Tahrifler

Vehhabilerin Hadis Tahrifi

Vehhabiler hadis-i şerif tahrif ediyorlar.

Ellerinde elbani adında, muhaddis diye geçinen birisini geçirmişlerdi ve keyiflerine gelen rivayeti sahih, beğenmediklerine de zayıf ve uydurma hükmü verdiriyorlardı. Bu elbani onlarca hadis kaynağını ele alıp zayıf ve sahih diye ikiye böldü ve yüzlerce kez kendisi ile çelişti. Bazı Hadis-i Şerifleri zayıf göstermek için senetteki bir raviyi bir yerde güvenilmez olarak sunarken farklı bir yerde ise güvenilir gösterdi.

Zaten siyasi bir uyduruk üzere kurulu Vehhabiizm:

1. İslamiyet’in batıda ilerlemesini durdurmak için.

2. Çeçenistan, Afganistan ve Irak gibi yerlerde cihad eden tasavvuf ehli Şeyh Şamil gibi zatları tekfir edip oralardaki cihadı sabote edip, o bölgeleri kafirlere teslim etmek için.

3. Dünya atmosferinde vahşi ve canavar bir insan yapısı oluşturup İslamiyete yeni bir kılıf uydurmak için

Kurulmuş bir ideolojidir.   (Bunu sakın unutmayın)

Bu adamların tahrif ettikleri bir hadis-i şerif de şudur:

Abdurrahmân ibni Sa‛d (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatıyor:
“Bir kere Abdullah ibni Ömer (Radıyallâhu Anhumâ)nın ayağı uyuştu, o zaman bir adam ona: ‘En sevdiğin insanı an’ dedi.
O da: ‘Ya Muhammed!’ deyince bağlardan kurtulmuş gibi rahatladı.”
(Buhârî, el-Edebu’l-mufred, Bab, 457, no: 964)

Bu hadis-i şerifleri defalarca sildiler. Farklı nüshaların basımını durdurdular fakat engel olamadılar. Çünkü onların imamı İbn-i Teymiyye de bu rivayeti nakletmiştir. Fakat Elbani, İbn Teymiyye’nin kitabını da elden geçirip ne kadar doğru varsa hepsini zayıf veya uydurma deyip atmıştır.  Bakın önünüzdeki kitap ibn-i teymiyye’nin “El-Kelimu’t Tayyib” adlı eseridir. Eserde İbn-i Teymiyye de nakletmesine rağmen, Elbani girip zayıf hükmü vermiştir.

el kelim.png

Sizce eğer bu kitap İbn-i Teymiyye değil de İbn-i Hacer el-Heytemi’nin olsaydı ne olurdu? Elbani direk şirk ve küfür ile itham ederdi. Maalesef kendi imamlarına söz edemiyorlar.

Şimdi başka analizlere geçelim:

1. İnternette vehhabilerin bir hizmeti olan mektebetuşşamile’de bulunan “El-Edebu’l-Mufred” adlı eserde böyle bir hadis-i şerif görünmüyor işte resimle kanıtınormal edeb.png

Arama neticesinde: “Aramanıza uygun bir sonuç yoktur.” diyor.

2. Elbani denen adam da bu kitabın sahih ve zayıf olan hadislerini ayırmış ve iki ayrı kitap haline getirmiştir. Şimdi elbani’nin ayırdığı güya zayıf hadislerin bulunduğu kitaba bakıyoruz ve aradığımız hadis-i şerif tas tamam mevcuttur ve “YA MUHAMMED!” diye geçmektedir. Sırf zayıf diyebileceği için metni eksiksiz yazmıştır.

zayıf elbani.png

3. Bu kitaba yapılan eklemelerin ve bazı açıklamaların bulunduğu başka bir eser daha var. Ebu Ahmed adında birisi yazmış ve çoğunlukla Elbani’den alıntılar yapmıştır. Ona baktığımızda o da bu sefer aradığımız hadis-i şerifi almış fakat nida edatını silmişler. Yani “Ya Muhammed!” yerine “Muhammed” yazmışlar.

Önce kitabın künyesini görün;talik 2.png

Şimdi de nakli gösterelim;

talik 1.png

İşte bu kadar çelişkili ve bu kadar adi insanlara nasıl güvenelim? Bir âlim bir zayıf hadis nakletse müşrik ilan ediyorlar. Kendi imamları olan ibn teymiyye ise naklettiğinde dile bile getirmiyorlar.

Adalet ve ahlaktan yoksun bu taifeden uzak durun. Rabbim bize hakkı hak gösterip intisap etmek ile, batılı da batıl gösterip ictinap etmek ile rızıklandırsın.

M. Emin El-Hakkari

Reklamlar
Categories: Tahrifler, Vehhabi Fitnesi

Hanefi Mezhebine Atılan Bir İftira…!

 

Ömürlerini ulemaya, iftiralar atarak geçirmiş zavallılar…!

Hanefi alimlerinin kitaplarında yakaladıkları bir ibareye leş kargası gibi didinen bu cehalet ordusu bu sefer de İmam-ı Azam’ın ve Hanefi mezhebi alimlerinin kitaplarında geçen bir ibareyi yanlış anlayıp bu zatlara iftira atıyorlar.

Hanefi âlimlerinden, Şeyhülislam Muhammed bin Abdullah Et-Timurtaşi zinayı şöyle tanımlar:

“İslâmî hükümlerle yükümlü bulunan bir erkeğin, kendisine cinsel istek duyulacak yaştaki diri bir kadına, İslâm ülkesinde nikâh akdine veya cariyelik gibi haklı bir nedene dayanmaksızın önden cinsel temasda bulunmasıdır.”

Bu ibarede İslam ülkesinde diye bir kayıt bulunduğu için kalkıp: “İmam-ı Azam’a göre dar-ul harpte zina serbesttir” diyorlar. Sonra kendini beğenmiş bir müslüman da çıkıyor: “Bu mezhepler dini bu kadar mı bozacaklardı” gibi saçma sapan sözler sarfediyorlar.

Bu konuyu anlamayanlar nasıl olur da böylesi şerefli büzürgana dil uzatabiliyor anlamış değilim.

İmam-ı Azam’a her defasında saldırıp onun gibi zatları itibarsızlaştırmak istiyorlar. Amaçları o koltuğa kendilerini oturtmaktır. Fakat bu, kafalarından çok kasıkları çalışan reziller o makama layık olmadıkları gibi o makama geçmeye çalışırken leş kargaları gibi o makamdan makamın sahibine saldırıp dururlar.

Konuya Kısaca Açıklık Getirip Bitirmek İstiyorum

Bu tür durumlar sinirlerimizin gerildiği ve damarlarımızın kabardığı zor anlardır. Çünkü bize bu dini ter temiz getiren ve bize bu kadar çok iyiliği dokunan, Allah Teâlâ’nın dinine en çok yarar ve faydası olan zatlara yapılan bir hakaret bizi rahatsız etmiyorsa o zaman bizler nankör ve vefasızlık etmiş oluruz. O yüzden kısaca bir açıklama yapıp konuyu bitirelim.

Zina’nın tarifi yapılırken aslında zina haddinin uygulanmasına yönelik yapılmış bir tariftir. Dar-ul İslam’da yapılırsa o zaman İslam devleti halifesi o kişiye had uygulayabilir fakat dar-ul harpte zina yapmış ise o zaman İslâm Devleti Halifesinin dârul harp veya dârul baği (âsiler ülkesi) üzerinde velâyet yetkisi yoktur. Yani orada hadleri uygulamaya gücü yetmez.

Yoksa dar-ul harpte zina işlemek caizdir anlamına gelmiyor.!!!

Bir başka açıklama da değerli âlim, Nakşibendi Şeyhlerinden Mevlana Halid-i Bağdadi’nin (kuddise sirruh) halifesi İbn-i Abidin’in “Redd-ul Muhtar” adlı eserinden ve Haskefi’den (rahimehullah) getirelim. İkisinin ortak söyledikleri sözlerin mefhumu şöyledir.

“Hükümlerle mükellef olmak, onlar hakkında bilgi sahibi olmanın feridir. Bilgisizliğindne ötürü had uygulanmayanın bilgisizliği kendisinde cehalet alameti zahir olunca belli olur. O da kendisi gibi cahil zinanın haramlığını bilmeyen cuhela bir kavim arasında büyümüş ise ve ya zinanın mubahlığına inanan bir kavim arasında yetişmiş olmasıyla bilinir. Dar-ul İslam’da yetişen bir kişi böyle değildir. Bu kişi bilmemekle özürlü kabul edilmez.! ve ya zinanın haramlığına inanan fakat başka bir dine mensup olan bir dar-ul harpta yaşayan sonra dar-ul İslam’a gelip zina yapan kişi de mazur kabul edilmez.”

İbn-i Abidin’de geçen ibarelerAdsız.pngAdsız.png

Alimlerin söylediklerini alıp üzerinden rant yapanlar o zatların hakkına girdiklerini ve geri dönüşü neredeyse mümkün olmayan haramlara bulaşmış oluyorlar.

Alimlerden birisi varsayalım böyle bir söz söyledi açıklamasını okumadan kitap ve sünnete muhalif konuştu mu diyeceksin ?

Aslında böyle yapmak kitap ve sünnete muhalefet etmek demektir. Çünkü kitap ve sünnet zan ile hareket etmekten bizi alıkoyar.

Belki biraz sert bir yazı oldu ama kızmak diye bir nimet de boşa verilmedi bize yeri geldi mi kullanmak lazım.

Rabbim bize hakkı hak gösterip intisap etmek ile batılı da batıl gösterip ictinap etmek ile rızıklandırsın.

وصلى اللهم على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم

Muhammed Emin El-Hakkari

Categories: güncel, Kuraniyyun Fitnesi, Mezhep imamımız Ebu Hanife(ra), Tahrifler

İmam-ı Malik’in İstiva Hakkındaki Sözünün Tahlili

 

Özet

Cisimleri şekillendiren, hallerine bir keyfiyet ve kemiyet veren, zatı ve sıfatları keyfiyet ve kemiyetten münezzeh olan Allah Teâlâ’ya hamd-u senalar olsun. En güzel salat ve selamlar da Onu en iyi bilen ve bizlere anlatan Resulü’ne, ali ve ashabına olsun.

İstiva konusunda bugüne kadar birçok söz nakledilmiştir. Bu konuda en sahih görü tevkifen geleni kabul edip, keyfiyet isnad etmemektir. Mutekaddim âlimler ve Menhec olarak onlara tabi olan muteahhir âlimler bu görüştedirler. Bu âlimlerin söyledikleri ortak söz şudur: “Arşa istiva, Kuran-ı Kerimde ve sahih sünnette birçok yerde geçmiştir. Tevkife bakıldığı vakit Arş’a istivaya iman etmek vacip olduğu gibi bu konuda keyfiyetlendirmek (yani şöyledir, böyledir demek) caiz değildir. Hülasa; İstiva meçhul değildir, keyfiyet isnad etmek de makul değildir. İktibas ettiğimiz bu söz aslında mevzumuzun başlığı olan İmam-ı Malik’in istiva hakkındaki sözüdür. Fakat imamın bu sözü etrafında dönen efkârlar, tahrif derecesine kesin bir şekilde ulaşmıştır. Tarihi süreç içerisinde keyfiyet meçhuldür diye bir söz uydurulmuştur. Bu uydurma genel olarak İbn-i Teymiyye ve etbaı tarafından dillendirildiği gibi Ehlisünnet âlimlerinden de bu rivayeti kitaplarında dillendirenler vardır. Keyfiyetin meçhul olması demek, var olması ve bizim onu bilmediğimiz anlamına geliyor. Konuya açıklık getirebilmek için öncelikle İmam-ı Malik’in sözünün geçtiği rivayete bakalım: “Bir adam Malik b Enes’e geldi ve: ‘Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti]. Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?’ Dedi. Cafer b Abdullah dedi ki: İmam’ı Malik’in bugüne dek bu adamın sözüne kızdığı kadar kızgın hiçbir zaman görmedim. Buram buram terlemeye başladı. Herkes ne cevap vereceğini bekliyordu. Sonra sakinleşti ve dedi ki: ‘Keyfiyet makul değildir. İstiva da meçhul değildir. Ona iman etmek vacip ve ondan soru sormak da bidattir. Korkarım ki sen dalalet ehli birisin.’ Emri üzere adam kovuldu.” İmamın sözünün sahih senetlerinden sadece birinin metnini size naklettik. Konunun daha iyi kavranabilmesi için ulaşabildiğimiz bütün nakilleri topladık ve değerli ulemanın kitaplarından faydalanarak değerlendirdik. Nihayetinde “keyfiyeti meçhuldür” diye bir rivayetin uydurma olduğunu ve eğer sahih olmadığı halde sahih varsaysak dahi diğer nakillerle çelişmeyip onlara hamledilmesi gerektiğini ortaya koyduk.

