Posts Tagged With: islam

Şeyhin bağımsız tasarruf yetkisinin olmaması

Bir rivayette, Allah Teala’nın “sen sevdiğini hidayete erdiremezsin”(kassas 56) ayeti hakkında, Ebu Hüreyre(radiallahü anh) şöyle demiştir: “Bu ayet Peygamber Efendimiz’in(sallallahü aleyhi vesellem) amcası Ebu Talib’in İslam’a girmesini istemesi üzerine inmiştir”(Tirmizi tefsir, 3188)

Hadisten çıkan netice: Şeyhin bağımsız tasarruf yetkisinin olmaması

Bazı bilgisiz kimseler hata ederek feyzin şeyhlerin elinde olduğuna inanırlar. Bu hadis, bu yanlış fikri düzeltmektedir. Peygamber Efendimiz’in(sallallahü aleyhi vesellem) yetkisi olmadığı yerde, diğerlerinin yetkilerinin olduğu nasıl düşünülebilir? Şeyhin gerçek işi dini yönden faydalı olmaktır. Fakat bu mutlak faydalı olma yetkisi elinde değildir. Bu iş şeyhin elinde değilse, dünyevi işler devamlı onun elinde nasıl olabilir.

Pek çok cahil bu yanlış fikre düşmektedir. Bundan Allah’a sığınırız. Ayrıca böyle durumda olan pek çok cahil, ehlullahin büyün kainatın sahibi olduğuna inanmaktadır. Nassin yol göstermesiyle bunun ıslahı gerekir ve mümkündür.

[Şeyh Eşref Ali Tânevî, Hadislerle tasavvuf, s.60]

Reklamlar
Categories: Tasavvuf | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tasavvuf islâmı/Fıkıh islâmı

TASAVVUF İSLÂMI / FIKIH İSLÂMI
Ebubekir Sifil Hoca

İslam’ın, insanların algı tarzlarına bağlı olarak farklı şekillerde tezahür ettiğini ve bu farklı görünümlerin hepsinin de İslam’dan onay aldığını söyleyebilmek için İslamî disiplinlerden referans aramak, ya bilgisizlikten ya da kötü niyetten kaynaklanan bir tarz-ı harekettir!

Her ne kadar tarihsel ve aktüel vakıalara bakarak bu tarz-ı harekete dayanak arama ameliyesini meşru gösterme eğilimleri var ise de, bizzat İslam’ın sabitelerinin buna ne kadar müsamaha ettiğini irdelemekle bu meselenin can alıcı noktası gündeme getirilmiş olacaktır.

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, İslam’ın Tasavvuf penceresinden farklı, Fıkıh penceresinden farklı göründüğü tezinin makbul addedilebilmesinin önündeki en büyük engel, bizzat bu ekollerin tarihe mal olmuş simalarının ve önde gelen temsilcilerinin duruşlarıdır

O büyük şahsiyetlerin hepsi, Kur’an ve Sünnet’in emirleri/yasakları hayata geçirilmeden Mü’min olunamayacağı noktasının altını çizmekte müttefiktirler.

Her hangi bir Sufî “Tabakât” kitabının taranmasıyla bu söylediğimiz hususun gerçeğe ne ölçüde tekabül ettiği anlaşılabilir.
Burada özellikle Tasavvuf büyüklerinin bu konudaki sözlerinin hatırlanmasında büyük fayda mülahaza ediyoruz.

Aşağıda da üzerinde duracağımız gibi, Zahir/Batın ayrımının belli bir gerçeğin farklı düzlemlerde vurgulanması olarak anlaşılması ve bu iki kategorinin behemehal birbirini tamamlar tarzda mezcedilmesi gerektiğini ortaya koyanların bizzat Tasavvuf büyükleri olması, meseleye getirilmeye çalışılan sathi yaklaşımları kökünden çürütmektedir.

Bir diğer ifadeyle Tasavvuf’tan, modern zamanlara özgü “sofistike” bir “hümanizm” çıkarma gayretlerinin önündeki en büyük engel, yine bizzat Tasavvuf büyüklerinin duruşları, tavırları ve sözleridir.
Öncelikle şunu belirtelim ki, özellikle erken dönemler itibariyle “Şeriat-Tarikat” ikilisi, yani “Zahir-Batın” ilimleri içiçedir ve bu ilimlerin her birinde temayüz etmiş olan büyük simaların ilmî silsileleri, hir iki alanı mezcetmiş üstadlardan süzülüp gelmiştir.
Sözgelimi Tasavvuf büyüklerinden Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî (k.s), hem büyük mutasavvıf Ebû Ali ed-Dekkâk’tan, hem de İbn Fûrek, el-Bâkıllânî ve Ebû İshak el-İsferâînî gibi Hadis ve Kelam ulemasından feyz ve ilim almıştır.
(İbnu’l-Mulakkın, Tabakâtu’l-Evliyâ, 258.)

Yine bu yolun büyüklerinden Habîb el-Acemî, Tabiun’dan el-Hasanu’l-Basrî ve İbn Sîrîn’e yetişmiş ve bunlardan hadis rivayet etmiştir. (İbnu’l-Mulakkın, a.g.e., 182.)

Aşağıda bir eserinden alıntı yapacağımız Ebû Abdirrahman es-Sülemî (k.s), Tasavvuf konusunda olduğu kadar, Tefsir ve Hadis konusunda da söz sahibidir ve bu alanlarda eserler vermiştir. Hakkında “İmam, Hadis hafızı, Muhaddis” nitelemelerinde bulunan ez-Zehebî’nin belirttiğine göre es-Sülemî’nin Tasavvuf konusundaki eserleri 700 cüz, Hadis konusundaki eserleri de 300 cüz hacmindedir. (Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, XVII, 247.)

Bu konudaki örnekler bu yazının hacmine sığmayacak kadar fazladır. Ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için “Tabakât” türü kitapları tavsiye ederek bu örneklere son vermek zorundayız.

Tasavvuf ehlinin “zahirî ilimler”e bakışı

Tasavvuf büyüklerinin, Zahir-Batın ikilisinin birbirinden ayrılmayacağını ve Kur’an ve Sünnet’e uymanın kaçınılmaz bir görev olduğunu gösteren sözlerinden de birkaç örnek zikredelim:
Önce bu yazının başlarında zikrettiğimiz “meşru ihtilaflar” dairesi hakkında Ebû Yezîd [Bâyezîd]-i Bistâmî (k.s)’nin bir sözü ile başlayalım:
“Mücahede’de otuz yılım amelle geçti; bu süre zarfında ilim öğrenmek ve ilme uymaktan daha zor birşeyle karşılaşmadım. Ulemanın ihtilafı olmasaydı (Şer’î delillerin hangisiyle nasıl amel edilmesi gerektiği konusunda) şaşırır kalırdım. Tevhid [Akaid] ile ilgili meseleler dışındaki konularda ulemanın ihtilafı rahmettir. (es-Sülemî, Tabakâtu’s-Sûfiyye, 70.)

“Akıl, emrolunan ve yasaklanan hususlara kendisiyle delil getirilen bir araçtır” şeklindeki sözün sahibi Seriy es-Sakatî (k.s):
“Sünnet’e uygun şekilde yapılan az amel, bid’at işleyerek yapılan çok amelden daha hayırlıdır.” (es-Sülemî, a.g.e., 52.)

el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî (k.s):
“Kulun, dinin kendisine yüklediği görevleri aksatarak veraı araması boşunadır.” (es-Sülemî, a.g.e., 58.)

Hâtem el-Asamm (k.s):
“Cihad üç türlüdür: Birincisi, başkasının bilmeyeceği şekilde şeytanla yaptığın ve onun gücünü kırdığın cihad; ikincisi, aleni olarak farzları yerine getirmek için yaptığın cihad; üçüncüsü ise İslam’ı güçlendirmek için Allah düşmanlarıyla yaptığın cihad.” (es-Sülemî, a.g.e., 96.)

Ahmed b. Ebi’l-Havârî (k.s):
“Sünnet’e ittiba etmeden amel eden kimsenin ameli batıldır.” (es-Sülemî, a.g.e., 101.)

Ehl-i Tasavvuf’un Kelam ve Fıkıh gibi İslamî disiplinler bakımından nerede durduğu sorsuna gelince;
Ehline malum olduğu üzere, Ebû Bekir Muhammed b. İshak el-Kelâbâzî (Gülâbâdî)’nin “et-Ta’arruf” adlı eseri, Mutasavvıflar’ın İslamî disiplinler karşısındaki konum ve tutumunu sistematik ve derli toplu bir biçimde zikreden, hacmi küçük fakat önemli bir çalışmadır. Her ne kadar Ehl-i Tasavvuf’a ait pek çok eserde yukarıdaki tespiti yapmamıza imkân veren malumata, çeşitli konular arasına serpiştirilmiş bir şekilde rastlamak mümkün ise de, onun bu eseri, yukarıda işaret ettiğimiz özelliğiyle ayrı bir öneme sahiptir.

Şimdi el-Kelâbâzî (Gülâbâdî)’nin bu eserinde ortaya konan tespitleri birlikte okuyalım:
Ehl-i Tasavvuf’un Akidevî çizgisi:
el-Kelâbâzî (Gülâbâdî)’nin bu konuda verdiği malumattan hareketle –ki tümünü burada vermek imkânsız olduğu için sadece özet olarak belirtmek durumundayız– şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Ehl-i Tasavvuf’un Akidevî/Kelamî çizgisi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadî kabulleri ile “tam anlamıyla” örtüşmektedir. O kadar ki, Ehl-i Sünnet’in imamları (“Ehl-i Sünnet-i Hâsssa” denen Selef alimleri ile “Ehl-i Sünnet’i Âmme” denen müteahhirun alimler) topluluğu arasındaki birtakım cüz’î ve lafzî görüş ayrılıkları, hemen tamamıyla Ehl-i Tasavvuf’un görüşlerine de yansımış bulunmaktadır. (el-Kelâbâzî, a.g.e., 31-94.)

