Tevessül

bu albumde tevessul ile ilgili konular vardir

Allah Teâlâ’nın yüceliği

 

mustafa-asim-koksal-2.jpg

Mustafa Asım Köksal (rahimehullah)

Şiir: YÜCELERDEN YÜCESİN

En uçtan en ucasın,

En içten en içesin!

Dillerde hep hecesin

“Yücelerden yücesin!

Kimse bilmez nicesin?”

 

Güneş, Senin güneşin,

Ateş, Senin ateşin,

Ne dengin var, ne eşin,

“Yücelerden yücesin!

Kimse bilmez nicesin?”

 

Mevsimleri getiren,

Yerden hayat bitiren,

Rızkı Sensin yetiren,

“Yücelerden yücesin!

Kimse bilmez nicesin?”

 

Her işinde birlik var,

Her birlikte dirlik var,

Bu, herkese aşikâr:

“Yücelerden yücesin!

Kimse bilmez nicesin?”

 

Çıksın nifak aradan,

Arınalım karadan.

Varsın Sen ey Yaratan!

“Yücelerden yücesin!

Kimse bilmez nicesin?”

 

Ne derse eller desin!

Biz biliriz neredesin?

Ne gökte, ne yerdesin,

“Yücelerden yücesin!

Kimse bilmez nicesin?”

 

Mustafa Asım Köksal (rahimehullah)

 

Ömrünü bidat ehli ve küffâra karşı İslam ve Ehlisunneti müdafaaya adamış olan merhum M. Âsım Köksal’ın bu şiiri, Allah Teâlâ’nın göklerde olduğunu iddia edenlere bir sille mahiyetindedir. Nitekim yüceliğin yukarıda olmakla bir alakası olmadığını ve Allah Teâlâ’nın zatı hakkında fikir beyan edilmeyeceğini çok latif bir dille nazmetmiştir.

Rabbim M. Âsım Köksal gibi zatları başımıza tayin etsin. Başımıza tayin edilmiş şerli insanlardan da bizi muhafaza buyursun.

Muhammed Emin el-Hakkârî

Reklamlar
Categories: Tevessül

Vehhabilerin haram dediğine diğer mezhepler farz mı sünnet mi diye ihtilaf ederler

Merakil Felah bi İmdadil Fettah(sefaat)(isaretli)

Ebu İshak Eş Şurunbulali : Merakil Felah bi İmdadil Fettah

Hanefi fukahasından Ebul ihlas Eş Şurunbulali Nebi sallallahu aleyhi vesellem in kabrini ziyaret edenin yapacağı zikirleri anlatıyor;

وقد قال الله تعالى: { وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّاباً رَحِيماً }, وقد جِئناك ظالمين لأنفسنا, مستغفرين لذنوبنا, فاشفَعْ لنا إلى ربك, واسأله أن يُمِيتَنا على سنّتِك, وأن يَحشُرَنا في زُمْرتِك, وأن يُوْرِدَنا حَوْضَك, وأن يُسقِيَنا بكأسِك غيرَ خَزَايَا ولا نَدامى, الشفاعة الشفاعة الشفاعة يا رسولَ الله – يقولها ثلاثا – { رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْأِيمَانِ وَلا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلّاً لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَحِيمٌ }, وتُبلِّغه سلامَ من أوْصاك به فتقول : السلام عليك يا رسولَ الله مِن فلانِ بنِ فلانٍ, يتشفَّع بك إلى ربك فاشفَعْ له وللمسلمين

Yüce Allah buyuruyor ki ; Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman senin yanına gelip bağışlanma dileselerdi ve rasulde onlar için bağışlanma dileseydi Allahı tevbeleri kabul eden merhametli olarak görürlerdi (Nisa – 64)
senin yanına nefislerimize zulmederek günahlarımızdan istiğfar ederek geldik. Bizim için Rabbinden şefaat iste! Ondan bizi senin sünnetin üzere vefat ettirip zümrende haşretmesini havzuna kavuşturmasını utanç ve pişmalık olmadan kasenle içirmesini iste. Şefaat Şefaat Şefaat Ya Rasulullallah.Bunu üç defa der.
Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin (Haşr 10)
sonra kendisiyle selam gönderenlerin selamını ileterek dersin ki ; Filan oğlu filanın sana selamı var Ey Allahın Rasulu senden Rabbin katında şefaat etmeni istiyor ona ve müslümanlara şefaat et.

[Ebu İshak Eş Şurunbulali : Merakil Felah bi İmdadil Fettah ]

El Mekki Tarrihul Mekke1

Bahauddin İbnuz Ziya El Mekki Tarrihul Mekke 344

Kadı Bahauddin İbnuz Ziya Tarihu Mekke adlı kitabında Kabri ziyaret edenin söyle demesi gerektiğini söylüyor:

وقد قال الله تعالى : { وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُول لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا } . وقد جِئناكَ يا رسولَ اللهِ ظالمينَ لأنفسِنا ، مُستغفِرين لذُنوبِنا ، فاشفَعْ لنا إلى ربِّنا , واسأَلْه أنْ يُمِيتَنا على سنَّتِك ، وأنْ يحشُرَنا في زُمْرَتِك ، يُسقِيَنا بِكَأْسِكَ غيرَ خَزَايا ولا نَدامى ، ويرزُقَنا مُرافَقتَك في الفِرْدَوسِ الأعلى مع الذينَ أنعمَ اللهُ عليهم مِن النبيِّينَ والصِّدِّيقينَ والشُّهَداءِ والصالحينَ وحَسُنَ أولئك رَفيقاً ، يا رسولَ اللهِ الشفاعة الشفاعة

Yüce Allah buyuruyor ki ; Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman senin yanına gelip bağışlanma dileselerdi ve rasulde onlar için bağışlanma dileseydi Allahı tevbeleri kabul eden merhametli olarak görürlerdi (Nisa – 64)

Ey Allahın Rasulu biz senin yanına nefislerimize zulmederek günahlarımızdan istiğfar etmiş olarak geldik. Sende bizim için Rabbinden şefaat iste! Ondan bizi senin sünnetin üzre vefat ettirip senin zümrende haşretmesini utanç ve pişmanlık olmadan kasenden içirmesini, bizi firdevsul Ala da Nebilerden sıddıklardan şehitlerden ve Salihlerden Allahın nimet verdiği kişilerle beraber senin yanında olmakla rızıklarndırmasını iste.Onlar ne güzel dostlardır .Ey Allahın Rasulu Şefaat Şefaat!

[Bahauddin İbnuz Ziya El Mekki Tarrihul Mekke 344]

Categories: Tevessül

Havva annemiz, Adem aleyhisselamın KABURGA kemiğinden yaratılmıştır

بسم الله الرحمن الرحيم

Bütün kemal sıfatlarla muttasıf ve bütün noksanlıklardan münezzeh, vehimlerin idrak edemediği ve hayallerin ulaşamadığı Allah Teâlâ’ya hamd u senalar olsun. Salat ve Selam Allah Teâlâ’yı en iyi bilen ve din-i mubini bizlere tertemiz ve berrak olarak getiren Resulüne olsun.

Kelamımıza bundan sonra devam edecek olursak öncelikle şunu belirtelim ki; dinimizle alakalı hususlarda ne varsa yazılmış ve çizilmiş, ne varsa anlatılmış ve öğretilmiştir. Doğru yanlıştan ayırt edilmiş olup sahih görüşler de batıl ve şaz (kıyas dışı) görüşlerden ayırt edilmiştir.

Peki sorun nedir diyecek olursanız, derim ki tek sorun öncekilerin yazdıklarını bilmeyen, Kuran-ı Kerim’in  indiği zamanda yaşayan ve onu en iyi tanıyan ve bilen, onunla en çok amel eden zatları tanımayanlar var. Yani Sahabe efendilerimizi ve ondan sonraki kuşaklarda gelen zatları tanımayan ve onları hiçe sayan gruplar var. Bu edep ve hikmetten nasibi olmayan gruplar HADİS İNKÂRCILARI , KURANİYYUN ve TARİHSELCİLER diye gün yüzüne çıkıyorlar. Bazen kendilerine Şia dahi dedikleri olmuştur. Bunlar Kuran-ı Kerimin mesajını kabullenmemiş insanlar olup kendi çizdikleri bir şeriat uydurmak istiyorlar. Onlar bu hususta Kuran-ı Kerimin kendilerine biçtiği elbiseyi beğenmemiş ve yeni bir giysi uydurmaya çalışmışlardır. Bu rezaletlerini de Kuran İslamcılığı adı altında gizlemeye çalışıyorlar. Vehhabiler Selefi kisvesi ile dolaşırken hadis inkârcıları da Kuran Müslümanları kisvesi ile dolaşıyorlar. Rabbim bu bidatçileri ıslah etsin. Şunu da belirtelim ki Vehhabiler hadis-i şerifleri inkâr eden bir grup değillerdir. Fakat kendi işlerine gelen hadisleri sahih işlerine gelmeyeni de zayıf kabul ederler. Kuraniyyuna tekrar dönelim;

BUNLAR İNDİRİLMİŞ DİNİ TERK EDİP KENDİLERİNE UYDURULMUŞ BİR DİN İCAD ETMİŞLERDİR.