Muvaffakiyet Allah Teâlâ’dandır.

 

Anahtar kelimeler: İstiva, keyfiyet, İmam-ı Malik’in meşhur sözü, tecsim, tefviz.

 

 

 

Giriş

İstiva hakkında geçmişten günümüze kadar birçok sözler nakledilmiştir. Bu konuda en sahih olan görüş tevkifen geleni kabul etmek ve bir keyfiyet tasavvur etmemektir. Mutekaddim âlimler ve muteahhir âlimlerden de onlara tabi olanlar bu görüştedirler. Bu âlimlerin söyledikleri ortak söz şudur: “Arş’a istiva Kuran-ı Kerimde birçok ayet-i kerimede ve sahih sünnette birçok yerde varid olmuştur. Tevkife bakıldığı vakit Arş’a istivanın kabul edilmesi vaciptir. Bu konu hakkında konuşmak ve keyfiyetlendirmek (yani şöyledir, böyledir demek) caiz değildir. Hulasa; istiva meçhul değildir, keyfiyet isnad etmek de makul değildir. Tevkife bakarak istivaya iman etmek vaciptir ve keyfiyetten sual etmek bidattir.[1] İşte bu iktibas ettiğimiz lafızlar aslında mevzu bahis olan İmam-ı Malik bin Enes’in bu konudaki sözüdür. Fakat İmamın bu sözü etrafında dönen efkârlar tahrif derecesine ulaşmıştır. Yapılan nakillerin tarihi sürecinde nakil öyle bir hal almıştır ki keyfiyet meçhul diye bir söz ihdas edilmiştir. Keyfiyetin meçhul olması demek var olduğu ve bizim onu bilmediğimiz anlamına getiriliyor.

Konuya açıklık getirebilmek için öncelikle İmam-ı Malik’in (rahimehullah) sözüne bakalım. “Bir adam Malik bin Enes’e geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti] Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. Cafer bin Abdullah dedi ki: “İmam-ı Malik’in bu adamın sözüne kızdığı kadar hiçbir zaman kızgın görmedim. Buram buram terlemeye başladı. Herkes ne cevap vereceğini bekliyordu sonra İmam-ı Malik sakinleşti ve dedi ki: Keyfiyet makul değildir, O’nun istiva etmesi de meçhul değildir, ona iman etmek vaciptir ve ondan soru sormak da bidattir. Korkarım ki sen dalalet ehlisin.” Emri üzerine adam çıkarıldı.” İmamın sözünün sadece bir senedini naklettik. Konuyu daha iyi kavrayabilmemiz için ulaşabildiğimiz bütün nakilleri zikretmekte fayda olacaktır.

 

  1. İmam-ı Malik’ten Gelen Nakiller

İmam-ı Malik’ten gelen nakil birkaç farklı lafızlarla nakledilmiştir. Onlardan bir tanesi şudur:

1.a. (İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir.)

Bu lafızlarla gelen nakiller şunlardır:

1.a.a. İmam el-Beyhakî’nin, Yahya bin Yahya’ya olan kendi senediyle olan rivayeti.
“Biz İmam Malik’in yanında idik bir adam geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti] Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. İmam Malik (r.a.) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı, sonra dedi ki: “İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir, ona iman etmek vaciptir, ondan soru sormak da bidattir. Seni ancak ve ancak bir bidatçi olarak görüyorum.” Sonra da onun çıkarılmasını (kovulmasını) emretti.[2]

1.a.b. İmam Lalekaî de (rahimehullah) Cafer bin Abdullah’a olan kendi senediyle şöyle rivayet etti.

“Bir adam Malik bin Enes’e geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti] Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. “İmam-ı Malik’in bu adamın sözüne kızdığı kadar hiçbir zaman kızgın görmedim. Buram buram terlemeye başladı. Herkes ne cevap geleceğini bekliyordu ve İmam-ı Malik sakinleşti ve dedi ki: İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir, ona iman etmek vaciptir ve ondan soru sormak da bidattir. Korkarım ki sen dalalet ehlisin.” Emri üzerine adam çıkarıldı.”[3]

 

Bir başka rivayet de şöyledir:

1.b. (Tıpkı kendisini vasıfladığı gibi, İstiva etmiştir. Nasıldır (keyfe) denilmez, çünkü nasıllık O’ndan (celle celaluh) kaldırılmıştır).

1.b.a. Hafız İbn Hacer el-Askalanî’nin de Feth-ul Bari’de Abdullah bin Vehb’ten rivayet ettiği üzere, İmam-ı Beyhakî sağlam bir sened ile rivayet etmiştir.

“Biz İmam Malik’in yanında idik bir adam girdi ve: ‘Ey Ebu Abdullah! [Rahman Arş’a istiva etti] Peki, nasıl istiva etti?’ dedi. İmam Malik (r.a.) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı, sonra başını kaldırdı ve dedi ki: “Rahman Arş’a istiva etti. Tıpkı kendisini vasıfladığı gibi. Bu konu hakkında “nasıl” diye sorulmaz. Çünkü “nasıllık (yani keyfiyet)” ondan kaldırılmıştır. Seni ancak ve ancak bir bidatçi olarak görüyorum. Çıkarın onu.” Dedi ve adam o meclistekiler tarafından kovuldu.[4]

 

Bir başka rivayet de şöyledir:
1.c. (Meçhul olmayan bir şey hakkında soru sordun ama makul olmayan bir şey hakkında da konuştun)

1.c.a. İbn Abdilber’in Bakîy’den, Bakiy’in de Eyyub bin Salah el-Mahzumî’den onun da Remle’den olan rivayeti:

 “İmam-ı Malik’in yanındaydık, Iraklı biri geldi ve dedi ki: ‘Ey Ebu Abdullah! Bir konu var onun hakkında sormak istiyorum.’ İmam-ı Malik başını salladı. Adam: ‘Ey Ebu Abdullah [Rahman Arş’a istiva etti] Peki, nasıl istiva etti?’

İmam-ı Malik: ‘Meçhul olmayan bir şey hakkında soru sordun ama makul olmayan bir şey hakkında da konuştun.’  Sen kötü birisin. Çıkarın onu.” Dedi.[5]

 

 

  1. İmam-ı Malik Dışında Başka Âlimlerden Gelen Rivayetler

2.a. Ummu Seleme’den Gelen Rivayet:

“Keyfiyet makul değildir, istiva da meçhul değildir, onu ikrar etmek iman-inkâr etmek de küfürdür.”[6]

 

Bu lafızlarla aynı şekilde Lalekaî’den rivayet edildiği gibi Rebia’dan da İbn Uyeyne’ye olan senedinde rivayet edilmiştir. Dedi ki:

 “Rebia’ya, Allah’ın (azze ve celle) [Rahman, Arş’a istiva etti] ayet-i kerimesi hakkına; nasıl istiva etti? Diye soruldu. Dedi ki: (İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir. Emir, Allah’tan; tebliğ etmek Resulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem), bize de tasdik etmek düşer.)[7]

Yukarıda beyan ettiğimiz nakillerde olduğu gibi netice olarak süre gelen nakiller aşağıdaki gibidir:  

[İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir.]

الاستواء غير مجهول ، والكيف غير معقول 

[Tıpkı kendisini vasıfladığı gibi, İstiva etmiştir. Nasıldır (keyfe) denilmez, çünkü nasıllık O’ndan (celle celaluh) kaldırılmıştır.] 

استوى كما وصف به نفسه ، ولا يقال كيف ، والكيف عنه مرفوع

[Meçhul olmayan bir şey hakkında soru sordun ama makul olmayan bir şey hakkında da konuştun]

قال سألت عن غير مجهول وتكلمت في غير مَعْقُولٌ 

   

[İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir.[8]]

الاستواء غير مجهول والكيف غير معقول

 

İmam-ı Malik’ten ve muteber âlimlerden nakledilen sözler bu şekildedir. Hatta metnimizin uzamaması ve dinleyicilerimizde bıkkınlık uyandırmaması için sadece bir kısmını naklettik. Ancak! “İstiva malumdur, keyfiyeti ise meçhuldür” sözü ise İmam-ı Malik’e isnadı sahih değildir. İsnadın sahih olduğunu düşünsek bile, o zaman da İmam-ı Malik’ten nakli kesin olarak bilinen; (keyfiyet makul değildir) ve ya  (keyfe denilmez, çünkü nasıllık O’ndan kaldırılmıştır) gibi sahih diğer rivayetlerle tefsir edilmesi gerekir. İmamdan gelen bu nakilde zamanla değiştirilmiş olan bir ibare vardır o da keyfiyetin makul olmadığı lafzı. Nitekim o lafzı, bazı raviler “keyfiyeti meçhuldür” diye nakletmiştir. Bu sebeple de bu söz İslam itikadında tecsim anlayışını doğuruyor. Özellikle bu nakli kitaplarında dile getiren ve bu nakil dışındaki senet ve rivayetlerden neredeyse hiç bahsetmeyen âlimlerin kitaplarında şöyle bir mana göreceksiniz. İstiva malumdur: Yani kelime manası malumdur, keyfiyet meçhuldür: Yani belli bir keyfiyet vardır ama biz bilmiyoruz, bize meçhuldür. Hiçbir şüphe yoktur ki bu söz batıl ve dinde itibar edilmeyen tecsim sözleridir. Bu sözlerden bir tanesi de şu şekildedir:

“Keyfiyetlendirmek, gerek dil ile tabir edilsin gerekse de kalp ile takdir edilsin yine aynıdır. Bu yüzden Malik (rahimehullah) istivanın keyfiyeti hakkında sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “keyfiyet meçhuldür[9], onu sormak da bidattir” bunun manası şu değildir ki; biz burada keyfiyetin olduğunu düşünmemeliyiz. Bilakis! İstivanın bir keyfiyeti vardır lâkin bizim için malum değildir (yani biz bilmiyoruz). Çünkü keyfiyeti olmayan bir şey yok demektir. O zaman; istiva, nüzul, yed, vecih, ayn gibi haberi sıfatların hepsinin keyfiyeti vardır lakin biz bunu bilmiyoruz. Has bir keyfiyet kabul etmek ile onun bir keyfiyetinin olmasına iman etmek arasında fark vardır. İşte vacib olan budur. Biz deriz ki; onun bir keyfiyeti vardır fakat biz bilmiyoruz.  Eğer sorulursa: Nasıl tasavvur edilebilir ki; bir şey için bir keyfiyet olduğuna inanıyoruz fakat o keyfiyeti de bilmiyoruz?
Derim ki: böyle bir şey tasavvur edilebilir. Örneğin; bizden biri bu sarayın içinde bir keyfiyet (nasıllık) olduğuna inanıyor, fakat sarayın içini ve ya o saraya benzeyen başka bir tanesini görmeden ve yahut doğru sözlü güvenilir birisi ona orayı anlatmadan o keyfiyeti bilemez.”[10]

Görüldüğü üzere “keyfiyet makul değildir” ibaresi yerine “keyfiyet meçhuldür” denilirse teşbih ve tecsim itikadına sebep olur. Zikrolunan nakilde, Allah Teâlâ hakkında bahsedilen bir konuda sarayın içi diye gereksiz ve yersiz tasvir ve teşbihlere başvurulmuştur. Hâlbuki âlimler bu tür haberi sıfatların tefsir edilmesi konusunda çok sert uyarılarda bulunmuşlardır. Bu konu hakkında İbn Abdilber’in “Temhid” adlı eserinde ve İbn Kudame’nin “Zemm-ut Tevil” adlı eserlerine müracaat edilebilir.

Bu söz de her zaman kullanılan şu söz gibidir:

الشريك لله غير معقول

Yani: Allah’ın bir ortağının olması makul değildir (imkânsızdır). Bu söz, Allah Teâlâ’nın rububiyyetinde ve ulûhiyetinde bir ortağının olmasının imkânsız olduğunu söylemek için kullanılan aklî bir hükümdür[11]. Aklı başında olan bir kişi “Allah’ın bir ortağının olması makul değildir” sözümüzü kalkıp da: “Allah’ın bir ortağı vardır da biz bunu aklımızla düşünemiyoruz”. Diye tefsir edemez!

 

  1. Keyfiyet Kavramı Cisimler İçin Vardır

Keyfiyet, Allah Teâlâ’dan kaldırılmıştır ve Allah Teâlâ’ya keyfiyet nispet etmek akıl işi değildir. Nitekim keyfiyet yalnızca; belli bir şekil ve hacme sahip olan varlıklarda olur. Peki, Allah Teâlâ bu saydığımız sıfatlardan münezzeh iken nasıl olur da Allah Teâlâ için bir keyfiyet olabilir ki?! Bilakis; O (celle celaluh) her şeyin yaratıcısıdır. Keyfiyeti keyfiyetlendiren de (şekillendiren) O’dur (celle celaluh).