Ancak her topluluk arasında ifrat ve tefrida kayanlar bulunabileceği gibi, Ehl-i Tasavvuf arasında da zaman zaman bu türlü kaymalar ve sürçmeler görülmesi de bir ölçüde normaldir.

Sözgelimi nasıl Fıkıh mezhebi olarak Hanefîliği tercih etmekle birlikte Akide’de Mu’tezile’nin görüşlerini benimseyenler, yahut Fıkıh mezhebi olarak Hanbelîliği benimsemişken, Akidevî görüşlerinde teşbih ve tecsim inancına kayanlar var ise, Ehl-i Tasavvuf’un yolunu benimseyip de, Akidevî görüşlerinde Ehl-i Sünnet çizginin dışına (Sâlimiyye diye anılan grup örneğinde olduğu gibi) çıkanlar da bulunabilmiştir.

Ancak nasıl Fıkhî mezhep mensupları arasındaki bu türlü kaymalar Fıkhî mezhepler için bir nakisa teşkil etmiyorsa, Tasavvuf ehli arasında görülen bu türlü istisnaî durumlar da Tasavvuf’un aslı ve öğretisi bakımından zedeleyici durum bir arz etmez.

Ehl-i Tasavvuf’un Fıkhî çizgisi:
Fıkıh alanında Mutasavvıfe’nin genel tutumu, Fukaha’nın icma ettiği görüşlerden ayrılmamak, ihtilaflı konularda ise ihtiyata ve azimete en uygun görüşü almak şeklinde tezahür etmektedir.
(İmam eş-Şa’rânî’nin el-Mîzânu’l-Kübrâ’sı, Müçtehid İmamlar arasındaki Fıkhî ihtilafları “azimet-ruhsat” şeklindeki ayrımın içine oturtarak açıklaması bakımından kayda değerdir. Bu meyanda Ebu’l-A’lâ Sâ’id b. Ahmed b. Ebî Bekir er-Râzî’nin –henüz gün yüzüne çıkmamış olan–el-Cem’ Beyne’t-Takvâ ve’l-Fetvâ fî Mühimmâti’d-Dîn ve’d-Dünyâ adlı eseri, sahasında tek denebilecek bir çalışmadır. Bu türlü çalışmaların tespit ve neşredilmesi ile konu hakkındaki şüphelerin ve malumat eksikliklerinin büyük ölçüde giderilebileceği izahtan varestedir.)

İçtihad mertebesine erişmiş olan kimse, Şer’î delillerden kendi içtihadıyla çıkardığı hükümlere göre amel eder; içtihad seviyesine erişmemiş olan ise, ilmine güvendiği bir fakihin fetva ve hükmüne uyar. (el-Kelâbâzî, a.g.e., 95 vd.)

Ehl-i Tasavvuf’un Kelam ve Fıkıh ilimleri hakkındaki tutumu
konusundaki bu kısa malumattan sonra, şimdi de zahirî ilimlerde söz sahibi ulemanın zühd hayatına bakışları ve Ehl-i Tasavvuf ile münasebetleri üzerinde bir nebze duralım.

“Zahir alimleri” ve Tasavvufî hayat

Bilahare sistemleşip “Tasavvuf” adını alacak olan disiplinin ilk öncüleri, hiç kuşkusuz Hz. Peygamber (s.a.)’in terbiyesinde yetişmiş olan Sahabe’dir.

Onlardan sonra gelen kuşak arasında öne çıkan isimler arasında şunları sayabiliriz: Hz. Hüseyin (r.a)’in oğlu Ali Zeynelabidîn, onun oğlu Muhammed el-Bâkır, onun oğlu Ca’fer es-Sâdık, Üveys el-Karenî (ülkemizde Veysel Karanî olarak telaffuz edilir), Herm b. Hayyân, el-Hasan el-Basrî, Ebû Hâzim el-Medînî, Mâlik b. Dînâr, Abdülvâhid b. Zeyd, Utbe el-⁄ulâm, İbrahim b. Edhem, Fudayl b. Iyâd ve oğlu Ali b. Fudayl, Davud et-Tâî, Abdullah b. el-Mübârek, Süfyan es-Sevrî, Süfyan b. Uyeyne…

Burada sadece küçük bir kısmını zikrettiğimiz bu isimlere dikkat edilirse, çoğunluğunun aynı zamanda Fıkıh ve Hadis gibi ilimlerde yed-i tûlâ sahibi oldukları görülür. Hatta bunlar arasında, Müçtehid-i Mutlak derecesini ihraz etmiş olan ve kendi adlarına nisbet edilen Fıkıh mezhebi bulunan –ki bu mezhepler zamanla inkıraza uğramışlardır– simaların mevcudiyeti dikkat çekmektedir.

Şimdi bu büyük zatlardan birkaçının konuyla ilgili tavrını birer-ikişer cümleyle nakledelim:
“Allah’a yemin ederim ki ey insanoğlu, eğer sen Kur’an’ı okur ve ona iman edersen, dünyada hüznün artar, korkun şiddetlenir ve ağlaman çoğalır” diyen ve devamlı hüzün halinde bulunmasından dolayı, görenlerin sanki az önce başına büyük bir bela gelmiş zannettiği (bkz. Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, II, 156) el-Hasanu’l-Basrî, –o “hüzün abidesi”– hakkında ez-Zehebî, “İlim ve amel bakımından yaşadığı dönemin seyyidi idi” der.
(Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 565.)

Yine ez-Zehebî’nin naklettiğine göre onun, birisi evinde, diğeri mescitte olmak üzere iki ayrı ilim halkası vardı. Evindeki özel halkada zühd ve batın ilimleri dışında birşey konuşmaz, mescitteki derslerinde ise Hadis, Fıkıh, Kur’an ilimleri, Lugat ve sair ilim dallarında dersler verirdi. (ez-Zehebî, a.g.e., IV, 579.)

İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin talebeleri arasında –yukarıda isimleri geçen– Abdullah b. el-Mübârek, Dâvud et-Tâî ve Fudayl b. Iyâd gibi zühd ve vera ehli büyük imamlar vardı. (Bkz. el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIV, 250.)

Hatta İmam Ebû Hanîfe’nin şöyle dediği nakledilir: “(Hal ehli) ulemanın tutumunun ve güzel ahvalinin nakledilmesi bana Fıkh’ın pek çok bahsinden daha sevimli gelir. Çünkü bu nakillerde onların adabı anlatılmaktadır.”
(Abdülfettâh Ebû Gudde, el-Hâris el-Muhâsibî’nin “Risâletu’l-Müsterşidîn”ine yazdığı takdim yazısı, 3-4.

Süfyân b. Uyeyne şöyle demiştir: “Bir yerde salih zatlar zikredildiği zaman oraya rahmet iner.” (A.g.e., 4.)

Selef alimlerinden pek çok büyük imam, meclislerinde gıyaben salih zatlar zikredildiğinde, onlara duydukları edepten dolayı toparlanır ve oturuşlarına dikkat ederlerdi. (A.g.e., aynı yer.)
İmam Ahmed b. Hanbel’in –bilindiği gibi– zühd hayatıyla ilgili hadisleri topladığı Kitâbu’z-Zühd adlı bir eseri vardır. İlginçtir, tarihte ve günümüzde Ehl-i Tasavvuf karşısındaki ifrat tutumlarıyla öne çıkan bir kısım Hanbelî ve Vehhabîler’in aksine, bu büyük imam da salih zatlara karşı edepde kusur etmeyenlerdendir. Birgün hafifçe yan yatmış bir vaziyette otururken, yanında, salih zatlardan olan İbrahim b. Tahmân’ın adı zikredildiği zaman hemen doğrulmuş ve “Salih zatlar zikredilirken bizim yan yatmamız uygun değildir” demiştir. (A.g.e., aynı yer.)

Ehl-i Beyt imamlarından, Hz. Hüseyin (r.a)’in torunu Muhammed el-Bâkır:
“Allah’ın dininin özü kimin kalbine girerse, o kişinin kalbi ondan başkasından arınır ve sadece onunla meşgul olur. Dünya dediğin nedir? Ha var, ha yok! Dünya, bindiğin binek, giydiğin elbise ve evlendiğin kadından başka nedir?”
(ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 405.)

Yine Ehl-i Beyt imamlarından, Muhammed el-Bâkır’ın oğlu Ca’fer es-Sâdık:
“Takva’dan daha üstün bir azık, suskunluktan daha güzel bir hal, cehaletten daha zararlı bir düşman ve yalandan daha onmaz bir hastalık yoktur.” (Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, III, 228.)

Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem anlatıyor:
“Birgün oturmuş abidler ve zahidler hakkında konuşuyorduk. Söz Zünnûn el-Mısrî’ye geldi. Tam o esnada içeriye Ömer b. Nübâte girdi. Ne konuştuğumuzu sordu, biz de abidler va zahidler hakkında konuştuğumuzu söyledik. Şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki Muhammed b. İdris eş-Şâfi’î’den daha fasih konuşan ve daha fazla vera sahibi olan birisini görmedim. Ben, o ve el-Hâris b. Lebîd Safâ’ya çıkmıştık. el-Hâris, “Bu, ayrım günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik” (77/el-Mürselât, 38) ayetini okudu. eş-Şâfi’î’nin sarsıldığını ve hıçkırarak ağladığını gördüm. Bir süre sonra şöyle dua etti:
“İlahi! Yalancıların ahiretteki yerinden ve gafillerin yüz çevirmesinden sana sığınırım. İlahi! Ariflerin kalpleri sana boyun eğmiş ve müştakların kalpleri seninle dolmuştur. İlahi! Cömertliğinden bana ihsanda bulun, merhametinin örtüsüyle benim kusurlarımı ört, ilahi kereminle beni affet ey merhametlilerin en merhametlisi!”
(Fahruddîn er-Râzî, Menâkıbu’l-İmâm eş-Şâfi’î, 311.)

Bu olayı anlatan Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem’in söylemek istediği, İmam eş-Şâfi’î’nin abidlik ve zahidlik yönünün de Zünnûn ve diğer abid/zahidlerle birlikte anılması gerektiğidir.

Süfyân es-Sevrî –ki Hadis, Fıkıh gibi ilimlerde “imam” olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yoktur ve hatta kendisinin bile kendisi gibi birisini görmediği, döneminin alimleri tarafından söylenmiştir– Fudayl b. Iyâd ile ilmî müzakerelerde bulunduktan, nasihatleştikten ve beraberce ağladıktan sonra şöyle demiştir:
“Bu meclisimizin, bereket bakımından meclislerimizin en önemlisi olmasını umarım.” (ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, VII, 268.)

“Zahirî ilimler”de parmakla gösterilen büyük simalardan sadece birkaçının zühd hayatı ve zahidler hakkındaki tutumuna ilişkin olarak burada verdiğimiz örnekler –tıpkı daha önce zikrettiklerimizde olduğu gibi– konu hakkında zikredilebilecek binlerce örneğin sadece çok cüz’î bir kısmını teşkil etmektedir ve –yine daha önce belirttiğimiz gibi– “Tabakât” ve “Terâcim” kitapları bu tür ibretamiz vakaların anlatımıyla doludur.

Bütün bu anlatılanların şu noktanın tebellür etmesine yardımcı olacağını umuyoruz: İslam tarihinde Tasavvuf karşıtı akımların boy göstermesinden önce “zahirî ilimler”de isim yapmış ulemanın Tasavvuf’a karşı olumsuz herhangi bir tavrı söz konusu olmadığı gibi, zahir/batın ayrımının da keskin çizgilerle birbirinden ayrıldığını söylemek mümkün değildir.

Bir başka deyişle, genel olarak bir hadisçi ya da fakih aynı zamanda abid ve zahid; zühd hayatında öne çıkmış bir abid de aynı zamanda hadisçi ve fakih idi. Dolayısıyla onların anladığı ve uyguladığı İslam, hiç bir zaman bugün yapılmaya çalışıldığı gibi birbirinden alabildiğine farklı tezahürleri olan farklı anlayışları ifade etmiyordu.

Hz. Peygamber (s.a.v)’den Sahabe’ye, onlardan Tabiun’a ve daha sonraki nesillere süzülerek gelen sahih İslam anlayışındaki zahir-batın dengesi, İslamî ilimlerin Fıkıh, Kelam, Hadis, Tefsir, Tasavvuf gibi sistematik disiplinlere dönüşmesinden sonra hem zahirî ilimlerde, hem de batınî ilimlerde zirve noktasına ulaşmış olan –kelimenin gerçek anlamıyla– “alim” zatlarda tecessüm etmiştir.

Bunlara örnek olarak, muhtelif mezheplere mensup ulema arasında el-Gazzâlî, en-Nevevî, Fahruddîn er-Râzî, Takiyyuddîn es-Sübkî ve oğlu Tâcuddîn es-Sübkî, Veliyyüddîn el-Irâkî ve oğlu Zeynuddîn el-Irâkî, Cemâluddîn ez-Zeyla’î, Kemâluddîn İbnu’l-Humâm, Sirâcuddîn İbnu’l-Mulakkın, Ali el-Karî, Celaluddîn es-Suyûtî, Abdülvehhâb eş-Şa’rânî, Muhammed Zâhid el-Kevserî ve daha binlerce isim sayılabilir.

Bütün bu dev simalar, zahir ilimlerde otorite oldukları kadar, batınî ilimlerde ve zühd hayatında da etraflarını aydınlatan birer ışık olmuşlardır.

Gerek Sûfiyye’ye, gerekse Hadis ve Fıkıh alimlerine mahsus “Tabakât” kitaplarında, bu türden “zü’l-cenâheyn” alimler hakkında alabildiğine zengin malumat mevcuttur.

“Ilımlı İslam” mı?

Bu yazı boyunca ortaya koymaya çalıştığımız zahir-batın birlikteliğine ve her iki kesimde önderliğini kabul ettirmiş alimlerin İslam anlayışlarının birbirinden farklı olmadığı hususuna şöyle bir muhtemel itiraz ileri sürülebilir:
“Madem ki zahir ulemasının temsil ettiği İslam ile batın ulemasının temsil ettiği İslam arasında herhangi bir fark yoktur; o halde zahir ulemasına nazaran batın ulemasının İslam anlayışının “daha yumuşak ve daha insancıl” olduğu kanaati nereden beslenmiştir?”
Böyle bir itirazın, her iki kesim alimlerinin tutumları hakkında sağlıklı bilgilere dayanmayan, “imajinatif” bir yanılgıdan kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Zira Tasavvuf büyüklerinin, Hadis ve Fıkıh ile bağdaşmayan bir zühd hayatını reddettiği, yanlış bulduğu nasıl bir hakikat ise, pek çok zahir ulemasının da, zühd, takva, vera, ihlas… üzerine bina edilen “iç denge” olmadan, zahirî ilimleri sadece “bilmek”le Yüce Allah’ın murad ettiği ve razı olduğu İslamî yaşantıya ulaşılamayacağı konusundaki uyarıları da aynı derecede hakikattir ve dikkate alınmalıdır.

Yukarıdaki türden itirazların, meselenin –hangi cenah adına olursa olsun– tek taraflı ve yanlı biçimde algılanmasından ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığında kuşku yoktur.

Hele “Tasavvuf İslamı-Fıkıh İslamı”, yahut “Türk Müslümanlığı-Arap Müslümanlığı” gibi bilgi eksikliğinden kaynaklanan, tamamen spekülatif ve ağırlıklı olarak imajinatif kavramları öne çıkararak İslamî meseleler hakkında söz söylemek, –kimse kusura bakmasın ama– bu devasa kültür mirası karşısında “ukalalık” etmekten başka bir şey değildir!

Kur’an ve Sünnet’te tecessüm eden ilahî vahyin somut tezahürü söz konusu olduğunda birkaç türlü İslam anlayışının ortaya çıktığının görüldüğü şeklindeki iddianın açılımlarından birisi de şöyle:
“Hanefî-Maturîdî çizginin temsil ettiği İslam anlayışı, Şafiî-Eş’arî çizginin temsil ettiği İslam anlayışına kıyasla daha “ılımlı” ve çağın şartlarına uyum bakımından daha elverişli bir duruşu ifade etmektedir.”

Böyle bir tesbitin iler tutar tarafının bulunmadığı ve hiçbir ilmî veriye dayanmadığı konusunda uzun boylu tahlillere girişmenin gereksiz olduğunu düşünüyoruz. Bununla birlikte bu nokta hakkında birkaç şey söylemeden geçmenin de, konuyu bir tarafıyla eksik bırakmak anlamına geleceği için uygun olmayacağı ortadadır.
Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Tasavvufî çizgiyi Fıkıh ve Hadis’ten bağımsız, “ılımlı”, “hümanist”, “sofistike” İslam anlayışının temsilcisi olarak görenler ciddi bir yanılgı içindedirler. Zira Tasavvufî geleneğin yetiştirdiği büyük simalar arasında Şafiî-Eş’arî çizgiyi benimseyenlerin sayısı hiç te azımsanamayacak boyutlardadır. el-Gazzâlî’den tutunuz, Fahruddîn er-Râzî’ye, es-Suyûtî’ye, eş-Şa’rânî’ye kadar pek çok ünlü mutasavvıf bu çizginin müntesibidirler.

Buna mukabil Hanefî-Maturîdî çizginin yetiştirdiği pek çok ünlü sima da, Tasavvuf müntesibi değildir. Ebû Ca’fer et-Tahâvî’den Bedruddîn el-Aynî’ye kadar birçok Hanefî muhaddis ve fakihin adı bu meyanda zikredilebilir. Her ne kadar bu söylediğimiz, Hanefî-Maturîdî çizgideki bu alimlerin Tasavvuf karşıtı bir tutum içinde olduklarını göstermez ise de, burada bizim için önemli olan, bunların meşrep olarak Mutasavvıf olmadığı gerçeğidir.

Şimdi sormak durumundayız:
Yukarıdaki iki gruptan Şafiî-Eş’arî çizgideki Mutasavvıflar mı, yoksa Ehl-i Tasavvuf olmadıkları halde Hanefî-Maturîdî çizgide yer alanlar mı “ılımlı” ve “hümanist” İslam’ı temsil etmektedirler?
Bu sorunun cevabı, tarih boyunca birkaç türlü İslam anlayışının sergilenegeldiğini söyleyenlerin haklılık payını (!) ortaya çıkarması bakımından son derece önemlidir.

