Posts Tagged With: ebu hanife

Imam Ebu Hanife Tefvid görüşü üzeredir

İmam Ebu Hanife Numan bin Sabit (rahimehullah) (Hicri: 80-150) Tefvid görüşü üzeredir:
İmam şöyle buyurmuştur:

“Allah u Teala’nın kelamı vardır bizim kelamımız gibi değil, işitir bizim işitmemiz gibi değil, Allah u Teala’nın kelamı harf ve aletlerle değildir. Harfler mahluktur ama Allah’ın kelamı mahluk değildir. Allah u Teala vardır ama hiçbir varlığa benzemez. Allah u Teala hakkında “var” demek yani: cisim, cevher, araz, had (sınır,nihayi noktalar) bir eşi, misli ve benzeri olmaksızın var demektir. Kuran-ı Kerimde zikrettiği üzere yed, vecih ve nefs diye sıfatları vardır. Kuran-ı Kerimde zikrettiği yed, vecih ve nefs gibileri O’nun keyfiyetsiz sıfatlarıdır. Yed sıfatı kudreti ve ya nimetidir denilmez, çünkü burada sıfat iptali olur, bunlar kaderciler ve mutezilenin görüşüdür. Lakin Yedullahi demek O’nun bir sıfatıdır ve keyfiyetsizdir, aynı şekilde Allah’ın rızası ve gazabı da O’nun keyfiyetsiz birer sıfatıdır.”
(Fıkhul Ekber/26)

Aynı şekilde zahiri manaları nefyederek, şöyle buyurmuştur:
“Allah u Teala’nın yakınlığı ve uzaklığı mesafe uzunluğu ve ya kısalığı değildir. Ancak değer vermek (ikramda bulunmak) ve değer vermemek (önemsememek) manasındadır. İtaatkar olan Allah u Teala’ya keyfiyetsiz olarak yakındır, günahkar ise keyfiyetsiz olarak Allah u Teala’dan uzaktır”
(Fıkhul Ekber/67)

İşte İmam-ı Azam Ebu Hanife hz lerini mücessim olarak gösterenler utansın. Muhakkak ki o tenzih üzere olan tefvid ehlidir.
Zahir manaya tutunup tecsim ve teşbih ehli olanlara apaçık bir reddiyede bulunmuştur.
Ehlisünnetin görüşü tefvid değildir diyenlere…

Reklamlar
Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Imam Ebu Hanife ve Istiva

İMAM I EBU HANİFE (rahimehullah) şöyle diyor:

“ALLAH U TEALA ARŞA İSTİVA ETMİŞ AMA İHTİYACI OLMADAN VE ONU MEKAN KILMADAN !!! O arş ve arşın dışında kalan her şeyi ihtiyacı olmadan korur. Eğer mahluklar gibi Allah da ona muhtaç olsaydı alemi yaratmaya gücü yetmezdi, eğer arşta OTURMAYA ve ya KARAR KILMAYA (MEKAN EDİNMEYE) ihtiyacı olsaydı o zaman ARŞI YARATMADAN EVVEL NEREDEYDİ ???? ALLAH U TEALA BÜTÜN BU NOKSANLIKLARDAN MÜNEZZEHTİR.
(El-Vasiyye (yazılı eser), s.2)

Arapça ibaresini
نقر بأن الله تعالى استوى على العرش من غير أن يكون له حاجة واستقرار عليه ، وهو حافظ العرش وغير العرش من غير احتياج . ولو كان محتاجا لما قدر على إيجاد العالم وتدبيره كالمخلوقين . ولو كان محتاجا إلى الجلوس والقرار فقبل خلق العرش أين كان الله ؟ تعالى عن ذلك علوا كبيرا “

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Nüzul hadisi

Fethu’l-Bârî’de (3/25) şöyle denmiştir: 

“İnme”nin manâsında ihtilâf edilmiş ve ortaya birtakım görüşler çıkmıştır:

1): Kimileri onu/inmeyi zâhiri ve hakîkati üzere kabûl etmişlerdir. Bunlar, müşebbihedir/Allah’ı kullarına benzetenlerdir. Allah onların i’tikadlarından yücedir.

2):Kimileri bu husûstaki hadîslerin tamâmını sahîh olduğunu inkâr etmişlerdir. Bunlar, Hâricîler ve Mu’tezile’dir. Bu görüş mükâberedir /yanlışta olduğunu bildiği halde hak ve hakîkat karşısında inâd edip direnmektir.

3): Kimileri bunları, icmâl yolu üzere/tafsîlâta girmeden, Allâh Teâlâ’yı keyfiyyetden ve teşbîhden pâk tutarak bunlara îmân ederek geldikleri gibi kabûl edip geçerli kılmaktadırlar. Bunlar Selef’in cumhûrudur/ çoğudur. Bu inancı Beyhakî ve diğerleri dört imâmdan, Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî ve Ahmed İbnü Hanbel’den, iki Süfyân’dan (Süfyân-ı Sevrî ve Süfyân İbnü ‘Uyeyne’den, İki Hammâd’dan /Hammâd İbnü Süleymân (veya Zeyd) ve Hammâd İbnü Seleme’den, Evzâî, Leys ve başkalarından naklettiler.

4): Kimileri lâyık olacak ve Arap dilinde kullanılan bir şekilde te’vîl etmişlerdir.

5): Kimileri te’vîlde o kadar ileriye gitmişlerdir ki, nihâyet iş bir çeşit tahrîf haddine varmıştır.

6): Kimileri de Arap dilinde kullanılan ve yakın olan te’vîl ile uzak ve (Ehl-i Sünnet tarafından) terkedilmiş olan te’vîllerin arasını ayırmış, bazı(nasslar)da te’vîl yapmış, bazılarında da işi Allah’a bırakmışlardır. Mâlik’den nakledilen de budur. Muteahhirûn’dan İbnü Dekîk el-‘Îd bu görüşte kesin görüş bildirdi. Beyhekî, “bu görüşlerin en sâlimi/sağlamı, Sâdık/sözünde doğru olan Nebi (sallallâhu aleyhi vesellem)’den bir şey/açıklama gelmedikçe bilâ keyf/nasılsız îmân etmek ve anlatılmak istenen ma’nâ hakkında susmaktır. Gelirse ona gidilir” dedi.

Umdetü’l-Kârî’de (3/623) şöyle denilmiştir: 

Şüphe yok ki, nüzûl /inmek cismin üstten alta intikâlidir ve Allah bundan münezzehdir. Nüzûl hakkında gelen rivâyetler Müteşâbihâttandırlar. Onlar(ın an-laşılması) husûsunda âlimler iki kısımdırlar:

Birincisi, Müfevvıda/(ne demek olduğunu Allah’a) bırakanlar. Onlara îmân eder, te’vîllerini Allah’a bırakırlar. Bununla beraber Allah’ı noksân sıfatlardan kesin olarak tenzîh ederler.

İkincisi de Müevvile(te’vîl edenler)’dir. Onları yerler(in)e göre lâyık oldukları şekilde te’vîl ederler. Bu sebeble onlar “Allah’ın iner” (hadîsin)in manasının “Allah’ın emri iner,” yahut “melekleri (iner)”, veya bunun istiâre olduğunu ve ma’nâsının duâ edenlere bolca lütûfta bulunmak ve duâlarını kabûl etmek v.b. demek olduğunu söylemekle te’vîl ettiler.

Hattâbî şöyle dedi: Bu hadîs sıfât hadislerindendir. Selef’in bunun/bu hadîsin hakkındaki mezhebi /gittikleri yol, ona îmân etmek, onu zâhirleri üzere icrâ etmek ve keyfiyeti/nasıl oluşu ondan nefyetmektir. Hiçbir şey O’nun gibi değildir. Ve O, hakkıyla işiten ve hakkıyla görendir.

Kadı Beydâvî şöyle demiştir: Kat’î olan aklî delîllerle O’nun cisim ol-mak ve bir mekânda bulunmaktan münezzeh olduğu sübût bulunca, O’na, “bir yerden daha aşağı bir yere intikal” ma’nâsında olan “nüzûl” imkânsız olur. O halde (Nüzûl ile) murâd edilen rahmetinin nûrudur

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Eli onun keyfiyetssiz sıfatıdır

molla kari (yed) molla kari (yed)sayfa
Ebu Hanife (radiallahu anh) şöyle dedi:

Yed’i onun KEYFIYETSIZ sıfatıdır. Rızası ve gazabı da Onun cc keyfiyetsiz sıfatlarıdır.

[Molla Aliyull Kari,Fıkhı Ekber şerhi, s.324]

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

O(Ebu Hanife) kendi zamaninda insanlarin en alim olanidir

El Hallal>El Hairi>El Nehai>Ismail bin Muhammed el Farisi>Mekki bin Ibrahim Ebu Hanifenin ismini zikretti ve dedi:”O(Ebu Hanife) kendi zamaninda insanlarin en alim olanidir”(Tarihi Bagdad cilt 15 sayfa 473)

Tahric:

Ali Ebu Muhammed El Hallal(352-439 H):-Sika-(Tarihi Bagdad,cilt 8 sayfa 454)
Ali Bin Amr ibn Sehl Ebu Huseyn el Hairi(292-380 H)-sika-(Tarihi Bagdat cilt 13 sayfa 470)
Ali Bin Muhammed bin el- Huseyn Ebul Kasim el Nehai(v 324 H)-Ibn Kas gibide bilinir-Darakutninin ve Ibni Sahinin seyhidir-Sika-(Tarihi Bagdat cilt 13 sayfa 450)
Ismail Ibn Muhammed Ibn Ebu Kesir Ebu Yakup El Farisi(v.282)-Darakutniye gore saduk ve sikadir(Tarihi Bagdat cilt 7 sayfa 271-272)
Mekki Bin Ibrahim ibn Besir el Temimi(126-215 H)-Kutubi sittenin ravisidir.El Darakutni,Ibni Sad,El Icli,Mesleme,El Halil ve Ahmed Ibn Hanbel dedi ki,Sikadir(Tehzip el Tehzip,cilt 10 sayfa 293-295)

Categories: Mezhep imamımız Ebu Hanife(ra) | Etiketler: , , , , , , , , , ,

Allahu Tealaya bir yön izafe eden küfre düşer( Ibn Hacer el-Heytemi)

heytemi kapak1 heytemi sayfa1

Zekeriyya el-Ensarî’nin talebesi, hicrî 974 yılında vefat etmiş olan İmam Şihabuddin İbn Hacer el-Heytemî eş-Şafiî, Minhacu’l-Kavîm isimli eserinin 224. sahifesinde buyuruyor ki:

Biliniz ki el-Karafî ve başkaları eş-Şafi, Malik, Ahmed ve Ebu Hanife’den rivayet etmiştir ki, Allah onlardan razı olsun, her kim Allahu tealaya bir yön izafe eder yahut cisim isnad ederse, o küfre düşer. Ve onlar (bu ulema) böyle söylemekte haklıydı.