İbn-ul Cevzî rahimehullah demiştir ki:

O’nun yanında hisleri kullanmaya olanak yoktur, O’nun yüceliği hayallerin erişemeyeceği kadar yücedir, O’na keyfiyet isnad etmek imkânsız olmasına rağmen, O’nun hakkında nasıl olur da keyfe (O nasıldır?) denebilir ki?”[12]

Allame Şeyh Yusuf el-Kardavî:

“Keyfiyete gelince, onu tefvid[13] etmeye gerek yoktur, çünkü keyfiyetin varlığı Allah Teâlâ için imkânsızdır. İmam-ı Malik’in (rahimehullah) dediği gibi: “keyfe denilmez, çünkü keyfe O’ndan kaldırılmıştır” yani Allah Teâlâ’nın bir keyfiyeti, bir nasıllığı yoktur.”[14]

Eğer sorarsan: “Allah Teâlâ için neden keyfiyet imkânsızdır?”

Deriz: “Çünkü keyfiyet, az evvel de dile getirdiğimiz gibi; mucessem, muşahhas ve müşekkel olan varlıklar için vardır. Renkler, şekiller, miktarlar ve hareketler gibi. Allah Teâlâ da bunların hiçbiri değildir.

 

  1. Lügatte Keyfiyet

“Keyfiyetin sözlükte dört manası vardır.

  1. Birisinin halini sormak için kullanılır ve ya soru olmaksızın sadece bir kişinin haline keyf denir. Bizim de konumuzun bağlı olduğu mana budur. Allah Teâlâ da bunlardan münezzehtir.
  2. Kesinlik. Bu mananın da konumuza bir bağlantısı vardır. Çünkü Allah Teâlâ’nın sıfatlarının hakikatini kesin olarak bilmek mümkün değildir. Çünkü kullar, kendi ilimleriyle Allah Teâlâ’yı kuşatamazlar (ihata edemezler).
  3. Teaccub (şaşkınlık).
  4. Karşılık.”[15]

 

 4.a. Muhtaru’s Sihah adlı eserde:

“K,Y,F (bu harflerden müteşekkil olan kelime): Keyfe mubhem ve gayr-ı mütemekkin bir isimdir. Sonu iki sakin harf bir araya gelmesin diye harekelenmiştir. Fetha üzerine mebni kılınmıştır.

* Birisinin halini (durumunu) sormak için kullanılır.

* Bazen de Teaccub (şaşkınlık) ifadesi için kullanılır. Örneğin: [Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?!] (bakara/28)

* Sonuna ma harfi dâhil olduğu zaman da şart edatı olarak kullanılır. Örneğin:

(كيفما تفعل أفعل)”[16]

4.b. İmam İbn-i Faris demiştir ki:

“Kaf, Ya ve Fa harflerinden oluşan madde bir kelimedir. Keyfe: Varlıkların hallerini anlamak (öğrenmek) için kullanılan bir kelimedir. Sorulur: O nasıldır? Cevap: iyidir.”[17]

4.c. Murteza ez-Zebidi (rahimehullah) demiştir ki:

“ Keyfe: kesinlik, kesmek gibi manalara gelir. Örneğin: Onu kesinleştirdi (kafehu-yekifuhu). Deriyi kesti (keyyefe’l edime tekyifen). Ama genel olarak en çok kullanılan manası; birisinin halini (durumunu) sormak için kullanılır. Hakiki ve mecazi kullanımı vardır. Hakiki: Keyfe zeydun? (Zeyd’in durumu nasıl?) ve Nasıl olur da Allah’ı inkâr edersiniz? Teaccub ve tevbih (yani bir iş yapılmamalıydı) için kullanılmıştır.”[18] 

 

Keyfiyet kelimesi, keyyefe fiilinin masdarının ismidir. İbn Manzur dedi ki; “Zeccac: keyyefe fiilinin masdarının keyfiyet olduğunu” söyledi. [19]

 

4.d. Kufevi, keyfiyet hakkında şöyle demiştir:

“Keyfe ile sorulan soruya verilen cevaba keyfiyet denir. Keyyefe’den; üzerine nisbet ya’sı ve vasfiyetten-ismiyyete nakleden ta eklenerek alınmıştır.”[20]

 

  1. Istılahta (terim olarak) Keyfiyet:

Keyfiyet Allah Teâlâ’nın sıfatları hakkında kullanıldığı zaman iki şekilde kullanılır:

  1. Cismiyet ve şahsiyet manasında. Bu durumda “Keyfiyet yoktur” denildiğinde nefyedilen cismiyet ve şahsiyet manasında olan keyfiyetin ta kendisidir. İşte bu yüzden; (((Allah Teâlâ’nın sıfatlarının bir keyfiyeti vardır ama o keyfiyeti biz bilmiyoruz))) diyenler büyük bir tehlikededirler. Çünkü bunun manası; Allah Teâlâ mutekeyyeftir olur. Keyfiyet de mucessem ve müşahhas eşyalar içindir.
  2. Keyfiyetin bir diğer manası da; sıfatlarının hakikati manasındadır. Bu durumda “Keyfiyet yoktur” denildiğinde nefyedilen keyfiyeti bilmektir, keyfiyetin kendisi değildir. (Yani biz bu sıfatların hakikatini bilmiyoruz.) Çünkü Allah Teâlâ’nın zatı ve sıfatlarının bir hakikati vardır. Bu hakikati de yalnızca Allah Teâlâ bilir.)

 

  1. KEYFİYETİN ÂLİMLERCE REDDEDİLEN MANASI (BİRİNCİ MANASI)

Bu konuda size nakledeceğimiz birçok metin var, onlar okunduğu vakit anlaşılacaktır ki ulemanın nefyettiği (kabul etmediği) keyfiyet şahsiyetleştirme manasında olan keyfiyettir. (Şahsiyetleştirmekten maksad; Türkçe anlamı olarak nasıllık demektir. Yani büyüklük-küçüklük, hafiflik-ağırlık vs) Allah Teâlâ bütün bunlardan münezzehtir. Bütün bunlar cisimliği gerektiren özelliklerdir, ebatı hakkında konuşmak cisimlere has bir şeydir. Rabbimizin de mahlûkatlara benzemediği hem aklen hem de naklen sabit olduğundan bütün bunlardan münezzehtir. Şimdi âlimlerden gelen nakillere bakalım:

 

6.a. Darekutnî’nin (rahimehullah) rivayet ettiği söz:

“Evzaî, Malik bin Enes, Sufyan-ı Sevrî ve Leys bin Sad’a; Ru’yetullah’ın geçtiği hadisleri sordum. Onları keyfiyetsiz olarak (bila keyf) kabul et. Dediler.”[21]

6.b. Sehl bin Abdullah et-Tusterî’nin (rahimehullah) sözü:

 “Akıl tek başına, kadim ve ezelî olan bir varlığın hadis olan Arş’ın üstünde mekân edinmesini kabul etmez! Onu büyüklüğünün göstergesi olarak yarattı, hidayet bulalım diye bize gösterdi. Ondan öteye gidilmemelidir. Hiçbir kalp O’nun mahiyetini öğrenmek için mükellef kılınmamıştır. O’nun Arş’a istivasının BİR KEYFİYETİ YOKTUR. İstivayı yaratanın istivası nasıldır diye bir soru sormak caiz değildir. Mümine düşen razı olmak ve teslim olmaktır.”[22]

 

6.c. İshak bin İbrahim el-Hanzalî’den (rahimehullah) gelen rivayet:

“Emir Abdullah bin Tahir bana dedi ki: Ey Ebu Yakub, senin Resulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiğin [Rabbimiz her gece nuzul eder] hadisi vardı ya, o nuzul nasıl oluyor? Dedim ki (İshak bin İbrahim) :Allah emirimizi aziz kılsın. Rabbimizin işlerine nasıl diye sorulmaz. Nüzulü keyfiyetsizdir.”[23]

İshak bin İbrahim, meşhur ve çokça tanınan İshak bin Rahuye’dir (Raheveyh). Bu zat Allah Teâlâ’dan keyfiyeti nefyediyor. Bu zat öyle bir âlimdir ki; İmam-ı Ahmed kendisi için: ((Irak’ta onun bir benzeri âlim tanımıyorum. Başka bir sefer de: Onun gibi bir âlim görmedik.)) Buyurdu. O zaman tefekkür edilmeli ki, böylesi bir zat keyfiyet yoktur diyorsa aksini iddia eden kime dayanıyor?

 

6.d. İmam Sabunî’nin (rahimehullah) rivayet ettiği söz:

“Üstad Ebu Mensur’u şöyle söylerken duydum: İmam Ebu Hanife’ye nuzul hadisi soruldu.

-Nuzulu keyfiyetsizdir. Dedi.

Bazıları dediler ki İmam şöyle dedi:

-Şanına layık bir nuzulu vardır, KEYFİYETSİZDİR. Mahlûkatların nuzulu gibi bir nuzul değildir. Mekân ondan boştur ve hiçbir mekân ondan boş olmaz.[24] Çünkü Allah Teâlâ, sıfatlarının mahlûkatların sıfatlarına benzemesinden münezzehtir.”[25]

 

6.e. İmam Ebu Suleyman el-Hattabî’nin (rahimehullah) sözü:

“Bizim, ‘Allah Arş’ın üstündedir’ sözümüzün manası; Allah Arş’a değiyor, Arş’ı mekân edinmiştir, Arş’ta bir yöndedir gibi manalara gelmez! Bilakis, bu söz bize bir haber olarak nakledilmiştir, biz de bunu söyleriz ve keyfiyeti ondan nefyederiz (keyfiyetsizdir) deriz! Çünkü [O’nun benzeri hiçbir şey yoktur]. Muvaffakiyet Allah’tandır.”[26]

 

6.f. İbn Hibban’ın (rahimehullah) sözü:

“Altmış yedinci bölüm[27]; Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ’nın keyfiyetsiz olan sıfatları hakkındaki hadisleri.”[28]

 

6.g. Muhaddis İmam Beyhakî’nin (rahimehullah) sözü:

“Kişinin en azından bilmesi gereken şey; Allah Teâlâ’nın istivası normal bir istiva gibi kıvrılmak, bir mekânda istikrar etmek (bulunmak) ve ya yarattığı herhangi bir şeye değmesi falan değildir! Lakin kendisinden haber verdiği gibi KEYFİYETSİZ bir şekilde Arş’a istiva etmiştir. Mekân ve keyfiyetten münezzehtir. Bütün mahlûkatlarından ayrıdır. O’nun ityanı (gelmesi) bir mekândan başka bir mekâna gelmek değildir.[29] Allah Teâlâ’nın mecîi (gelmesi) hareket etmek demek değildir. Nuzulu, naklolmak demek değildir. Nefsuhu, cisim demek değildir. Vechuhu, yüzü (sureti) demek değildir. Yeduhu[30], aza demek değildir. Aynuhu, gözü demek değildir. Muhakkak ki bunlar tevkifi olarak gelen sıfatlardır ve biz de bunu söyleriz (kabul ederiz), ancak bu sıfatlardan KEYFİYETİ nefyederiz. Allah Teâlâ: [O’nun benzeri hiçbir şey yoktur] ve [Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir] ve [O’nun ismiyle isimlendirilen birisini biliyor musun?] buyurdu.”[31]

 

6.h Muhaddis İmam Ömer bin Abdilber’in (rahimehullah) sözü:

“Kendisini Ehlisünnet zanneden bir fırka, Allah Teâlâ kendi zatıyla beraber nuzul eder! Dedi. Bu söz reddedilen bir sözdür. Çünkü Allah Teâlâ onu hareket etme yeri olarak zikretmedi ve mahlûkatlara aid herhangi bir alamet içermeden zikretti.”[32]  

İbn Abdilber, NUZUL HADİSİ’Nİ zikrettiği zaman şöyle demiştir: “Bazıları zatıyla beraber nüzul eder. Dediler… Ebu Amr dedi ki: Bu söz (zatıyla nuzul eder) ehlisünnetten olan akıl sahibi ve tefekkür sahibi âlimlere göre boş bir sözdür. Çünkü bu KEYFİYYETTİR! Onlar bundan (keyfiyetten) kaçarlar; çünkü keyfiyet gözle ihate edilebilen  (kuşatılabilen) cisimlerden başka bir varlıkta olamaz. Muhakkak ki Allah Teâlâ bundan yücedir ve münezzehtir.”[33]

İbn Abdilber’in şu sözü, üzerinde durulması gereken bir sözdür. (((ÇÜNKÜ BU SÖYLEMLER KEYFİYETTİR))) Bunu iyice tefekkür ettikten sonra bir de nuzul hadisinde dile getirilen ibareye bakılmalı. Nuzul hadisine sonradan eklenen (Bİ ZATİHİ) kaydı birebir keyfiyetten ibarettir. Hâlbuki! Bu (Bİ ZATİHİ) kaydı naklin aslından değildir. Bilakis, bidat ehli mücessimlerin sonradan ekledikleri bir kayıttır. İmam-ı Zehebi “Siyeru Alam en-Nubala” adlı eserinde bu kaydı ravinin cebinden çıkardığı bir ziyade olarak tasvir etmiştir.