Akidevî ihtilaflar ve “kültürel zenginlik”

Bir de tarih içinde, özellikle de erken dönemlerde ortaya çıkmış olan Kelamî fırkaların temsil ettiği İslam anlayışlarının bir “zenginlik” olarak algılanması gerektiği tezi üzerinde biraz duralım.
Burada kastedilen, Mu’tezile, Haricîler, Mürcie… gibi “bid’at fırkalar”ın ortaya koyduğu anlayışın da yanlışlanmaması gerektiğidir.
Ancak burada meseleye “inanç” boyutu müdahil olduğu için bu noktada alabildiğine hassas olmak durumundayız. Zira eğer bu fırkaların tümünün benimsediği –birbirinden farklı– inanç esaslarının hepsinin de doğru olduğunu söylersek, bunun, aslında bu itikadî mezheplerin tümünün yanlış olduğunu tersinden söylemekten hiçbir farkı yoktur.

Zira mesela kabir azabı, şefaat, sırat, mizan, evliyanın kerameti… gibi hususlar ya vardır, ya yoktur. Bunlara “vardır” derseniz, “yoktur” diyenleri yanlışlamış; “yoktur” derseniz, “vardır” diyenlerle taban tabana ters düşmüş olursunuz.

Keza Allah Teala hakkında inanılması caiz olan ve olmayan hususlar, Sahabe’nin konumu, Sünnet’in/hadislerin bağlayıcılığı… gibi pek çok konu da aynı minval üzere değerlendirilmelidir.
Şu halde burada bir tercih yapmak ve bütün bu fırkalar içinde sadece birisinin doğruya isabet ettiğini, diğerlerinin ise yanıldığını söylemek durumundasınız. Bunu yaptığınız zaman da, “birkaç türlü İslam anlayışının bulunduğu ve bunların tümünün doğru olduğu” şeklindeki anlayıştan sıyrılıp, zorunlu olarak “Ehl-i Sünnet–Ehl-i Bid’at” ayrımına gelirsiniz ki bu da, Ehl-i Sünnet dışındaki bu fırkaların yanılgıya düştüğünün ve ana caddeden ayrıldığının ikrarı demektir…

Sonuç olarak, neresinden bakarsak bakalım, “birkaç türlü İslam anlayışı” bulunduğunu söyleyenlerin bu iddiası, daha önce de söylediğimiz gibi ya bilgi eksikliğinden, ya da vakıanın bilinçli bir şekilde çarpıtılması maksadından kaynaklanmaktadır. Tarihe ve olaylara şuurlu olarak ve Müslümanca bakılabildiğinde böyle bir iddianın ciddiye alınır tarafının bulunmadığı rahatlıkla görülecektir..

Categories: Tasavvuf | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sünnetin delil oluşu (3)

Üçüncü Grup Ayetler:

Bu gruptaki âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v)’e emir ve nehiylerinde mutlak olarak uymanın vâcib, O’na ita­atin Allah’a itaat olduğunu gösteren, kendisine muhalefetten ve sün­netini değiştirmekten sakındıran âyet-i kerîmelerdir.

Allah Teâîâ, buyurmuştur ki: “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki, merhamet olunasınız.”[1]
“De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirir­seniz (şüphesiz bilin ki) Allah kâfirleri sevmez.”[2]

“Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Dinlediğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde, işittik diyenler gi­bi olmayın.”[3]

“Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin. İsyandan sakının. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, biliniz ki, Rasûlümüze düşen, sadece apaçık tebliğdir.”[4]

“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; yoksa dağılırsınız ve gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah, sabredenler­le beraberdir.”[5]

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Peygambere de itaat edin. (İnkâr ve isyanlarla) amellerinizi boşa çıkarmayın.”[6]

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü’l-emre (idarecilere) de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilâfa düştüğünüzde, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Al­lah’a ve Rasûlü’ne götürün. Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve sonuç olarak daha güzeldir.”[7]

Kâd-ı Iyâz (544)1149), Atâ’dan, İbn Abdilberr (463/1071) Beyâni’l-İlim’de ve Beyhakî (458/1066) el-Medhal’de Meymun b. Mihran’dan, şunu rivayet etmişlerdir: “Bir dâvayı Allah’a götür­mek, onu Kitabı’na arzetmektir.”

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Alimlerin bir kısmı, âyette geçen ulü’l-emirden maksadın, Rasûlullah’ın düşmanı takibe gönder­diği seriyyelerin başındaki insanlar olduğunu söylemiştir. En doğru­sunu Allah bilir. Bize verilen haber böyle. Allah daha iyisini bilir; bu, şöyle diyenin sözüne benziyor: ‘Mekke civarında yaşayan Araplar, disiplinli yönetim bilmezlerdi. Bir idarî disiplin içinde, bazısının di­ğerlerine itaat etmesini gururlarına yediremezlerdi. Allah Rasûlü’ne itaatle boyun eğdiklerinde, bu itaati, Rasûlullah’tan başkası için uy­gun görmüyorlardı. Bunun için Rasûlullah’ın başlarına tayin ettiği idarecilere itaat etmeleri emredildi. Bu, mutlak mânâda bir itaat de­ğildir. Kendileri ve idareciler için istisnaları vardır. Bunun için: ‘Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz,, onu, Allah’a ve Rasûlü’ne götürün (onların talimatına göre halledin)’ buyurdu.” Al­lah, en doğrusunu bilir. Ulü’l-emre itaatten sonra böyle emir verilme­si, onlarla halk arasında bazı anlaşmazlıkların olacağını ve bunun hâl çaresinin, Allah ve Rasûlü’ne götürmek olduğunu gösteriyor ve âyet şunu da ifade ediyor: İhtilâfa düştüğünüz zaman, bu konuda Al­lah ve Rasûlü’nün hükmünü biliyorsanız, onlara arzedin; eğer bilmi­yorsanız, yanına vardığınızda Rasûlullah’a veya sizden onunla bulu­şan birisine sorun. Çünkü bu, kimsenin itiraz etmediği bir farzdır. Ayet-i kerîme’de: “Allah ve Rasûlü, herhangi bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadın için o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”[8] buyuruhnuştur.

Rasûlullah (s.a.v)’ın vefatından sonra, bu şekil bir çekişmeye düşen kimse, meseleyi, önce Allah’ın (Kitabı’nda getirdiği) hükmüne, sonra da Rasûlü’nün (sünnetiyle ortaya koyduğu) kararına götürür. Eğer o konuda, Kitab ve sünnette veya herhangi birinde bir hüküm ve açıklama yoksa, başka âyet-i kerîmelerde belirtildiği gibi Kitab ve sünnete dayanarak kıyasa gider.[9]

Hafız İbn Hâcer (852/1448), Fethu’l-Bâri adlı eserinde, önce ulemânın, âyette bahsedilen ulül-emrin kimler olduğu hakkındaki ihtilâflarını açıklıyor ve ulü’l-emr, idareciler mi yoksa âlimler midir? görüşleri içerisinden birinci gurubun tercihe şayan olduğunu belirtip bir önceki âyetin de buna delâlet ettiğini söylüyor. Bu âyet şudur: “Allah size, mutlaka, emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde, adaletle hükmetmenizi emreder.”[10]

Daha sonra şunları naklediyor: Âyet-i kerîme’de, hakikatte ita­at edilen sadece Allah Teâlâ olmakla birlikte ”Allah’a itaat edin,” şeklinde itaat fiilinin tekrar edilmesi ve bunun ulü’l-emr için ayrıca kullanılmaması, mükellef olunan şeylerin kaynağının sadece Kur’ân ve sünnet olduğunu göstermek içindir. Sanki şöyle denilmiş oluyor:

“Kur’ân’ın size emrettiği konularda, Allah’a itaat edin. Ayrıca Kur’ân’dan açıkladığı konularda ve sünnetiyle ortaya koyduğu
hu­suslarda Peygambere de itaat edin.”

Yahut âyetin mânâsı şöyle olur:
“Tilâvetiyle ibâdet yapılan vahiyle (Kur’ân’la), size emrettiği şeylerde Allah’a itaat edin ve Kur’ân olmayan vahiyle (sünnetle), size emrettiği şeylerde de Peygambere itaat edin…”

Tâbiîn’den bir zâtın, Benî Ümeyye idarecilerinden birine verdiği cevap ne kadar güzeldir. İdareci, kendisine: “Allah Teâlâ, ‘ve sizden olan idarecilere itaat edin,’ âyetinde sizin bize itaat etmenizi emret­miyor mu?” diye sorunca, o zât:

“Hayır, siz, hakka muhalefet ettiğiniz için size itaat ortadan kalkmıştır. Çünkü, aynı âyetin devamında: ‘Herhangi bir konuda
an­laşmazlığa düşerseniz -eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız-onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürün,’ buyurulmaktadır.[11]  Sizse bunu yapmadınız,” demiştir.[12]

Şerefüddîn et-Tayyîbî (743 h.), demiştir ki:[13] “Allah Teâlâ: ‘Peygambere itaat ediniz/ buyururken, itaat ediniz fiilini ikinci kez zikretti ki, Hz, Peygambere mutlak ve müstakil olarak itaatin vâcib olduğu anlaşılsın. Fakat ulü’l-emir’de aynı emir tekrarlanmadı. Al­lah Teâlâ, bununla, idareciler içinde kendisine itaatin vâcib olmaya­cağı kimselerin de bulunabileceğine işaret etmiş ve bu: Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüz zaman, onu, Allah ve Rasûlü’ne götürünüz,’âyetiyle açıklamıştır.”

Âyette, sanki şöyle denilmiş oluyor: “Eğer idarecileriniz, hakka uymazlarsa, onlara itaat etmeyin ve ihtilâfa düştüğünüz şeyi (hallet­mek için) Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmüne müracaat edin.”