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

hakkı için istemek

Hindistan’ın büyük alimlerinden Mevlânâ Muhammed Fadlurresul rahimehullah “hakkı için ” istemek hakkında şu açıklamayı yapmaktadır:

“Molla Ali el-Karî, filancanın ve başkasının hakkı için demenin mekruh olduğunu bildirdikten ve ihtilafları naklettikten sonra şöyle yazıyor: Ben derim ki, Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem duasında (Ya Rabbi, senden isteyip de verdiklerinin hakkı için, senden istiyorum) derdi. Buradaki hak kelimesinden murad, hürmettir. Yahud, rahmet gereğince ona va’d olunan hakdır. Yani bihakkın demenin yasaklığı anlatılmak istenirken, delil olarak; zira kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yokdur demektedir. O halde bundan murad, hiç kimsenin Allahü teâlâ üzerinde vacib olan bir hakkı yoktur demektir. Demek ki, filancanın hakkı için sözünü bu ma’nâda kullanmak mekruhdur. Ama hadis-i şerifde bildirilen bihakkın [hakkı için] kelimesinin buradaki ma’nâsı hürmeti için, hürmetine demektir. Yahud üstün kılınmış olmaklık hakkı demektir… Bihakkın kelimesinin içinde hürmet saklanmaktadır. Yani hakdan murad hürmettir. Filancanın hakkı için demek, onun hürmetine demek olur. Böylece bihakkın demek caiz olup, mekruh olmadı ve kullanıldı.

Sirâciyye’de yazıyor ki: Eserde, câiz olduğuna dair deliller bildirildi. Tefsir-i âzîzî’de diyor ki: Hadîs-i şerîfde, Adem aleyhisselâmın tevbesi hakkında: (Ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hakkı için senden istiyorum) diye bildirilen, üstün kılınmak hakkı ile ma’nâlandırılmış olup, Ehl-i sünnet mezhebidir. Fıkıh kitaplarında yasak edilen, hak kelimesinin hakîkî ma’nâsı olup, Mutezile mezhebidir. Çünkü Mutezile mezhebine göre, kullar işlerinin yaratıcısıdırlar. Böylece o işlerin karşılığı kulların hakîkî hakkıdır. Eskiden Mutezile mezhebi çok revacta olduğundan ve bu kelimenin kullanılması, onların mezhebini akla getirdiğinden, fıkıh âlimleri bu sözü kullanmayı yasakladılar. Böylece o mezhebin akla gelmesini önlediler.”

[Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih’ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 158.]

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İMAM AZAM(R.A) MÜDAFAASI:”İMAMİ EZVAİ(R.A) İMAMİ AZAMİN(R.A) VEFAT HABERİNE SEVİNDİMİ”..!?

Bu başlık altında tabiinin büyük âlimlerinden Evzaî’ye, Ebû Hanîfe’nin ölüm haberi geldiğinde ne söylediği ile ilgili rivayeti ele alacağız.
İbn Rızk> İbn Selâm> Hasan b. Ali>Ebû Tevbe > Seleme İbn Külsüm. “Ebû Hanîfe’nin ölüm haberi Evzaî’ye geldiğinde, ‘elhamdülillah, o, İslamı adım adım tahrip ediyordu’, dedi.”(Hatîb, Tarih Bağdat, cilt 13, sayfa 398.)

SENEDİN İNCELENMESİ:
.
Senetteki İbn Rızk, hicri 412 yılında vefat etmiştir. İbn Selâm’ın ismi Ahmed b. Cafer’dir. Hicri 278 ile 365 yılları arasında yaşamıştır. Hatîb el-Bağdâdî, kendisinden kitabında hadis uyduran bir yalancı olarak bahsetmektedir.(Hatip,Tarihi Bağdat,cilt 4,sayfa 59)
Ebbâr’ın ismi, Ahmed b. Ali’dir. İbn Hazm, Ebbâr hakkında meçhuldür ifadesini kullanmıştır.(İbn Hacer, Lisânü’l-Mizân , cilt 1, sayfa 231.)
Seleme b. Külsüm ile ilgili olarak Darekutnî, “yanılması çok” demiştir.(Darekutnî, el-Ilel,sayfa 23; İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, cilt 4,sayfa 136.)

Rivayetimiz senet açısından kabul edilebilecek durumda değildir. Çünkü senet içerisinde hadis uyduran, çok yanılan ve meçhul olan raviler bulunmaktadır. Buradan hareketle, Ebû Hanîfe’nin vefatı üzerine Evzai’nin söylediği iddia edilen ifadelerin sahih bir dayanağının olmadığını söyleyebiliriz. Evzai, Şam’ın fakihidir. Ebû Hanîfe ile aynı yıllarda biri Şam’da, diğeri Kufe’de yaşamışlardır. Birbirleriyle karşılaşılıncaya kadar Evzaî, Ebû Hanîfe hakkında menfi düşüncelere sahiptir. İki büyük âlim, Mekke’de karşılaşmışlardır.
İbnü’l-Mübârek’in söylediği bazı meseleleri müzakere ettiler. Ebû Hanîfe, bu meseleler hakkındaki görüşlerini açıklamıştır. Ayrıldıktan sonra Evzaî, Abdullah b. Mübârek’e (181/803), “doğrusu ben bu zatın ilminin çokluğuna, aklının üstünlüğüne hayran kaldım. Ona gıpta ettim. Allah’tan af dilerim, ben onun hakkında yanılıyormuşum. Sen ondan ayrılma. O, benim duyduklarımdan çok farklı demiştir.(el-Heytemi, İbn Hacer, Hayrâtü’l-Hısân, s.33)

Buradan, Evzaî’nin görüşme öncesi hayatında imam hakkında farklı düşündüğü ortaya çıkmaktadır. Daha önceki düşünceleri ve söyledikleri hakkında Allah’tan af diliyor. Bu kişinin, Ebû Hanîfe’nin vefat haberini duyduğunda rivayetimizde geçen ifadelerini kullanması mümkün değildir. Aktarmış olduğumuz rivayetin hem senet, hem de metin açısından kabul edilemeyeceğini göstermektedir.

Categories: Mezhep imamımız Ebu Hanife(ra) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Rey ve İçtihad

 

Hanefi Fıkhı’nın Esasları: Rey ve İçtihad

 

TAKDİM 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Hamd, her türlü övgüye layık olan Allah’a mahsustur.

Salat ve selam, peygamberlerin efendisi ve sonuncusu Hz. Muhammed’e, O’nun yakınlarına, arkadaşlarına ve onlara uyanlara olsun.

Allah’ın bir lütfu olarak değerli hocamız araştırıcı, muhaddis, fakih, usülcü ve çağımızın nadir eleştiricisi, Osmanlı imparatorluğu son devir Şeyhulislam Vekili Muhammed Zahid el-Kevserî’nin «Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum» (Iraklıların Fıkıh ve Hadisleri) adlı bu eserini 1970 yılında neşretmiştim.

İlim adamlarınca uzun bir zamandan beri aranmakta olan böyle bir kitabı kaleme alan değerli hocamız el-Kevserî’ye Allah rahmet etsin, onu ve ilim ehlini mükafatlandırsın.

Bu eser, ilim adamları katında layık olduğu yeri almış, çok beğenilmiş ve faydalanılmıştır. Merhum el-Kevserî’nin bütün eserleri ve makaleleri için bunlar söylenebilir. Yani onun bütün eserleri ilmî inceleme ve geniş araştırmalara dayandığı için çok yararlı kitaplardır, her yerde ilim adamlarının elinden, düşmez. Merhum’un bu nitelikleri taşıyan kitaplarının başında «Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum» adlı elimizdeki eseri gelir.

A.Ü. İlahiyat Fakültesi mensuplanndan değerli kardeşlerim Abdulkadir Şener ve M. Cemal Sofuoğlu’nun bu kitabı Türkçeye, yani üstadımız el-Kevserî’nin ana diline çevirmeye karar verdiklerini öğrendim. Bu beni son derecede sevindirdi; çünkü bu tercüme, Türk ilim ve irfanına hızmetin ötesinde, yakın kültür tarihinin yetiştirdiği şahsiyetleri yeni nesillere tanıtmak bakımından çok önemlidir. İşte yazanmız Muhammed Zahid el-Kevserî, asırlar boyu İslam aleminin ilim ve irfan merkezi olan îstanbul’un yetiştirdiği alimler zincirinin son halkalarından biridir.

Türkçeye çevirilen bu değerli eserin İslamî ilimlerle uğraşan Türk gençlerine faydalı olmasmı ümid ediyorum. Bu vesileyle Türkiye’nin ilmî faaliyetlere hız vererek, İslam Alemindeki eski şerefli yerini almasını Allah’dan diliyorum.

Ayrıca bu değerli eseri Türkçeye kazandıran sayın mütercimlere teşekkür ve takdirlerimi sunuyor, kendilerine Allah’tan başarılar diliyor ve onu, layık olduğu şekilde güzel bir baskı ile neşretmelerini rica ediyorum.

Allah ilim yolunda çalışanlara yardımcı olsun.

3 Zilhicce 1399 (1980), Riyad
Abdulfettah Ebû Gudde
GİRİŞ

Hamd, fakihlerin mertebelerini İslam Dinine yapmış oldukları hizmette gösterdikleri himmete uygun olarak yücelten Allahadır. Salat ve Selam, nebilerin sonuncusu, müttakilerin dayanağı, İslam toplumunu karanlıktan aydınlığa ve nura kavuşturan Hz. Muhammed’e, O’nun al ve ashabına olsun.

Büyük hukukçu ve Muhaddis Abdullah b. Yusuf ez-Zeyla’î’nin «Nasbu’r-Raye lî-Tahrîci Ahâdisi’l-Hidâye» adlı eseri ahkam hadisleri konusunda gerçekten benzeri olmayan bir kitaptır; çünkü yazarı, araştırmada bir an bile boş durmamış, bu uğurda her türlü engeli aşmış, büyük küçük demeden yitiğini kimde ve nerede bulduysa almış, yorulmadan ve bıkmadan gece gündüz bütün gücünü harcayarak ilme hizmet etmiştir.