 

Peki neden böyle bir işe koyuldular? Bunları Allah nasip ederse tek tek her konumuzda kısa kısa değineceğiz. Şimdi de bu hadsizlerin Hz Havva annemizin yaratılışında akıllarının alamadığı ve nakilleri beğenmeyip böyle bir şey olamaz dedikleri konuyu açıklayalım.

Havva annemiz, Adem aleyhisselamın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Bu konu hakkında iki ayet-i kerime, birkaç tane hadis-i şerif ve bu ayet-i kerimelere tefsir yapmış mufessir âlimlerin görüşlerini nakledeceğiz inşaAllah.

Bu konuda elimizde 2 tane ayet-i kerime var:

  1. Nisa suresi 1. Ayet-i kerime: “Ey insanlar, sizi tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkek ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun”(Nisa Süresi:1)
  2. A’raf suresi 189. Ayet-i kerime: “Sizi bir nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah’tır.” (A’raf: 189)

Ayrıca şu hadis-i şeriflerden de faydalanabiliriz:

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Kadın bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır! Dilediğin bir tarz üzere doğru olamaz! Eğer ondan istifade etmek istersen, onda bu eğrilik olduğu halde ondan istifade edersin! İsteğine göre onu doğrultmak istersen onu kırarsın! Onun kırılması ise boşanmasıdır!” (Sahih Müslim; Kiyabu’r Rıda 18,  İbn-i Hibban; Kitabu’n Nikah 9. İbni Ebi Şeybe, Begavi ve daha birçok hadis kaynaklarında mevcuttur.)

Yine Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Çünkü kadın eğe kemiğinden yaratılmıştır. Bu kemikten en eğri şey üst tarafıdır. Eğer sen eğri kemiği doğrultmaya çalışırsan onu kırarsın! Onu kendi haline bırakırsan, daima eğri olmaya devam eder! Onun için kadınlar hakkında hayrı tavsiye edici olmanızı isterim!” (Sahih Buhari; Kitabu’n Nikah 80. Sahih Müslim; Kitabu’r Rıda’ 18. ve Müsned-i Ebi Yala’da, Musannefi İbn Ebi Şeybe’de ve daha birçok hadis kitabında mevcuttur.)

Aslında Kuran-ı Kerimden aldığımız yukarıdaki iki ayet-i kerimenin de manaları apaçıktır ki Havva annemiz Adem aleyhisselamdan yaratılmıştır. Hiçbir kimse kolay kolay bu duruma itiraz etmezken, ümmetin arasına tefrika ve fitne sokmak isteyenler için bu tür ihtilafa ihtimali olan nakillerde birden bire farklı bir mana çıkardılar.

Bu konuya kısa bir tahlil getirelim;

Hadis-i şeriflerin manaları çok açıktır. Fakat yukarıdaki iki ayet-i kerimede asıl ihtilaf meselesi olan kısım ((eşini de ondan var eden)) cümlesindeki (((ondan))) zamirinin döndüğü yerdir. İşte tam olarak bu konuda otuz küsur tefsir kitabını incelediğimiz vakit gördüğümüz ortak nokta o zamir Âdem aleyhisselama döndüğüdür. Sadece iki tane tefsir âlimi bu zamirin ‘cins-i Âdem’e’ döndüğünü söylüyor. Manası da şöyle olur: “Nefs-ul vahide Âdem aleyhisselamdır. Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı Âdem aleyhisselamdır. Eşi ise Âdem cinsinden başka bir nefisten yaratılmış olur.” Bu manayı veren müfessirler İbn Bahr ve Ebu Müslim el-Isfahanî olup bazı tefsirlerde de bu görüşler bu zatlara isnad edilerek nakledilmiştir ve zayıflığına işaret edilmiştir. İşte bu mana dahi Havva annemizin Âdem aleyhisselamdan yaratılmadığını iddia eden günümüz oryantelistlerinin söylediği mana ile aynı değildir.

Çünkü hadis inkârcılarının uydurduğu mana şöyledir: Âdemi topraktan, Havva’yı da Adem’in yaratıldığı topraktan yarattı.

Hadis-i şerifleri inkâr etmeleri onları çok cahliane bir duruma sokması yetmediği gibi bir de onları böylesi na akılane bir mana uydurmaya sürükledi.

Şu an günümüzde hadis inkârcılığı ile meşhur olan Kuraniyyun ve Tarihselciler bu durumu inkâr edip kendi fasid akıllarıyla bir şeyler uydurmaya çalışıyorlar. Bu uydurduklarına da indirilmiş din adı veriyorlar ki insanlar rağbet etsin. Fakat onların indirilmiş dini maalesef 1400 yıl sonra indirilmiş olup safsatalarla dolu iken Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) dini ise 1400 yıl evvel indirilmiş olup hale tertemiz durmaktadır ve ulema tarafından ezberlenip, yazılarak bir sonraki asırlara nakledilir. Havva annemizin Âdem aleyhisselamın kaburga kemiğinden yaratıldığını söyleyen müfessirlerden bazıları şunlardır:

*İbn-i Abbas (radiyallahu anh) şöyle der: “Allah Teâlâ Havva’yı, Âdem’in kaburga kemiğinden yarattı.” (Tefsir-ul Mikbas min Tefsiri İbn-i Abbas 1/478)

*İbn-u Munzir, İbn-u Ebi Hatım ve İmam-ı Beyhaki; İbn-i Abbas’tan şöyle dediğini nakletmişlerdir: “Kadın erkekten yaratılmıştır, bu yüzden kadının gözü erkektedir. Erkek topraktan yaratılmıştır, bu yüzden erkeğin gözü topraktadır.”    (Ed-Durr-ul Mensur 3/30, Tefsir-u İbn-i Kesir 2/206) Katade, Mücahid ve Dahhak da İbn-i Abbas gibi söylediler. (Tefsir-u Taberi 7/515 ve Tefsir-u İbn-i Ebi Hatim 2/4)

*İmam-ı Taberî: “Yani bu tek nefisten onun eşi olan Havva’yı yarattı. Muhakkak ki Havva’yı onun kaburga kemiğinden yaratmıştır.” (Tefsir-u Taberî 3/55)

*İbn-i Kesir, Ayet-i kerimede geçen (Ondan eşini yarattı) için şöyle dedi: “O, Havva’dır (aleyhasselam). O uyuyorken, onun kaburga kemiğinden yaratıldı. Uyanınca yanında gördü ve hoşuna gitti. Birbirleriyle ünsiyet kurdular.” (Tefsir-u İbn-i Kesir 2/206)

*Zemahşeri dedi ki: “Havva’dan başka erkeğin kaburga kemiğinden yaratılan kadın yoktur.” (El-Keşşaf 1/369)

*İmam Alusi: Eşinden murad Havva’dır. Âdem’in sol kaburgasından yaratılmıştır. İbn-i Ömer (radiyallahu anh)  ve başka sahabelerden böyle rivayet edilmiştir.” (Tefsir-u Alusi 6/475)

*İbn-ul Arabi: “Allah Teâlâ, altı hususta erkeği kadından üstün kılmıştır:

…. 2.) Kadın erkeğin eğri kaburgasından yaratılmıştır…” (Ahkam-ul Kuran 2/14)

Hadis inkârcıları, bu görüşün Yahudi ve Hristiyan kaynaklarında geçtiğini ileri sürmektedirler. Olabilir. Bu çok normaldir ki Kuran-ı Kerim kendinden önceki kitaplarda ne var ne yok hepsi yanlıştır demiyor. Benzer ifadelerin bulunması muhtemeldir fakat bu durum da eski kitapların bozulmadığı anlamına gelmez.

Yukarıda adı geçenlerin hepsi İslâm alimleridir, biz yukarıda hiçbir Hristiyan ismi görmedik. Bizim söylediğimiz sözler aslında İslam ulemasının icma ettiği bir konudur ki sadece müfessirlerden iki kişinin farklı bir mana verdiklerini görmekteyiz. O mana dahi günümüzdeki hadis inkârcılarının verdiği mana ile uyuşmuyor. Onların sözleri tamamen uydurmadır.

Yukarıda birçok müfessirden nakillerde bulunduk peki bu kadar mı tefsir var? Hayır tabi ki başka tefsirler de var. Biz yine birkaç tefsirden daha sadece işari olarak nakil yapalım.