Bu iki gerçek zihinde tefekkür edildiği vakit anlaşılır ki teşbih vehmettiren sıfatların zahiri manalarına hamledilmeleri apaçık bir keyfiyettir ve şüphesiz teşbihtir. Her ne kadar mücessim ve müşebbihler kendi yaptıklarını tevil etseler dahi, bu noktada Ehlisünnet’ten hiçbir âlim ihtilaf etmemiştir. Bilakis, teşbih vehmettiren bir nakli zahirine hamletmek TEŞBİH ve TEKYİF’TİR.

İmam İbn Abdilber’in, et-Temhid ve el-İstizkar adlı eserlerine baktığımızda şu hususları görmekteyiz:

  1. İmam İbn Abdilber, Rabbul âlemini hareket etmekten tenzih ediyor. Büyük İmam, Abdulkahir el-Bağdadî’nin size naklettiğimiz kelamında olduğu gibi; hareket etmenin cisimliği gerektiren bir sıfat olduğu ve Allah Teâlâ için imkânsız olduğunda icma olduğunu nakletmiştir.

Ehlisünnet âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri bu hakikatlerden habersiz ve onları tam anlamıyla idrak edememiş ve bu hakikatlerde kök salmamış olan birçok kişi; kendi zihninde “Allah Teâlâ’nın dünya semasına nüzulünü” Allah Teâlâ’nın Arş’tan dünya semasına hareket etmesi olarak zanneder! Bu görüşte olanlar, hareket etme fiilinin Allah Teâlâ için bir kemaliyet olduğunu ve bu sıfatla vasıflanması gerektiğini zannederler ve derler ki:

“Allah’ın hareket etmek sıfatı ile vasıflanması vasıflanmamasından daha kâmil bir sıfattır. Çünkü mahlûkatların da hareket etme sıfatı ile vasıflanmaları, vasıflanmamalarından daha kâmildir.”

Bu şekilde yapılan hataların sebebi de mahlûkatlar için kemal (en güzel) olan şeyin yaratıcı için de kemal olduğunun zannedilmesidir. Hareket etmenin manasını bilen bir insan bu sıfatı Allah Teâlâ’dan nefyetmekte bir an bile durmaz. Hareket etmek bir yerden başka bir yere intikal etmektir. Bu da ümmetin icmaıyla Allah Teâlâ’dan nefyedilen ve HULUL (yani yaratıcının mekâna girmesi) diye adlandırılan bir itikattır. Mekânın dışında da hareket eylemi vardır bu da sıfatlarda olan harekettir. Buna da kemiyyet ve keyfiyetteki hareket denilir. Bunun örneği de bir rengin koyulaşması ve ya sayılarda (kemiyyet) artmak ve azalmak gibi. Sükûn (durmak) da bir mekânda sabit kalmaktır. Allah Teâlâ bu iki, noksanlık ve cisimliği gerektiren sıfattan kesinlikle münezzehtir. Bu durum da ilim erbabı olmayan tecsim itikadı üzere olanların zannettiği gibi “hareket etmiyorsa o zaman durmuştur” gibi bir durum da değildir. Ehlisünnet uleması hem HAREKETİ hem de SÜKÛNU Rabb-ul Âleminden nefyederler.

Hareket etmek; mekânda, keyfiyette ve kemmiyet’te (sayılar-azlık ve çoklukta) olmak üzere birkaç çeşittir. Lakin asıl olan mekânda olan harekettir. Mekânda olan hareket de cisim olup, sınırlı (mahdud) ve boyutları her taraftan idrak edilebilecek nesnelerin bir mekândan başka bir mekâna intikal etmesidir. Cisim olmayıp, mahdud olmayan bir varlığın mekânda hareket etmesi tasdik edilemeyecek bir durumdur.

Hareket etme fiilini Allah Teâlâ’ya isnad eden kim varsa hepsinin kelamı TECSİM (cisimlik) HUDUD (sınır) ve bitiş noktaları itikadını gerektirir. Bu durum da RUBUBİYYET’E ters bir şeydir ve Rububiyyet kavramını ihlal eder!

  1. Bahsi geçen, İbn Abdilber’in sözü Allah Teâlâ hakkında tecsimi nefyetmeyi de içine alır.

* İmam Muhyissünne el-Beğavi (rahimehullah) diyor ki:

-”Bu hadislerde zikri geçen Kadem ve ricil vasıfları Allah Teâlâ’nın keyfiyet ve teşbihten münezzeh olan sıfatlarındandır. Ve bu cinsten, Kuran ve Sünnette geçen her ne kadar vasıf varsa hepsi böyledir. Yed, Esabi, Ayn, el-Meci, el-İtyan ve Nüzul gibi. Bunlara iman etmek farzdır ve bunlar hakkında konuşup inceliklerine girenleri de engellemek farzdır. Bu durumda hidayette olan teslimiyetle kabul edendir, içine dalan ise fitne ve fesad ehlidir, bu sıfatları inkâr eden MUATTİL, keyfiyet veren de MÜŞEBBİH’tir. Allah Teâlâ bunların vasıfladığından beridir ve yücedir. [O’nun benzeri hiçbir şey yoktur, O işiten ve görendir] (Şura:11)”[34]

* Kadı Iyaz (rahimehullah) da diyor ki:

– “Ne muazzam bir şeydir ki; EHLİSÜNNET ve’l CEMAAT’İN hepsi, Allah Teâlâ’nın zatını tefekkür etmekten uzak durmanın farz olduğunda ittifak etmiştir ve bunu emretmişlerdir. Akıllarının hayrete düştüğü bu noktada susmuşlardır. Keyfiyet vermenin ve şekillendirmenin de haram olduğunda icma etmişlerdir.  Şüphesiz ki bu durum, onların durdukları (öteye gitmedikleri) ve kendilerini imsak ettikleri yerlerdendir. Bu itikad tevhide zarar vermez bilakis, hakikat budur!”[35]

Görüldüğü üzere Kadı Iyaz, bütün Ehlisünnet âlimlerinin keyfiyet vermenin ve şekillendirmenin (zihinde canlandırmanın) haram olduğunda icma ettiklerini açıkça beyan etmiştir.

* Hafız İbn Asakir (rahimehullah) diyor ki:

– “Müşebbihe fırkasından olan Haşeviyye, Allah Teâlâ’nın diğer görülenler gibi belli bir keyfiyet içerisinde ve mahdud (sınırlı) bir şekilde görülebileceğini söylediler. Mutezile, Cehmiyye ve Neccariyye de Allah Teâlâ’nın hiçbir halette de asla görülmeyeceğini söylediler. Ama İmam Ebu-l Hasen el-Eşarî (rahimehullah) ise bu iki (bozuk ve aşırı) yol arasında bir yolda yürüdü: Allah Teâlâ; Hulul, sınır ve keyfiyet olmaksızın görülür! Rabbimiz bizi gördüğünde, kendisi keyfiyetsizdir ve sınırsızdır (mahdud değildir) aynı şekilde biz de O’nu (celle celaluh) gördüğümüzde yine keyfiyetsiz ve sınırsızdır.”[36]

 

* Hafız İbn Hacer el-Askalanî (rahimehullah) NUZUL HADİSİ hakkında diyor ki:

– “Âlimlerden bazıları nasıl geldiyse öyle icmalen kabul ettiler (yani hiçbir derinliğe inmediler). İcmalen iman ettiler, teşbih ve keyfiyetten de tenzih ettiler. İşte onlar da SELEF ULEMASININ CUMHURUDUR. İmam-ı Beyhakî ve daha başka âlimler bu sözleri dört imamdan, iki Sufyan’dan, iki Hammad’tan[37] (iki farklı Hammad vardır), Evzaî ve El-Leys’ten nakletmiştir.”[38]

 

  1. KEYFİYETİN İKİNCİ MANASI

Âlimlerin KEYF lafzını ikinci manada, yani sıfatların hakikatleri manasında kullanmalarının misalleri. (Bu durumda nefyedilen keyfiyet değil bilakis keyfiyeti bilmektir)

 

7.a. Ali bin el-Medini’nin (rahimehullah) sözü:

– “Neden ve nasıl denilmez! Bu, istivanın varlığını tasdik ve iman etmektir. Her ne kadar bu kavlin manası bilinemiyorsa ve her ne kadar akıl buna ulaşamazsa dahi buna iman etmek ve tasdik etmek yeterlidir.”[39]

 

7.b. İbn Hacer el-Askalanî’nin (rahimehullah) sözü:

– “Selef uleması Allah Teâlâ’nın sıfatları konusunda derinliğe inmediler. Çünkü bu konunun muhtevasının; keyfiyeti (hakikati) aklen bilinemeyecek bir keyfiyeti (hakikati) araştırmak olduğunu biliyorlardı. Çünkü akılların da bir sınırı vardır ve o sınıra gelindi mi durulması gerekir.”[40]

 

7.c. İmam es-Sabunî’nin (rahimehullah) rivayet ettiği söz:

– “Ebu Ali el-Hasen bin el-Fadl’a istiva hakkında soruldu. Dediler ki: Allah Arş’a nasıl İstiva etti? Dedi ki: Biz gaybî meselelerde bize keşfolunanlar dışında başka bir şey bilmeyiz. Muhakkak ki Rabbimiz bize istiva ettiğini bildirmiştir ama istivanın hakikatini bize bildirmemiştir.”[41]

 

7.d. İmam-ı Kurtubî’nin (rahimehullah) sözü:

– “Gerçekten de selef-i salihinden hiçbir âlim Allah Teâlâ’nın Arş’a istivasını inkâr etmiş değildir. İstiva için Arş’ın has kılınması da en büyük mahlûk olmasındandır. Muhakkak ki keyfiyeti (hakikati) hakkında bir bilgiye sahip olunamaz çünkü istivanın hakikati bilinmiyor.”[42]

 

İmam-ı Kurtubî bu tür ayet-i kerimelerin müşkilatlılardan (müteşabih) olduklarını dile getirmiştir ve âlimlerin bu ayet-i kerimelere bakış açılarını üç grupta incelemiştir.

1.Grup: Bu ayetleri okuruz, iman ederiz fakat tefsir etmeyiz. Birçok imam bu görüş üzerindedir. Doğru olan da budur, nasıl ki İmam-ı Malik’e (rahimehullah) bir adam  [RAHMAN ARŞ’A İSTİVA ETTİ] ayetini soruyor. İmam-ı Malik buyurdu ki: İstiva meçhul değildir, keyfiyet de makul değildir (Allah’a isnadı akıl işi değildir), istivaya iman etmek vaciptir ve ondan sual etmek de bidattir. Senin kötü biri olduğunu düşünüyorum! Çıkarın onu.

2.Grup: Bu ayetleri okuruz ve luğatta geçen zahiri manasına göre tefsir ederiz. BU SÖZ MÜŞEBBİHELERİN SÖZÜDÜR.!

3.Grup: Bu ayetleri okuruz, tevil ederiz ve zahirine hamledilmesinin imkânsız olduğunu söyleriz.[43]

UYARI!

“Keyfiyet meçhuldür” lafzı İmam-ı Malik’ten Nakli Sahih Kabul Edilse Dahi Nasıl Değerlendirilmelidir?

Bu durumda İmam-ı Malik’ten (rahimehullah) gelen nakli ikinci mana olan “hakikatinin bilinmesi” manasındadır diye değerlendirebiliriz. Çünkü keyfiyet lafzı kullanılıp bu lafızdan bir şeyin hakikati irade edilebilir. Şairin sözünde olduğu gibi:

Kişi kendi keyfiyetini dahi idrak edemezken

Cebbar’ın kadim olan keyfiyetini nasıl bilecek[44]

Bu beyitte geçen “keyfiyet” kelimesinin manası “hakikati” demektir. Çünkü hiç şüphe yoktur ki herkes kendi keyfiyetini (yani halini) bilir. Ayakta mıdır? Oturuyor mudur? Üzgün mü? Sevinçli mi? Sıhhatli mi? Hasta mı? Vs. Bütün keyfiyetler böyledir. Ancak insanlar kendi hakikatlerini bilmiyorlar. Hiç şüphe yoktur ki Allah Teâlâ’nın sıfatlarının hepsinin bir hakikati vardır ve bu hakikatleri Rabb-ul Âlemin bilir fakat biz bilemeyiz.

İSTİVA MEÇHUL DEĞİLDİR

       Bu durumda, geriye sadece İmam-ı Malik’ten gelen rivayetin başını açıklamak kaldı. Bu söz de birkaç farklı şekilde rivayet edilmiştir. Onlardan biri; (İstiva meçhul değildir), diğeri (Onun istiva etmesi meçhul değildir), başka bir tanesi (Kendi zatını vasıfladığı gibi istiva etmiştir). Bu lafızların hepsi sahihtir ve İmam-ı Malik’ten nakledilmiştir. Bir de eğer sıhhatini kabul edersek (İstiva malumdur) diye bir nakil de vardır.