Bu büyük samimiyet ve derin araştırma sayesinde meydana getirdiği eser, bilginler katında benzerleri arasında layık olduğu yeri almıştır.

Gerçek odur ki, Zeyla’î, bu eserinde herhangi bir araştırıcı için bu konuda tamamlanması gereken bir eksiklik bırakmamıştır. İslam hukukçularının kendi içtihad ve görüşlerinde dayanmış oldukları hadisleri, fıkıh kitaplarındaki bölümlere göre ele almış, incelemiş, kaynaklarını göstererek tenkidini yapmıştır.

Yazarımız kadar tarafsız ve insaflı olan pek az kimse vardır. Öyle ki herhangi bir zümrenin benimsediği hadislerle yetinmemiş, muarızlarının delillerini de kaydederek, bunların leh ve aleyhinde belirtilmesi gereken hususları büyük bir titizlikle açıklamıştır. Mezheplerin, dayanmış oldukları ahkam hadisleri konusunda diğer eser yazanlar ise, böyle bir tarafsızlık gösterememişlerdir. Onlar, ya araştırmada kusurlu davranmışlar, ya da indî görüşlerinin peşinden gitmişlerdir. Oysa araştırmada kusurlu davranmak, delili kuvvetli olan meseleyi delilsiz bir duruma düşürür, indî görüşlerin peşinden gitmek ise, İslam’ın kabul etmediği bir taassuptur.

Delilleri incelerken, ilim adamının basiretini bağlayan en tehlikeli şey mezhep taassubudur; çünkü taassup, zayıfı kuvvetli, kuvvetliyi zayıf; güçlü delili güçsüz, güçsüz delili de güçlü gösterir. Bu ise din konusunda Allah’tan ve ahiret günü bunun hesabını vermekten korkan bir kişinin yapacağı şey değildir.

İslam hukukçusu, kendinden bilgin ve böyle ciddî bir hadisçi ile karşılaşınca nefsinin hevasına esir olmamalı ve böylesine eşsiz bir ilim adamına sımsıkı sarılmalıdır.

İşte Zeyla’î, bu nitelikleri hakkiyle kendisinde toplamıştır. Bu itibarla kendinden sonraki tahrîcle uğraşan alimler ona başvurmak zorunda kalmışlardır. Mesela: Bedrü’d-Dîn ez-Zerkeşî (1), İbn Mulakkin (2), İbn Hacer ve diğer meşhur alimler tarafından yazılan bu tür eserleri Zeyla’î’ninkilerle karşılaştırırsanız sözümüzün doğruluğunu görürsünüz. Hatta daha ileri giderek onlardaki mezhep taassubu bir yana bırakılırsa, tamamen Zeyla’î’nin eserlerinin taklidi olduklarını söyleyebilirsiniz.

Zeyla’î’nin bu eserinde Hanefîler, imamlarının delil olarak kullandıkları ahkam hadislerini bulurlar. Malikîler İbn Abdi’l-Berr’in «et-Temhîd» ve «el-İstizkar» adlı eserlerinde tahric ettiği rivayetler ve Abdu’l-Hakk’ın kitaplarında ele aldığı ahkam hadislerinin özetiyle karşılaşırlar. Şafiiler, Beyhakî’nin «Sünen» ve «el-Ma’rife» gibi eserlerinde tahric ettiği, Nevevî’nin «el-Hulasa», «el-Mecmu’» ve «Şerh-i Müslim» de zikrettiği, İbn Dakîk el-İyd’in «el-İlmâm» ve «Şerhu’l-Umde» adlı kitaplarında açıkladığı hadisleri görürler. Hanbeliler de İbnu’l-Cevzî’nin «et-Tahkik» ve İbn Abdi’l-Hadî’nin «Tenkîhu’t-Tahkik» adlı eserlerinde ve ahkam hadisleriyle ilgili diğer kitaplardaki önemli tenkidlerle yüzyüze gelirler.

Hatta araştırıcı, «Nasbu’r-Raye»de, Sahih hadis kitaplarında, sünenlerde, müsnedlerde, el-asar adını taşıyan kitaplarda ve diğer hadis kolleksiyonlarında bulunmayan, fakat İslam hukukçusu için çok önemli bir kaynak olan İbn Ebi Şeybe’nin «Musannef»i ile Abdurrazzak’ın «Musannef»i (3) gibi eserlerde yer alan ahkam hadislerini ilgili oldukları bölümlerde bulabilir.

Zeyla’înin bu kitabını övmekle kimsenin azmini kırmak, himmetini küçümsemek istemediğim gibi, Zeyla’î’den sonraki ilim adamlarının şayanı şükran olan çalışmalarını inkar etmek de istemiyorum. Sadece burada herkesin hakkını vermek, ilmi takdir etmek, Zeyla’î gibi bir alimin himmet ve gayretini itiraf etmek için bu satırları yazıyorum.

Zeyla’î, Hanefî hadisçilerinden olup, çağında ve çağından sonra bütün hukukçular arasında takdirle karşılanan bu eseri meydana getirmiştir. Bu kitabın sahifelerini karıştıran ve bölümlerinde yer alan hadisleri inceleyen kimse, Hanefîlerin bütün hukukî konularda hadis ve rivayetlere son derece önem verdiklerini anlar.

Buna rağmen yeryüzünde cehaletleri ya da taassupları dolayisiyle Hanefîler hakkında ileri-geri konuşanlar vardır. Bunlar bazan Hanefîlerin nass bulunmadığı vakitler re’ye göre içtihad yaptıklarını söylerler. Halbuki re’ysiz fıkıh olmaz.  Bazan da Hanefîlerin az hadis bildiklerim ileri sürerler. Oysa Hanefîlerin delil olarak kullandığı hadisler her tarafa yayılmıştır. Bir kısmı da, Hanefîlerin ictihad yaparken «İstihsan» metodunu kullandıklarını, bu metodla ictihad yapan kimsenin kendiliğinden hüküm koymuş olduğunu söylerler.

Hanefîlerin istihsan konusundaki görüşlerine vakıf olduktan sonra bu sözlerin doğruluk derecesi ne olabilir? Kıyası kabul edenler istihsanı nasıl reddederler? Hüküm yalnız Allah’ındır. Hz. Peygamber ise, sadece O’nun tebliğcisidir. İslam hukukçusunun yaptığı ise yalnız nassları kavramaktır. Fakih için hüküm koyuyor diyen kimse, fıkıh ve şeriatı anlamamış demektir. Hatta yanlış bir yola girmiştir…

İşte biz burada, bu tür sakat görüşlerin yerinde olmadığını belirtmeye çalışacağız. Ayrıca re’y, ictihad, Hanefîlerce benimsenen istihsan ve haberlerin kabul şartlarını, Kûfe’nin Kur’an ve Hadis ilimleriyle Arapça bilgisi, fıkıh ve fıkıh usulü bakımından işgal ettiği yeri, buranın doğu İslam ülkeleri için nurlu bir merkez haline gelmiş bulunduğunu ve bütün dünyaya ışık tuttuğunu, Irak Ekolünün diğer İslam hukuk ekollerinden üstün olduğunu, ilk İslamî çağlardan günümüze kadar hadis bilgisi yönünden zenginliğini, ince bir anlayışla mana denizine dalışını belirteceğiz. Bu gerçekleri bütün muarızlar da itiraf etmektedirler. Cerh ve Ta’dîl konusunda yazılmış olan eserler hakkında da kısa bir bilgi vereceğiz.

Bize Allah yeter. O, ne güzel vekildir!

DİPNOTLAR:

(1) Yazar burada ez-Zerkeşî’nin «Fethu’l-Aziz Âlâ Kitabi’l-Veciz» (ez-Zehebu’l-İbriz fî Tahrîci Ahâdisi Fethi’l-Aziz) adlı eserini kasdetmektedir. (Çev.)

(2) İbn Mulakkin, meşhur Şafiî alimlerindendir. Fıkıh, tarih ve hadis sahasında önemli eserleri vardır. 723-804 hicri tarihleri arasında yaşamıştır. Asıl adı Ömer b. Alî b. Ahmed’dir. Daha çok İbn Mulakkin künyesi ile tanınır. (Çev.)

(3) Abdu’r-Razzak’ın Musannefi 11 cild halinde Beyrutta Habiburrahman el-Azamî tahkikiyle basılmıştır. (Çev.)

RE’Y VE İÇTİHAD

Re’y konusunda bir kısım rivayetler vardır. Bunlardan bir kısmı, re’yin kötü, bir kısmı da iyi olduğunu anlatır. Kötü olan re’y kişinin kendi hevesine dayanan bir görüştür. İyi olan re’y ise, Kitab ve Sünnet’e kıyas yoluyla Sahabe, tabiun ve teba-i tabiîn fakihlerinin usulüne uygun olarak yeni bir olayın hükmünü nasstan çıkarmaktır. Bu konudaki rivayetlerin çoğunu el-Hatîbu’l-Bağdadî, «el-Fakîh ve’l-Mütefakkih»de zikretmiştir. İbn Abdi’l-Berr de bu rivayetleri, kaynaklarını inceleyerek nakletmiştir. (4) Bu konudaki kesin kanaat şudur: Sahabî, tabiî ve Teba-i tabiînin fakihleri yukarıda temas ettiğimiz manada re’yle ictihad yapmışlar; yani nasslara başvurarak yeni olayların hükmünü çıkarma yoluna gitmişlerdir ki bu, inkarı mümkün olmayan icmalardandır.

İmam Ebu Bekr er-Razî, (5) «el-Fusûl fi’l-Usul» adlı eserinde, re’yle ictihad bakımından Sahabî ve Tabiî fakihlerinin durumlarını anlattıktan sonra şöyle demektedir: «Nihayet fıkıh ve usulünü bilmeyen, selefin metodunu tanımayan, cehalete düşmekten sakınmayan, sahabîlere ve onların haleflerine aykırı bir şekilde nefsî arzularına uyan bir topluluk ortaya çıkmıştır.

«Kıyas ve yeni olayların hükümlerini ortaya koymak için ictihad yapmayı ilk inkar eden İbrahim en-Nazzam’dır. O, bu konuda bilgisizliği yüzünden ve tehevvüre kapılarak, kıyasla ictihad yaptıkları için sahabîlere dil uzatmış, onlara uygunsuz şeyler nisbet ederek, Allah’ın onları nitelediği ve övdüğü şeyin zıddı ile vasıflandırmıştır.