  1. Fahreddin er-Razi (rahimehullah) tefsirinde 5/35.
  2. El-Beğavi (rahimehullah) tefsirinde 6/266.
  3. İbn-ul Cevzi (rahimehullah) Zad-ul Muyesser tefsirinde 1/484.
  4. İmam Beydavî (rahimehullah) tefsirinde 1/427.
  5. İbn-i Aşûr (rahimehullah) Et-Tahrir ve’t Tenvir adlı tefsirinde 3/314.
  6. Es-Semerkandi (rahimehullah) El-Bahr-ul Ulum adlı tefsirinde 1/357.
  7. İbn-i Adil (rahimehullah) Tefsir-ul Lubab adlı eserinde 1/236.
  8. En-Nesefi (rahimehullah) tefsirinde 1/206.
  9. İmam-ı Suyuti (rahimehullah) Ed-Durr-ul Mensur adlı tefsirinde 8/434.
  10. İmam el-Hazin (rahimehullah) tefsirinde 2/27.
  11. Es-Sealibi (rahimehullah) tefsirinde 1/285.
  12. Ebu Suud Efendi (rahimehullah) tefsirinde 2/28.
  13. En-Nisaburi (rahimehullah) tefsirinde 2/425.
  14. Celaleddin el-Mahalli (rahimehullah) vefat ettikten sonra yarıda kalan tefsirini İmam-ı Suyuti devam ettirip adını da Tefsir-ul Celaleyn koyar. O tefsirde de 493. sayfa.
  15. Ebu’l Hasen Mukatil bin Süleyman el-Belhi (rahimehullah) tefsirinde 2/19.
  16. İbn-i Acibe (rahimehullah) Bahr-ul Medid adlı tefsirinde 1/387.
  17. İbn-i Abdisselam (rahimehullah) tefsirinde 1/39.
  18. Ebu-l Hasen el-Vahidî (rahimehullah) El-Veciz adlı tefsirinde 1/116.
  19. İbn-i Atiyye (rahimehullah) El-Muharrer el-Veciz adlı tefsirinde 2/67.
  20. Şevkani de Feth-ul Kadir adlı eserinde 1/317.
  21. Şenkıti de Edwa-ul Beyan adlı tefsirinde 3/117.
  22. Ebu Bekir El-Cezairi de Eyseru’t Tefasir adlı eserinde 2/25.
  23. Muhammed Seyyid Tantavi El-Vasit adlı erserinde 1/837.

Bunlardan sonra da şunu derim:

“Bakın lütfen kardeşlerim! Önünüzde kolayca araştırabilecek konumda olan bu bilgide yer alan bu listede Yahudi ve ya Hristiyan birini göremiyorum? Tevrat ve ya İncil’den de alıntı falan yok. Benim anlamadığım konu şu, Kuraniyyun fırkası (hadis inkârcıları) bu kanıya nereden vardılar?”

Onların işleri güçleri fitne çıkarıp insanların zihinlerini bulandırmak. Onlar aramızda bir zihin bulandırma eylemi gerçekleştirirken sınırlar ötesinden bir örgüt de kardeşlerimizi tekfir edip katlediyor ve Cennet mekân Sultan Abdulhamid’in kendi toprağı olan yerleri ele geçirmeye çalışıyorlar. Hepsi KÂFİRİN SİYASEYİ…!

DAİMA SORDUKLARI TEK SORU ŞU:

Hz. Havva’nın Hz. Ademin kemiğinden yaratıldığı nerede yazıyor? Hangi ayette yazıyor?!

Cevap bizzat Kuran-ı Kerimde mevcuttur. Aklı başında ve Arap dilinden az biraz haberi olan birisi bile bunun cevabını Kuran-ı Kerimden çıkarabilir. Kuran-ı Kerim’de zaten Havva annemizin Adem aleyhisselamdan yaratıldığı apaçık yazılmıştır fakat kaburga kemiği kelimesi ise bizzat Kuran-ı Kerimde zikredilmese dahi Kuran-ı Kerimin muhatabı ve mesajını en iyi bilen ve tebliği ile görevli olan zat-ı aliyye (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından bizlere bildirilmiştir. İnkâr eden kişi, asıl itibari ile Allah Resulünü (sallallahu aleyhi ve sellem) hedef almış olur. Zaten bu hedefi hiçbir zaman gizlemediler.

Bir de size şunu sormak isterim bu hadis inkârcıları, Mesadiru’t Teşri nedir biliyorlar mı? İslami kanunları kendisinden aldığımız kaynaklardır.Genel olarak 4 ana kaynak vardır. Kuran-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye, İcma-ul Ulema ve Kıyas-ı Fukaha.

Hadis inkârcıları ise sadece Kuran-ı Kerimden delil görmek istiyorlar. Her ne kadar Kuranî delil olsa dahi böyle bir hasır (sınırlama) usul kurallarına uymadığı gibi pek akilane ve alimane bir durum değildir.

Konunun anlaşıldığı temennisindeyim, Rabbim bizi Kuran-ı Kerim’e dahi iftira atıp kendisini ona nispet eden hadis inkârcılarından muhafaza buyursun.

وصلى اللهم على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم

Muhammed Emin El-Hakkâri

 

 

 

 

 

Categories: Tevessül

İbn Teymiyye ve Tevessül

BAZI KİŞİLERİN Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kabr i şerifinden ve ya ümmetinden olan salih kişilerin kabirlerine verdikleri SELAMI aldığını duyması.  Ve Said bin el Museyyeb’in de ezanı bazı gecelerde (Yezid’in ordusu ile Medine ehli arasındaki savaş günlerine denir) KABR-İ ŞERİFTEN duyması. Ve bunlar gibi birçok rivayetler, bunların hepsi haktır ve bizim konumuza (kabirleri bayram alanına çevirmek ve şenlikler yapmak konusuna girmez.) girmez.

Ve yine rivayet edilir: “Birisi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kabr-i şerifine gelip kuraklıktan şikayet etti ve Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) görür (rüyada). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o adama: Hz Ömer’e (radiyallahu anh) gitmesini ve ona çıkıp yağmur duası yapmasını emreder. Bunlar da bizim konumuza dahil değildir. Ve bu tür olaylar o kadar çoktur ki değil Peygamber bilakis Peygamberlerden daha düşük makamlı olanlardan da çokça vaki olmuştur. Ben de bu olaylardan bazılarından haberdarım.

Ve aynı şekilde bazı kimselerin, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) veya ümmetine mensup bir zattan bir şey istemeleri ve ihtiyaçlarının da giderilmesi. Bu da çok vuku bulmuştur. Bunlar da bizim konumuzla alakalı değildir. (Yani şirk dediğimiz konulara girmez)

ولا يدخل في هذا الباب: ما يروى من أن قوما سمعوا رد السلام من قبر النبي صلى الله عليه وسلم، أو قبور غيره من الصالحين. وأن سعيد بن المسيب كان يسمع الأذان من القبر ليالي الحرة . ونحو ذلك. فهذا كله حق ليس مما نحن فيه، والأمر أجل من ذلك وأعظم
وكذلك أيضا ما يروى: ” أن رجلا جاء إلى قبر النبي صلى الله عليه وسلم، فشكا إليه الجدب عام الرمادة فرآه وهو يأمره أن يأتي عمر، فيأمره أن يخرج يستسقي بالناس ” فإن هذا ليس من هذا الباب. ومثل هذا يقع كثيرا لمن هو دون النبي صلى الله عليه وسلم، وأعرف من هذا وقائع . وكذلك سؤال بعضهم للنبي صلى الله عليه وسلم، أو لغيره من أمته حاجة فتقضى له، فإن هذا قد وقع كثيرا، وليس هو مما نحن فيه

whatsapp-image-2017-01-01-at-18-35-16-1

Categories: Tevessül

İmam-ı Malik’e (rahimehullah) Aidiyeti Güneş Gibi Parlak Olan Rivayeti Zayıflatmaya Çalışan Vehahbilere CEVAP…!

İmam-ı Malik’in Tevessül Hakkındaki Sözü

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Sonsuz Salat ve Selam Resulüne, âli ve Ashabına ve İhsan üzere onlara Tabi olanlara olsun.

Maliki mezhebinin kurucusu İmam-ı Malik gibi bir zata iftira atmakta hiç tereddüt etmeyen bu şeytanın boynuzu grup şimdi de tevessül hakkında söylediği söze neler yaptığını ortaya koyacağız inşaAllah.

İmamın sözü şu şekildedir:

(((“Ey Müminlerin emiri! Bu camide sesini yükseltme! Muhakkak ki Allah Teâlâ bir kavmi edeplendirdi ve onlara şöyle buyurdu: “Ey iman edenler!Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.” (Hucurat 49/2) Bir kavmi de överek şöyle buyurdu: “Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” (Hucurat 49/3) Bir kavmi de yererek şöyle buyurdu: “(Resülüm!) Sana odaların arkasından bağıranların çoğu, aklı ermez kimselerdir.” (Hucurat 49/4)  Muhakkak ki Onun (sallallahu aelyhi ve sellem)-naaşına- hürmet, dirisine hürmet ile aynıdır. Ebu Cafer İmam-ı Malik’e itaat etti ve:

-Ey Ebu Abdullah! Ben Allah Resulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) bakarak mı dua edeyim yoksa kıbleye bakarak mı? İmam-ı Malik (rahimehullah) şöyle buyrudu:

-Sen neden ondan yüzünü çeviriyorsun ki? Halbuki O (sallallahu aleyhi ve sellem) kıyamet günü, senin ve baban Adem’in (aleyhisselam) Allah’a vesilesidir. Bununla da kalma hem Ona yönel ve hem de Ondan kendine şefaat talep et, Allah Teâlâ Onu senin için şefaatçi kabul eder. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı affedici, merhametli bulurlardı. (Nisa 4/64))))

Değerli kardeşlerim; burada apaçık ve net bir şekilde görüyoruz ki İmam-ı Malik (rahimehullah) da diğer Ehlisünnet alimleri gibi: 

  1. Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) kabr-i şerifinin yanında dua etmeyi kabul ediyor.
  2. Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) diri iken nasıl hürmet edildi ise naaşına da öyle hürmet edilmesini emrediyor.
  3. Dua ederken Allah’ın Resulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) dönmenin ve kıbleye sırtını vermenin hiçbir kusurunun olmadığını apaçık dile getiriyor.
  4. Sadece yüzünü dönmekle yetinmeyip bir de şefaat talep etmesini de emrediyor. Bu da hem şefaati kabul ettiğini hem de Nisa suresi 64. ayeti kerimenin şefaat ile alakalı olduğunu beyan ve delil gösteriyor.
  5. Son olarak GÜNEŞ gibi ortadadır ki İmam-ı Malik (rahimehullah) zat ile TEVESSÜLÜ kabul ediyor ve Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz Adem’in (aleyhisselam) bile  vesilesi olduğunu zikrediyor.

