Posts Tagged With: alimler

Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır mı?

Dördüncü Soru: Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır mı? Şayet ulaşırsa kabir yanında okunduğu zaman mı, yoksa uzakta okunduğunda mı ulaşır? Ve ölü okuma sevabının tamamını mı, yoksa dinleme sevabını mı alır?

Cevap: Burada iki mesele var. Bu meselelerden birincisi, ikinci meselenin bir parçasıdır. Ben bu konuda Hanbeli mezhebinin şu görüşünü tercih ettim. Okuyucu, ölü için niyet edip okumaya yöneldiğinde okuduğu Kur’an ölüye fayda verir ve sevabı da ona ulaşır.
Bazı alimler şöyle dedi: “Okumanın başında ölü için okumaya niyet etmek şart değildir. Bilakis önce okuyup sonra bunun sevabını ölüye hediye ederse bu sevap ölüye ulaşır. Daha önce zikrettiğim gibi birinci görüş tercih edilmiştir. Bu iki görüş arasında yani Kur’an’ın kabirde okunmasıyla kabirden uzakta okunmasının sevabının ölüye ulaşması hususunda fark yoktur. Her iki durumda da okumanın sevabı ölüye ulaşır. Bazı Şafii’ler ölü ancak dinleme sevabı alır dediler. Bu görüşün iki kurala dayandığını söylediler. Birincisi: Sevabı hediye etmek sahih değildir. İkincisi: Ruhlar kabirlerin etrafındadır. Azaplanmayı ve nimetlenmeyi bedenlerinin hissetmesi sebebiyle ölülerin ruhları, kabirle ve bedenle manevi bir birleşmeyle birleşmişlerdir. (Bedenin azap ve nimeti hissetmesinin sabitliği daha önce açıklanmıştı.) Bunun için ölü okumayı duyar ve duyunca da dinleme sevabı ona ulaşır. Bu söz, söyleyen kişiyi çıkmaza sokar. Çünkü ölünün idraki ve duyuşu mükellef kişilerin (dirilerin) idraki gibi değildir. Bu konuda Allah’ın fazlına ihtiyaç duyar. Allah isterse ölüye duyma nimetini verebilir. Şafiilerden bazıları okuma sevabı konusunda başka bir görüş ileri sürdüler. Kur’an okurken ölü için niyet edilirse bu doğru olmaz. Eğer önce kendisi için okur, sonra bu sevabın ölüye ulaşması için Allah’a dua ederse ölüye sevabın ulaşması bu şekilde mümkün olur. Zaten bu da dua hükmündedir. Onun işi Allah’a kalmıştır, isterse onun duasını kabul eder, isterse kabul etmez. Bu söz onlarda şu sözü söyleyen kimsenin sözüne zıt değildir. Sevabı hediye etmek doğru değildir. Çünkü kul, mal konusunda hibe etme hakkına sahip olduğu gibi, ibadetler (sevap) konusunda herhangi bir tasarruf hakkına sahip değildir. Çünkü burada okuma sevabının ölü için olmasını amaçlıyor, veya sevabını ölüye verdim diyor. Bu görüş daha önce zikredilen duaya zıttır. Daha önce de geçtiği gibi sevabın ölüye ulaşması kesin değlidir. Kabirde Kur’an okuma hakkında sahabelerden gelen rivayetler azdır. Fakat dört mezhep zamanından günümüze kadar müslümanlar Kur’an’ı ölünün mezarının yanında okumayı sürdüregelmişlerdir.
Ahmed İbni Muhammed İbni Harun Ebubekir il-Hilal bu konuda “Cami” kitabında şöyle dedi: “Abbas İbni Ahmed id-Devri bize şöyle dedi: “Ahmet İbni Hanbel’e kabirlerin yanında Kur’an okumak konusunda birşey bilip, bilmediğini sordum. “Bilmiyorum” dedi. Sonra dediki: “Yahya b. Muin’e sordum. Mübeşşir b. İsmail el-Halebi’den şöyle dedi: “Abdurrahman İbnil Ala b. El-Lahlah’ın babasından şöyle dedi: “Babam dediki: “Ben öldüğüm zaman beni lahite koy ve Allah’ın adıyla Rasulullah’ın sünneti üzere