Bunlar birbirine yakın ve manaca da aynı olan değişik lafızlardır. Çünkü (meçhul değildir) sözü aslında (malumdur) demektir. Her iki ibarede de lafızlar farklı olsa dahi mana aynıdır.

Peki, bu malumdur sözünden maksad nedir?

Buna cevaben deriz ki:

Bu lafızların hepsinde şu takdiri uygulayabiliriz: İstiva malumdur (yani kuran-ı kerimde var olduğu malumdur) ve ya (manası malumdur).

Birinci Takdire Göre: Hiçbir sıkıntı yoktur. Allah Teâlâ için şeriat metinlerinde var olan bir vasıf kabul ediyoruz. Bu sıfatların hakikatlerinin ilmini de Allah Teâlâ’ya bırakıyoruz. (Tefviz ediyoruz)

Bu yaptığımız takdiri İbn Kudame el-Makdisi’nin şu sözleri ile destekliyoruz:

“44. İstiva meçhul değildir sözünün manası, yani (kuran-ı kerimde) var olduğu meçhul değildir. Çünkü Allah Teâlâ, onun varlığını bize kuran-ı kerimde bildirmiştir. Allah Teâlâ’nın sözleri kesinlikle doğrudur ve sözleri hakkında herhangi bir şek ve şüphede bulunmak caiz değildir. Meçhul olmaması demek de Allah Teâlâ’nın bize bildirmesiyle malum olmuştur. Bazı lafızlarda da zaten istiva malumdur diye rivayet edilmiştir.

  1. Keyfiyet makul değildir sözünün manası da yani hiçbir şekilde tevkif (kuran-ı kerimde bildirilmesi) naklolunmamıştır ve bunu bilmek de tevkife bağlıdır.
  2. İstivayı inkâr etmek küfürdür. Çünkü bu durum Allah’ın sözlerini reddetmektir ve Allah’ın kelamına karşı bir küfürdür. Her kim ki ümmetin icma ettiği bir harfi dahi inkâr ederse o kâfirdir. Kaldı ki, 7 tane ayet i kerimeyi inkâr etsin. O adam 7 yerde gelen ayet-i kerimeleri reddetmiştir. Bu yüzden o ayetlere iman etmesi vaciptir.
  3. Onun hakkında sormak da bidattir. Çünkü bu soru bilinmesi mümkün olmayan bir şeyi sormaktır. Bu konuda konuşmak da caiz değildir. Bu konularda konuşmak ne Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ne de o dönemden sonraki Sahabeler (radiyallahu anhum) zamanında olmamıştır.”[45] İbn Kudame’nin sözleri bitti.

İkinci Takdire Göre: O da istiva mana olarak malumdur takdiridir. Bu durumda ya istiva lafzı tek başına ya da Allah lafzına izafesiyle düşünülür. Tek başına tasavvur edilen her kelimenin manası vardır bunu akıl sahibi her insan kabul eder ve bu mana herkes tarafından olmasa bile ehli tarafından anlaşılabilir. Fakat Allah Teâlâ hakkında olan her lafız insanlar tarafından algılanamayabilir. Bunlardan bir tanesi de istiva kelimesidir. Bu noktada şöyle sormak yerinde olur: Burada kastedilen “İSTİVA” lafzının izafeden soyulmuş haldeki manası mı yoksa “Allah” lafzına izafesiyle olan manası mıdır? (Yani sadece İSTİVA mı yoksa ALLAH TEÂLÂ’NIN İSTİVASI mı?)

  1. Eğer birincisidir denilse ki o da mucerred halde olan İSTİVA’DIR; manası Arap luğatındaki, şiirler ve düz yazılarda bilenen manasıdır.

Feyruzâbâdi diyor ki: “İsteva (tek başına): doğrulmaktır, Adam istiva etti: olgunluk çağına erişti ve ya kırk yaşına girdi. Semaya istiva etti: Yükseldi, kastetti, yöneldi ve ya hükmetti.”[46] Feyruzâbâdî’nin sözü bitti.

İbn Menzur diyor ki:

“Ferra demiştir ki: İstiva arap kelamında iki şekildedir:

– Adamın istiva etmesi, gençliğinin ve kuvvetinin en yüksek düzeye çıkmasıdır. Ya da eğrilikten doğrulmasıdır. Bunlar iki şeklidir. Üçüncü bir vechi daha vardır o da senin şöyle demendir: adamın biri başka bir adama yüzü dönüktü ve sonra bana yöneldi ve yüzüme karşı bana küfretmeye başladı. Yani bana yöneldi, yüzünü bana çevirdi manasında. Bu da Allah Teâlâ’nın şu ayet-i kerimesi gibi: [Sonra Arş’a yöneldi] (Bakara/29).

(Bu açıklamalardan sonra) Ferra dedi ki: İbn Abbas şöyle dedi:

“[Sonra Arş’a yöneldi] yani yükseldi, bu da şu söz gibidir: birisi ayaktaydı ve sonra oturmaya istiva etti (yöneldi). Ve oturuyordu da ayağa kalkmaya istiva etti (yani yöneldi). Dedi ki: bütün bunlar arap kelamında caizdir. İbn Abbas’ın semaya yükseldi sözünün manası yani O’nun emri göğe yükseldi demektir.

Ahmed bin Yahya [Rahman Arş’a istiva etti] ayet-i kerimesi hakkında dedi ki: “İstiva bir şeye yönelmek demektir.

Ehfeş dedi ki: İsteva yani Ale (yükselmek). Sen dersin atın üstüne istiva ettim ve ya evin damına istiva ettim. Yani çıktım. Ama atın sırtına istiva etmek İSTEKARRE yani mekân edinmek (oturmak) manasındadır.”[47] İbn Menzur’un sözü bitti.

  1. İkincisi manasıdır denilse ki o da İstivanın Allah lafzına izafe edildiği halde manasının bilinmesidir. Böyle bir şeyden hem teşbih hem de tecsim itikadı doğar. Nihayetinde İstiva kelimesinin “ale” harf-i ceri ile kullanıldığında manası; üstünde mütemekkin olmak, oturmaktır. Bu iki vasıf da cisimliği ve cisimlere benzemeyi gerektirir ki Rabbimiz Teâlâ bu tür noksan sıfatlardan münezzehtir.

Sonuç

İbn-i Teymiyye’nin yaptığı gibi; “istiva malumdur” ibaresine lügatte malumdur diye mana vermek; (haşa) Allah arşta oturuyor demektir ki İbn-i Teymiyye bunları yeri geldi mi kitaplarında apaçık zikretmiştir.

Yine İbn-i Teymiyye gibi “Keyfiyet yoktur” ibaresinin yerine de uydurma bir lafız ekleyip “keyfiyeti meçhuldür” deyip sonra da;

İbn-i Useymin’in yaptığı gibi: “keyfiyeti vardır ama biz bilmiyoruz” diye de mana verilirse o zaman rivayet ve dirayet ilimlerinin hepsini elinin tersi ile silip atmaları gerekmektedir. Çünkü ne rivayet bıraktılar ne dirayet.

Rivayet ilmini satıp yerine uydurmaları aldılar. Dirayet dediğimiz aklı da satıp yerine cehaleti aldılar. At gözlükleri takıp yol alınca çevrelerine verdikleri zararı göremez hale geldiler.

İstiva lafzı Allah lafzına izafe edildiği zaman istivanın gerçek luğat manasına hamledilirse ve uydurma rivayet dediğimiz keyfiyet meçhuldür denilirse netice olarak TECSİM ve TEŞBİH olur. Bu duruma cevap vermek de tecsimin mahiyeti ve tehlikeleri hakkında konuşmayı gerektirir. Burada maksad hâsıl olduktan sonra konunun tafsilatı için mutavvel kitaplara başvurulması tavsiye olunur.

Maksadımız bu rivayetin tahrif edildiğini dile getirmekti ve akıl unsurunu da devre dışı bıraktıklarını kısa bir şekilde ifade etmiş olduk.

Rabbim bize ve okuyuculara istifadeler nasip buyursun ve hakkı hak gösterip intisap ile batılı da batıl gösterip içtinap ile rızıklandırsın.

 

وصلى اللم على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم

محمد أمين الهكاري

Muhammed Emin El-Hakkâri

(BİRİNCİ İKAD BİLDİRİLER KİTABI SAYFA 30)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

  1. Sahih el-Buharî: Muhammed bin İsmail el-Buharî. Baskı: Daru Tuk en-Necad. 1422. 1. Baskı.
  2. El-İtikad ve’l-Hidaye ile Sebili’r-Reşad ale Mezhebi’s-Selefi ve Ashab-il Hadis: Ahmed bin el-Hüseyin el-Beyhaki, Baskı: Daru’l Afak el-Cedide. Beyrut 1401, 1. Baskı
  3. Şerhu Usuli İtikadi Ehli’s-Sunne ve’l Cemaa: Hibetullah bin el-Hasen bin Mansur el-Lalekai. Baskı: Daru Tayyibeti’r Riyad, 1402.
  4. Fethu’l Bari: Ahmed İbn-i Ali İbn-i Hacer El-Askalani, Baskı: Daru’l Marife Beyrut 1379.
  5. Et-Temhid Lima Fi’l-Muvatta min el-Meani ve’l-Esanid: Ebu Ömer Yusuf İbn-i Abullah İbn-i Abdilber en-Nemri, Baskı: Vuzaretu Umui’l Evkaf ve’ş Şuuni’l İslamiyye. El-Mağrib 1387.
  6. El-Mudhiş: Ebu’l Ferec Abdurrahman İbn-i Cevzi el-Hanbeli, Baskı: Daru’l Kutubi’l İlmiyye. Beyrut 1405, 2. Baskı.
  7. El-Kavlu’l Mufid Ale Kitabi’t Tevhid: İbn-i Useymin. Baskı: Daru İbn-il Cevzi. Suudiyye 1424, 2. Baskı.
  8. Muhtaru’s Sihah: Muhammed İbn-i Ebu Bekr er-Razi. Baskı: Mektebetu Lübnan Naşirun. Beyrut 1415. Yeni baskı.
  9. Mucemu Mekayisil-Luğa: İbn-i Faris. Baskı: Daru’l Fiker, Abdusselam Muhammed Harun tahkikli. Beyrut 1399.
  10. Tacul Arus min Cevahir il-Kamus: Muhammed Murteda el-Haseni ez-Zebidi. Baskı: Daru’l Hidaye
  11. Lisan ul-Arab: Muhammed bin Mukerrem bin Menzur. Baskı: Daru Sadır. Beyrut, 1.Baskı
  12. El-Kulliyat Mucemun Fi’l Mustalahat: Ebu’l Beka el-Hanefi. Baskı: Muessesetu’r Risale, Beyrut.
  13. Es-Sifat: Ali bin Umer ed-Darekutni. Baskı: Mektebetu’d Dar. Medinetu’l Munevvera, 1.Baskı
  14. Siyeru E’lamin Nubela: Muhammed bin Ahmed ez-Zehebi. Baskı: Muessesetu’r Risale. Beyrut 1413, 9.Baskı
  15. El-Esma ve’s Sifat: Ahmed bin Huseyn el-Beyhaki. Baskı: El-Mektebetu’l Ezheriyye 1419, 1.Baskı
  16. Zemmu’l Kelam: Ebu İsmail el-Herevi. Baskı:
  17. Akidetu’s Selefi Ehli’l Hadis: Ebu Osman İsmail bin Abdurrahman es-Sabuni. Baskı:
  18. Sahih İbn-i Hibban: Muhammed İbn-i Hibban. Baskı: Muessesetu’r Risale. Beyrut 1414, 2.Baskı
  19. El-İstizkar: Ebu Ömer Yusuf bin Abullah bin Abdul Ber-en Nemri. Baskı: Daru Kuteybe. Dimeşk 1414, 1.Baskı
  20. Şerhu’s Sunne: El- Hüseyin İbn-i Mesud El-Beğavi. Baskı: El-Mektebetu’l İslami. Dimeşk Beyrut 1403, 2.Baskı
  21. Şerhu Müslim: İmam-ı Nevevi. Baskı: Daru İhya-i Turasi’l Arabi, Beyrut 1392, 2. Baskı.
  22. Tebyinu Kizbu’l Mufteri fima Nusibe İle’l İmam Ebu’l Hasen el-Eşarî: Ali İbn-i el-Hasen İbn-i Asakir. Baskı: Daru’l Kitabu’l Arabi. Beyrut 1404, 3.Baskı
  23. Tefsiru’l Kurtubi: Şemsuddin el-Kurtubî. Baskı: Daru’l Kutubi’l Mısriyye. Kahire 1384. 2. Baskı.
  24. Defu Şubehi’t Teşbih Bi Ekuffi’t Tenzih: Ebu’l Ferec Abdurrahman İbn-i Cevzi el-Hanbeli. Baskı: Daru’l İmamu’n Nevevi. Ürdün 1413, 3.Baskı
  25. Zemmu’t Tevil: Abdullah İbn-i Ahmed İbn-i Kudame el-Makdisi. Baskı: Ed-Daru’s Selefiyye. Kuveyt 1406, 1.Baskı
  26. El-Kamusu’l Muhit: Mecduddin Ebu Tahir Muhammed İbn-i Yakup El-Feyruzabadi.
  27. Beyanu Telbisi’l Cehmiyye Fi Tesisi Bidehimi’l Kelamiyye: Ahmed İbn-i Abdulhalim İbn-i Teymiyye. Baskı: Matbaatu’l Hukume. Mekketu’l Mukerreme 1392, 1.Baskı
  28. İthafu Zev’il-Ukul bi Rivayatin vel-Keyfu Ğayru Makul: Eş-Şeyh Abdul Fettah el-Yafiî. Baskı: Daru’l Fetih. El-Kavlu’t-Temam’dan alıntı. 2. Baskı
  29. El-Akidetu’t Tahaviyye: Ebu Cafer Ahmed İbn-i Muhammed El-Ezdi El-Mısri Et-Tahavi
  30. Kaşifu’s Sağir An Akaidi İbn-i Teymiyye: Allame Said Abdullatif Fude. Baskı: Daru’r Razi 1420, 1. Baskı

 

[1] Kaşifu’s Sağir, İstiva konusu.