Bütün bu hususları zikrettikten sonra tek kelime ile şunu ifade edebiliriz ki vehhabiler İmam-ı Malik’i görselerdi tekfir ederlerdi. Allah’a şükrediyoruz ki böyle büyük bir zat daha evvelki zamanlarda yaşamış ve ümmetin icmaı ile hem fıkhen hem de akide olarak kabul görmüş bir önderimizdir. Eğer böyle olmasaydı onu da cehmi olarak kabul ederlerdi…!

Rivayetin Senedini Zikredelim

1. İlk aşamada Kadı Iyad var ve ikinci aşamadaki zatlardan icazet yolu ile aldığını beyan etmiştir. 

2. Kadı Iyad’ın tahdisen aldığı şahıslar. Kadı Ebu Abdullah Muhammed bin Abdurrahman el-Eşari ve Ebu’l Kasım Ahmed bin Bakiy El-Hakim.

3. Bu zatlara inbaen rivayet eden; Ebu’l Abbas Ahmed bin Ömer bin Dilhas.

4. Ona da tahdisen nakleden; Ebu’l Hasen Ali bin Fehr.

5. Ona da tahdisen nakleden; Ebu Bekir Muhammed bin Ahmed bin El-Ferec.

6. Ona da tahdisen nakleden; Ebu’l Hasen Abdullah bin El-Muntab.

7. Ona da tahdisen nakleden; Yakub bin İshak bin Ebi İsrail.

8. Ona da tahdisen nakleden; İbn Humeyd’tir.

Bu Rivayetin Tahricini Yapalım

  1. Görüldüğü üzere, Kadı Iyad (rahimehullah) zikrettiğimiz sahih isnad ile “Eş-Şifa” adlı eserinde rivayet etmiştir.
  2. İmam Allame Es-Subki (rahimehullah) “Şifau’s Sekam fi Ziyareti Hayril Enam” adlı eserinde rivayet etmiştir.
  3. Seyyid Es-Semhudi (rahimehullah) “Hulasat-ul Vefa” da zikretmiştir.
  4. Allame El-Kastallani (rahimehullah) “El-Mevahibu’l Leduniyye” de zikretmiştir.
  5. Allame İbn-i Hacer (rahimehullah) “Tuhfetu’z Zuvvar” da ve “El-Cevheru’l Munazzam” da zikretmiştir.

Ve daha nice ibadet ehli âlimler, (((Peygamber Efendimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) ziyaret edepleri, ziyaret ederken uyulması gereken edepler))) konularında zikretmişlerdir.

Allame İbn- Hacer (rahimehullah) “El-Cevheru’l Munazzam” da şöyle der: “İmam-ı Malik’ten gelen bu rivayet, sahih bir sened ile nakledilmiştir ve hiçbir ta’n atılmamıştır.(zayıf olduğuna dair tek söz söyleyen olmamıştır).”

Allame Ez-Zerkani “Şerh-ul Mevahib”de der ki: “Bunu İbn-i Fehd Ceyyid (genel olarak makbul görülen) bir isnad ile nakletmiştir. Kadı Iyad da “Eş-Şifa”da ricallerinin güvenilir olduğu sahih bir isnad ile rivayet etmiştir. Rivayetin senedinde (Vezza) uydurmacı ve (kezzab) yalan söyleyen hiçbir kimse yoktur. Bunu söylerken de bu rivayetin İmam-ı Malik’e isnadını tasdik etmeyenlere cevap vermek için böyle demiştir. Kaldı ki rivayetin İmam-ı Malik’e isnadını sahih kabul etmeyenler sene de ve ya ricallere bakmıyorlar bilakis onların tek dayanakları (kendi fasid akıllarına göre) kabre yönelmenin kerih olduğudur ve bu keraheti İmam-ı Malik’e isnad etmemek adına rivayeti zayıf olarak yalanlıyorlar.”  (Zerkaninin sözü çok az bir tasarruf ile burada bitti).

İmam-ı Zerkani (rahimehullah) yine “Şerh-ul Mevahib”te diyor ki: “Muhakkak ki Maliki mehzebinin kitapları, kabr-i şerifin yanında ve kabre yönelerek dua etmenin mustehap olduğu ile doludur.” diyor ve sonra da Şafii, Hanefi mezheplerinden ve Cumhur-ul Fukehadan bu konuda deliller sıralıyor.  Ancak İmam-ı Ahmed’in mezhebinde ihtilafların olduğunu ve lakin Hanbeli ulemasının muhakkiklerinin cumhura uyduğunu belirtmektedir. 

Bu Rivayeti Kabul Etmeyen Sözde Âlimlere Bakalım

  1. Muhammed bin Abdulvehhab’ın torunu 🙂 Süleyman bin Abdullah bin Muhammed bin Abdulvehhab. Vehhabilerin merkezi olan Riyad’ta basılan “Teysir-ul Aziz El-Hamid fi Şerhi Kitabi’t Tevhid” kitapta bu rivayet için şöyle diyor: “Bu rivayet ya zayıftır ya da mevzudur. Çünkü isnadında Muhammed bin Humeyd diye biri var ve birileri onda töhmet etmiş ve halini bilmeyen de var. Halbuki Ahmed’in sözü: Kişi kıbleye dönecek, Hücreyi solunda bırakacak ki ona da sırtını vermiş olmasın. Bu da Selamını verdikten sonradır. Yani, duaya Selamdan sonra durulur.”

Vehhabilerin alimleri işte böyledir. Adama bak ne dediğini ne yaptığını kendi de bilmiyor. Hadis ilminde ya zayıftır ya da uydurmadır diye şüphe ile varsayım ile konuşmak doğru bir yöntem değildir. Atıyorum hangisi tutarsa hesabı…! Sonra Muhammed bin Humeyd diyor ve bu zatı muttehem olmakla (yani yalan söyleme töhmeti) ile itham ediyor o da kime güvenerek BİRİLERİNE..! Birileri töhmet etti birileri halini bilmedi…! Bu nasıl bir safsata bu nasıl bir hadis anlayışı.

Bir kez daha görüyoruz ki bu vehhabilerin ne kendileri ne de hocaları Hadis İlminden birşey anlamıyorlar…!

Başka bir safsata daha? İmam-ı Malik’ten bahsediyoruz İmam-ı Ahmed ne alaka? Bir sözün bir alime isnadı hakkında konuşurken başka bir âlimin sözünün o sözle uyuşmamasına bakarak zayıflatmak da vehhabilerin hadisleri zayıflatmak için kullandıkları yeni bir vehhabi metodu olsa gerek. Yani İmam-ı Malik tevessül caizdir diyemez çünkü İmam-ı Ahmed’in sözü şu şekildedir. Yok arkadaş! Bilmiyorsan bırakacaksın, bu şeriat ile oyun oynamayacaksın…! Allah bunu kabul etmez. Ey vehhabiler Allahtan korkun…!

2. Mubarek bin Muhammed El-Cezairi adında bir adam da “Risaletu’ş Şirk” adında bir kitap yazmış. Tipik bilindik safsatalar işte. O da bu kitabında yukarıdaki Muhammed bin Abdulvehhab’ın torununun söylediklerinin aynısını söylemiş. Zaten bir tane vehhabi bir safsata yazar diğer ne kadar vehhabi varsa ondan alır. Ataları Muhammed bin Abdulvehhab’ın dinini terkedip Muhammed Mustafa’nın dinine dönmek bunlara çok zor geliyor. Özellikle de rivayeti zayıflatmak için kullandığı eleştirmek alim de İbn-i Teymiyye’dir. İbn-i Teymiyye bu rivayeti kabul etmiyor ve “Muhammed bin Humeyd için İmam-ı Malik’i görmedi, özellikle de Ebu Cafer el-Mansur zamanında hiç görmedi.” diyor. Sonra da kendince bilindik bir yol ile kendine göre belli ölüm tarihleri belirleyip onların karşılaşma olasılıklarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu kadar âlim geldi geçti bunu çözemedi, bu kadar alim sahih olarak gördü ve ricallerinin hepsi güvenilirdir dedi ama buna rağmen bu, şeytanın boynuzu vehhabiler hepsini reddedip kendi hevalarına göre ibn-i teymiyyenin sözünü aldılar.