Îbnu’l-Kayyım (751/1350), demiştir ki: “Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü’ne itaati emretti. Peygambere emrettiklerini, Kitab’a (Kur’ân’a) arzetmeksizin, bizatihi kendisine itaatin vâcib olduğunu bildirmek için ‘Peygambere de itaat ediniz,’ buyurarak ‘itaat’ emrini tekrarladı. Hz. Peygamber (s.a.v), bir emir verdiği zaman, o emir Kur’ân’da bulunsun bulunmasın, mutlak ve müstakil olarak kendisi­ne itaatin vâcib olduğunu bildirdi. Çünkü O’na Kitab ve beraberinde benzeri değerde sünnet verilmiştir.

Allah Teâlâ, ulü’l-emre müstakil olarak itaati emretmedi. Aksi­ne fiili hazfedip onlara itaati, Peygambere itaatin içinde emretti. Bu­nunla onlara, ancak Peygamberin itaatine bağlı olarak itaat edilece­ğini, onlardan, Peygamberin taatine uygun emir verene itaatin vâcib; onun getirdiği hükümlerin tersine emir verenlere hiçbir şekilde itaat etmenin gerekmeyeceğini bildirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), sahih hadislerinde şöyle buyurmuştur:

Yaratana isyanda, kula itaat yoktur:’[14] ‘İtaat ancak hayırda olur.’[15]

İdareciler hakkında: ‘Sizden kim, bir günahı emrederse, asla kendisine kulak verilmez ve itaat edilmez,’[16] buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v)’e, başlarındaki komutan ateşe girmelerini emretmiş, ona girmek isteyen bazı kimseler kendisine haber verilince:
‘Eğer ona girselerdi, bir daha ondan çıkamaz, Cehennemde de ondan kurtulamazlardı,’[17] buyurmuştur.

Halbuki onlar, ateşe, komutanlarına bir itaat olarak giriyorlar­dı ve bu emre uymanın, kendilerine vâcib olduğunu zannediyorlardı.

Fakat onlar, yanlış ve noksan içtihad yaptılar, Allah’a isyan olan bir emre uymaya kalktılar, Rasûlullah (s.a.v)’tan o konuda bir emir gelmemesine ve dinde de bu iş yasak olmasına rağmen onlar, her konuda emre itaat gerekir, fikrine vardılar; böylece içtihadlarında hata ve acze düştüler. ‘Bu yaptığımız, Allah ve Rasûlü’ne bir itaat midir, yoksa değil midir?’ diye hiç araştırmaksızın, nefislerine azap etmeye ve onu helake kalkıştılar. Onlar, bunu bilmediklerinden de ol­sa, emre itaat ediyoruz diye yaptılar. Sonunda, yukarıdaki tehditle karşılaştılar. Bunun yanında bir de Allah’ın, Peygamberiyle gönder­diklerine apaçık ters düşen konularda, bir başkasına itaat eden kim­senin hâlini düşün!..

‘Sonra Allah Teâlâ, rnü’minlere -eğer imanlarında sâdık iseler-anlaşmazlığâ düştükleri şeyleri, Allah ve Rasûlü’ne götürmelerini emretti ve böyle yapmalarının, dünyada kendileri için daha hayırlı, âhirette de sonucun daha güzel olacağını bildirdi.’

‘Bu âyet-i kerime, birçok şeye işaret etmektedir:

1- Mü’minler, bazen muhtelif konularda ihtilâf ve anlaşmazlığa düşebilirler; ancak bununla, imandan çıkmış olmazlar.

. 2- Âyet-i kerîme’de: ‘Herhangi bir şeyde çekişmeye düşerseniz…’ şeklindeki şartın, umumîlik ifade eden bir kelime ile zikredilmesi, küçük-büyük, açık-gizli, mü’minlerin anlaşmazlığa düştüğü herşeyi içine almaktadır. Şayet anlaşmazlığa düşülen şeylerin hükmü, Al­lah’ın Kitabı’nda ve Rasûlü’nün sünnetinde açıklanmasaydı veya bunlar kâfi gelmeseydi Allah, onlara götürme emrini vermezdi. Çün­kü Allah Teâlâ’nın, bir anlaşmazlık olunca, onu bu çekişmeyi halle­demeyecek bir mercie götürmeyi emretmesi mümkün değildir.

3-  Ümmet, dâvayı Allah’a götürmenin, O’nun Kitabı’na arzet-mek, Rasûlullah (s.a.v)’a götürmenin ise hayatta iken kendisine, ve­fatından sonra da sünnetine arzetmek olduğuna icmâ etmişlerdir.

4- Allah Teâlâ, herhangi bir anlaşmazlık hâlinde, meseleyi Allah ve Rasûlü’ne götürmeyi, imanın bir gereği ve zarureti yapmıştır. Öyle ki, bu arz yapılmayınca iman da ortadan kalkacaktır. Bir şeyi gerektiren sebebin yok olmasıyla, ona bağlı olanın da yok olması gibi. Özellikle bu iki şey arasındaki mülâzemet ve gereklilik daha kuv­vetlidir. Çünkü bu, iki taraflıdır. Onlardan birisi yok olursa, diğeri de ortadan kalkacak durumdadır.

Sonra Allah Teâlâ, meseleyi, Allah ve Rasûlü’ne arzetmenin, kendileri için daha hayırlı ve sonuç olarak da daha güzel olduğunu bildirmiştir.”[18]

Allah, kendisine rahmet etsin; müellif, kitabında çok güzel pit ve çok doğru izahlarda bulunmuştur. Rasûlullah (s.a.v)’a itaati emreden âyetleri sunmaya devam edelim:

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Ey iman edenler! Sizi hayat ve­ren şeye çağırdıklarında, Allah’a ve Rasûlü’ne icabet edin. Biliniz ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Şüphesiz O’nun huzu­runda hasredileceksiniz.”[19]

“Biz, her peygamberi, -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı çok fazla affedici, esirgeyici bulurlardı.”[20]
“Peygamber size neyi verdi ise onu alıp yapın; sizi neden sakın­dırdı ise ondan da sakınıp kaçın.”[21]

“Kim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse işte onlar, Allah’ın ken­dilerine lütûflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”[22]

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Al­lah, işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim, Allah ve Rasûlü’ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”[23]

“Muhakkak ki sana bîat edenler, ancak Allah’a biat etmektedir­ler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah, ona büyük bir mükâfat verecektir.”[24]

“Biz, seni insanlara Peygamber olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter. Kim, Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına koruyucu ve gözetici gönder­medik.”[25]

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, yukarıdaki son iki âyette, onların Hz. Peygamber (s.a.v)’e bey’atlarının kendine yapılan bey’at, ona itaatlerinin de kendine yapılan itaat olduğunu bildirmiştir.”[26]

Yine Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Kim, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koya­caktır. Onlar, orada devamlı kalacaklardır. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah ve Peygamberi’ne isyan eder ve Allah’ın koydu­ğu sınırları aşarsa, Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.”[27]

“(Ey müzminleri) Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek (savaştan veya baş­ka bir işten) sıvışıp gidenleri, muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu se­beple, O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesin­den veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsın­lar.”[28]

“Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim, Peygambere karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola girerse, onu, gi­diği yolda ve sapıklıkta bırakırız; âhirette de Cehenneme sokarız. O, ne kötü bir yerdir.”[29]

“Kim, Allah’a ve Peygamberi’ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.”[30]

“Şu muhakkak ki Allah, kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onla­ra çılgın bir azap hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî olarak kalacak­lar, kendilerini koruyacak ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklar­dır. Yüzleri ateşte eurilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke, Allah’a itaat etseydik. Peygambere de itaat etseydik,’ derler.”[31]

“inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğ ru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin. (İnkâr ve is­yanla) amellerinizi boşa çıkarmayın.”[32]


[1] Âl-iİmran, 132.

[2] Âl-iİmran, 32.

[3] Enfal, 20-21.

[4] Mâide, 92.

[5] Enfal, 46.

[6]Muhammed, 33.

[7] Nisa, 58.

[8] Ahzâb, 36.

[9]Şafiî, Risale, 78-81.

[10] Nisa, 58.

[11] Nisa, 59.

[12] Keşşaf, I, 535 (Bahsedilen Tâbiî’nin Ebû Hazim, idarecinin de Mesieme b. Abdilmelik olduğu zikredilmektedir. Müt.)

[13] Bu zat, Keşşafa yazdığı Fütûhu’l-Gayb fi’l-Keşfi an  Gınâî’r-Rayb adlı altı ciltlik haşiyesi ile meşhur bir ehl-i sünnet âlimidir. (Bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, II, 549. Müt.)

[14] Müslim, îmâret, 39; Ebû Dâvud, Cihad, 87; Nesâî, Bey’ât, 34.

[15] Buhârî, Ahkâm, 4; Müslim, İmaret, 40.

[16] Buhârî, Ahkâm, 4; Ebû Dâvud, 87.

[17] Nesâî,Bey’ât:,34.

[18] İbn Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkiîn, I. 54.

[19] Enfal, 24.

[20] Nisa, 64.

[21]Haşr, 7.

[22] Nisa, 69.

[23]Ahzâb, 70-71.

[24] Fetih, 10.

[25] Nisa, 79-80.

[26]Şâfii, Risale, 82.

[27] Nisa, 13, 14.

[28] Nûr, 63.

[29]Nisa, 115.

[30] Enfal, 13.

[31] Ahzab, 64-65.

[32] Muhammed, 32-33.