«Sonra Bağdadlı kelamcılardan bir kısmı bu görüşe uymuş, ancak Nazzam gibi selefi yermemiş ve kınamamışlardır. Yine de aşırı gittikleri taraflar olmuştur. Selefe dil uzatmamakla birlikte ictihad ve kıyas konusundaki sözleri onları daha da kötü bir iş işlemeye sevketmiştir; çünkü onlara göre sahabilerin ictihadları kesin bir hüküm vermek için değil, bir kısım yeni olaylarla ilgili hasım tarafları sulh etmekten ibarettir. Bu suretle onlar, görüşlerini böyle bir cehaletle süslemişler ve sanki Nazzam’ın selefi hatalı bulmakla içine düştüğü çirkin durumdan kurtulmuşlardır!

«Daha sonra Davud b. Ali adında cahil biri çıkmış, her iki tarafın ne söylediğini anlamadan onlara uymuş; kısmen Nazzam’ın, kısmen de kıyası reddeden Bağdadlı kelamcıların sözlerini benimseyerek kıyas ve ictihadı reddetmek için deliller getirmiştir. Bununla birlikte o, aklî delillerin hepsini kabul etmemiş, din ilimlerinde aklın hiçbir rolü olmadığını sanarak kendisini hayvan mertebesine indirmiştir.» (6)

Ebubekr er-Razî böylece, rey ve kıyasın delil oluşunu şüpheye mahal vermeyecek şekilde ispat etmeye çalışmıştır.

Bu anlamda rey’le ictihad bütün İslam hukukçularının övünmeye layık bir niteliği olup derin bir anlayış ve kavrayışı ifade eder. Bunun içindir ki İbn Kuteybe, «Kitabü’l-Ma’arif»inde «rey taraftarları» başlığı altında fakihleri zikreder ve Evzaî, Süfyan Sevri ve Malik b. Enes’i bunlar arasında sayar. Yine Hafız Muhammed b. el-Haris el-Huşenî, «Kudatu Kurtuba» adlı eserinde imam Malik’in öğrencilerini rey tarafları olarak gösterir. Hafız Ebu’l-Velîd b. el-Faradî ise «Tarîhu Ulema’i’l-Endelus» adlı kitabında aynı ifadeyi kullanır.

Hafız Ebu’l-Velid el-Bacî de el-Muvatta’ şerhinde «ed-Dau’l-Udal» hadisini açıklarken imam Malik’den nakledilenleri reddetmiş ve İbn Abdi’l-Berr’in, «imam Malik’in rey taraftarı taleblerinden (yani fakihlerden) hiç birisi böyle bir şey rivayet etmemiştir» ifadesini kullandığını söylemiştir. (7) Bu konuda daha fazla örnek vermeye gerek yoktur.

Bundan da anlaşılıyor ki re’yi kötüleyen rivayetler, fıkıhta indî görüşlerin bir değer taşımayacağını, insanlık tarihi boyunca ardı arkası gelmeyecek yeni olayların Kitab ve Sünnet nass’larına kıyas yoluyla çözümlenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Kısaca, bu rivayetlerin kötülediği re’y, şer’î delillerin reddettiği, nefsî arzuların mahsulü olan indî görüşlerdir.

Hanefîlerin re’y taraftarları diye isimlendirilmesi ise; ancak hüküm çıkarırken re’yi çok iyi kullanmalarından ileri gelmiştir. Nerede olursa olsun, ister Irak’ta, ister Medine’de, fıkhın bulunduğu her yerde re’y de bulunacaktır. İslam hukukçularının hepsi sadece ellerindeki delillere göre, ictihadın şartlarında ihtilaf etmişlerdir. Kitab, Sünnet, İcma’ ve Kıyası kabulde ve sadece bunlardan biriyle yetinmeme konusunda ittifak etmişlerdir. A’meş’in dediği gibi, hadisçiler nakilci olup, eczacı gibidirler. Fakihler ise tabip hükmündedirler. Bu itibarla fakih olmayan bir hadis ravîsi fetva vermeğe kalkışırsa gülünç duruma düşer. er-Ramehurmuzî, «el-Muhaddisu’l-Fasıl» da, İbnu’l-Cevzî «Telbîsu İblîs» ve «Ahbaru’l-Hamka» da, el-Hatîbu’l-Bağdadî de «Kitabu’l-Fakih ve’l-Mütefakkih» de bunun misallerini vermişlerdir. -8- Burada hadis ekolünden söz etmeğe gerek yoktur.

Hanbelî bilginlerinden Süleyman b. Abdi’l-Kavî et-Tufî, Hanbelî usulüne dair yazdığı «Muhtasaru’r-Ravda» adlı eserin şerhinde şöyle der: «Bilesin ki re’y taraftarları sözü izafî bir şeydir. Hükümlerde re’y ile ictihad yapan herkese şamildir. Bütün İslam alimleri buna dahildir çünkü müctehidlerin hepsi ictihadlarında akıl ve re’ye başvurmadan yapamazlar. Doğruluğunda münakaşa edilmeyen «Tahkikul-Menat» ve «Tenkîhu’l-Menat» (9) gibi ictihad usullerini her müctehid kullanmıştır.

«Re’y taraftarları» deyimi «halk-ı Kur’an» meselesi (10) ortaya çıktıktan sonra raviler tarafından Iraklı’lara, yani Ebu Hanîfe ve ona tabi olan Kûfelilere ad olarak verilmiştir.

«Bazıları Ebu Hanîfe’ye dil uzatmada ileri gitmişlerdir. Ben ise vallahi Ebu Hanîfe’nin kendisine nisbet edilen şeylerden uzak olduğu kanaatindeyim ve onu bu gibi isnatlardan tenzih ederim. Kısaca, Ebu Hanîfe inat olsun diye hiç bir sünnete muhalefet etmemiştir. Sünnet konusunda muhalefet ettiği olmuşsa, ancak doğru gördüğü ve mevcut olan delillere dayanarak muhalefet etmiştir. Muhalifleri ona karşı pek insaflı davranmamışlardır. Ebu Hanîfe ise ictihadında yanılmış ise bir, isabet etmişse iki mükafat almıştır. Ona dil uzatanlar, ya hasedçilerdir, ya da ictihad yapılması gereken yerleri bilmeyenlerdir.

«Arkadaşlarımızdan Ebu’l-Verd’in «Usulu’d-Din» adlı kitabındaki ifadesine göre, Ahmed b. Hanbel de Ebu Hanîfeyi saygı ve övgü ile anmıştır.» Şihab İbn Hacer el-Mekkî eş-Şafiî «el-Hayratu’l-Hisan» adlı kitabında (s. 29), «Anlaşılmaktadır ki sonraki alimlerin Ebu Hanîfe ve talebeleri için «Re’y taraftarları» tabirini kullanmaları onları küçültmek için değildir. Bu, onların kendi görüşlerini, Sünnete ve Sahabilerin ictihad larına tercih ettiklerini söylemek gayesini de gütmez; çünkü Ebu Hanîfe ve talebeleri bu gibi durumlardan uzaktırlar.»

Daha sonra İbn Hacer el-Mekkî, Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının fıkıhta takip ettikleri yolu açıklamış; onların önce Kitab, sonra Sünnet ve daha sonra da Sahabilerin fetvalarıyla ictihadda bulunduklarını belirtmiş ve bunun aksini zannedenleri reddetmiştir. Bir müctehid olan Ebu Hanîfe’yi tenkid eden güvenilir hadisçilerin bulunduğunu inkar edemeyiz. Bu hadisçiler Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının kabul etmediği rivayetlerde bulunan illetlere dikkat etmedikleri için onun ve öğrencilerinin re’ye karşılık hadisi terkettiklerini zannetmişlerdir. Çoğunlukla bu hadisçiler, Ebu Hanîfe ve öğrencilerinin delillerden nasıl hüküm çıkardıklarım kavrayamamışlardır. Esasen bu, müctehidlerin görüşlerinin çok keskin oluşundan ve hadis nakledenlerin idraklerinin sathiliğinden ileri gelmiştir. Dolayisiyle hadisçiler re’ye karşılık rivayeti terkediyorlar diye fıkıhçıları tenkid etmişlerdir. Onların bu yersiz tenkidleri sadece kendilerine racidir.

İbn Hazm’e gelince o, kıyası toptan reddeder. Bu itibarla kıyası kabul eden diğer müctehidlerle Ebu Hanîfe ve arkadaşlarını ağır bir dille tenkid etmiştir. Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî de «el-Avasım Mine’l-Kavasım»da İbn Hazm’i reddetme görevini üzerine almıştır, İbn Hazm’in kıyası tanımama konusunda elinde herhangi bir delili yoktur. Sadece o, kıyasın hüccet oluşu hususunda sahabilerden intikal eden şeyleri reddederken büyük bir pervasızlıkta ve kıyas aleyhinde varid olan birtakım zayıf rivayetleri sahih saymak cür’etinde bulunmuştur. (11)

Gariptir ki iyi bir alim olarak yetişmemiş olan, bir derginin sahibi (12) dergisini mezhepçilik propagandası için bir araç yapmıştır. Esasen onun savunduğu mezhebin ne olduğu da belli değil. Bundan 10 yıl önce o, «İslamda kolaylık ve genel yasama usulü» konusunda bir kitapçık yazmış, burada İbn Hazm’ın kıyas aleyhindeki görüşlerini, müctehid imamların metodlarına aykırı bir tarzda kıyası savunan, Kitab ve Sünnete uymasa bile kendi mezhebini maslahat esasına dayandıran bazı yazarlara (13) ait bir takım görüşleri toplamıştır. Bunlara dayanarak yine bir takım çelişik sonuçlar ortaya koymuştur ki, aklı başında bir kimse bunları söylemez. Bu tür davranışlar öküz altında buzağı aramaktan başka bir şey değildir.