Bu ve bunun gibi daha nice vehhabi ve dalalet ehli insanlar buna benzer saçmalıklarla delilleri reddediyorlar.

ASIL SAÇMALIK İBN-İ TEYMİYYE’NİN REDDETTİĞİ DELİLİ KENDİSİNİN DE KEYFİNE GELDİĞİ ŞEKİLDE KULLANMASIDIR….!

İlim diyarlarında şaşkına dönmüş ve bir türlü yol bulamamış bir alim İbn-i Teymiyye diyor ki:

((( Zayıflatılanlardan olan bu rivayette o, şöyle der: “-Sen neden ondan yüzünü çeviriyorsun ki? Halbuki O (sallallahu aleyhi ve sellem) kıyamet günü, senin ve baban Adem’in (aleyhisselam) Allah’a vesilesidir.” Muhakkak ki bu rivayet delalet ediyor ki, kıyamet günü insanlar Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaati ile tevessül edeceklerdir. Hadislerin tevatür etmesi ile biliniyor ki bu haktır. Ancak eğer insanlar O’nun şefaati ve duasıyla tevessül ederlerse haktır. Nasıl ki ashabı O’nun duası ve şefaati ile dünyada iken tevessül ederlerdi ki o tevessül O’nun duasını ve şefaatini talep etmek demektir. -Eğer ki rivayet sahih ise- o zaman kabrinin yanında da şefaatini talep etmek ve duasını istemek bunun gibidir.))) (Kaidetun Celiletun Fi Tevessüli ve’l Vesile, 2. cild, 158. sayfa)

PÜR DİKKAT…!

Bu sözlerin sahibi ibn-i teymiyye değil de başka bir alim olsaydı yüzde yüz tekfir edilir şirk ile itham edilirdi. Nitekim bu sözlerde

  1. Kendince zayıf zannettiği ve ya zayıflatmaya çalıştığı rivayetin sahih olabileceğini de söyleme cürretinde bulunuyor. Neden mi? Çünkü kendi iddiasına destek olsun diye. Ama isteklerine uymadığı yerde uydurma ve zayıf demekten hiç çekinmiyorlar.
  2. Şefaati inkar eden teymiyyeciler kimin borusundan duydukları sesi aktarıyorlar anlamıyorum. İşte ibn-i teymiyye işte şefaati kabul edişi.
  3. Kesinlikle ve kesinlikle İSTİĞASE’Yİ kabul etmiş oluyor….!  Çünkü kıyamet günü, Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaatini talep etmek ve O’nun ile tevessül etmek birebir İSTİĞASE’DİRHatta buna apaçık bir delil de Sahih Buharide geçer:

Abdullah bin Ömer’den (radiyallahu anhuma)Kıyamet günü insanların düştüğü sıkıntıları anlattıktan sonra şöyle dediği nakledilir: “Onlar bu durumda iken Adem’den (aleyhisselam) istiğase ederler sonra Musa (aleyhisselam) sonra da Muhammed (aleyhisselam) ile.”

Değerli kardeşim bu ve buna benzer rivayetlerde birebir istiğase kelimesi geçer ki ibn-i teymiyye’den tutun bugünün yeni doğan vehhabisine kadar hepsi bu konuya şirk diyor. O zaman Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer peygamberler kıyamet günü huzur-u ilahi’de iken şirk mi işleyecekler ???

Çok ama Çok Yazık…!

İbn-i teymiyye şirk diye vasıfladığı amelin aynısını ne güzel de kabul ediyor ?

Bütün bu açıklamalar bir yana, konudan uzaklaşmamak babından toparlayacak olursak:

Her şey apaçık gösteriyor ki, bu rivayeti zayıflatmak için 40 takla atanların develeri hendeğe takılı kalmış bulunmakta ve niyetlerindekini icra edememektedirler. Bu halk onların tedlis ve tahriflerini görmeyecek kadar cahil değil.

Bu rivayeti zayıflatmak için bütün hadis ilmini yıkıp geçmeleri gerekecektir. Bunu da hiç çekinmeden yapıyor ve sonra da pişkin pişkin hadis ehliyiz diyorlar. Yazıklar olsun size ve sizin atalarınıza…! Hepiniz aynı mak’ın eniklerisiniz. Hiçbirinizin diğerinden farkı yok. İşiniz gücünüz inkar. Biz sizi hakka ve hakkaniyete davet ediyoruz. Eğer tabi olursanız ne güzel yok atalarınızın inancına devam ederseniz, hakkına girdiğiniz her müslümandan sorumlusunuz…

وصلى اللهم على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم

Muhammed Emin El-Hakkari

Categories: Tevessül

Allah ile Kulları Arasında Hiçbir Benzerlik Yoktur Demek Doğru Değildir…! (İbn-i Useymin)

Belam, VEHHABİ İbn-i Useymin Kitabında birkaç safsatadan sonra şöyle diyor:

“İkincisi: Mutlak olarak Allah Teâlâ ile mahlûkatlar arasındaki benzerliği yok saymak yanlıştır…!”

Dikkat edin!!! 

Allah Teâlâ Şura 11 de buyuruyor ki: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur”  Ama bu belam ise bu ayet-i kerimeyi yalanlıyor…!

Sonra şöyle diyor:

“Çünkü var olan iki şey arasında illa ki birbirine benzeyecek bir ortak nokta ve birbirinden de ayrılacak bir hususiyet olmak zorundadır. Örneğin; ”Hayat (yaşamak) sıfatı” hem Yaratıcıda hem de mahlûkatlarda var olan bir sıfattır. İkisi arasında bir ortak noktadır fakat Yaratıcının ”Hayat” sıfatı kendi şanına layıktır ve mahlûkatların ”Hayat” sıfatı da kendi şanına layıktır.

Değerli kardeşlerim; bu apaçık bir laf oyunudur.! Ehlisünnet alimleri de Hayat sıfatı hakkında bu görüştedirler. Hayat sıfatı Cisimlik Gerektiren bir sıfat değildir. Her diri olan cisim olmak zorunda değildir. Çünkü cismin asli özelliklerini zarureten taşımak zorunda değildir. El ve Ayak gibi azalar bunun tersidir. Çünkü bunla cisimlik gerektirir. El ve ayak vs birer parçadırlar. Parça bütün ilişkisi cisimlik gerektirir.

İbn-i Useymin Belamı kelime oyunu yapıyor.!

Üçüncüsü: âlimler TEŞBİH’İN (yani Allah Teâlâ’yı mahlûkatlara benzetmenin) manasında ihtilaf ettiler, hatta bazıları Allah Teâlâ’nın kendisine kabul ettiği sıfatları TEŞBİH olarak kabul ettiler. Biz TEŞBİH olmaksızın dediğimiz zaman ise; bu grub bizim, Allah Teâlâ’nın kendisine kabul ettiği sıfatları inkâr ettiğimizi anlıyorlar.

Değerli kardeşlerim; İbn Useymin daha TECSİM ve TEŞBİH’İN ne olduğunu kavrayamamıştır. Önce Allah Teâlâ hakkında bu tür sözleri sarf ediyorlar ardından da çok anlamış ve bilmiş gibi bu sıfatların Allah Teâlâ’nın kendi zatına kabul ettiğini iddia ediyorlar. Sıfatları Rabbul Âlemine isnad ederlerken birebir TEŞBİH yapıyorlar ve devamında da TEŞBİH olmaksızın diyorlar…! Bu ne kadar saçma bir çelişkidir?

Tekyif (nasıl olduğunu söylemek) yani nasıllamak ise; Allah Teâlâ’nın sıfatlarını nasıllamak caiz değildir. Allah Teâlâ’nın sıfatlarından birisini keyfiyetlendirirse; o adam yalancı ve günahkârdır. Yalancıdır, çünkü bilmediği bir şeyi söylemiştir diye. Günahkârdır, çünkü Allah Teâlâ’nın şu ayet i kerimelerde yasakladığı ve haram kıldığı bir şeyi yapmıştır.   ”Bilmediğin şeyin ardına düşme” (isra:36)   Şu ayetten sonra gelen “Rabbim, ancak şunları haram kıldı: İğrençlikleri-görünenini, gizli olanı-günahı” (araf:33) ”Ve (şeytan) Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister” (bakara: 169) ayeti.  Çünkü şu ayete göre, Keyfiyeti idrak etmek mümkün değildir: ”Onların ilerisinde olanı da, gerilerinde olanı da bilir. Onlar ise O’nu ilmen ihata edemezler.” (taha:110) Ve Allah’ın şu sözü: ”Gözler O’nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder” (Enam: 103)

Değerli kardeşlerim! Bakın burada keyfiyet veren kişinin  yalancı olmasını KEYFİYETİNİ BİLMEDİĞİNDEN ötürü olmasına bağlıyor! Yani var onlara göre keyfiyet var fakat kimse bunu bilemez de birisi ben bildim derse yalancıdır demek istiyorlar halbuki keyfiyet zaten yok…!

Allah Teâlâ mücessim ve müşebbihe olan Haşeviyye’nin vasıflandırmalarından beridir…!    