[Sünnetin delil oluşu, Abdülgani Abdülhalık ]

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Malik (ra): “NASIL ondan(Allahtan) kaldırılmıştır”

İmam-ı Beyhaki (rahimehullah): İbn Vehb demiştir ki:

“Biz İmam Malik’in yanında idik. Bir adam geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! [Rahman arş’a istiva etti] Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. İmam Malik (r.a.) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı, sonra başını kaldırdı ve dedi ki: “Rahman Arş’a istiva etti. Tıpkı kendisini vasfettiği gibi. Bu bakımdan “nasıl” diye sorulmaz. Çünkü “nasıl” ondan kaldırılmıştır. Sen çirkin (kötü) ve bid’at sahibi birisin. Çıkarın onu.” ve adam kovuldu.
(Beyhaki sahih bir isnadla İbn Vehb’ten rivayet etmiştir ve Yahya bin Yahya’dan da rivayet etmiştir ve lafızları şöyledir: ”istiva mechul değildir, keyfiyetin ALLAH U TEÂLÂ’YA isnadı akıl işi değildir, ona iman vacibtir, ondan sormak da BİDATTİR.”)

أخبرنا أبو عبد الله الحافظ ، أخبرني أحمد بن محمد بن إسماعيل بن مهران ، حَدَّثَنَا أبي ، حدثنا أبو الربيع ابن أخي رشدين بن سعد قال : سمعت عبد الله بن وهب ، يقول : كنا عند مالك بن أنس فدخل رجل ، فقال : يا أبا عبد الله {الرحمن على
العرش استوى} كيف استواؤه ؟ قال : فأطرق مالك وأخذته الرحضاء} ثم رفع رأسه فقال : {الرحمن على العرش استوى} كما وصف نفسه ، ولا يقال : كيف ، وكيف عنه مرفوع ، وأنت رجل سوء صاحب بدعة ، أخرجوه . قال : فأخرج الرجل

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ibn Abdilber ve Akaid bahsi (3+4)

Tevil’in nerede yapılacağını bilmeyen mücessim cahiller, Allah bilir şimdi İbn Abdilber için de SIFAT İPTALCİSİ diyecekler!

İbn Abdilber:

”Allah u Teâlâ güler sözünün manası, yani bu durumda( ikisini cennete koyarak) kuluna merhamet eder. Allah u Teâlâ kulunu şefkat, merhamet, rahmet ve rahatlıkla karşılar. Allah güler sözü mecazi manadadır.”
Kaynak: (et-Temhid/18.cild/345.sayfa)

———————————————————

İBN ABDİLBER (rahimehullah) TAM BU NOKTADA SELEFÎ-VEHHABİLERİN ASIL GÖRÜŞÜ OLAN MÜCESSİM VE MÜŞEBBİHELİĞİ ANLATIYOR VE SELEFÎ-VEHHABİLERİN EHLİSÜNNETE SIFAT İPTALCİSİ DEDİKLERİ SÖZÜNE REDDİYE OLARAK ŞUNLARI NAKLEDİYOR.

Ebu Ömer dedi ki:
Ehlisünnet âlimleri, Kuran-ı Kerim ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etme, iman etme ve hakiki manası üzere olup mecâz olmadığı konusunda icma etmişlerdir.

Ancak, bu âlimler keyfiyet isnad etmezler ve hiçbir sıfatı sınırlamazlar!

Ama bidat ehli, Cehmiyye ve Mutezile’nin hepsi ve haricilerin hepsi sıfatları inkâr eder ve hiçbir sıfatı hakikati üzerine hamletmezler. Bu sıfatları kabul edenlerin müşebbih olduklarını zannederler. Bunlar; sıfatları kabul edip, isnad edenlerin yanında mabudu nefyedenler olarak tanımlanırlar. Doğru olan, Allah’ın kitabının ve Resulünün de (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinin söylediğini söyleyenlerdir. Onlar da Ehlisünnet vel cemaat imamlarıdır. Allah’a şükürler olsun.

Harmele bin Yahya rivayet etti dedi ki: Abdullah bin Vehb’i duydum diyordu ki; Malik bin Enes’i duydum şöyle diyordu: ”Kim ki Rabbi’ni şöyle vasıflarla vasıflarsa
Örneğin; [Yahudîler, «Allah’ın eli bağlıdır,» dediler.] bu ayeti okuyup eliyle boynuna işaret ederse ve diğer bir ayet-i kerime olan [O, her şeyi işitir ve görür.] deyip kulaklarına ve gözlerine ve ya bedeninden herhangi bir yerine işaret ederse, o işaret ettiği yeri kesilir. Çünkü o Allah’ı kendi nefsine benzetmiş olur.

Kaynak: (et-Temhid/18.cild/346-347.sayfa)

Ibn Abdilber ve akaid bahsinin önceki bölümleri:
1) https://islamkalesi.wordpress.com/2013/07/28/ibn-abdilber-ve-akaid-bahsi-1/
2
https://islamkalesi.wordpress.com/2013/08/11/ibn-abdilber-ve-akaid-bahsi2/

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Nevevi ve teravih

“Teravihin rekat sayısı hakkında alimlerin görüşleri bölümü:
Mezhebimize (Şafilere) göre teravih, vitr haric 10 selamla (2 rekatdan bir) olmak suretiyle 20 rekatdir. Bu 5 “terviha” demekdir. “Terviha” 2 selamla 4 rekatdir. Mezhebimizin görüşü budur. Ebu Hanife ve eshabı, Ahmed, Davud ve başkalarının görüşü de boyledir. Kadi İyad bunu alimlerin cumhurundan nakl etmişdir.El Esved bin Yezidin 40 rekat teravih, 7 rekat vitr kıldığı rivayet edilmişdir. Malik demiştir: Teravih 9 “teraviha”dır, bu da vitr haric 36 eder. Malik Medinelilerin böyle etdiklerini delil olarak getirmişdir. (Malikin diger delili ise budur) : Nafiden boyle rivayet edilmişdir: İnsanların Ramazanda 3’ü vitr olmak uzere 39 rekat teravih kildiklarını gördüm. Ashabımız (Şafiler) Beyhaki ve digerlerinin sahih isnadla sahabi olan Saib bin Yezidden – Allah ondan razı olsun – rivayet etdiyi bu hadisi delil getirmişler:
“Onlar (sahabiler) Ömer bin El Hattap – Allah ondan razı olsun – zamanında Ramazanda 20 rekat teravih kılardılar ve bu namazda 200 ayet okurdular. Osman zamanında ise namazın ağırlığından/uzunluğundan dolayı asalarına tutunardilar.” Ayni zamanda Yezid bin Rumandan böyle dediği rivayet edilmişdir: “İnsanlar (sahabiler) Ömer bin El Hattap – Allah ondan razı olsun – zamanında 23 rekat teravih kılardılar”. Bunu Malik “El Muvatta” eserinde Yezid bin Rumandan rivayet etmişdir. Bu hadisi Beyhakide rivayet etmiştir.Fakat Hadis mürseldir. Çünki, Yezid bin Ruman Ömeri görmemiştir. Beyhaki dedi: Bu iki rivayet, onların 20 teravih 3 vitr kıldığı şeklinde uzlaştırılir. Beyhaki ayni zamanda Ali’den – Allah ondan razı olsun – teravihin 20 rekat olduğunu rivayet etmişdir. Medinelilerin tatbikatına gelince ashabımız (Şafiler) bunu boyle açıkliyorlar: Onların boyle etmesinin sebebi budur ki, Mekkeliler her iki “terviha” arasında bir tavaf edip, 2 rekat namaz kılıyordular. Beşinci “terviha”dan sonra tavaf etmezdiler ve Medineliler de onlarla musavi olmak isterdiler. Boylece, her tavaf yerine 4 rekat kilardilar ve 16 rekat ilave etmiş olurdular.Ilave olarak da 3 rekat vitr kılardılar ki, bu toplamda 39 rekat olardı.”

Kaynak: Muhyiddin En Nevevi: El Mecmu: 3/527 Mektebetul Irsad

Categories: Teravih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ölülere sağ olanların haberi gelirmi?

Onbirinci Soru: Kabirdeki bir ölünün yakınına veya uzağına başka bir ölü defnedildiğinde kabirdeki ölü onu tanır mı ve dünyadaki diğer olup biten şeyler hakkında, yeni gelen ölüye soru sorar mı?

Cevap: Evet. Bunun hakkında hadisler varid olmuştur. Bu hadislerden bazıları:
İbni Ebid Dünya’nın, Ebiz Zübeyr’den onun da Cabir’den rivayetine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ölülerinizin kefenlerini güzel seçin. Çünkü onlar kefenlerinden dolayı övünürler ve kabirlerinde birbirlerini ziyaret ederler.”

İbni Mübarek, Ebu Eyyüb’den mevkuf olarak rivayet ettiği ve Taberani’nin buna benzer Rasululah’a merfu olarak rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sağ olanların amelleri ölülere gösterilir. İyilik görürlerse sevinirler ve rahatlarlar. Eğer kötülük görürlerse Allah’ım onlara hidayet ver derler.” Bu rivayette defnedilenlerin onların yakınında veya uzağında olduğuna dair bir kayıt yoktur. Fakat sadece yakınlarında defnedilenleri duyabilmeleri de mümkündür.

İbni Ebid Dünya şöyle rivayet etti: “Osman İbni Abdullah, Said İbni Cübeyr’e şu soruyu sordu: “Ölülere sağ olanların haberi gelir mi? Said İbni Cübeyr: “Evet” dedi. Bir kişi öldüğünde yakın akrabalarının haberlerini diğer ölülere ulaştırır. Mezardaki kişi haberler hayır ise sevinir, şer ise üzülür. (Bu hadisi Tirmizi, Taberani, Enes İbni Malik’ten Rasulullah’a merfu olarak rivayet etmişlerdir).