de başımın yanında Bakara’nın başlangıcını ve sonunu oku. Ben İbin Ömer’in de bu şekilde vasiyet ettiğini duydum. Sonra Hilal başka bir rivayette şöyle dedi: “Ahmed İbni Hanbel’e bir cenazede iken ölü defnedilince, kör bir adam kabrin yanına gelerek Kur’an okudu. Ahmed b. Hanbel ona şöyle dedi: “Ey adam kabrin yanında Kur’an okumak bid’attir.” Muhammed İbni Kuddeme ona şöyle dedi: “Ey Eba Abdullah! Mübeşşir el-Halebi hakkında ne diyorsun?” Ahmed b. Hanbel dedi ki: “Güvenilir bir zattır.” Ona Mübeşşir’il-Halebi’nin daha önceki yukarıda zikredilen hadisini zikredince Ahmed b. Hanbel (r.a.) ona şöyle dedi: “Adam git ve okumasını söyle.” Hilal aynı şekilde şöyle demiştir: “Ebubekr el-Mervezi bize şöyle demiştir: “Ahmed İbni Muhammed İbni Hanbeli’yi şöyle derken işittim: “Kabirlere girdiğiniz zaman: Fatiha, Felak, Nas ve İhlas surelerini okuyun ve okuduklarınızı kabir ehline hediye edin, böylece bu okuduklarınızın sevabı onlara ulaşır.”
Aynı şekilde Zaferani’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Şafii’ye (r.a.) kabri yanında Kur’an okuma hakkında sordum” O şöyle dedi: “Bir sakınca yoktur.” Zaferani güvenilirdir ve Şafii’nin eski görüşünü rivayet etmiştir ve Şafii’den rivayet ettiği bu rivayet gariptir. Şafii’nin yeni görüşünde eski görüşüne muhalif bir şey varid olmadıkça eski görüşüyle amel edilir, fakat Şafii’nin Kur’an’ın sevabının ölüye ulaştığını söylediği yeni görüşü şöyledir: “Kur’an zikrin en şereflisidir. Zikir zikredildiği yer için bir bereket sağlar ve bu bereket orada bulunanlara yayılır” Bu görüşün temeli şuna dayanmaktadır: Kabre iki hurma dikildiği zaman bunlar yaşadıkları müddetçe Allah’ı tesbih ederler. Böylece onların tesbihleri sonucu kabirde sahibi için bir bereket hasıl olur. Ve bu bereket, dallar kuruyuncaya kadar devam eder. Rivayetin bu tefsiri bazı müfessirlere göredir. Bitkilerin Allah’ı tesbih etmesinin bereketi hasıl olunca zikirlerin en şereflisi olan Kur’an ki hayvan, bitki ve cansızlardan daha şerefli olan Ademoğlu tarafından okunuyor, bilhassa okuyan salih kişi ise bu Kur’an’ın bereketinin hasıl olması tabiiki daha evladır. Allah en iyisini bilir.
İçinde Abdulhak’ın da bulunduğu bir gurup alimler ölünün duymasına, ölü hakkında selam vermenin meşruiyetini delil olarak göstererek şöyle dediler: “Eğer ölü selamı işitmeseydi onlara yapılan hitap boş ve faydasız olurdu.” Bu zayıf bir görüştür. Çünkü bu, bunu gerektirmez. Namazdaki teşehhüdde Rasulullah’a (s.a.v.) hitaben selam söylenir. Elbette Rasulullah teşehhüdde ona bütün selam söyleyenleri duymaz. Mezarların yanından geçen kimsenin mezardaki mü’minlere selam söylemesi ölülerin, o selamı duymasını gerektirmez. Bu dua mahiyyetindedir. Ve “ey Rabbim! Onların üzerine selam olsun” demektir. Aynı şekilde namazda Rasule “Ey Allah’ın Rasulu! Selam senin üzerindedir” demek yani: “Ey Rabbimiz! Salat ve selamı Rasul’ün üstüne yap” demektir. Buhari ve Müslim’deki bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bizim üzerimize ve salih kulların üzerine selam olsun” dediğinde bu söz bütün salih kullara ulaşır. Aslında bu söz Allah’tan bir istemedir. O sözün manası “Allah’ım salih kullara selam söyle” manasındadır.