[2] El-İtikad ve’l-Hidaye ile Sebili’r-Reşad ale Mezhebi’s-Selefi ve Ashab-il Hadis/116. sayfa

[3] İtikadu Ehli’s-Sunne/3.cild/397. sayfa

[4] Feth-ul Bari/13.cild/407.sayfa

[5] Et-Temhid/7/151

[6] İtikadu Ehli’s-Sunne/3.cild/397.sayfa

[7] İtikadu Ehli’s-Sunne/3.cild/442.sayfa

[8] Yani şeraitte var olduğu meçhul değildir. Öyle ki; 7 tane ayet i kerimede geçmiştir.

[9] İleride de beyan edeceğimiz gibi bu nakil hem seneden hem de metnen sahih olmayan bir rivayettir.

[10] (el-kavlul mufid ale kitabi’t-tevhid/ibn-i useymin/2.cild/180-190.sayfa)

[11] El-Ebherî “İlm-ul Kelam” Senusi “Suğra’s-Suğra” Aklın verdiği hüküm üç tanedir: olmazsa olmaz (vacip), olabilir (caiz), imkânsız (mustehil)

[12] El-Mudhiş/1.cild/137.sayfa

[13] Hakikati hakkında olan bilgiye sahip olmadığını itiraf ettikten sonra hakikati Allah Teâlâ’ya bırakmaktır. (El-Kavlu’t Temam fi’t Tafvid)

[14] Fusulun fil Akide beyne es-Selefi ve’l-Halef/69.sayfa

[15] İthafu zevi’l Ukul Bi rivayati “el-keyf ğayr-ı makul”/Şeyh Abdulfettah el-Yafiî

[16] Muhtaru’s Sihah/1.cild/234.sayfa

[17] Mekayis-ul Luğa/5.cild/150.sayfa

[18] Tac-ul Arus/ 14.cild/ 349.sayfa

[19] Lisan-ul Arab/9.cild/312.sayfa

[20] El-Kulliyyat/752.sayfa

[21] Es-Sıfat/75.sayfa

[22] Siyeru A’lamin Nubela/13.cild/331.sayfa

[23] Bu nakli İshak’tan, İmam Sabunî (Mu’tekadu Ehli’l Hadis’te)rivayet etmiştir/193.sayfa.

İmam Beyhakî de (Esma ve’s Sıfat’ta) rivayet etmiştir/452.sayfa

Herevî de (Zemm-ul Kelam’da) rivayet etmiştir/231.sayfa

[24] Allah Teâlâ hakkında böyle bir manayı düşünmek batıldır!

[25] Mu’tekadu Ehli’l Hadis/222.sayfa

[26] Feth-ul Bari Şerhu Sahih Buharî/13.cild/413.sayfa

[27] İbn Hibban (rahimehullah) kitabında bir başlık yazarken böyle bir ifade kullanıyor, zaten bilindiği üzere Sicistan’dan Ehlisünnet itikadını müdafaa ettiği için çıkarılmıştır. İbn Hibban, Allah Teâlâ’nın bir mahdud (sınırlı) olduğunu kabul etmeyip tenzihe gitmiştir. Bütün Ehlisünnet âlimleri gibi o da bitiş ve nihai noktalarla Allah Teâlâ’nın ihata edilemeyeceğini dile getirmiştir ve Sicistan’dan bu sebeple çıkarılmıştır.

[28] Sahih İbn Hibban/1.cild/137.sayfa

[29] El-İtyan kelimesi: bir mekândan başka bir mekâna nakledilmekten başka hiçbir manaya gelmez. Onu nefyetmek hakiki zahiri manasını nefyetmek demektir. Çünkü bu mana cisimliği gerektiren ve onlara layık olan bir manadır. Allah Teâlâ da cisim değildir!

[30] Yed kelimesini sıfat olarak kabul etti ama aza (carihe) olmasını nefyetti.

[31] El-İtikad ve’l Hidaye/1.cild/117.sayfa

[32] El-İstizkar/2.cild/530.sayfa

[33] Et-Temhid/7.cild/144.sayfa

[34] Tuhfet-ul Ahvezî’den nakledilmiştir. (7.cild/233.sayfa). İmam-ı Zehebî, “Siyeru Alâmi Nubela”da İmam el-Beğavi’nin biyografisinde şöyle demiştir:

“Şeyh İmam Allame Önder Hafız (hadis hafızı) Şeyhülislam Muhyissünne Ebu Muhammed el-Hüseyin bin Mesud bin Muhammed bin el-Ferra el-Beğavî eş-Şafii Müfessir, Şerhu-s Sunne, Mealim-ut Tenzil, el-Mesabih, Kitabu-t Tehzib fi’l Mezheb, el-Cem’u beyne’s Sahiheyn ve 40 Hadis gibi eserlerin sahibidir.” (Siyeru Alâmi’n Nubela/19.cild/439.sayfa)

[35] İmam-ı Nevevi bunu Kadı Iyaz’dan nakletmiştir. (Şerh-ul Muslim/5.cild/25.sayfa)

[36] (Tebyinu Kizbi’l Mufteri/150.sayfa)

[37] İki Sufyan’dan maksat, Sufyan bin Uyeyne ve Sufyan-ı Sevri’dir. İki Hammad’tan maksat da Hammad bin Zeyd ve Hammad bin Seleme’dir.

[38] (Feth-ul Bâri/3.cild/30.sayfa)

[39] Lalekaî (Şerh-us Sunne(1.cild/165.sayfa) da nakletmiştir.

[40] (Feth-ul Bâri/13.cild/350.sayfa)

[41] (Ehli Hadis olan Selefin Akidesi/40.sayfa)

[42] (Tefsir-ul Kurtubî/7.cild/219. sayfa)

[43] (Tefsir-ul Kurtubî/1.cild/254.sayfa)

[44] İmam İbn-ul Cevzî bu beyti (Defu Şubehi-t Teşbih) adlı eserinde naklediyor (sayfa:28). Bedreddin ez-Zerkeşî de bu beyti nakletmiştir.

[45] (Zemmu’t Tevil/26.sayfa)

[46] (El-Kamus ul Muhit/1673.sayfa)

[47] (Lisan-ul Arab/14.cild/414.sayfa)

 

Categories: Istiva/Itikat, mücessime, müşebbihe, mutesabihat, muteşabih ayetler, selef akidesi, Tahrifler, Vehhabi Fitnesi

Vehhabiler İmam Ahmed b. Hanbel’e İftira Atıyorlar !!!

er-Reddu ‘ale’l-Cehmiyye” adlı kitap, İmam-ı Ahmed (rahmetullahi aleyh) üzerine atılan bir uydurmadır. Bu kitabın rivayet edildigi isnadı İmam-ı Ahmed’e dayanmıyor. Çünkü söz konusu sette Hızır b. El-Musenna vardır. O da ((mechul)) dür..! Meçhul birisinin rivayeti de merduttur (reddedilmiştir). Bir de bu kitapta İmam-ı Ahmed b. Hanbel gibi bir zatın ağzına alamayacağı kadar çirkin şeyler vardır ki İmam-ı Ahmed bu sözleri söyleyecek kadar değersiz bir alim değildi.

Kendi ürünlerini farklı bir marka adı altında piyasaya sürmenin adıdır vehhabilik. Zaten malumdur ki kendi isimleri bile sahte. Selefi…!

Vehhabi kendi çirkin itikadını gizlemek için nasıl ki kendisine Selefi ismini uydurmuş ise kendisine delil olarak kullanmak için de birçok kitap uydurmuşlar ve imamlara iftiralar atmışlardır.

O iftiralardan bir tanesi de İmam-ı Ahmed b Hanbel’e isnad ettikleri bu rezil kitaptır.

İmam-ı Zehebi (rahimehullah) siyerinde, İmam-ı Ahmed’e aidiyyeti sahih olan bir risaleyi anlatırken şöyle der:

“Bu risalenin isnadı güneş gibidir. Bu nurani şahsiyete bi bak! (İmamı övüyor)” (Bu risalenin isnadı güneş gibidir) yani İstiğri’nin risalesi ve er-Reddu ‘ale’l-Cehmiyye gibi değil muhakkak ki onlar Ebu Abdullah’a (İmam-ı Ahmed’e) atılan bir iftiradır. Yoksa bu zat muttaki, Allah’tan korkan ve böyle sözleri söylemeyecek birisiydi. Belki de söylemiştir.

(Zehebi, Siyeru A’lam en-Nubela, 11, 286)

DİKKAT…!

Bu yazıda İmam-ı Zehebi’de iki şey görmüş olmanız gerek.

  1. Bu zat rivayet ilminde çok derin ve mükemmeldir ki kendi güvenirliğine zarar gelmesin diye doğruları söylemek zorunda kalmıştır ve bu kitapların iftira ürünü olduğunu dile getirmek zorunda kalmıştır.
  2. Kendi itikadında da az da olsa tecsim kalıntıları olduğundan ötürü yarasını cebretmek için son kelimeyi söylemekten çekinmemiştir ki o söz de (Belki de söylemiştir.)

İmam-ı Zehebi de o kadar yazdı da yazdı, Uluv risalesi saçmalığını yazdı ve her ne kadar pişman olsa da onda yine de kendisinde bu itikadlar mevcuttu. Döndüyse de kalıntıları vardı kendisine ta ki hayatının son demlerine kadar. O zamanlarda bir risale yazdı ve eski üstadı İbn-i Teymiyye’ye nasihatler derledi. Ona “Be adam!” “Dilini iyi kullanabilen munafıklardır” gibi ifadeler kullanmıştır.

İşte şu âna kadar ne kadar ilimde derinleşmiş vehhabi gördüysem döndüğüne şahid olmuşumdur.

Rabbim; bize ve diğerlerine de ilim nasip buyursun ahlak ve edep versin.

Categories: Istiva/tevil, Tahrifler

Vahhabilerin Feth’ul Bâri tercümesindeki inanilmaz tahrifati

Polen Yayınlarının (Selefi gecinen Vahhabi yayinevi) Feth-ul Bâri tercümesindeki tahrifatları bitmiyor!

14. cildin 459-460 sayfalarında (Tevhid Bölümü) “Yüce Allah’ın (c.c.) “Allah (c.c.) Her Şeyi İşiten ve Her Şeyi Görendir” Sözü” isimli baslığın açıklamasında/şerhinde söyle bir tercüme yapılmış

Öncelikle burada İmam Buhari’nin “Allah’ın her şeyi işiten ve gören olması” Onun ilim sahibi olması anlamındadır diyen Mutezile mensuplarına bir reddiye yaptığını belirtelim!

Açıklama:

“Yüce Allah’ın “Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir” sözü. “Ibni Battal söyle demiştir: “İmam Buhari’nin bu bölümden maksadı “Semî’un basîr” in manası, “âlim=çok bilen”dir diyenlere cevap ve reddiyedir. Ibni Battal söyle devam eder: Bu görüsü savunan kimsenin Allah’ı gökyüzünün yeşil olduğunu bilip, onu görmeyen körle ve insanların birtakım sesleri olduğu gibi bilip, bunu duymayan sağırla bir tutması gerekir. Şüphe yok ki işiten ve gören, kemal sıfatı açısından bunlardan birine sahipken, diğerinden mahrum olandan daha mükemmeldir.