Buhari’nin tarihinde Numan İbni Beşir’den Rasulullah’ın (s.a.v.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kabirlerde bulunan kardeşlerinize eziyet etme hususunda Allah’tan korkun. Çünkü amelleriniz onlara gösterilir.” Hakim rivayet etti ve sahih dedi).

“Kabirler” kitabında İbni Ebid Dünya şöyle rivayet etmiştir. Yahya b. Abdurrahman b. Ebi Lebibe o da babasından o da dedesinden şöyle rivayet etmişlerdir: “Bişr İbni Berra b. Ma’rur öldüğünde annesi ona çok üzüldü ve Rasulullah’a (s.a.v.) annesi şöyle dedi: “Beni Seleme’den ölenler olarak ölüler birbirini tanır mı ki ben Bişr’e selam göndereyim?” Rasulullah (s.a.v.) ona: “Evet ey Bişr’in annesi! Kuşların birbirini tanıdıkları gibi onlar da birbirini tanırlar.” Bunun üzerine Beni Seleme’den bir kişi ölüm döşeğine düşse Bişr’in annesi ona gidip Bişr’e selam söyle derdi. Taberani başka bir yoldan şöyle rivayet etti: “Bişr’in annesi, Ka’b İbni Malik ölüm döşeğine düştüğü zaman ona gelip: “Bişr’e selam söyle” dedi. Bu rivayet Ebu Lebibe’nin rivayetini desteklemektedir.

Sufyan İbni Uyeyne, Amr İbni Dinar’dan o da Ubeyd İbni Umeyr’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Kabir ehli sağ olanların haberlerini beklerler. Bir kişi öldüğünde ona gelirler ve: “Filanın durumu nasıl?” diye sorralar. O da: “Salih bir kişidir” diye cevap verir. “Peki falan kişi ne yaptı?” derler. O da: “O size gelmedi mi?” der. Onlar: “Hayır bize gelmedi” derler. O da: “Biz Allah’A aidiz ve ona döneceğiz” dedikten sonra: “Demekki bu bizim yolumuzdan başka bir yola gitti” derler. Bu rivayet Ubeyd İbni Umeyr’in sözüdür. Ubeyd İbnü Umeyr; tabiin alimlerinin en büyüklerinden birisidir. Ona ulaşan senet sahihtir. Bu gibi kişiler kendi görüşlerinden birşey söylemezler. Bu rivayet mürsel hükmündedir.

Nesei’ni Ebu Hureyre’den Rasulullah’a merfu olarak rivayet ettiğibuna benzer bir rivayeti vardır. Bu rivayetin sonunda şöyle bir ibare vardır. “Onlar yeni ölen kişiye: “Filan kişi ne haldedir?” diye sorduklarında yeni kişi: “O daha size gelmedi mi?” diye sorunca onlar: “Hayır” deyince,yeni ölen kişi: “Demekki o cehenneme gitti” der. İbni Mübarek’in Ebu Eyyüb’den Rasulullah’a merfu olan buna benzer bir rivayeti vardır.

Taberani Ebu Eyyüb’den şöyle rivayet etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Mü’min kişi ölünce salih kullar bu kişiyi müjdeleyici bir kişinin karşılandığ gibi karşılarlar ve birbirine onu rahat ettirelim derler. Sonra ona: “Filan erkek ne yaptı? Filan kız ne yaptı? Evlendi mi? diye sorarlar. Fakat ondan önce ölmüş olan bir kişi hakkında sorduklarında; “O cehenneme gitti” der.”[1]
(1) Taberani Kebir’de ve el-Evsat’ta zayıf senetle rivayet etti. (Mecma ez-Zevaid, İbni Hacer el-Heytemi).

Bir rivayetlerden anlaşılıyorki ölülerin ruhu birbirleriyle buluşurlar ve konuşurlar. Fakat bu, dünyadaki buluştukları gibi değildir. Çünkü Berzah hayatı (kabir hayatı) dünya hayatına benzemez. Dolayısıyla orada olan olaylar dünyadikelere benzemez. Alah daha iyi bilir.

[Ibn Hacer Askalani, Kabir Alemi]

Categories: Ölüye amellerin hediye ve arz edilmesi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Peygamber(sav) kabrinin ziyaret edilmesinin müstehab olduğunun beyanı

Subkî,  Şifâü’s-Sekam’da der ki:

(Dördüncü bab)Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin kab­rini ziyaret etmenin müstehab olduğu, ulemanın nasslarında var­dır. Yâni bu mesele üzerinde Müslümanlarca ittifak edilmiştir. Kadı İyaz (Allah ona rahmet eylesin) dahi, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin kabrinin ziyareti Müslümanlar nezdindde sünnet olup, ziyaret edilmesine teşvik edilmesi hususunda ittifak etmişlerdir, de­miştir. Subkî daha sonra müstehab olduğuna dair dört mezheb imamlarından, tâbilerinden nakiller yapmıştır. Meselâ bunu, Şafiî ulemasından Kadı Ebu’t-Tayyib et-Taberî, Muhamilî, Halimi, Maverdî, Ruyani ve El-Kadı Hüseyin ile Şeyh Ebû îshak eş-Şirazî’den nakletmiş; bu hususta bunların ve diğer âlimlerin icmaları olduğu­nu söyledikten sonra artık imamların ashabının dediklerini araştır­maya ihtiyaç yoktur, demiştir.

Ziyaretin müstehab olduğunu söyleyen Hanefî âlimlerinden Ebû Mansur el-Kirmanî, «Menâsik» adlı eserinde; Abdullah b.Mahmud, «Şerhu’l-Muhtar», adlı eserinde; Ebu’l-Leys es-Semerkandî «Fetavâ» kitabında; Es-Sürûcî, «El-Gâye» kitabında-, Hanbelîlerden de Ebu’l- Hattab el-Kılvazânî «Hidâye» kitabında; Ebû Abdullah es Şamirrî «Mustav’îb» kitabında ve Necmeddin b. Handan, «Er-Riâyetül-Kübrâ», kitabında zikretmişlerdir.

Yine Subkî der ki: İbnü’l-Cevzî, «Müsirrü’l-Azm es-Sakin» kita­bında Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin kabrini ziyaret etmek meselesi için bir bab düzenlemiş, onda İbn Ömer ve Enes radıyallahü anhumadan rivayet olunan hadîsleri ve Muvaffakuddin’in «EI- Muğni» kitabındaki hadîsi ve Darekutnî ile Said b. Mansur’un tari­kinden rivayet edilen, İbn Ömer’den rivayet eylediği hadîsi zikret­miştir. Yine onda Ahmed b. Hanbel’in tarikinden Hz. Ebû Hüreyre radıyallahü anhdan rivayet olunan Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin buyurduğu, «Herhangi bir kimse, kabrimin yanında bana selâm verirse…» hadîs-i şerifini zikretmiştir. Mâliki mezhebi âlim­lerinden ziyaret hakkında Ebû îmran el-Fasi, Şeyh îbn Ebû Zeyd, Ebu’l-Velid b. Rüşd ile îbn Ataullah da bu hususta hadîsler rivayet etmişlerdir.

[Ebu Hamid bin merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, s.246-247]

Categories: Kabir ziyareti | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Teravih

Imam Bedruddin Ayni (Rahimehullah) dedi ki:

رواه البيهقي بإسناد صحيح عن السائب بن يزيد الصحابي قال كانوا يقومون على عهد عمر رضي الله تعالى عنه بعشرين ركعة وعلى عهد عثمان وعلي رضي الله تعالى عنهما مثله وفي المغني عن علي أنه أمر رجلا أن يصلي بهم في رمضان بعشرين ركعة قال وهذا كالإجماع

Imam Beyhaki (Rahimehullah) Saib Ibn Yezid’den “SAHİH” isnadla sahabenin şöyle söylediğini nakletmiştir: Ömer (radiallahu anh) devrinde, (insanların) 20… rekat için kıyam ettiklerini gördüm, ayrıca Osman (RA) ve Ali (radiallahu anh)devrinde de. El-Muğni’de (temel Hanbeli fıkh el kitabı) Ali (radiallahu anh)’dan kendisinin bir adama Ramazanda 20 rekat kıldırmasını emrettiği nakledilmiştir. “BU HUSUSTA TOPTAN İCMA VARDIR (وهذا كالإجماع)”
[Umdat ul Kari Cilt No.7, Sayfa No. 177]

Imam Ibn Hammam (Rahimehullah) dedi ki: Hakiki ispatla saptanmıştır ki, Sahabe ve Tabiîn Ömer(ra) zamanında 20 rekat Teravih kılarlardı, bu otantik bilgi, Omar(ra) devrinde 20 rekat kıldıkları, Yezid ibn Ruman’dan nakledilmiştir.Imam Nevevi de bu bilgiyi “DOĞRULAMIŞTIR”
[El-Feth el Kadir, Cilt No.1, Sayfa No. 470]

Allame Molla Ali Kari (Rahimehullah) dedi ki: أجمع الصحابة على أن التراويح عشرون ركعة Teravih’in 20 Rekat olduğu hususunda fikir birliği/icma vardır. [Mirkat Şarah el Mişkat, Cilt No.2, Sayfa No. 202, Mekteb el Mişkat tarafından yayınlanmıştır]

Imam Ibn Kudame (Rahimehullah) dedi ki: كان الناس يقومون في زمن عمر في رمضان بثلاث وعشرين ركعة وعن علي, أنه أمر رجلا يصلي بهم في رمضان عشرين ركعة وهذا كالإجماع İnsanlar Omar(ra) zamanında Ramazanda 23 Rekat kıyam ettiler, ve Ali (ra)’den, kendisinin bir kişiye 20 rekat imamlık ettirdiği rivayet edilmiştir ve bu hususta “FİKİR BİRLİĞİ/İCMA” (وهذا كالإجماع)  vardır
[Ibn Kudame el Hanbeli El-Muğni’de, Cilt No.1, Sayfa No. 802, Teravih’de rekat bölümü altında]

أخبرنا أبو طاهر الفقية، قال: أخبرنا أبو عثمان البصري، قال: حدثنا أبو أحمد: محمد بن عبد الوهاب، قال: أخبرنا خالد بن مخلد، قال: حدثنا محمد بن جعفر، قال: حدثني يزيد بن خصيفة، عن السائب بن يزيد، قال: كنا نقوم في زمان عمر بن الخطاب بعشرين ركعة والوتر.

