyleri tebliği vasıtasıyla, ümmet için İslâm dinini tamamladığını, Hz. Peygamber (s.a.v)’in büyük bir ahlâk üzere olduğunu göstermek­tedir. Ahlâk, bütün ihtiyarî söz ve fiillerin kaynağıdır. Hz. Peygam­ber (s.a.v), büyüklük ve güzellikte Allah katında en son noktada olunca, kendisinden meydana gelen söz ve fiiller de aynı şekilde en güzel hâlde olmaktadır.

Şayet Hz. Peygamber (s.a.v), Allah Teâlâ’nın emrettiklerinin hilâfına bir hüküm bildirseydi ve fiilî uygulamada bulunsaydı yahut yasak olan bir şeyi emredip, helâl ve hayır olandan nehyetseydi; teb­liğ emrine uymuş ve sırat-ı müstakime sevketmiş olmaz, bilakis üm­metini sapıtmış ve yukarıda zikrettiğimiz bütün sıfatlarda, Allah Teâlâ’mn hüsn-i şehâdetini kaybetmiş olurdu.

Bütün bunlar, sünnetin gerçek bir delil ve ona yapışmanın vâcib olduğunu göstermektedir.

İşte ilâhî emir ve şahidleri:

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, herşeyi bilici ve her hükümde hikmet sahibidir. Rabbinden sana vahyedilene uy. Mu­hakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”[1]

“Sana Rabbin tarafından vahdeyilene tâbi ol. Ondan başka ilâh yoktur. Müşriklerden yüz çevir.”[2]

“Sonra, (ey Rasûlüm) seni dinden bir yol (şeriat) üzere görevli kıldık. Onun için sen, o şeriata uy da ilmi olmayanların arzu ve is­teklerine uyma.” Câsiye, 18.

“Ey Rasûlüm, sana da bu hak Kitab’ı (Kur’ân’ı), kendisinden önceki kitabları hem tasdikçi, hem onların üzerine bir şahid olarak indirdik. O halde sen, ehl-i kitab arasında Allah’ın gönderdiği hü­kümlerle hüküm ver. Sana gelen bu haktan ayrılıp da onların arz­ları arkasından gitme. Ey insanlar! Sizden her bir peygamber için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi tek şeriata bağlı bir ümmet yapardı. Fakat sizi, size verdiği dinle imtihan edip iyiyi kötüden seçmek için sizi serbest bıraktı. O halde siz, hayırlı işler yapmakta birbirinizle yarışın. Sonunda hepinizin dönüşü Al­lah’adır. O gün, din hakkında düştüğünüz ihtilâfları, Allah size ha­ber verecektir.”
“Ve şu emri de indirdik; Aralarında, Allah’ın indirdiği hüküm­lerle hüküm ver. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından, seni şaşırtırlar diye, kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle, başlarına mutlaka bir musibet getirmek di­liyor. Şüphesiz insanların çoğu fâşıktırlar.”[3]

“Ey şanlı Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen şeyleri tamamen tebliğ et. Eğer tebliği tam yapmazsan, Allah’ın peygambe­lik görevini yerine getirmiş olmazsın. Allah, seni insanların zararla­rından koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah, kâfirler topluluğuna
mu­vaffakiyet vermeyecektir.”[4]

Bir başka ilâhî mesaj:

“Ey Rasûlüm! İşte sana, böylece emrimizden bir ruh (Kur’ân) vahyettik. (Halbuki daha önce) Sen kitab nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz, o Kitab’ı bir nûr yaptık. Onunla kullarımızdan dile­diğimize hidâyet vereceğiz ve muhakkak sen, doğru bir yola (islâm’a) çağırıyorsun. O Allah’ın yoluna ki, göklerde ve yerde ne varsa hep onundur.”[5]

“(Ey Rasûlüm!) Eğer senin üzerinde Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir topluluk, seni haktan kesin şaşırtmaya azmetmişti. Aslında onlar, kendilerinden başkalarını saptıramazlar ve sana hiçbir şekilde zarar da veremezler. Hem nasıl zarar verebilirler ki; Allah, sana Kitab’ı ve hikmeti indirdi, daha önce bilmediklerini öğretti. Allah’ın senin üzerindeki lütfü ve ihsanı çok büyüktür.”[6]