Onun her şeyi işiten ve gören olması, çok bilen olmasına ilaveten daha fazla bir özellik ifade eder. Onun her şeyi işiten ve bilen olması, kulakla işitip, gözle görmesini gerektirir.Tıpkı alim olmasının ilimle biliyor olmasını gerektirdiği gibi. Onun her şeyi işiten ve gören olması ile kulak ve göz sahibi olması arasında hiçbir fark yoktur. Ibni Battal bu, kesin olarak ehl-i sünnetin benimsediği görüştür demiştir.“

Allah bu ümmeti sizin şerrinizden muhafaza etsin! Bu ümmetin arayış içindeki gençlerini Teşbih ve Tecsim sapıklığına sürüklemeniz, sizlere mahşer gününde tanık olarak yeter.

Alimlere attığınız iftiralar ise bu işin cabası!

Bikere burada Mutezile’ ye reddiyenin sebebi, onların Allah’ın Göz yada Kulak sahibi olmasını iddia etmelerinden dolayı değil, Görme ve İşitmesinin ilmi manasına geldiğini iddia etmelerindendir. Onun için tutup’ta bu meseleyi Kulak/Göz tartışmasına çekmenin bir anlamı yok! 

Orijinal Feth’ul Bâri’de (yani Arapça metinde) burada yazılanların hiçbiri geçmiyor. Orada gecen su:

“Onun her şeyi işiten ve duyan olması, Onun duyma (özelliği) ile her şeyi duyması, ve görme (özelliği) ile her şeyi görmesi manasındadır”

Yani Arapça metinde hiçbir yerde ne Kulak nede Göz kelimesi geçmekte, tam tersine hep“Sem=Duyma” ve “Basîr=İşitme” sözleri zikredilmekte.

Aslında bu mantığa göre, yukarıdaki misali’ de farklı tercüme etmeleri gerekirdi. Yani:

“Tıpkı alim olmasının ilimle biliyor olmasını gerektirdiği gibi.” degilde:

“Tıpkı alim olmasının BEYINLE biliyor olmasını gerektirdiği gibi.” Tövbe Hasa!

Simdi insan ister istemez soruyor bu mahalle müçtehitleri yetiştiren zevata: “Sizler hiçmi Allah’tan korkmuyorsunuz? Hiçmi bir hesap gününe inanmıyorsunuz? Allah’ı (c.c.) yaratılmışların vasıfları ve özellikleri ile nitelerken, ve insanların zihnine Rablerinin gerçek manada Göz, Kulak, El, Parmak, Baldır vs. gibi Organlara sahip olduğunu yerleştirirken, hiçimi korkmuyorsunuz? Bu nasıl bir hizmet anlayışıdır Allah aşkına?”

Tabiki daha bitmedi. Tahrifat devam ediyor, ve neresinden tutsak elimizde kalıyor!

“Onun her şeyi işiten ve gören olması ile kulak ve göz sahibi olması arasında hiçbir fark yoktur.”

Buda apacik bir iftiradan baska birsey degildir!

Orijinal metinde ise söyle geciyor:

“Onun her seyi isiten ve gören olmasi ile isitme ve görme sifatlarina sahip olmasi arasinda hicbir fark yoktur.” 

Göz ve Kulak, bir aractir/sebeptir. Allah (c.c.) ise, arac ve gereclere ihtiyaci olmayan Zât’dir. O’nu bu gibi yaratiklarin ihtiyac duydugu sebeplerden tenzih ederiz!

“Ibni Battal bu, kesin olarak ehl-i sünnetin benimsediği görüştür demiştir.“dedikleride, Ibni Battal bu son ve dogru aktardigimiz görüsü kast ederek Ehli Sünnetin görüsüdür demistir!”

Gelelim Imam Beyhakiye atilan iftiraya:

Kitapin devaminda (Feth’ul Bâri) söyle tercüme edilmis:

“Beyhaki, el-Esma ve’s-Sifat isimli eserinde söyle der: “es-Semi” kulagi olup, isitilme özelligi olan seyleri duyan, “el-Basir” görülebilen seyleri idrak ettigi bir göze sahip olan demektir. Bunlarin her ikisi Yüce Allah acisindan kendis zati ile kaim bir sifattir”

Asli ise söyledir:

“Beyhaki, el-Esma ve’s-Sifat isimli eserinde söyle der: “es-Semi” duyan olup, isitilme özelligi olan seyleri duyan, “el-Basir” görülebilen seyleri idrak eden demektir. Bunlarin her ikisi/hepsi Yüce Allah acisindan kendis zati ile kaim bir sifattir”

Devaminda söyle tercüme etmisler:

“Beyhaki bundan sonra  ebu Davud’un Müslimin şartini tasiyan güclü bir isnadla Ebu Yunustan naklettigi Ebu Hureyre hadisine yer verir.

Buna göre Ebu Hureyre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem’in su ayeti okudugunu ifade etmistir: “Allah size mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasinda hükmettiginiz zaman adaletle hükmetenizi emreder. Allah size nekadar güzel ögütler veriyor. Süphesiz Allah her seyi isiten ve herseyi görendir.”

Ebu Hureyre bu ayeti okurken iki parmagini kullanmistir. Ebu Yunus, Ebu Hureyre bas parmagini kulagina sehadet parmagini gözünün üstüne koydu demistir. Beyhaki söyle der: O bu hareketiyle insandaki bulundugu yere isaret ederek Yüce Allah’in kulaginin ve gözünün var olduguna isaret etmek istemistir. Yine o, Allah’in kulaginin ve gözünün oldugunu vurgulamak istemis, bundan maksadin ilim ve bilgi olmadigina isaret etmek istemistir. Sayet böyle olsaydi, Ebu Hureyre kalbine isaret ederdi. Cünkü ilmin mahalli kalptir.”

Asli ise söyledir: 

“Beyhaki söyle der: O bu hareketiyle Yüce Allah’in Duyma ve Görme Sifatinin var olduguna isaret etmek istemiştir. Yine o, Allah’in duyan ve gören oldugunu vurgulamak istemiş, bundan maksadin ilim ve bilgi olmadigina isaret etmek istemistir. Sayet böyle olsaydi, Ebu Hureyre kalbine isaret ederdi. Cünkü ilmin mahalli kalptir.”

(bu mesele benim elimde bulunan Imam Beyhaki’nin El Esma ve’s-Sifat isimli kitabinin 209. cu sayfasinda anlatiliyor. Bu böyle degil diye iddia edenler zikrettigim kitap’in “Allah’in görme ve görülme sifatinin isbati” isimli basliga bakabilirler)

Son bir mesele daha, ki bu bölümü hic tercüme etmemisler (Orijinal Feth’de olmasina ragmen) ve ayni zamanda El Esma ve’s-Sifat’da olmasina ragmen:

“O (Ebu Hureyre) bununla Allah’in uzuvlari oldugunu kast etmemistir. Cünkü Allah (Subhane ve Teala) yaratiklarina benzemekten münezzehtir.”

Allah (c.c.) bu adamlari nasil biliyorsa öyle yapsin…

fethulbari1 fethulbari2

Categories: Tahrifler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Hanbeli taifesine isnad edilen cirkin mesele!!

El-Hafız Ebu’l Hasan ed-Darekutni’nin çağdaşı olan el-Hafız Ebu Hafs b. Şahin demiş ki: İki salih adam olan Cafer b. Muhammed ve Ahmed b. Hanbel, birçok kötü arkadaşlarının belasına çarpılmışlardır. El-Hafız Ebu’l-Kasım b. Asakir(Tebyinu kazibi’l-müfteri fimâ nusibe ilâ-İmam Ebi’l-Haşanı’l-Eş’arı) adli kitabında bunu el-Hafız Ebu’l-Hasan’a isnad ederek demiş ki: Rafiziler, Caferi sadık b.Muhammed el-Bakır’ın onlardan beri olduğu birçok çirkin meseleleri kendisine isnad ettiler. Keza Ahmed b. Hanbel’in de, bazı talebe ve tabileri, Allah’ın cisim olduğu manasında birçok batıl sözü kendisine isnad etmişlerdir. Halbuki, Ahmed b. Hanbel bu sözlerden uzaktır. Şüphesiz İmam Ahmed ile ilk tabilerinin, Kur’an ve hadiste geçen bir çok muhal tabileri, te’vil ettiklerini gösteren rivayetler sabit olmuştur.

Takiyyuddin el-Huşanı,<<Def’u’s-şubhe men teşebbehe ve temerrede ve nesebe zalike ile’l-İmam Ahmed>> adli kitabında, açıkça der ki:

İmam Ahmed, Kur’an-ı kerim’deki<<Rabbin geldi(Fecr 22)>> mealinde olan ayetin hakiki manasının<<Rabbin emri geldi>> demek olduğunu söylemektedir.

[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, sayfa 31 ]

Categories: Tahrifler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tahrifler!

Bid’atçılar, Eş’âri ile diğer İslam alimlerinin kitaplarına, sayılamayacak kadar çok şeyleri gizlice ilave etmişlerdir. Mesela: İmam İbn Cerir et-Taberi’nin İsrâ/79. ayete yaptığı tefsir yerine kapalı bir ifade kullanarak ondan tecsim anlaşılan bir tabiri sokmuşlardır. Hindistan’da basılmış İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’âri’nin El-İbane adlı eserine, teşbihi [Allahü teâlâyı mahlukata benzetmeyi] ifade eden şeyleri (**); Kurtubi’nin En’am/18. ayetine yaptığı tefsire ilave yapıp ondan teşbih anlaşılan tabirleri dercetmişlerdir. Mezkur tefsiri mütalaa eden kimse, ibarede çelişki olduğunu anlayacaktır. Teymiyyeciler de, Alusi’nin tefsirine çok şeyler ilave etmişlerdir. Hele kendini meşhur selefi diye lakaplandıran Münir Ağa’nın tabettiği tefsirde… Kendisi birçok kitap tabetmiş ve kitaplarda birçok fâsid yorumlarda bulunmuştur. Alusi’nin tefsirine gizlice soktuğu en önemli ibaresi, Maide/35. ayetin tefsirindedir. Orada söylediği uzun sözü mütalaa eden sonun evvelini nakzettiğini [çeliştiğini] anlar. Teşbih inancını, Seyyid Abdülkadir Geylâni’nin Gunye adlı eserine de gizlice sokmuşlardır.
Ulemanın eserlerinden sözlerini silip, tahrif etmişlerdir. Bu hususta Tacü’s-Sübki Tabakat kitabının cerh ve ta’dil kaidesinin altında, Basralı Ahmed b. Salih’in hal tercümesi bahsinde şöyle der: (…) Zamanımızdaki bazı Mücessime taifelerinin durumları o safhaya varmışdır ki, Nevevi’nin Sahih-i Müslim’e yazdığı şerhdeki müteşabih hadisler hakkındaki ibaresini şerhten çıkarıp yazmamışlardır. Zira, Nevevi’nin akidesi Eş’âriye akidesidir. Demek ki, bu kâtip Nevevi’nin inancından hoşlanmayıp müellifin dediğini yazmayı hazmedememiştir. Bence bu, büyük günahlardandır. Çünkü bu durum, şeriatı tahrif etmek, İslam alimlerinin eserlerine ve halkın ellerindeki İslami kitaplara karşı bir itimatsızlıktır ve itimatsızlık kapısını açmaktır. Allahü teâlâ böyle yapanı kötüleyip utandırsın! Öyle yapan kimsenin, Nevevi’nin şerhini yazmaya ve şerhin de ona ihtiyacı yoktu. Burada Tacü’s-Sübki’nin dedikleri sona erdi.
Ben de şunu derim ki: Alimlerin eserlerinden sözlerini silme bayrağını bu zamanda elinde tutan kimse Mecelletü’l-Menar’ın sahibidir. Yaptığı hataların bazıları şunlardır: Hocalarımızın hocası olan Muhaddis Falih ez-Zahiri, nakil eylediği (Encehu’l-mesai fi sıfati-yi’s-sâmi’ ve’l-vâi) adlı eserinin Ahkâmü’l-Mesâcid bahsinde, daha kitabı basılmadan önce, Muğni b. Kudametü’l-Hanbeli’den, ölen ve hayatta kalan evliyâ ve salih zatlardan tevessülün mübah olduğuna dair “İslamiyetin her dört mezheb sahipleri ittifak etmişlerdir” diye nakletmiştir. Bu (el-Menar) kitabını tabedince kitapta yazılı bu nakli yazmayıp içinden çıkardı. Ulemanın kelâmını tahrif etmesi, onlara iftira edip yermesi, kendi arzusuna ve İbni Teymiyyecilerin arzularına uygun olmayan meseleleri ve hadisleri kendi mecellesinde ve yorumlarında tahrif etmesi sayılamayacak kadar çoktur…

[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.97-98.]