Sa’ib ibn Yezid dedi ki:”Ömer ibn el-Hattab (RadiAllahu anhu) zamanında insanlar “20 rekat” a(Teravih) ve vitre uyarlardı.’ [Marifet-us-Sunen ve’l asar – Imam Beyheki, Cilt 004, Sayfa No. 42, Hadis No 5409]

Imam el-Beyheki (RadiAllahu anhu) ayrıca yukarıdaki naklin farklı bir intikal kanalı yoluyla başka bir versiyonunu da bildirmiştir..

وقد أخبرنا أبو عبد الله الحسين بن محمد بن الحسين بن فنجويه الدينوري بالدامغان ثنا أحمد بن محمد بن إسحاق السني أنبأ عبد الله بن محمد بن عبد العزيز البغوي ثنا علي بن الجعد أنبأ بن أبي ذئب عن يزيد بن خصيفة عن السائب بن يزيد قال كانوا يقومون على عهد عمر بن الخطاب رضي الله عنه في شهر رمضان بعشرين ركعة قال وكانوا يقرؤون بالمئين وكانوا يتوكؤن على عصيهم في عهد عثمان بن عفان رضي الله عنه من شده القيام

Sa’ib bin Yezid (RadiAllahu anhu) dedi ki: “Ömer ibn al-Khattab (radiAllahu anhu) zamanında, Ramazan ayında “20 rek’at” (Teravih) kılarlardı.Dedi ki (ayrıca): Ve Mi’in okurlardı, ve Osman ibn Affan (radiAllahu anhu) zamanında, ayakta durmanın sıkıntısından dolayı bastonlarına dayanırlardı.” [Beyhaki Sunen el-Kubra Cilt 002, Sayfa No. 698-9, Hadis No 4617]

Imam en-Nevevi dedi ki: ‘Isnadı Sahihtir’. (بإسنادصحيح) [El-Hulasa el-Ahkam, Hadis No 1961]

Categories: Teravih | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Peygamber Sallallahu aleyhi vesellemin kabrinin ziyaret etmek müstehab oluşu

Subki, «Şifâü’s-Sekam»da der ki: (Üçüncü bab) Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in türbesinin ziyaretine yapılan seferin cevazına açıkça delâlet eden rivayetler hakkındadır. Tafsili şudur ki: Türbe-i şerifin ziyareti için yapılan sefer, geçmişten tâ zamanımıza kadar devam edegelmiştir. Bu konu, sahabelerden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in müezzini olan Bilâl b. Ebi Rebah, (Allah ondan razı olsun), hakkında rivayet edilir ki, kendisi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ‘in kabrini ziyaret etmek maksadıyla Şam’dan Medine’ye sefer etmiştir. Bunu iyi bir isnat ile kendisinden rivayet ettik ve bu rivayet, ziyaret için sefer edilmesine dair açık bir delildir.

Hafız Ebu’l-Kasım b. Asakir, Hafız Abdülganı el-Makdisı ve «El-Kemâl fî Tercemeti’l-Bilâl» adlı eserinde Hz. Bilâl’in hal tercümesinde Hafız Ebu’l-Haccac el-Müzzi de bu rivayeti zikredenlerdendirler.
Yine Subki mezkûr eserinde der ki: Ömer b. Abdülaziz’den (Allah ondan razı olsun), şöyle meşhur olarak rivâyet edilir ki, kendisi, Şam’dan Medine’ye «Benden Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme selâm söyle.» diye postacı gönderiyordu. Bunu, İbn Cevzi de zikretmiştir. Bu bilgiyi «Musiri’l-azmi’s-Sakin» kitabından naklettim. İmam Ebû Bekir b. Ebi Âsim en-Nebil (Öl: 287) de yazdığı «Menasîk» adlı eserinde isnatlardan tecrit ederek sabit olduğunu iltizam etmiş ve sonra demiş ki: Selef (Allah onlara rahmet eylesin), «ziyarete evvelâ Medine’den mi, yoksa Mekke’den mi başlanması efdaldir?» diye ihtilâf etmişlerdir. İkisinden hangisinin ilkin ziyaret edilmesi konusuna değinen ve ondaki hilâftan bahseden İmam Ahmed bin Hanbeldir ki, telif eylediği «Menâsikü’I-Kebir» adlı kitabında açıkça zikretmiş ve Hafız Ebi’l-Fadl Muharamed b. Nasır da bunu rivayet etmiştir. Daha sonra Subkl der ki: İlerde (kitabımızın dördüncü babında) kendisinden nakledeceğimize göre, Hicaz’da yapılan seferde ilkin Mekke’den başlayarak sonra Medine’ye gidip kabri şerifin ziyaret edilmesini ön gören zâtlardan biri de İmam Ebû Hanife’dir.

 

Ebû Bekir el Acurri yazdığı «Kitabü’ş-Şeriâ» adlı eserinde (Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin yanma defnedilen Ebû Bekir ve Ömer radıyallahü anhüma babında) demiş ki: Eski ve yeni Müslüman fakihlerden herhangi birisi, kendisine isnat ederek bir menasik kitabı yazmışsa, mutlaka Medine’ye gelip de hacc veya umre yapmasını kasteden veya hiçbirisini yapmayı kastetmeyip yalnız Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin kabrini ziyaret etmek ve Medine’nin fazileti için orada ikâmet etmesini arzulayan her kimseye, ziyaret yapmasını emretmişlerdir. Bütün ulema, bu ziyaretin yapılmasını kitaplarında emretmiş, Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’e de nasıl selâm verileceğini öğretmişlerdir. Hicaz’ın, Irak’ın, Şam’ın, Horasan, Yemen ve Mısır’ın eski ve yeni bütün âlimleri de böyle demiş ve yazmışlardır.

 

Hanbeli mezhebi âlimlerinden Ebû Abdillah b. Batta el-Ukberi, «Kitabü’l-îbane an-Şeriati’l-Fırkati’n-Nâciye ve Mucanebeti’l-Fırkati’l-Mezmûme» adlı kitabının «Fİ bâbi defn i Ebû Bekir ve Ömer mea’n Nebiyyi sallallahü aleyhi ve sellem» babında bu mânâya yakın bir ifade kullanmıştır.

 

Daha sonra Subki der ki: Bu, Ebû Bekir el-Acurri (360. H.) Muharrem ayında vefat etmiştir. Kendisi, sika (itimat edilir), doğru, mütedeyyin bir zât idi. Birçok telifleri vardır. 330 yılından önce, Bağdat’ta bulunmuş, sonra Mekke’de yerleşip orada vefat etmiştir. İbn Batta ise Hicri 387 yılının Muharrem ayında Ukber’de vefat etmiş, kendisi Hanbeli mezhebinin fakihlerinden olup imam ve faziletli bir hadis âlimiydi. Fıkıh bilgisi hadis bilgisinden daha çok idi. Birçok yararlı eserler yazmıştır. Ebû Bekir el-Acurrî ile İbn Batta’-dan başka âlimler de böyle söylemişlerdir.

 

Yine Subki mezkûr kitabında anlatıyor: Ziyaret babında kelâmlarını naklettiğimiz mezheb sahipleri olan fakihlerin tâbirlerinin çoğu, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin kabrini ziyaret için yapılan seferin müstehab olduğu şeklindedir. Çünkü hacceden kimsenin işini bitirdikten sonra, Medine’yi ziyaret etmesi müstehabtır, demişler. Ziyaret yapmak için de seferin yapılması zaruridir. Musanniflerin zikrettikleri Arabi’nin meşhur hikâyesi, yazdıkları menâsik bahsinde mevcuttur. O hikâyenin bâzı rivayetlerinde Arabi, (ziyareti yaptıktan sonra) devesine binip gitti, denilmektedir.

 

İşte, bu hikâye, Arabi’nin misafir olduğuna delâlet ediyor. İmamlardan bir cemaat bu hikâyeyi Utbi’den rivayet etmişlerdir. Utbi’nin adı, Muhammed b. Ubeydullah’tır. Halkın en fasihi (güzel konuşanı) idi. Âdâb hakkında birçok haber ve rivayetleri bilen bir zât idi Babasından ve Süfyan b. Uyeyne’den hadis rivayet etmiş, Hicrî 228 yılında vefat etmiştir. îbn Asâkir, «Tarih« kitabında, İb-nü’l-Cevzî, «Müsirü’l-Azm» adlı eserinde ve daha başkaları Utbi’ye isnad ile bu hikâyeyi nakletmişlerdir.

[Ebu Hamid bin merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, s.244-246]

Categories: Kabir ziyareti | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.