Belam İbn-i Useymin sözlerine devam ediyor:

 Keyfiyetlendirmek (yani Allah Teâlâ için bir nasıllık kabul etmek), gerek dil ile tabir edilsin gerekse de kalp ile takdir edilsin (yani gizlensin) yine aynıdır. Bu yüzden Malik (rahimehullah) istivanın keyfiyeti hakkında sorulduğunda şöyle buyurmuştur:

”keyfiyet meçhuldür, onu sormak da bidattir”

İmam-ı Malik’in sözünü tahrif edip buraya ibn-i teymiyye gibi nakletti ve şimdi asıl bombayı patlatacak.

BUNUN MANASI ŞU DEĞİLDİR Kİ; BİZ BURADA KEYFİYETİN OLDUĞUNU DÜŞÜNMEMELİYİZ. BİLAKİS! İSTİVANIN BİR KEYFİYETİ (NASILLIĞI) VARDIR LÂKİN BİZİM İÇİN MALUM DEĞİLDİR (YANİ BİZ BİLMİYORUZ).  ÇÜNKÜ KEYFİYETİ (NASILLIĞI) OLMAYAN BİR ŞEY VAR DEĞİLDİR. O ZAMAN; İSTİVA, NUZUL (HÂŞÂ! ALLAH’IN İNMESİ), YED (EL)İ VECH (YÜZ), AYN (GÖZ) HEPSİNİN KEYFİYETİ VARDIR LAKİN BİZ BUNU BİLMİYORUZ. HAS BİR KEYFİYET KABUL ETMEK İLE ONUN BİR KEYFİYETİNİN OLMASINA İMAN ETMEK ARASINDA FARK VARDIR. İŞTE VACİB OLAN BUDUR. BİZ DERİZ Kİ; ONUN BİR KEYFİYETİ (NASILLIĞI) VARDIR FAKAT BİZ BİLMİYORUZ.  

Tecsim ve Teşbih kokan bu kirli sözler İbn-i Useymin’in  Allah Teâlâ hakkında apaçık bir cüretkarlıkla sarfettiği sözlerdir. İmam-ı Malik keyfiyet yoktur demesine rağmen bunlar keyfiyet meçhuldür diye bir rivayet uydurdular. O uydurma onlara bu neticeleri verebiliyor. Bu inceliğe dikkat etmezseniz zehre kapılabilirsiniz…!

Belam sözlerine bakın nasıl bir tasvir ile devam ediyor.?

Eğer sorulursa: Nasıl tasavvur edilebilir ki; bir şey için bir keyfiyet olduğuna inanıyoruz fakat o keyfiyeti de bilmiyoruz? Derim ki: böyle bir şey tasavvur edilebilir. Örneğin; bizden biri bu sarayın içinde bir keyfiyet (nasıllık) olduğuna inanıyor, fakat sarayın içini ve ya o saraya benzeyen başka bir tanesini görmeden ve yahut doğru sözlü güvenilir birisi ona orayı anlatmadan o keyfiyeti bilemez.

Rabbini saraya benzetmiş demek ilim ehline yakışmaz çünkü ben bu sözlerden böyle bir benzetme görmüyorum fakat apaçık bir şekilde Rabbine bir şeyler isnad etmek isterken sarayın yani mahlukatların sıfatları ile Rabbinin sıfatlarını benzetiyor. Malumdur ki zat ve sıfatlar hepsi kadimdir. 

İbn-i Useymin gibi birisi bunları apaçık zikrediyor ve hala selefiyim diyen kardeşler de bize iftira atıyorsunuz diyorlar.

Buyrun ibareyi de vereceğim Arapça bilen hocalarınıza gösterin.


الثاني: أن نفي التشبيه على الإطلاق لا يصح ; لأن كل موجودين فلا بد أن يكون بينهما قدر مشترك يشتبهان فيه ويتميز كل واحد بما يختص به; ف: “الحياة” مثلا وصف ثابت في الخالق والمخلوق، فبينهما قدر مشترك، ولكن حياة الخالق تليق به وحياة المخلوق تليق به.

الثالث: أن الناس اختلفوا في مسمى التشبيه، حتى جعل بعضهم إثبات الصفات التي أثبتها الله لنفسه تشبيها، فإذا قلنا من غير تشبيه; فهم هذا البعض من هذا القول نفي الصفات التي أثبتها الله لنفسه.

وأما التكييف; فلا يجوز أن نكيف صفات الله، فمن كيف صفة من الصفات; فهو كاذب عاص، كاذب لأنه قال بما لا علم عنده فيه، عاص لأنه واقع فيما نهى الله عنه وحرمه في قوله تعالى: {وَلا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ}، [الإسراء: من الآية36]، وقوله تعالى: {وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لا تَعْلَمُونَ}، [البقرة: من الآية169]، بعد قوله: {قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ}، الآية، [الأعراف: من الآية33]، ولأنه لا يمكن إدراك الكيفية; لقوله تعالى: {يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً}، [طه:110]، وقوله: {لا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ}، [الأنعام: من الآية103].

وسواء كان التكييف باللسان تعبيرا أو بالجنان تقديرا، أو بالبنان تحريرا، ولهذا قال مالك رحمه الله حين سئل عن كيفية الاستواء: “الكيف مجهول، والسؤال عنه بدعة”، وليس معنى هذا أن لا نعتقد أن لها كيفية، بل لها كيفية، ولكنها ليست معلومة لنا; لأن ما ليس له كيفية ليس بموجود; فالاستواء، والنزول، واليد، والوجه، والعين، لها كيفية، لكننا لا نعلمها; ففرق بين أن نثبت كيفية معينة ولو تقديرا، وبين أن نؤمن بأن لها كيفية غير معلومة، وهذا هو الواجب; فنقول: لها كيفية، لكن غير معلومة.

فإن قيل: كيف يتصور أن نعتقد للشيء كيفية ونحن لا نعلمها؟

أجيب: إنه متصور; فالواحد منا يعتقد أن لهذا القصر كيفية من داخله، ولكن لا يعلم هذه الكيفية إلا إذا شاهدها، أو شاهد نظيرها، أو أخبره شخص صادق عنها.

قوله تعالى: {وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ}، الآية.

“وهم”: أي: كفار قريش. {يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ}، المراد: أنهم يكفرون بهذا الاسم لا بالمسمى، فهم يقرون به،

(القول المفيد على كتاب التوحيد/ابن عثيمين/المجلد 2/ الصحيفة 190)

Categories: mücessime, müşebbihe, selefilerin akidesi, Tevessül

Allah Diğer Cisimlere Benzemeyen Bir Cisimdir Demek Yanlıştır…!

Soru: Selefi adı altındaki görüşler Allah Teala’yı Cisimlerin Vasıflarıyla Vasıflar ve Cisimler Gibi Değildir Derler. Örneğin eli vardır ama bizim elimiz gibi değildir dereler. Bunun ilmî bir cevabı var mıdır?

Cevap: Elbette vardır. Ehlisünnet’in selef ve halef alimleri hiçbir asırda Ehlisünnet’e muhalif olan bir iddiayı cevapsız bırakmamışlardır.

Bu konuda da verilecek en güzel cevaplardan bir tanesi de Şii asıllı olan El-Cevalikî’nin iddialarına karşı verilen cevaplardır. İmam Kurtubî (rahimehullah) Nur Suresi 35. Ayet-i kerimesinin tefsirinde şöyle buyuruyor:   

Medih etme babından Allah Teâlâ’nın nuru vardır denilebilir. Çünkü Allah Teâlâ bütün eşyaları yarattı ve onlara aydınlık veren de O’dur. Nur O’nunla başladı ve O’ndan sudur etti. Zalimlerin dediği gibi değildir. Onlar, Allah Teâlâ idrak ettiğimiz nurlardandır demişlerdi! Bunlardan yücedir (munezzehtir).  Muhakkak ki Hişam el-Cevalikî ve mücessimlerden bir taife şöyle dedi: O; nurdur diğer nurlara benzemez, cisimdir diğer cisimlere benzemez. Bu tür sözlerin hepsi, yerinde yani ilmî kelamda beyan edildiği üzere hem aklen hem de naklen Allah Teâlâ hakkında muhaldır (imkansızdır).”

İmam ı Kurtubî (rahimehullah) beyanatına devam eder ve bu sözleri söylemekle kendi kendilerine mutenakız (çelişkili) olduklarını da açıklar.

“Sonra onların sözleri birbiriyle çelişkilidir. Onlar, cisim ve nurdur dediklerinde cisim ve nurun hakikati ile hükmettiler. Nurlar gibi değil ve cisimler gibi değil derken de ispatladıklarını nefyettiler (reddettiler). Bu sözlerin tahkiki kelam ilminde daha geniş açıklanmıştır. Onları bu denli sapkınlıklara sürükleyen nasların zahirlerine göre gitmeleridir.”[1]

 

Mucessimlerin ortak özelliği

  1. Mücessimlere göre, Allah Teâlâ’nın bir hacmi, bir uzunluğu, derinliği ve yüksekliği vardır. Bu yaptığımız tarif aslında cismin tarifidir. Bütün mücessimler Allah Teâlâ’ya cisim ismini kullanırlar.
  2. Mücessimlere göre, Allah Teâlâ beş duyu organlarla hissedilebilir. Aynı şekilde Allah Teâlâ’ya dokunulabilir (bir yere değebilir). Çünkü, onlara göre haşa Allah bir cisimdir ve O’nun hissettiği gibi mahluk olan cisimler de O’nu hissedebilir.
  3. Mücessimlere göre Allah Teâlâ, Arş ile temas halindedir yani Arş’a değiyor. Bu düşünce belli bir mücessim taifeye aittir. Bu görüş ibn teymiyye tarafından bizzat öngörülmüştür. Fakat bazı mücessim gruplara göre ise haşa Allah Teâlâ, Arş’ın üstündedir ama Arş’a temas edip değmiyor.