(**) Bu konuda E. Sifil şu tespiti yapmış: “Geçmiş alimlerin birer emanet olarak bizlere bıraktığı eserleri üzerinde kafamıza göre oynamalar yapmak kelimenin tam anlamıyla bir “hıyanet”tir ve bu hıyaneti kim ne maksatla işlemiş olursa olsun, bunu mazur görmek ve göstermek mümkün değildir…Yine benzeri bir tahrif, İmam el-Eş’ârî’nin “el-İbâne”sinde yapılmıştır. Bu eserin dört ayrı yazma nüshası karşılaştırılarak yapılan Dâru’l-Ensâra baskısında Allahü Teâlâ’nın Arş’a istivası meselesinde tenzih akidesine tam anlamıyla uygun tarzdaki bir paragraf, diğer baskılarda görülmemektedir.”

Categories: Tahrifler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ibn Teymiyyenin talebesi Ibn Kayyim “Ruh”adli eserini teymiyyenin talebesi olmadan önce mi yazmistir?

Bazilarina Ibn Teymiyyenin talebesinin yazmis oldugu Ruh adli eseri biraz dokundugu icin,kendi itikatlerine aykiri oldugundan dolayi, soyle bir sallama iddia ortaya atiyorlar: Bu kitabi talebesi olmadan once yazmistir:) Bakalim oylemi..

Ibn kayyim kitabini 46. sayfasinda soyle diyor:

Birçok insanın bana anlattığına göre, İbni Teymiyye karşıtı birçok kişi, ölümünden sonra onu rüyasında görüp feraiz ve başka konularda sorular sormuşlar. İbn Teymiyye onlara doğru cevaplar vermiştir. Velhasıl, bu gerçeği sadece ruhları hükümlerini ve durumlarını bilmeyen insanlar kabul etmezler. Başarı Allah’tandır.

TALEBESI OLMADAN ONCE YAZMIS? AMA TEYMIYYENIN ÖLÜMUNDEN SONRAKI OLAYDAN BAHSETMEKTE…??!!?!

Categories: Tahrifler, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

İki kişiye taraftarlari musallat olmuştur: Cafer ibni Muhammed ve Ahmet ibn-i Hanbel

İki kişiye taraftarlari musallat olmuştur: Cafer ibni Muhammed ve Ahmet ibn-i Hanbel

İmam ibni Asakir Tabyinu Kizb-il Mufteri adlı eserinde İmam Ebu Hafs ibn-i Şahin el-Hanbeli’den rivayet eder (ö.385)
“İki salih insana kötü insanlar musallat olmuştur: Onlar da Cafer ibni Muhammed ve Ahmet ibn-i Hanbel.” (Tebyinu Kezib-il Mufteri, 164)

İbni Salah demiştir ki (ö.643 ):
İki imam kendileri doğru olmalarına rağmen sapık insanlar onlara musallar olmuştur. Ahmet ibni Hanbel mücessime tarafından, Cafer-i Sadık ise Şiiler/Rafiziler tarafından. (Kaidetun fi’l Cerhi ve’t Tadil. 49 )

İbni Hacer el- Heytemi’ye soruldu:

İmam Ahmad İbni Hanbelin inancı şimdiki Hambelilerle aynı mıydı?

“ ehli sünnet imamı olan Ahmet ibni Hanbel (rahimullah) ’in, mezhebine göre (Allah subhanhu ve Teala – Allah subhanehu ve teala ona yüksek makamlar nasip etsin, onu ve bizi lütfuyla muamele etsin ve en yüksek olan Firdevs cennetine koysun: onun mezhebi ehli sünneti kesin bir şekilde doğrulayıcı ve ehli sünnetle tam bir uyum içerisindedir. Ahmed ibni Hanbel’in görüşü bu zalim ve muhalif kişilerin O’na atfettikleri düşüncelerden Allah (saubhanehü ve Teala)’nın beri(uzak ve büyük) olduğu inancını içerir. Allah subhane ve Teala yönlerden,hisselerden,madde olmaktan ve benzeri kusur(ifade eden) niteliklerden munezzehtir.

İşin aslı Allah u Teala mutlak mükemmelliğine ters düşen bütün atıflardan uzaktır;
ve bütun bu seyler cahiller arasinda dolasiyor ve yayiliyor sanki bu buyuk muctehid imam soylemis gibi, bu ise iftiradir . Bu imam Allah subhane ve Tealanin yon ve benzeri niteliklerini aciklayan bir iddia asla etmemisdir bu dupeduz yalandir. Allah bütün bu söylenen şeylerden temiz olan bu imama bu iftiraları atanlara azap etsin.

Bütün bu konular İmam Ahmet’in ekolüne dahil olan üstad İmam Ebul Ferec ibni Cevzi tarafından açıklanır. İmam Ahmet’in ismini bu iftiracılardan temizler ve açık delillerle iftiracıların yalanlarını ortaya çıkarır.

Ve i ibni Teymiyye, onun öğrencisi olan ibni kayyım el Cevziye ve öbürlerinin yazılarından da kaçının:
İbni Teymiye Rabbinin yolunu kendi şehvet ve arzuları için kullanan bir adamdır. Allah onu ilmine ragmen yoldan saptirmiş, kalbini ve duymasını mühürlemiş, görüşüne(bakışına) perde indirmiştir; Allah’ın azdırdığı kişiye kim hidayet verebilir ki?
Neden o degil de,bu sapkinlar gecmiste seriat tarafindan belirlenmis (belli) kaidelere(sınırlara) karsi geldiler ve onlari cignediler? hala onlar kendilerinin hidayet olunmus birileri olduklarini hayal(zann) ediyorlar, yüce Rabbinin onlara yol gösterdiğine inanırlardı fakat öyle değildi. Aslında onlar en iğrenç ve yanlış yolda idiler. Ve onlar sapıklar tarafından takip edildiler, büyük bir kayba uğradılar. Allah onları takip edenleri alçaltsın ve yeryüzünü onlardan temizlesin.
( Fetva Hadisleri, imam ibni hacer el heytemi el mekki # 211)

Bu yazıyla alakalı olan linkler:

https://islamkalesi.wordpress.com/2012/06/24/ebu-yalanin-hanbeli-taifesinin-uzerine-sicmasi/

https://islamkalesi.wordpress.com/2012/06/24/ahmed-b-hanbel-in-mezhebinde-olmayan-seylerinmezhebine-sokulmasi/

Categories: Tahrifler, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kevseri’ye atılan iftiralar!!(1)


Hainlerin nasil iftira attiklarini,Osman Akyildiz(allah ondan razi olsun) yazmis oldugu bir yazi sayesinde, görecez insallah!! yaziyi bölerek kaynaklarin(kitaptaki sayfalar) resimleriyle birlikte paylasacaz!

1.Bölüm!

Bazı internet sitelerinde meydanı boş gören cühelâ takımı asrımızın büyük âlimi Muhammed Zahid el-Kevserî rahimehullah’a iftiralar atan yazılar neşrediyorlar. Bu müfteriler iftirala

rını desteklemek için kaynak göstermekten de çekinmiyorlar. “Ne de olsa kimse gidip kaynaklara bakmaz” diye düşünen müfteriler, bakalım yalan ve iftiraları açığa çıkınca ne yapacaklar? İmam Kevserî’nin yerle bir ettiği son asırdaki mücessime ve müşebbihe artıkları, günümüzde mevcut cehalet ortamından faydalanarak, insanları Kevseri’nin eserlerinden uzak tutmak maksadıyla işbu iftiraları atmaktadırlar. Çünkü Kevseri’nin eserleri çağdaş Mücessime fırkasını son derece rahatsız edici, susturucu ve müdellel bir mahiyete sahiptirler. Önce Arab dünyasından Kevseri’ye dair yazılmış iftira dolu bir yazı, Türkiye’deki Mücessime fırkası mensuplarınca tercüme edilmiş ve birtakım sitelerde neşredilmiştir,[1] bundan sonra da çeşitli internet sitelerinde dolaşır olmuştur. İşte bir internet sitesinde yayınlanan bir yazı ve attığı iftiralara cevaplarımız:

İmam Kevseri Büyük Sahâbî Enes İbnü Malik’e ‘Bunak’ mı Dedi???

Müfterî: “Zahid el-Kevseri’nin Makâlâtında sahabe hakkında söylediği sözler ile başlayalım mı? El-Kevseri, Peygamber sav’in sahabelerine dil uzatan, hakaret eden birisidir; büyük sahabi Enes İbni Malik (ra)’e “bunak” diyor. Büyük sahabi Enes’in fıkıh bilmediğini, fakih olmadığını iddia ediyor (et-Te’nib, s.117; et-Terhib, s.332)”
“Enes, en çok hadis rivayet eden sahabelerdendir. En alim ve en fakih olan sahabelerdendir. Bütün ümmet bunda ittifak etmistir. Oysa Kevseri kalkmış Enes’e “bunak” diyor, “fakih değildi” diyor. Selef imamları da der ki; eğer sahabelere dil uzatan birini görürseniz bilin ki, o, bid’at ehlidir, sapıktır. Allah Rasulü de (s.a.v), sahabelere dil uzatanlara la’net etmiştir.

CEVÂB:

“Bunak” ne demektir? [“BUNAMAK: Çağatay (lehçesi) –lâzim- bön, yani şaşkın ve sersem olmak. Bunamak; ihtiyarlayıp, ma’tûh (aklı kıt) ve fertût (Bunak’ın Fârîsîcesi) olmak, ateh (akıl noksanlığı) getirmek, fersûdeleşmek (eskimek, aşınmak, yıpranmak, Lüğat-i Nâcî) ”Hüseyin Kâzım Kadri Bey, Türk Lüğatı:2/800]
Enes radıyallahu anhu’ya “bunak” diyene de, İmam Kevserî’ye bu iftirayı atana da Allah celle celâlühû adaletiyle muâmele etsin. Meydanı boş bulunca nasıl da Kevserî’ye iftira atıyorsunuz. Siz hitâb ettiğiniz câhil kitlenin verilen kaynakları okuyamayacağını, ufak tefek okuyanların da maslahat icabı iftiraya sessiz kalacağını nasılsa biliyorsunuz. Ama biz belki iyi niyetli birinin işine yarar maksadıyla o kaynakların basılmış halini ve bir kısmını tercümeleriyle vereceğiz:
Kevseri, Te’nîb (s.117)’de şöyle diyor:
“Enes yaşlılığı zamanında rıdh’ı/belli olan paydan başka bir mal vermeyi rivâyet etmekte tek kalmıştır. Nitekim O, Katade rivâyetinde deve sidiklerini içme rivayetinde ve Uranilerin cezalandırılması hikayesini rivâyet etmekte tek kalmıştı. Ebû Hanîfe’nin görüşünden biri de Sahabe âdil (Allah celle celâlühû’dan korkan, dindar ve yalan söylemeyen) kimseler ise de okur-yazar olmamaktan kaynaklanan zabtı az olmak ve yaşlılık gibi şeylerden masum değillerdir. Rivâyetlerin çelişmesi halinde, yanılmış olmak zan mahallinden uzak kalmak için, Sahabe’nin fakih olanının rivâyeti fakih olmayanının rivayetine, yaşlı olmayanın rivayeti de yaşlı olanın rivayetine, tercîh edilir.” (Bkz. Resim 1(soldaki resim))

Kevserî, et-Terhîb, s.332’de de Yemânî’nin et-Tenkîl’inde “Kevseri Enes radıyallahu anhu’ya ve Hişâm İbni Urveye tanetmekle haddi aştı.. Hatta O’na yalan isnad etti.” şeklindeki sözü münasebetiyle şöyle diyor:
“Bu sözü, Onun/Yemânî’nin, yolunda olduğu da’vâda en açık iftirâları söylemekten (bile) kaçınmayacağının en açık delillerindendir. Çünki bu, iki tarafıyla da diğer iftirâları gibi apaçık bir batıldır. Zîrâ benim Enes radıyallahu anhu hakkında en çok yaptığım, Ebû Hanîfe’nin mezhebinin O’nun rivayetlerinden bazılarını seçmek olduğunu nakletmektir. Bu da ilim sahiblerinin kitablarında meşhûrdur. Bunda Enes’e bir ilişme yoktur. Yaşın büyük olması yaşayacak olanlar için kaçınılamayacak bir husustur. Yaşlılık, kişinin hafızasını gençlik zamanında olduğu gibi bırakmasa da Allahın nimetlerindendir…” (Bkz. Resim-2(sagdaki resim))
Bu sözlerden ‘bunak’ sözünü anlayabilmek için harbi bunak veya hâin bir iftirâcı olmak gerekmez mi?
Evet, biz dahî, Enes ve Ebû Hureyre de dâhil olmak üzere Sa hâbeye dil uzatan alçakların bid’at çı ve mel’ûn olduğuna inanıyor, ilâ ve olarak da Allahın laneti onların ve yalancı iftirâcıların üzerine olsun, diyoruz. Aynı zamanda kasıdlı olarak Mü’minleri kandıranlara da.

Categories: Tahrifler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.