İbn Hazm, kıyası reddederken Nuaym b. Hammad’ın rivayet ettiği bir hadise dayanmaktadır. Oysa Nuaym b. Hammad’ın bu rivayetine hadis tenkidçilerinin çoğu itibar etmemişlerdir. İbn Hazm ise bu durumu bilmemektedir. Halbuki doğudaki küçük hadisçiler bile meseleleri birbirlerine re’y ile kıyas etme hadisini bilirler. (14)

Ayrıca bu hadisin senedinde Harîz en-Nasibî vardır. Gerçi müctehidlik iddiasında bulunan İbn Hazm, «Harîz»i «Cerîr» okumaktadır. İbn Hazm’ın diğer bir delili de İbn Mace’de geçen «Sebaya’l-Umem» hadisidir. İbn Hazm bu hadisi de hasen olarak görür. Oysa senedleri arasında «Süveyd» vardır. Süveyd hakkında ise İbn Maîn, «kanı helaldir»; Ahmed b. Hanbel de «rivayet ettiği hadis kabul edilmez» demiştir. Hafız Şihab el-Busirî de «Misbahu’z-Zucace» de, onu tenkid ederken müsamahalı bir dil kullanmasına rağmen, zayıf olarak nitelemiştir.

Bu hadisin ravileri arasında bir de İbn Ebi’r-Rical vardır ki, Nesaî’ye göre hadisi kabul edilmez. Buhariye göre ise «münkeru’l-hadis»tir. (15)

İbn Hazm İslam hukukçularını, re’y ve hadis taraftarları olmak üzere ikiye ayırır. Aslında bu düşünce gerçek değildir. Bazı cahil nakilcilerin sözlerine dayanarak Ahmed b. Hanbel’in «Mihnet»inden sonra bir takım kimseler tarafından uydurulmuştur.

İbrahim en-Neha’î ve bazı arkadaşlarından rivayet edilen «re’y taraftarları sünnetin düşmanlarıdır.» sözü, itikadî konularda sahih sünnete muhalif olan re’y anlamındadır. Yani bu sözle fer’î hükümlerde ictihad etmek değil; haricîler, kaderîler ve müşebbihe gibi bid’at taraftarları kasdolunmaktadır. Bu sözü, başka türlü anlamak, onu tahrif etmektir. Uydurmacılar aksini düşünse bile bizzat en-Neha’î ve İbnu’l-Müseyyib fer’î meselelerde re’y ile ictihad yapmışlardır.

İbn Hazm, kıyas konusunda sahabilerden nakledilenlerin hepsini yalanlamağa çalışır. Bilhassa Hz. Ömer’den rivayet edilen hadisi, (16) doğru bulmaz. Oysa bu hadisi el-Hatîbu’l-Bağdadî ve diğerleri bir çok yolla ve bir birine yakın lafızlarla rivayet etmişlerdir. Diğer sahabilerden rivayet edilenler de böyledir.

el-Hatîbu’l-Bağdadî «el-Fakih ve’l-Mutefakkih» de (17) re’y ile ictihad konusundaki Mu’az hadisini rivayet ettikten sonra şöyle der: «el-Haris b. Amrin, «Bu hadis, Muaz’ın arkadaşlarından bir çok kimseden rivayet edilmiştir» demesi onun, meşhur olduğunu ve ravilerinin çokluğunu gösterir. Muaz’ın zühd ve takvası bilindiği gibi, arkadaşlarının dindar, güvenilir, zühd ve takva sahibi oldukları da açıktır. Ubade b. Nüsey bu hadisi Abdurrahman b. Ganm’den, o da Muaz’dan nakletmiştir. Bu senedde bir kopukluk yoktur. Ravileri güvenilir kimselerdir. Ayrıca alimler onu kabul etmişler ve delil olarak kullanmışlardır. Bu da gösterir ki bu hadis, alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiştir. (18)

Buna benzer daha geniş açıklamalar Ebu Bekr er-Razî’nin «Fusûl»unde de vardır. er-Razî, «Kıyası tanımayanlar» (19) bölümünde bu konuyu ele almıştır. Biz burada sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Zahirîler ve taraftarlarının aşırı tutumlarını reddeden rivayetler hakkında geniş bilgi için Ebu Bekr er-Razî’nin, el-Fusûl fi’l-Usul; el-Hatibu’l-Bağdadî’nin el-Fakih ve’l-Mütefakkih isimli eserlerine bakılabilir. Zahirîlerle taraftarlarını susturacak rivayetler bu eserlerde bulunabilir. (20) Sanırım burada bu kadarcık yeter.

DİPNOTLAR:

(4) el-Hatibu’l-Bağdadî, el-Faklh ve’l-Mütefakkih, s. 187-216; Hafız İbn Abdi’l-Berr, Câmi’u Beyâni’l-İlim ve Fad-lihi, 11/55-78, 133-150.

(5) Cassas diye meşhurdur. 305-370/917-980 yılları arasında yaşamıştır. İleride Hanefî muhaddisleri bölümünde hal tercümesi verilecektir. «el-Fusûl fi’l-Usûl» adlı eseri, konusunda çok önemlidir. Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’de iki yazma nüshası vardır. (Prof. Dr. Hüseyin ATAY, Dâru’l-Kütüb’de üç yazmasının bulunduğundan söz etmektedir. Bkz. İslâm Hukuk Felsefesi giriş kısmı, İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1978, S. 82 (Çev.)

(6) İmam Ebû Bekr er-Râzî, burada Nazzam’ın durumunu nezaket çerçevesinde kısaca belirtmiştir. Biz, Nazzam’ı ve görüşlerini bir kaç kelimeyle açıklamak istiyoruz.
Tam adı Ebû Ishâk İbrahim b. Seyyar en-Nazzam’dır. Mû’tezile büyüklerinden Ebû’l-Huzeyl el-Allâf’ın kız kardeşinin oğludur. Basra çarşısında boncuk dizip sattığı için kendisine Nazzâm (dizici) adı verilmiştir. İtizal perdesi altında zırdıklık yapanlardan biridir.

Ebû Mansûr el-Bağdadî, «el-Fark Beyne’l-Firak» adlı eserinde (S. 79-80), Nazzâmiye fırkasını anlatırken şöyle der: «Gençliğinde mecûsilerle ve «Tekâfuu’l-Edille» ye, yani her meselenin ve her hükmün lehinde ve aleyhinde eşit değerli delillerin bulunacağına inanan «Senevviyye» fırkası mensuplarıyle düşüp kalkmış, yaşlılık çağında da dinsiz filozoflarla arkadaşlık etmiştir. Sonra da mecûsilik inançları, felsefecilerin sapıklık ve şüpheciliklerini İslâm dinine sokmağa çalışmıştır. Brahmanların peygamberlik makamını inkâr etmeleri Nazzam’ın hoşuna gitmiş, fakat korktuğu için bu görüşü benimsediğini söyleyememiştir. Buna karşılık Kur’ân-ı Kerim’in nazım yönünden i’câzını ve ayın ikiye bölünmesi, Hz. Peygamberin elinde çakıl taşlarının teşbih etmesi, O’nun parmaklarının arasından su fışkırması gibi mucizeleri inkâr ederek, nübüvveti de inkâr derecesine varmıştır.

Daha sonra İslâm’ın hukukî hükümlerini ağır görmeğe başlamış, fakat bunları da ortadan kaldırmak için cesaret gösterememiştir. Dolayısiyle bu hükümleri çıkarmak için hukukçuların baş vurdukları metodları reddetmiştir. Bu cümleden olmak üzere icma’, kıyas ve bir kısım mütevatir olmayan haberleri kabul etmemiştir.

Sahabîlerin fer’î meselelerde ictihad yapma konusunda icmâ’ ettiklerini görmüş ve onlara çirkin bir şekilde dil uzatmış, büyük sahâbîlerin fetvalarını tenkid etmiş, hem hadis, hem de rey taraftarlarını, Haricî, Şiî ve Neccâriye dahil, bütün fırkaları yermiştir.
Mu’tezilîlerin ekserisi Nazzam’ın dinsizliğinde birleşirler. Ona ancak kaderiyecilerden Câhız gibi pek az kimse uymuştur.

Bir çok Mu’tezilî büyükleri gibi kendi dayısı Ebû’l-Huzeyl de «er-Redd ala’n-Nazzâm» adlı eserinde onu tekfir etmiştir. Cübbâ’î ise Ebû Mansûr el-Bağdadî’nin zikrettiği meselelerde Nazzâm’ı tekfir etmiştir. Mu’tezilîlerden el-İskafî de Nazzâm’a bir reddiye yazmış ve bir çok görüşlerinde küfre gittiğini söylemiştir.

Ehl-i Sünnet eserlerine gelince, bunların da çoğunda Nazzâm’a hücum edilmiştir. Bu arada Ebû’l-Hasen el-Eş’arî, Nazzâm’ı tekfir konusunda üç kitap yazmıştır. Kalânisî, onun hakkında bir çok risale kaleme almıştır. Kâdî Ebû Bekr Bakkıllânî yazdığı büyük bir kitapta Nazzâm’ın usulünü tenkid etmiş ve özellikle «İkfâru’l-Müte’evvilîn» adlı eserinde «biz, burada Nazzam’m iç yüzünü ortaya koyacağız.» diyerek onun sapıklıklarını belirtmiştir. Ebû Mansûr el-Bağdadî de (S. 80-91), Nazzam’m boynunu vurduracak yirmi bir sapık görüşünü kaydetmiştir. Gazali de «el-Mustasfâ» da (C. II, S. 246-247), kıyas konusunu anlatırken Nazzâm’m sahabîlere dil uzattığını ve kıyası tanımadığını söylemiştir.

(7) el-Bâcî, el-Müntekâ, VII/300.

-8- Telbîsu İblîs, 111-113; Ahbâru’l-Hamkâ ve’l-Muğaffelîn. 115-127; el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, 11/81-84.

(9) Bu metodları, yani «Tahkîku’l-Menât» ve «Tenkîhu’l-Menât» ve «Tahrîcu’l-Menât»ı burada açıklamakda fayda vardır.