Beşinci Soru: Kur’an okuyucu Kur’an’dan birşey okuduğu zaman ve onu ölülere hediye ettiği zaman bu onlara ulaşır mı yoksa ulaşmaz mı? Ve okunanı ölü işitir mi yoksa işitmez mi?

Cevap: Bu ihtilaflı bir konudur. En iyi olan okuyucunun şöyle demesidir: “Allah’ım eğer bu okuyuşumdaki amelimi kabul ettiysen bunun sevabını senden bir lütuf olarak filana ver.” Eğer böyle demeyip de: “Allah’ım okuduğum Kur’an sevabını filana ver” derse; bu sevabın ölüye ulaşıp ulaşmaması alimler arasında ihtilaflıdır. Birinci söz (yani eğer Kur’an okuyuşumu kabul ettiysen bunun sevabını senden bir lütuf olarak filan kişiye ver) dua mahiyetindedir. Allah dilerse onu kabul eder, dilerse kabul etmez. Allah bunu kabul etmişse muhakkak ki ölüye fayda verir.

[Ibn Hacer Askalani, Kabir Alemi]

Categories: Ölüye amellerin hediye ve arz edilmesi, Kabirde kuran okumak | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ictihadda isabet edene/etmiyene verilen ecir hakkinda

Şafi fakihlerinden Siracuddin İbnul Mulakkin (723-804 h/1323-1401 m) hadisi ( ictihad edip isabet edene 2 ecir, hata edene 1 ecir hadisi) şerh ederken diyorki:

وهذا إذا كان العالمُ متبحِّراً في العلم بنفسه يرى نفسَه أهلاً لذلك , ويراه الناسُ
فأما المقصِّر فلا يسوغ له أن يدخُلَ نفسُه في شيءٍ مِن ذلك , فإن فعَل هلَك

“Eger alim ilimde kendiliyinde derinlesmis, kendini bu işin (ictihadin) ehli görüyorsa, insanlarda onun oyle olduğunu düşünüyorsa o zaman hadisde denildigi gibidir.
Yetersiz (muctehid olmayan) olan kimseye gelince, onun kendinisinin bu gibi işlere girmesi caiz degildir. Eger girerse helak olur!”

[Siracuddin İbnul Mulakkin: Et Tevdih: 33/134]

devami gelecek biiznillah

Categories: Ictihad/hüküm çıkarmak | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Alimlerin sufiler hakkındaki sözleri…

Ibn Kayyim el-Cevziye Medaric el-salikin’de, ve Ibn el-Cevzi Sıfat el-safva’sının “Ebu Haşim el-Zahid” başlıklı bölümünde, Sufyan el-Sevri’nin şöyle dediğini nakleder:

“Eğer Ebu Haşim el-Sufi olmasaydı, kişilikteki ikiyüzlülüğün en ince biçiminin varlığını asla idrak edemezdim…İlim öğrenmiş sufi, en iyi insanlar arasındadır.”
[Ibn Kayyim, Medaric el-salikin; Ibn el-Cevzi, Sifat al-safva ( Beyrut : dar el-kutub el-`ilmiye, 1403/1989].

El-Cuneyd’in hocası, el-Haris el-Muhasibi bir sufi idi. `Abd el-Kahir el-Bağdadi, Tac el-Din el-Subki, ve Cemal el-Din el-Isnevi,  tekrar tekrar “Aramızdan mutakallim (ilahiyatçı), fakih (hukukçu), sufi olanlar  El-Harith ibn Asad al-Muhasibi’nin kelam, fıkh, ve hadis kitaplarına dayanır(güveir, gönül ferahlığı bulur).” söyleminde bulunmuştur
[‘Abd el-Kahir el-Bağdadi, Kitab Usul el-Din p. 308-309; Tac el-Din Subki, Tabakat el-şafi`iye 2:275; Cemal el-Din el-Isnevi, Tabakat el-Şafi`iye 1:(#9)26-27].
El-Cuneyd el-Bagğdadi, dedi ki: ”Sufi, Peygamber(itteba’a tarik el-Mustafa)’nın yolunu izlemiş, hayatını ibadete adayarak ve zevklere dayanarak (kulluğun zevklerinden) bedensel zorluklara katlanmış,  ve  dünyaya dair ne varsa geride bırakmış, saflığın üzerine yün giyendir.”
[`Afif el-Din Ebu Muhammed `Abd Allah Ibn As`ad el-Yafi`i (d. 768), Naşr el-mahasin el-ğaliya fi fadl maşayih el-sufiyye ( Beyrut : Dar Sedir, 1975].