 

Bu konuda İbn Teymiyye de bir grup felsefi düşüncelilerden kendisi de desteklediği için çok ciddi bir söz nakleder:

-“Var diyebileceğimiz her şey ya cisimdir ya da sıfattır” der. Allah Teâlâ da vardır ve İbn Teymiyye bu sözünü umumi bir şekilde söyler. Yani Allah Teâlâ hakkında da hiçbir tenzihe girmeden dile getirir. Allah Teâlâ’nın sıfat olmadığını kabul etmeyen hiçbir akıl sahibi yoktur. Netice olarak, ibn teymiyye’ye göre Allah Teâlâ (haşa) cisimdir. Bu konudaki sözü şöyledir:

“Hiçbir varlık yoktur ki illa ya cisimdir ya da sıfattır.” (Beyanu Telbis-il Cehmiyye 1/9)

Bu sözü de İmam ı Ahmed’e isnad ediyor!

 

Muhammed Emin El-Hakkari

———————————————–

[1] (İmam-ı Kurtubî’nin “el-camiu’l ahkam” adlı tefsiri / 12. cild / 256. sayfa / Dar-ul Kutubi’l Mısriyye baskısı)

Categories: Tevessül

Imam Beyhaki’nin Akidesi

İmam Beyhakî’nin (rahimehullah):

“Kişinin en azından bilmesi gereken şey; Allah u Teâlâ’nın istivası normal bir istiva gibi kıvrılmak, bir mekânda istikrar etmek (bulunmak) ve ya yarattığı herhangi bir şeye değmesi falan değildir! Lakin kendisinden haber verdiği gibi KEYFİYETSİZ bir şekilde Arş’a istiva etmiştir. ‘Eyne’siz, ‘Keyfe’siz (Nerededir’siz ve Nasıldır’sız). Bütün mahlûkatlarındanayrıdır.
O’nun ityanı (gelmesi) bir mekândan başka bir mekâna gelmek değildir. Allah u Teâlâ’nın mecîi (gelmesi) hareket etmek demek değildir. Nuzulu, nakil etmek demek değildir. Nefsuhu, cisim demek değildir. Vechuhu, yüzü (sureti) demek değildir. Yeduhu , aza demek değildir. Aynuhu, gözü-gözbebeği demek değildir. Muhakkak ki bunlar tevkifi olarak gelen sıfatlardır ve biz de bunu söyleriz (kabul ederiz), ancak bu sıfatlardan KEYFİYETİ nefyederiz. Allah u Teâlâ: [O’nun benzeri hiçbir şey yoktur] ve [Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir] ve [O’nun ismiyle isimlendirilen birisini biliyor musun?] buyurdu.”

[Beyhaki, El-İtikad ve’l Hidaye/1.cild/117.sayfa]

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tevessül

Tevessul, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak, huzurunda manevî itibarve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın defedilmesıyle ihtiyacını gidermek için sâlih bir amel veya zatla Cenab-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.[1]

Dinimizde caiz olan ve fayda veren vesilede üç unsur vardır:

  1. Kendisine tevessül olunan zat. Bu, kulun istediğine karşılık verecek olan asıl hüküm ve nimet sahibi Allah Teâlâ’dır.
  2. Tevessül eden kimse. Bu, Allah Teâlânın yakınlığını isteyen yahut bir hayrın ele geçip bir şerrin def edilmesi ile ihtiyacının giderilmesini arzulayan zayıf, aciz kuldur.
  3. Kendisi ile tevessül olunan şey. Bu, kulun kendisi ile Allah Teala’ya yakınlık sağladığı sâlih ameller veya şahıslardır.

Yapılan tevessülün fayda vermesi için şu şartların bulunması gerekir:

  1. Allah Teala’ya vesile arayan kimsenin, vesileye ve onun fay­dasına inanan bir mümın olması gerekir.
  2. Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allah Teâlânın vesile için meşru kıldığı, rağbet ettirdiği bir amel olması gerekir.
  3. Bu meşru amelin, Allah Resulünün (s.a.v) öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.

Buna gore, mümin olmayan bir kimsenin yapacağı şeyler Hakka yakınlık vesilesi olamaz. Nitekim bidat ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmediği gibi, sâlih olmayan kimselerle de Allah’a yakınlık sağlanamaz. Arz ettiğimiz şartları taşıyan her ve­silenin bütün zaman ve mekânlarda yapılması dinen caizdir hatta buna teşvik edilmiştir.[2]

Allame Savî, Celaleyn haşiyesinde der ki:

“Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, âyette bahsi geçen vesileye dâhildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, çokça dua etmek, sıla- i rahim yapmak, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler birer vesile çeşididir.

Buna göre âyetin mânâsı, ‘Sizi Allaha yaklaştıran her şeye yapışınız, ondan uzaklaştıran her şeyi de terk ediniz.’ demek olur. Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini, bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ile itham etmek, apaçık bir dalalet ve hüsrandır. Hayır, hayır! Gerçek, onların dediği gibi değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Resûlullah’ın (s.a.v), ‘Allah için sevmeyenin, imanı yoktur’ hadisinde anlatılan Allah muhabbetine dâhildir ve Allah Teâlanın, ‘Ona vesile arayınız’ âyetindeki vesileye girmektedir.”[3]
Seyyid Ahmed Rufâî, bu konuda şu temel ölçüyü verir:

“Allah’ın kullarından ve dostlarından bir şey istediğiniz zaman, onlar vasıtasıyla size ulaşan yardımı sakın kendilerinden görmeyin; bu, şirktir, nimet vermede kulu Allah’a ortak koşmaktır. Sizler Allah’tan bir şey istediğiniz zaman ondan, velileri sevmesinin hatırına isteyin. Allah dostlarının onun katında nasıl hatırlı olduğunu şu hadis-i şerif haber vermektedir :

“Fakir ve pejmürde görünümlü nice kimseler vardır ki insanlara gelip bir şey isteseler (onların zâhirine bakılarak) kapıdan geri çevrilir; kendilerine bir şey verilmez; fakat onlar yüce Allah’tan bir şeyin olmasını isteseler, Allah isteklerini hemen yerine getirir.”[4]
Yüce Allah onlara kâinatta tasarruf gücü vermiştir, Allah’ın izni ile bir şeyin olmasını isteseler hemen oluverir. Hz. İsâ (a.s) çamurdan kuş yapardı, sonra ona, ‘Allah’ın izniyle uç!’ deyince kuş canlanıp uçardı. Yine İsa (a.s) Allah’ın izni ile ölüleri diriltirdi.

Bizim Peygamberimize (sav) bütün peygamberlerin mucizeleri verilmiştir. Onun mucizelerinin sırrı ümmeti içindeki velilere geçmiştir. Velilerin elinde meydana gelen harika işler onlar için bir keramettir ve bütün bu kerametler Peygamberimizin (sav) mucizesinin devamıdır.
Bir kimse “Allah’ım! Senin rahmetinle şunu isterim.” diyerek Allah’tan bir şey isteyebilir. Bunun gibi, “Allah’ım! Senin şu veli kulunun bereketine senden şunu isterim.” de diyebilir.
Velilik, yüce Allah’ın özel bir rahmetidir. Âyette belirtildiği gibi, (Bakara 2/105; Âl-i İmrân 3/74) Allah dilediklerine bu rahmeti özel olarak verir. Şu halde Allah’tan bir şey isterken veliyi aracı yapan kimse aslında Allah’ın rahmetini aracı yapmış ohır. Sakın rahmet sahibinin kudretini, kendisine rahmet edilen kula vermeyesin. Bütün iş, kuvvet ve kudret ancak yüce Allah’a aittir. Aradaki vesile olan veli bir rahmettir. Cenab-ı Hak bu iş için onu tahsis etmiştir. Sen Allah’ın rahmeti, muhabbeti ve inâyetiyk ona yaklaşmaya çalış. Her işte onun tek yaratıcı olduğunu bil; sakın kimseyi ona ortak koşma. O, çok gayret sahibidir, şirki kabul etmez.”[5]
[1]el-Cezairi, Akidetü’l-Mümin, s.123
[2]Cezairi, Akidetü’l-Mümin, s.77-78
[3]Sâvi, Haşiye, 2/182
[4]Müslim, Birr, 138; Tirmizi, Menakıb 54; Ahmed, Müsned, 3/145;  Ebu Ya’la, Müsned, nr.3987.
[5]Rifâi, el-Burhânü’l-Müeyyed, s.124-126(Beyrut 1408 hicri)

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu(5)

Beşinci Grup Âyetler:

Burada zikredeceğimiz âyetler, Allah Teâlâ’nın, Hz. Peygamber (s.a.v)’i kendisine vahy-i metlûv yoluyla veya vahy-i metlûv dışındaki vahyettiği şeylere uymakla ve kendisi­ne indirilen bütün şeyleri tebliğ etmekle mükellef tuttuğunu, kendi­sine indirilen şeyleri değiştirmek, bozmak veya herhangi bir şeyi noksanlaştırmaktan nehyettiğini ifade eden âyet-i kerîmelerdir.