Hanbelî hukukçularından İbn Kudâme el-Makdisî «Ravdatu’n-Nazır ve Cennetu’l-Munâzır» adlı eserinin kıyas bölümünün baş tarafında (Abdu’l-Kadir Bedrân haşiyeli baskı, II/ 229-234) şöyle der:

«Tahkîku’l-Menât» ikiye ayrılır:

1 — Küllî bir kaidenin üzerinde ittifak edilmesi veya bu kaide hakkında bir nas bulunması ve fer’i bir meselede müctehidin bir kurala uygun olarak ictihadda bulunmasıdır ki, böyle bir metoda baş vurulmasında ihtilâf bulunduğunu bilmiyoruz. Meselâ, ihramlı bir hacının bir yaban eşeği avlamasına ceza olarak bir sığır kurban etmesi gerekmektedir; Çünkü Kur’ân-ı Kerimde «onun, yabanî hayvanlardan öldürdüğü şeyin benzerini ceza olarak kurban etmesi gerekir.» (Mâide Sûresi, 95) buyurulmaktadır. Burada, cezada, öldürülen hayvanla kurban olarak kesilecek hayvan arasında benzerliğin bulunması gerekmektedir. Yaban eşeği ile sığır arasında cüsse itibariyle bir benzerlik bulunduğundan, sığır kurban edilmesi gerekmektedir. Bu meselede benzerlik bulunması nass ve icma’ ile sabittir. Sığırla yaban eşeği arasındaki benzerliğin tesbiti ise bu tür bir ictihaddır. Diğer bir misal Kıblenin tayinindeki ictihaddır. Bilinmektedir ki, namaz kılarken kıbleye dönmek nass ile sabittir, fakat kıblenin ne tarafta olduğunu tesbit ise ictihadla mümkündür. İmamın kim olabileceği, adaletin neden ibaret olduğu ve nafakalarda yeterli miktarların tesbiti gib” şeylerde «Tahkîku’l-Menât» adı verilen ictihad ile olur. Bu tür ictihadlara Tahkîku’l-Menât adı verilmiştir; çünkü aslında hüküm bellidir; fakat bu hükmün olaylara tatbiki, bazı emarelere dayanarak istidlal yoluyle olmaktadır.

2 — Bir hükmün illeti nass veya icma’ ile bilinmektedir. Müctehid sadece o illetin fer’î bir meselede bulunduğunu kendi ictihadiyle ortaya koymaktadır. Meselâ, Hz. Peygamber kedi hakkında «O, necis değildir; çünkü aranızda dolaşan hayvanlardandır.» buyurmuştur. Burada insanlar arasında dolaşmak, kedinin pis olmdığının illeti olarak belirtilmiştir. Müctehid kendi ictihadiyle fare gibi bir kısım haşerelerin de insanlar arasında dolaşmalarından dolayı temiz olduğuna hükmedebilir. Bu açık bir kıyas olup, kıyası inkâr edenler de bunu kabul ederler.

«Tahkîku’l-Menât»ın birinci çeşidi kıyas değildir ve bu ihtilafsız bir husustur. Kıyas ise ihtilaflı bir ictihad metodudur. «Tahkîku’l-Menât» her hukuk sisteminde zaruri olarak vardır; çünkü her şahsın adaleti ve şahısların yeterlilik dereceleri hakkında nass bulunamaz.

«Tenkîhu’l-Menât» ise, şâri’in hükmü bir sebebe izafe etmesidir. Dolayısiyle hükümde bir rolü olmayan bazı nitelikler bulunur ve hükmü genişletmek için bunlara itibar etmemek gerekir. Meselâ, bir bedevi arap, Hz. Peygambere gelip, «Mahvoldum, Ya Resûlallah» demiş, Hz. Peygamber ne yaptın?» diye sorduğunda, «oruçlu iken gündüzün eşimle münasebette bulundum» demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, «bir köle azad et» diye cevap vermiştir. Burada Hz. Peygambere müracaat eden şahsın, bedevi bir arap oluşunun hükümde bir rolü yoktur. Aynı durumda olan bir Türk veya başkası da aynı hükme tabi tutulur; çünkü hükmün sebebi, fiilin mükellef tarafından işlenmesidir; bedevi tarafından işlenmiş olması değil. Dolayısiyle teklifler bütün şahısları içine alır ve herhangi bir ramazanda bu şekilde orucu bozan kimselere de aynı hüküm uygulanır; çünkü bu hüküm için hadisenin cereyan ettiği ramazan değil; mutlak olarak ramazanda orucun bozulması esastır. Ayrıca oruçlu şahsın ramazanda gündüzün eşiyle münasebette bulunması da bu hüküm için bağlayıcı bir husus değildir. Zira bu münasebet zina şeklinde olursa oruca saygısızlık bakımından daha kötüdür. İşte bunlar, hükümde rolü olmayan kayıtları bir tarafa bırakarak hükmün sebebine dayanan kıyaslar için örneklerdir. Hüküm nass ile bilindikten sonra onun sebebini tayin etmekle ve «Tenkîhu’l-Menât» yoluyle yapılan böyle bir içtihadı, kıyası tanımayanların çoğu da kabul ederler.

«Tahrîcu’l-Menât» da, Şari’in herhangi bir konuda hükmü açıkça belirtmesi ve onun illetine işaret etmemiş olmasıdır. Meselâ, Buğday, arpa, tuz, altın, hurma ve gümüşde faizin yasaklanışı böyledir; çünkü Hz. Peygamber «altın altın ile, buğday buğday ile, arpa arpa ile, hurma hurma ile, tuz tuz ile, eşit ve peşin olmak üzere alınıp verilir. Bu sınıflar değiştiği takdirde istediğiniz şekilde alıp satabilirsiniz.» buyurmuştur.

Bu hadisi Müslim ve Ahmed b. Hanbel, Ubâde b. es-Sâmit yoluyle rivayet etmişlerdir.
Bu hükmün illetini çıkararak şöyle diyebiliriz: Buğdayda ölçüler cinsinden olduğu için faiz haram kılınmıştır. Aynı şekilde ölçü ile satılan pirinci de buna kıyas edip, kendi cinsiyle satıldığı takdirde fazlasının faiz ve haram olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu kıyasa dayanan ictihad, İslâm hukukçuları arasında ihtilâflara yol açmış olup ekseri alimler, bu tür kıyası muteber saydıkları halde Zahirîler gibi bir kısmı reddetmişlerdir.

(10) Bu mesele hakkında geniş bilgi için, bkz. et-Tehânevî, Kavaid fî Ulûmi’l-Hadis, Beyrut 1972, S. 361-380′de yer alan ve tarafımızdan yazılan 5 numaralı dipnot.
(Bu kısım Dr. Mücteba Uğur tarafından Türkçeye çevrilmiş ve «Halk-ı Kur’ân Meselesi, Râviler, Muhaddisler, Cerh ve Ta’dil Kitaplarına Tesiri» adı altında İlahiyat Fakültesi Dergisinde yayınlanmıştır (Cilt XX, Si 307-321). (Çev.)

(11) İbn Hazm’ın bu görüşünü eski ve yeni bilginlerden bir çoğu reddetmiştir. Bu konuda onu susturan en güzel eser Nâsihu’d-Din el-Hanbelî’nin «Akyisetu’r-Rasûl» adlı eseri ve bunun Alâu’d-Dîn Kiykeldî tarafından yapılan muhtasarıdır. Bu eserlerde, kıyasla amel edilebileceğini isbatlayan 150 kadar hadis vardır. Allah kısmet ederse bu iki eseri ilim erbabına sunacağız.

(12) Bu zat «Mecelletü’l-Menar» sahibi M. Reşid Rıza’dır. Burada işaret edilen kitabının adı «Yusru’l-İslâm ve Üsûlü’t-Teşri’î’l-Âmm» dır.

(13) M. Zahid el-Kevserî’nin «Makâlât»ında yer alan bu konu ile ilgili «Nazaru’l-Mer’i ilâ Şer’illah Mi’yâru dînihi», «Eseru’l-Urfi ve’l-Maslahati fî’l-Ahkâm» ve «Re’yu’n-Necm et-Tufî fi’l-Maslahati» adlı makalelerinde maslahat konusunda yeterli bilgi vardır.

(14) Z. el-Kevserî, Ebû Mansûr el-Bağdadî’nin «el-Fark beyne’l-Firak» adlı eseri için yazdığı mukaddimede (S. 5) şöyle der: «…Gariptir ki İbn Hazm, «el-İhkâm…» adlı eserinde (VII/113; VIII/25) kıyasın batıl olduğunu söylerken Nuaym b. Hammad tarafından rivayet edilen, «Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır, ümmetim için en büyük tehlike teşkil eden kimseler, olayları reyleriyle birbirine kıyas edip haramı helâl ve helâli haram kılanlardır.» hadisini delil olarak zikreder. Halbuki bu hadis doğudaki ve batıdaki hadis bilginlerinin çoğu tarafından kabul edilmemiştir.

Yahya b. Main’e bu hadis sorulduğunda asılsız olduğunu söylemiştir. «Nuaym b. Hammad’a ne dersin» denildiğinde; «o güvenilir bir ravidir» cevabını vermiştir. «Nasıl olur da güvenilir bir ravi asılsız bir hadisi rivayet eder?» sorusuna ise, «doğru zannetmiştir» diye karşılık vermiştir. el-Hatîbu’l-Bağdadî «Tarihu’l-Bağdad»ta (XIII/308), bu konuda geniş malûmat vermiştir.

(15) Buharî, «Bir ravî hakkında munkeru’l-hadîs dediğim zaman: bu, ondan hadis rivayet edilmez demektir.» der. Bkz. Abdu’l-Hay el-Laknevî, er-Ref’u ve’t-Tekmil fi’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, 129, 149, 150.

(16) Hz. Ömer’den rivayet edilen bu hadisi Ahmed b. Hanbel Müsned’de (1/21); Ebû Dâvud, Süneninin Kitâbu’s-Sıyam’ında (Bâbu’l-kuble li’s-Sâ’im, 11/418) şöyle rivayet ermişlerdir: «Ömer b. el-Hattab’dan, demiştir ki: «Oruçlu iken bir gün kendimi tutamadım; karımı öptüm. Sonra Hz. Peygamber’e gelip, «Bugün kötü bir iş yaptım, Yani oruçlu olduğum halde karımı öptüm» dedim. Hz. Peygamber, «Oruçlu iken ağzına su alır dökersen ne gerekir?» diye sordu; «Bir şey gerekmez» dedim. «Öyleyse bunun için de bir şey gerekmez» buyurdu.»

Şevkânî, Neylu’l-Evtar’da (IV/179) şöyle der: «İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve el-Hâkim «Bu hadisin, sahih olduğunu söylemişlerdir. Nesa’î de bu hadisi rivayet eder ve münker olduğunu söyler.»

Ahmed Şakir de İbn Hazm’ın «el-İhkâm»ında bu hadis vesilesiyle yazdığı dipnotta şöyle demiştir: Bu hadisin senedi sahihtir. el-Munzirî, Nesaî’ye atfederek münker olduğunu söylemiş ise de, Nesaî’de ben buna rastlamadım. Münker olması için bir sebep yoktur.»
Bu hadis hakkında daha geniş malûmat için bkz. el-Hatibu’l-Bağdadî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, 1/92.