İmam Ebu Mansur `Abd el-Kahir el-Bağdadi dedi ki:

“Şunu biliniz ki Ehl el-Sunnet vel-Cema`at, 8 grup (insana) ayrılmıştır… 6. grup, dünyadan elini eteğini çekmiş sufilerdir ( el-zuhhad el-sufiyye), olayları(nesneleri) olduğu gibi görmüş ve bu nedenle uzak duran, deneyimleyerek öğrenmiş ve bu nedenle gerçekten önemseyen, Allah’ın takdirini(paylaştırmasın) kabul etmiş ve erişebilecekleri şeylerden razı olmuşlardır. Dinleri birliğin beyanı ve  teşbihin reddidir. Okulları(öğretileri) meseleleri Allah’a havale etme, O’na güvenme, O’nun emrine itaat etme, O’ndan gelenden hoşnutluk ve O’na olan tüm itirazlardan uzak durmaktır. “Böylesi Allah’tan armağandır, onu dilediğine lütfeder ve Allah’ın cömertliği sınırsızdır”.
[`Abd el-Kahir el-Bağdadi, el-Fark beyn al-firak ( Beyrut : dar el-kutub el-`ilmiyye, n.d.) 242-243].

Imam Fahr el-Din Razi şunları yazdı: “Sufilerin söylediklerinin özeti şudur ki, Allah’ın ilmine giden yol kendini arındırma ve maddesel bağlılıklardan el ayak çekmedir, ve bu mükemmel bir yoldur…Sufiler derin düşünce(tefekkür) ve benliğin maddsel tuzaklarla ilişiğinin kesilmesi ile çalışan bir halktır. İçsel benliklerinin tüm işlerinde ve davranışlarında sadece Allah’ın zikri ile meşgul olması için çabalarlar, ve Allah’a olan tutumlarının mükemmelliği ile tanımlanırlar. Doğrusu bunlar,tüm insan cemaatlerinin en iyileridir.”
[(Fahr el-Din el-Razi, I`tikadat firak el-muslimin s. 72-73].

Ehli Sünnetin mezheb imamlarından Muhammed bin İdris Eş Şafi (150–204 h/767–820 m) şiirlerinin birinde şöyle diyor:

فقيهاً وصُوفياً فكُنْ ليسَ واحداً * فإِنِّي – وحَقِّ الله – إِياكَ أنصَحُ
فذلكَ قاسٍ , لمْ يذقْ قلْبُهُ تُقىً * وهذا جَهُولٌ , كيفَ ذو الجهْلِ يصلُح ؟

“(Ayni zamanda) Sufi ve fakih ol! (sadece bunlardan) biri olma!
Hakikaten ben Allah için sana nasihat ediyorum
(Fakih olub, sufi olmayanın) kalbi katıdır, kalbi takvani tatmamişdir!
(Sufi olub, fakih olmayan) Çok cahildir! Cahil nasil salah üzre olur?

[Muhammed bin İdris Eş Şafi: El Cevherun Nefis fi Şiril İmam Muhammed bin İdris:Sayfa 46
Kahire: Mektebetu İbn Sina Yayinevi ]

Imam Ahmed bin Hanbel :

Muhammed ibn Ahmed el-Saffarini el-Hanbeli (d. 1188) Ğiza’ el-elbab li-şerh manzumat el-adab’ında Ibrahim ibn `Abd Allah el-Kalanasi’den Imam Ahmed’in Sufiler hakkındaki şu sözlerini nakleder: “Ben onlardan daha iyi insanlar bilmiyorum.” (el-Saffarini, Ğiza’ el-elbab li-şerh manzumat el-adab
(Kahire: Matba`at en-Nece, 1324/1906) 1:120).

el-Kasım ibn `Osman el-Cu`i :

el-Kasım ibn `Osman el-Cu`i Sufyan ibn `Uyeyne’den hadis aldı. Ez-Zehebi Siyar a`lem en-nubala’da onun hakkında şöyle yazar: “el-`Abdi, Kasım el-Cu`i olarak tanınır: Imam, örnek, evliya, Muhaddis… Sufilerin şeyhi ve Ahmed ibn el-Havari’nin arkadaşı.” [#506] (el-imam el-Kudva el-veli el-muhaddis Ebu `Abd el-Malik el-Kasım ibn ‘Osman el-`Abdi el-Dimeşki, Şeyh es-sufiyye ve rafik Ahmed ibn al-Havari,’urife bi al-Cu’i).