Vereceğimiz bu âyetler, aynı zamanda Allah Teâlâ’nın, Rasûlü’nü, kendisine indirilen bazı şeyleri gizlemesini veya değiştir­mesini isteyen kimselerden koruduğunu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, tebliğ emrine tamamen uyduğunu, peygamberlik vazifesini hakkıyla yerine getirdiğini, onu en mükemmel şekilde îfâ ettiğini ve insanları sırat-ı müstakime götürdüğünü ifade etmektedir. Bu âyetler, ayrıca Allah Teâlâ’nın, Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendisine indirilen bütün şeyleri tebliği vasıtasıyla, ümmet için İslâm dinini tamamladığını, Hz. Peygamber (s.a.v)’in büyük bir ahlâk üzere olduğunu göstermek­tedir. Ahlâk, bütün ihtiyarî söz ve fiillerin kaynağıdır. Hz. Peygam­ber (s.a.v), büyüklük ve güzellikte Allah katında en son noktada olunca, kendisinden meydana gelen söz ve fiiller de aynı şekilde en güzel hâlde olmaktadır.

Şayet Hz. Peygamber (s.a.v), Allah Teâlâ’nın emrettiklerinin hilâfına bir hüküm bildirseydi ve fiilî uygulamada bulunsaydı yahut yasak olan bir şeyi emredip, helâl ve hayır olandan nehyetseydi; teb­liğ emrine uymuş ve sırat-ı müstakime sevketmiş olmaz, bilakis üm­metini sapıtmış ve yukarıda zikrettiğimiz bütün sıfatlarda, Allah Teâlâ’mn hüsn-i şehâdetini kaybetmiş olurdu.

Bütün bunlar, sünnetin gerçek bir delil ve ona yapışmanın vâcib olduğunu göstermektedir.

İşte ilâhî emir ve şahidleri:

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, herşeyi bilici ve her hükümde hikmet sahibidir. Rabbinden sana vahyedilene uy. Mu­hakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”[1]

“Sana Rabbin tarafından vahdeyilene tâbi ol. Ondan başka ilâh yoktur. Müşriklerden yüz çevir.”[2]

“Sonra, (ey Rasûlüm) seni dinden bir yol (şeriat) üzere görevli kıldık. Onun için sen, o şeriata uy da ilmi olmayanların arzu ve is­teklerine uyma.” Câsiye, 18.

“Ey Rasûlüm, sana da bu hak Kitab’ı (Kur’ân’ı), kendisinden önceki kitabları hem tasdikçi, hem onların üzerine bir şahid olarak indirdik. O halde sen, ehl-i kitab arasında Allah’ın gönderdiği hü­kümlerle hüküm ver. Sana gelen bu haktan ayrılıp da onların arz­ları arkasından gitme. Ey insanlar! Sizden her bir peygamber için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi tek şeriata bağlı bir ümmet yapardı. Fakat sizi, size verdiği dinle imtihan edip iyiyi kötüden seçmek için sizi serbest bıraktı. O halde siz, hayırlı işler yapmakta birbirinizle yarışın. Sonunda hepinizin dönüşü Al­lah’adır. O gün, din hakkında düştüğünüz ihtilâfları, Allah size ha­ber verecektir.”
“Ve şu emri de indirdik; Aralarında, Allah’ın indirdiği hüküm­lerle hüküm ver. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından, seni şaşırtırlar diye, kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle, başlarına mutlaka bir musibet getirmek di­liyor. Şüphesiz insanların çoğu fâşıktırlar.”[3]

“Ey şanlı Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen şeyleri tamamen tebliğ et. Eğer tebliği tam yapmazsan, Allah’ın peygambe­lik görevini yerine getirmiş olmazsın. Allah, seni insanların zararla­rından koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah, kâfirler topluluğuna
mu­vaffakiyet vermeyecektir.”[4]

Bir başka ilâhî mesaj:

“Ey Rasûlüm! İşte sana, böylece emrimizden bir ruh (Kur’ân) vahyettik. (Halbuki daha önce) Sen kitab nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz, o Kitab’ı bir nûr yaptık. Onunla kullarımızdan dile­diğimize hidâyet vereceğiz ve muhakkak sen, doğru bir yola (islâm’a) çağırıyorsun. O Allah’ın yoluna ki, göklerde ve yerde ne varsa hep onundur.”[5]

“(Ey Rasûlüm!) Eğer senin üzerinde Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir topluluk, seni haktan kesin şaşırtmaya azmetmişti. Aslında onlar, kendilerinden başkalarını saptıramazlar ve sana hiçbir şekilde zarar da veremezler. Hem nasıl zarar verebilirler ki; Allah, sana Kitab’ı ve hikmeti indirdi, daha önce bilmediklerini öğretti. Allah’ın senin üzerindeki lütfü ve ihsanı çok büyüktür.”[6]

Bir başka uyarı:

“Artık yemin ederim, gördüklerinize ve görmediklerinize! Şüp­hesiz o Kur’ân, şerefli bir Peygamber’in (Allah’tan) getirdiği sözdür. O bir şâir sözü değildir. Siz, pek az inanıp tasdik ediyorsunuz. Bir kâhin sözü de değildir. Siz, pek az düşünüyorsunuz. O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer o Peygamber, bazı sözler uydurup bize isnad etmeye kalkışsaydı, elbet onu kuvvetle yakalar ve kendisinden intikam alırdık. Sonra da onun hayat damarlarını kesip atardık. O vakit, sizden kimse buna mâni de olamazdı.”[7]

Bir başka tasdik:

“Ey Rasûlüm de ki: ‘İşte benim yolum (vazifem) budur (Allah’ın dinine davettir). Ben, bir görüş ve anlayış üzere, insanları, Allah’a davet ediyorum. Ben ve bana tâbi olanlar, böyleyiz. Allah’ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben, müşriklerden değilim.”[8]

 Diğer ilâhî tasdik ve şahidlikler:

“Rasûl, kendilerine iyiliği emrediyor, kötülükten nehyediyor; on­lara (nefislerine) haram ettikleri şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağlarını indiriyor.”[9][145]

“Şüphesiz sen, onları, sırât-ı müstakime çağırıyorsun.” Mü’minûn, 73.

“Yasin! Kur’an-ı Hakîm’e yemin olsun ki, şüphesiz sen, dosdoğ­ru bir yol üzerinde (tarafımızca) gönderilmiş peygamberlerdensin. O Kur’ân, Azız ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir.”[10]

“Sen, Allah’a tevekkül et. Şüphesiz sen, apaçık bir hak üzeresın.[11]

“Bugün size, dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı seçtim ve razı oldum.”[12]

“Nün! Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki, muhakkak sen, Rabbinin nimet ve himayesiyle, mecnun değilsin. Ve sana hiç bitmeyen bir sevap var. Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.”[13][149]

Sonra Allah Teâlâ, kıyamet gününde ümmetine karşı O’nun şehâdetini kabul edeceğim haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey müslümanlar, böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hak şahidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahid olsun.”[14][150]

Şüphesiz Allah Teâlâ, ancak içi ve dışıyla adalet ve hak üzere olan, kendisinden tebliğ veya başka konularda adaleti ortadan
kaldı­ran söz ve fiiller çıkmayan kimsenin şahidliğini kabul eder. Çünkü Allah (c.c), O’nun (s.a.v) gizli, açık, bütün hâllerini bilmektedir.

Bu bahsi, Allah Teâlâ’nm, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkındaki şu övgüsüyle bitiriyoruz:

“Rasûlüm! Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olasın diye gön­derdik.”[15]

“Ey Peygamber! Şüphesiz biz, seni (ümmetinden tasdik edip et­meyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirleri Cehennemle) bir korkutucu olarak, hem Allah’a, O’nun iz­niyle bir davetçi ve insanlara nûr saçan bir kandil olarak gönder­dik.”[16]

Aslında düşünen ve anlayanlar için şu iki âyette anlatılanlar, bu konunun halledilmesi için yeterlidir.


[1] Ahzâb, 1-2.

[2] En’âm, 106.

[3] Mâide, 48-49.

[4] Mâide, 67.

[5] Şûra, 52-53.

[6] Nisa, 113.

[7] Hakka, 38-47.

[8] Yusuf, 108.

[9] A’raf, 157.

[10 Yasin, 1-5. (11-1)

[11 Nemi, 79.

[12 Mâide, 3.

[13 Kalem, 1-4.

[14Bakara, 143.

[15 Enbiya, 107.

[16 Ahzâb, 45-46.

[Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık ]

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.