(17) el-Fakih ve’l-Mütefakkih, 1/189.

(18) Yani, bu hadisin zayıf olduğu farzedilse bile, ümmetin onu muteber olarak kabul etmesi sahih olduğunu gösterir. Daha geniş malûmat için bkz. el-Laknevî, el-Ecvibetu’l-Fâdıla, s. 228-238 de verdiğimiz ek bilgi.

(19) S. 14-17.

(20) Akyisetu’r-Resul (s. a.) adlı kitapta ve bizim bu kitapdaki önsöz ve dipnotlarımızda Zahirîleri susturacak bilgiler bulunmaktadır.

Categories: Dinimizin kaynakları, Hanefî Fıkhı’nın Esasları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

HABERLERİN KABÜL ŞARTLARI

HABERLERİN KABÜL ŞARTLARI

Hanefîler, mürsel haberi rivayet eden ravi, güvenilir (sika) ise; müsned haber gibi mürsel haberin de kabul edileceğini söylerler. Hicrî II. yüzyılın başına kadar sahabî, tabiî ve tebai tabiî fakihlerinin büyük çoğunluğu da bu görüştedir. Mürsel haberleri, özellikle ileri gelen tabiîlerin mürsel haberlerini ihmal, şüphesiz sünnetin yarısını terketmek demektir.

Sünen sahibi Ebû Davud, hadisçiler arasında meşhur olan ve Mekkelilere yazdığı «Risale»sinde (29) şöyle der: «Mürsel haberleri Süfyan es-Servî, Malik b. Enes, Evza’î gibi alimler delil olarak kabul ederlerdi. Hatta Şafiî, bu konu üzerinde çok dururdu.»

Muhammed b. Cerîr et-Taberî de şöyle söyler: «İnsanlar, mürsel haber ile amel ediyor ve onu kabul ediyorlardı. Nihayet hicrî II. yüzyıldan sonra onu reddetme fikri ortaya çıkmıştır. Salah el-Ala’î’nin «Ahkamu’l-Merasil»inde ve İbn Abdilberr’in sözlerinde, (30) bu konuda icma bulunması gerektiğini belirten bir ifade vardır.

Selef arasında mürsel haber rivayet eden bazılarını sert bir şekilde tenkid edenler bulunduğunu ileri sürerek yapılan tartışmalar yerinde değildir. Çünkü bu tenkidler mürsel haber rivayet eden ravinin güvenilir (sika) olmamasından ileri gelmiştir. Nitekim bu gibi tenkidler müsned haber rivayet eden bazılarına karşı da yöneltilmiştir. O halde mesele, haberi müsned veya mürsel olarak rivayet etmek meselesi değil; ravinin güvenilir olup olmaması meselesidir.

İmam Şafi’î, mürseli reddedip kendisinden öncekilere muhalefet ederken farklı görüşler ileri sürmüş, bir ara Said b. Müseyyib’in mürselleri dışındaki mürsel haberlerin mutlak olarak huccet olmadığını söylemiş, sonra bazı meselelerde bizzat Said b. Müseyyib’in mürsellerini reddetmek zorunda kalmıştır. Bunları ben «Tabakatu’l-Huffaz»ın zeyline yazdığım dipnotlarda anlattım. (31)

Şafi’î, daha sonra başkalarının mürsellerini de kabul etmiş ve mürselin bazı hususlarla desteklendiği takdirde hüccet olarak kabul edilebileceğini söylemiştir. (32) Bunun içindir ki Beyhakî gibi bir kısım alimler bu çelişkiden kurtulmak için uğraşmışlar, fakat bir sonuç alamamışlardır.

İmam Şafiî’nin «Müsned»inde (33) de, selef arasında bilinen genel manası ile birçok mürsel hadis vardır. İmam Malik’in «el-Muvatta» ında ise üçyüz mürsel hadis bulunmaktadır. Bu, «el-Muvatta»daki müsned hadislerin yarısından fazladır. Salahu’d-Dîn el-Alaî’nin «Ahkamu’l-Merasil» indeki mürsel hadisin rivayeti ile ilgili araştırmalar kabul ve red bakımından ilgililer için az ve yetersizdir.

«Şurutu’l-E’immeti’l-Hamse» ye yazdığım talikatta mürsel hadisin fakihlerce sahih olarak kabulü ile daha sonraki ravilerce onun zayıf olarak kabulünün nasıl bağdaştırılacağını anlattım. Orada mürsel hadisin delil olarak kabulü konusunda yeterli bilgi vardır. (34) Hatta Buharî, kitaplarında mürsel hadisleri delil olarak kullanır. Müslim de Sahîh’inin «Mukaddime»siyle «ed-Dibağ» risalesinde bu konuda aynı yolu benimsemiştir. Yerimiz, bu konuda sözü daha fazla uzatmağa elverişli değildir.

Müsned olsun, mürsel olsun haberlerin kabul edilmesi için kendilerine göre aynı noktada birleşen esaslara aykırı olmaması Hanefîlerin şartlarından birini teşkil eder. Hanefîler, Kitab, Sünnet ve sahabîlerin hükümleri gibi nassların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler, nassa dayanan ve kabule layık görülen birbirine benzer meseleleri çıkdıkları esasa irca’ etmişler ve bir kaide altında toplamışlardır.

Hanefîler, birbirlerine benzerlik arzeden diğer meselelerde de araştırmayı tamamlayıp istikrara ulaşıncaya kadar aym şeyi yapmışlardır. Böylece bir kısım müşterek esaslara ulaşmışlardır ki, bunlar «Kavaid ve Furuk» kitaplarında açıklanmıştır. Onlar, ahad haberleri de bu esaslara göre değerlendirmişlerdir. Bu haberleri, söz konusu esaslara uymadığı takdirde sübut bakımından daha kuvvetli olan İslam hukuku’nun mevcut kaynaklannın incelenmesinden elde edilen ve herkesce benimsenen haber niteliği taşıyan genel esaslara aykırı saymışlardır.

İmam Tahavî, eserlerinde bu kaideye çok riayet eden bir alimdir. Bu hususu hakkiyle bilmeyenler Tahavî’nin kıyasa dayanarak rivayetlerin bir kısmını diğer bir kısmına tercih ettiğini sanırlar.

Ahad haberlerin genel olarak bu esaslara mana bakımından aykırı düşmesinin sebebi, ravîlerin hadisleri mana itibariyle rivayette ileri gitmeleridir. Bazan bu, hadisin asıl manasını değiştirmeye yol açmıştır. Ahad haberleri genel esaslara göre değerlendirmede kullanılan bu kaide sayesindedir ki büyük fakihler bir çok rivayetlerin zayıflık yönlerini tesbit edip iyi bir araştırma sonucu gerçeğe ulaşmışlardır.

Ayrıca fakihlerin, hadislerdeki illetleri anlama bakımında hadis rivayet edenlerde bulunmayan başka imkanları da vardır.

Onlar yaşayan tatbîkat konusunda bir çok haberlerin sahih olup olmadığını anlayacak bir duruma sahiptirler. Bu durum yalnız Medine’lilerin ameli için söz konusu değildir. Aksine sahabîlerin gelip yerleştikleri diğer şehirler de böyledir. Oralarda da sahabîlerin talebeleri ve onların da talebeleri vardı el-Leys b. Sa’d’ın İmam Malik’e yazdığı «Risale» de (35) bu hususa işaret edilmiştir.

Ebu Hanîfe’ce beğenilen kaidelerden biri de şudur: Ravinin hadisi öğrendiği andan rivayet etme anına kadar devamlı olarak ezberinde tutması ve onu hatırlamadığı takdirde yazıya itibar edilmemesi şarttır. Bu hususa Kadî İyad «el-İlma’» da işaret etmiştir. (36)

Mana itibariyle hadis rivayetinde ileri gitmemek, Ebû Hanîfe’nin kesinlikle benimsediği bir husustur.

Sübut ve delalet bakımından delillerin mertebelerini göz önüne almak da Hanefîlerin önemli kurallarından biridir; çükü sübut ve delalet bakımıdan kesin olan delilin bir mertebesi olduğu gibi, bu yönlerden zannî olan delilin de bir hükmü vardır. Hanefîler, Kur’an-ı Kerim’e muhalif olan ahad haberleri kabul etmezler. Onu, Kur’ana muhalif olan hususta «mücmel»in bir açıklaması da saymazlar. Onlara göre böyle bir ahad haberle «mücmel»in açıklanması Kur’anda bulunmayan bir hükmü de göstermez. Bu tür ahad haberler Kur’anda bulunmayan bir hükmü bildirir kaidesini benimseyen bazı aşırı kimseler, aradaki farkı anlayamamışlar, boş yere kafa yormuşlardır.

Yine Hanefîlerin kaideleri arasında, kaçınılması imkansız olan ve meşhur bir rivayete dayanması için gerekli şartları taşıyan konular hakkındaki ahad haberleri reddetme esası da yer alır; çünkü onlara göre böyle bir rivayeti, fakihlerce bu gibi konularda haberin meşhur olması şartı ve mevcut durum yalanlamaktadır.

İbn Receb, Ebû Hanîfeye göre, güvenilir ravilerin bir haberde metin yahut senedde fazlalık veya noksanlık yönünden ihtilafa düşmeleri halinde, fazlalığın kabul edilmeyeceğini söylemiştir.

Hanefîlerin bunlara benzer birtakım sağlam kaideleri vardır. Onlar, bu kaidelerin doğruluğu hakkında usul kitaplarında bir çok delil serdetmişlerdir. (37)

Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde Hz. Peygamber buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivayet ettiği hadisi kabul edenler, Hanefîlerin hadislere muhalefet ettiğini sanırlar. Halbuki durum böyle değildir. Aksine Hanefîlerin usul ve füru’ meselelerinde dayanakları hadiselerdir. Nitekim bu hususu kör taklide, heva ve hevesine uymaksızın iyi bir araştırma ve mukayese yapan kimseler açıkca görebilirler.

DİPNOTLAR:

(29) Bu risale, müellif tarafından tahkik edilerek Kahire’de Matba’atü’l-Envarda 1369′da basıimıştır.

(30) İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd. Rabat 1387,. 1/4.

(31) Takiyyu’d-Dîn Muhammed b. Fehd el-Mekkî, «Lahzu’l-Elbâz bi-Zeyli Tabakât’il-Huffâz Dimaşk 1347, S. 329. Bu konuda müellifin «Zûyûlu Tezkiratil-Huffâz», S. 329′da da dipnotları vardır.