Bir başka uyarı:

“Artık yemin ederim, gördüklerinize ve görmediklerinize! Şüp­hesiz o Kur’ân, şerefli bir Peygamber’in (Allah’tan) getirdiği sözdür. O bir şâir sözü değildir. Siz, pek az inanıp tasdik ediyorsunuz. Bir kâhin sözü de değildir. Siz, pek az düşünüyorsunuz. O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer o Peygamber, bazı sözler uydurup bize isnad etmeye kalkışsaydı, elbet onu kuvvetle yakalar ve kendisinden intikam alırdık. Sonra da onun hayat damarlarını kesip atardık. O vakit, sizden kimse buna mâni de olamazdı.”[7]

Bir başka tasdik:

“Ey Rasûlüm de ki: ‘İşte benim yolum (vazifem) budur (Allah’ın dinine davettir). Ben, bir görüş ve anlayış üzere, insanları, Allah’a davet ediyorum. Ben ve bana tâbi olanlar, böyleyiz. Allah’ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben, müşriklerden değilim.”[8]

 Diğer ilâhî tasdik ve şahidlikler:

“Rasûl, kendilerine iyiliği emrediyor, kötülükten nehyediyor; on­lara (nefislerine) haram ettikleri şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağlarını indiriyor.”[9][145]

“Şüphesiz sen, onları, sırât-ı müstakime çağırıyorsun.” Mü’minûn, 73.

“Yasin! Kur’an-ı Hakîm’e yemin olsun ki, şüphesiz sen, dosdoğ­ru bir yol üzerinde (tarafımızca) gönderilmiş peygamberlerdensin. O Kur’ân, Azız ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir.”[10]

“Sen, Allah’a tevekkül et. Şüphesiz sen, apaçık bir hak üzeresın.[11]

“Bugün size, dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı seçtim ve razı oldum.”[12]

“Nün! Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki, muhakkak sen, Rabbinin nimet ve himayesiyle, mecnun değilsin. Ve sana hiç bitmeyen bir sevap var. Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.”[13][149]

Sonra Allah Teâlâ, kıyamet gününde ümmetine karşı O’nun şehâdetini kabul edeceğim haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey müslümanlar, böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hak şahidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahid olsun.”[14][150]

Şüphesiz Allah Teâlâ, ancak içi ve dışıyla adalet ve hak üzere olan, kendisinden tebliğ veya başka konularda adaleti ortadan
kaldı­ran söz ve fiiller çıkmayan kimsenin şahidliğini kabul eder. Çünkü Allah (c.c), O’nun (s.a.v) gizli, açık, bütün hâllerini bilmektedir.

Bu bahsi, Allah Teâlâ’nm, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkındaki şu övgüsüyle bitiriyoruz:

“Rasûlüm! Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olasın diye gön­derdik.”[15]

“Ey Peygamber! Şüphesiz biz, seni (ümmetinden tasdik edip et­meyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirleri Cehennemle) bir korkutucu olarak, hem Allah’a, O’nun iz­niyle bir davetçi ve insanlara nûr saçan bir kandil olarak gönder­dik.”[16]

Aslında düşünen ve anlayanlar için şu iki âyette anlatılanlar, bu konunun halledilmesi için yeterlidir.


[1] Ahzâb, 1-2.

[2] En’âm, 106.

[3] Mâide, 48-49.

[4] Mâide, 67.

[5] Şûra, 52-53.

[6] Nisa, 113.

[7] Hakka, 38-47.

[8] Yusuf, 108.

[9] A’raf, 157.

[10 Yasin, 1-5. (11-1)

[11 Nemi, 79.

[12 Mâide, 3.

[13 Kalem, 1-4.

[14Bakara, 143.

[15 Enbiya, 107.

[16 Ahzâb, 45-46.

[Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık ]

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.