(32) Tafsilât için bkz. M. Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi, Çeviren: Doç. Dr. Abdulkadir Şener, Ankara 1973, S. 117.

(33) İmam-Şafiî, Müsned, Kahire 1327.

(34) Hâzimî Şurûtu’l-E’immeti’l-Hamse, Kahire 1357, S. 41-51.

(35) Bu risalenin Türkçe tercümesi için bkz. Doç. Dr. A. Kadir Şener, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XVI (1970), S. 131-154.

(36) el-İlmâ’ ilâ Marifeti Usûli’r-Rivâye ve Takyîdi’s-Sema’, Kahire 1389, S. 139.

(37) Yazar, «Te’nibü’l-Hatib» adlı eserinde (Kahire 1361, S. 152-154) bu konuda şöyle der:

«Ebû Hanîfenin az hadis bildiğini veya hadislere muhalefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını zanneden kimseler, imamların haberleri kabul için ileri sürdükleri şartları bilmemekte ve müctehid imamların ilimlerini öyle anlaşılıyor ki ayarı bozuk bir teraziyle ölçmektedirler.

«İmam Ebû Hanîfe’nin hükümleri istinbat konusunda gelişmiş bir kısım prensipleri vardır. Onu suçlayanlar, onun prensiplerini bilmeyenlerdir. Bu prensiplerin en önemlileri şunlardır:

«1 — Kendisinden daha kuvvetli olan bir delil ile çatışmadığı takdirde güvenilir kimselerin mürsel haberlerinin kabulü. Mürsel haberi delil olarak kabul etmek öteden beri tatbik edilegelen bir gelenektir. İslâmın ilk devirlerinde müslümânlar bu yolda hareket etmişlerdir. Hatta İbn Cerîr et-Taberî, «Mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicri ikinci yüzyılın başihda ortaya çıkan bir bid’attir» demiştir. Nitekim bu hususu el-Bâcî «Usûl»ünde, İbn Abdi’l-Berr «Temhîd»inde ve İbn Receb «Şerhu İleli’t-Tirmizî» sinde zikretmişlerdir. Buharî de «Sahih»inde (Ezan 95), mürsel haberleri delil olarak almıştır. Sözgelişi o, imamın arkasında namaz kılan kimsenin Kur’ân’dan bir parça okuması konusunda mürsel hadisleri delil olarak zikretmiştir.. Müslim de «Sahih»inde mürsel haberlere yer vermiştir. Mevlâna Muhaddis el-Osmanî’nin «Fethu’l-Mülhim bi Şerhi Sahihi’l-Müslim»inin mukaddimesinde (1/36), Suyûtî’nin «Tedrîbu’r-Râi» sinde (125-126) bu konuda açıklamalar vardır. Hadisleri mürsel oldukları için zayıf sayanlar, tatbikattaki sünnetin yarısını atmış olurlar.

«2 — Ebû Hanîfe, âhâd haberleri İslâm Hukukunun kaynaklarını tek tek inceledikten sonra elde etmiş olduğu müşterek esaslara göre değerlendirir. Eğer âhâd haberler bu esaslarla çatışırsa, Ebû Hanîfe iki delilden daha kuvvetli olanı alır; muhalif haberi terkederek söz konusu esaslara dayanır ve böyle bir haberi şaz sayar. Tahâvî’nin «Ma’âni’l-Asar» ında bu hususla ilgili bir çok örnek vardır. Burada sahih habere değil, ancak müctehidce illetli bir habere muhalefet söz konusudur. Müctehide göre haberin illetlerden hali olması gerekir.

«3 — Ebû Hanîfe, âhâd haberleri Kur’ân’ın genel ifadelerine ve lafızlarına (zahirlerine) göre de değerlendirir.

Eğer haber, Kur’ân’da bulunan bir lafza veya genel bir ifadeye (âmm’e) aykırı düşerse haberi terkederek Kitabla amel eder. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır: çünkü Kitab’ın sübûtu katidir. Ebû Hanîf’ye göre delalet yönünden Kur’ân’ın zahirleri ve genel ifadeleri kesindir. Ebû Bekr er-Râzî’nin «el-Fusûl» ve el-İtkânî’nin «eş Şâmil» adlı eserleri gibi usul kitaplarında bu hususu destekleyen deliller vardır.

«Haber Kur’ân’ın âmm ve zâhir’ine aykırı olmayıp onun mücmel’ini beyan ise haberi kabul eder; çünkü böyle bir açıklama olmaksızın mücmel’in neye delalet ettiği anlaşılamaz. Bu, âhâd haberle Kur’ân-ı Kerim’de olmayan bir hükmü ona ilâve anlamına gelmez. Aşırılığı adet haline getiren bazıları, isterlerse böyle zannetsinler.

«4 — Ebû Hanîfe, âhâd haberleri kabul ederken onların, kavlî veya fiilî olsun, meşhur sünnete muhalif olmamasını göz önüne alır. Burada da delillerden kuvvetli olanla amel etme düşüncesi hakimdir.

«5 — Ebû Hanîfe, âhâd haberi alırken, onun kendi gibi bir habere zıt olmamasını şart koşar. İki haber çatıştığı zaman birisi diğerine bazı sebeplerle tercih edilir. Bu gibi durumlarda ravilerden birinin diğerine nazaran fakih veya daha bilgin olması gibi müctehidlerce benimsenen farklı bir takım tercih sebepleri vardır.

«6 — Ebû Hanîfe, âhâd haberleri alırken ravinin kendi rivayet ettiği habere aykırı bir iş yapmamasını da şart koşar. Köpeğin dilini soktuğu bir kabın yedi kere yıkanması ile ilgili olarak Ebû Hureyre’den rivayet edilen hadisi Ebû Hanîfe kabul etmemiştir. Çünkü bu hadis Ebû Hureyre’nin fetvasına aykırıdır. Selefden birçokları da Ebû Hanîfe gibi âhâd haberi aynı gerekçe ile reddetmişlerdir.

«İbn Receb’in «Şerhu İleli’t-Tirmizi»sinde bu hususla ilgili misalleri bulabilirsiniz. Gerçi, Zahiri mezhebine yakın olan bazı kimseler bu görüşe katılmazlar.

«7 — Ebû Hanîfe, İbn Receb’in de belirttiğine göre, iki haberden birisinde sened yahut metin yönünden bir fazlalık bulunursa, ihtiyat bakımından bu fazlalığı kabul etmez. Sonraki bazı Hanefî fakihlerinin muarızlarıyle yaptıkları tartışmalarda bu esası ihmal etmeleri hasımlarını kendi görüşleriyle susturmak içindir.

«8 — Ebû Hanîfe, âhâd haberle kaçınılması imkânsız olan «umûmu’l-belvâ», yani sık sık vuku bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel etmez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhur olması gerekir. Şüpheli hallerde tatbik cihetine gidilmeyen hadd cezaları ve kefaretlerde durum böyledir.

«9 — Ebû Hanîfeye göre, her hangi bir hükümde ihtilâfa düşen sahabîlerden biri ahad haberi terketmemelidir.

«10 — Ebû Hanîfe’nin âhâd haberler konusunda diğer bir prensibi de, seleften hiç kimsenin onları tenkid ve ta’n etmiş olmamasıdır.

«11 — Ebû Hanîfe ceza ve haddler konusunda değişik rivayetler bulunduğu zaman hafif olanını tercih eder.

«12 — Ebû Hanîfe’ye göre râvînin, haberi işittiği andan rivayet ettiği ana kadar unutmaksızın ezberinde tutması şarttır.

«13 — Ebû Hanîfe, râvinin haberi kimden rivayet ettiğini hatırlamaması halinde yazısına itimat etmemesini esas olarak alır.

«14 — Ebû Hanîfe, şüpheli hallerde uygulanmayan hadd cezalarında değişik rivayetler bulunursa ihtiyat yönünü tercih eder. Meselâ, on dirhemlik bir şey çalan hırsızın eli kesileceğini bildiren rivayeti alır; bu konuda üç dirhemden (1/4 dinardan) söz eden rivayeti kabul etmez. On dirhemle ilgili rivayet ihtiyata daha uygundur ve tercihe şayandır; çünkü bu iki haberden hangisinin önce, hangisinin sonra varid olduğu bilinmediğinden, aralarında nesh’e karar vermek de mümkün değildir.

«15 — Ebû Hanîfe, diğer haberlerle desteklenen âhâd haberleri tercih eder.

«16 — Ebû Hanîfe’nin esaslarından biri de haberin, bulundukları memleket veya şehir neresi olursa olsun sahâbî ve tabiilerce tatbik edilegelen şeylere aykırı olmamasıdır. Leys b. Sa’d da, İmam Mâlik’e yazdığı risalede buna işaret etmiştir.

«Ebû Hanîfe’nin bunlara benzer bir kısım prensipleri daha vardır. Bunlar kendisinin, daha kuvvetli delil ile amel ederek bir kısım rivayetleri terketmesine yol açmıştır, «es-Sîratu’ş-Şâmiyyetu’l-Kübrâ» yazarı Muhammed b. Yûsuf eş-Sami (Ö. 942/1535), «Ukûdu’l-Cuman fî Menâkıbı Ebî Hanîfeti’n-Nu’mân» adlı eserinde İbn Ebi Şeybe’yi red sadedinde anlattığımız hususların bir kısmına işaret eder ve şöyle der: «Bu kaidelerin gereği oıarak Ebû Hanîfe bir çok âhâd hadisle amel etmeyi terketmiştir. Allah, Ebû Hanîfeyi hasımlarının isnadlarından korusun. Gerçekte Ebû Hanîfe hadislere kasden muhalefet etmemiştir. Bir kısım delil ve gerekçelere dayanarak, ictihad neticesinde muhalefet etmiştir. Müctehide içtihadında yanılırsa bir ecir; isabet ederse iki ecir vardır. Ebû Hanîfeye dil uzatanlar, ya onu çekemiyenler ya da ictihad mevkiini bilmeyenlerdir.»

«Ebû Hanîfe’nin kabul ettiği bir kısım hadisleri sonraki bazı bilgilerin sözlerine dayanarak senedleri yönünden zayıf saymak doğru değildir; çünkü O, hadis rivayet ettiği üstadlarının durumlarını yakından biliyordu; genellikle kendisiyle sahabi arasında sadece iki râvî bulunuyordu.» 

Categories: Hanefî Fıkhı’nın Esasları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.