Imam Nevevi:

Şeyh el-Islam Imam Muhyiddin Yahya ibn Şeref el-Nevevi el-Makasid fi el tevhid ve el-`ibadet ve usul el-tasavvuf (“Birlik”ten  kasıtlar, ibadet ve kendini arındırmanın temelleri) başlıklı kısa tezinde şöyle yazar: Sufilerin yolunun belirteçleri 5’tir:

“insan içerisinde ve yalnızken Allah’ın varlığını kalbinde tutmakkonuşmasında ve davranışlarında Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine uymak; insanlardan ve onlardan istemekten kaçınmak; az da olsa Allah’ın verdiğine kanaat etmek; her zaman meseleleri Allah’a bırakmak.” (El-Makasid: Imam Nevevi’nin İslam kitapçığı (Evanston: Sunnet Kitapları, 1994) s. 85-86).

Imam ayrıca Tasavvuf üzerine bir kitap yazmaya başladı, ama maalesef tamamlayamadan öldü. Kitabın başlığı: Bustan el-`arifin fi el-zuhd ve el-tasavvuf (sofilik ve kendini arındırmadaki ruhaniyetin bahçesi).(bkz. el-Nevevi, Bustan el-`arifin (Beyrut: dar el-kitab el-`arabi,1405/1985). ayrıca bkz: el-Mecmu: şerh el-Muhazzab. 20 vols. Kahire n.d. Reprint. Medine: el-Maktaba es-Selefiyye, n.d., 1.1718.

devamı   https://islamkalesi.wordpress.com/2013/03/07/alimlerin-sufiler-hakkindaki-sozleri-1/ 

Categories: Tasavvuf | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

EHL-I SÜNNET’IN VEHHABILERE REDDIYESI: Bir kaç kaynak !!

 

( IZAH : Faydalandığımız eser Ingilizce olduğu için ve sadece alimlerin isimleri ve kitap isimlerini verdiğimiz icin Türkceye cevirmeye gerek duymadık. Sadece ingilizcede izah edilmiş yerlerde çeviri yaptık. Bu kitaptaki listeye kendimizde Bera’atü’l-Eş’ariyyîn kitabından eklemeler yaptık(cizgi altında).
Bera’atü’l-Eş’ariyyîn daki eklemeler fazla değil, çünki çoğu zaten istifade ettiğimiz diğer eserde mevcut.

1) Ata’Allah al-Makki:
al-sarim al-hindi fil `unuq al-najdi

2) Al-`Amrawi, `Abd al-Hayy, and `Abd al-Hakim Murad (Qarawiyyin University, Morocco):
Al-tahdhir min al-ightirar bi ma ja’a fi kitab al-hiwar3) Al-Azhari, `Abd Rabbih ibn Sulayman al-Shafi`i :
Fayd al-Wahhab fi Bayan Ahl al-Haqq wa man dalla `an al-sawab.

4) Al-Dahesh ibn `Abd Allah, Dr. (Arab University of Morocco),
Munazara `ilmiyya bayna `Ali ibn Muhammad al-Sharif wa al-Imam Ahmad ibn Idris fi al-radd `ala Wahhabiyyat Najd, Tihama, wa `Asir

5) Dahlan, al-Sayyid Ahmad ibn Zayni (d. 1304/1886) :
1- al-Durar al-saniyyah fi al-radd ala al-Wahhabiyyah ;
2- Fitnat al-Wahhabiyyah;
3- Khulasat al-Kalam fi bayan Umara’ al-Balad al-Haram

6) al-Dajwi, Hamd Allah:
al-Basa’ir li Munkiri al-tawassul ka amthal Muhd. Ibn `Abdul Wahhab

7) Shaykh al-Islam Dawud ibn Sulayman al-Baghdadi al-Hanafi (1815-1881 CE):
1- al-Minha al-Wahbiyya fi radd al-Wahhabiyya ;
2- Ashadd al-Jihad fi Ibtal Da`wa al-Ijtihad

8) al-Habibi, Muhammad `Ashiq al-Rahman:
`Adhab Allah al-Mujdi li Junun al-Munkir al-Najdi

9) Al-Haddad, al-Sayyid al-`Alawi ibn Ahmad ibn Hasan ibn al-Qutb Sayyidi `Abd Allah ibn `Alawi al-Haddad al-Shafi`i:
1-al-Sayf al-batir li `unq al-munkir `ala al-akabir ;
2- Misbah al-anam wa jala’ al-zalam fi radd shubah al-bid`i al-najdi al-lati adalla biha al-`awamm

10) Al-Hamami al-Misri, Shaykh Mustafa:
Ghawth al-`ibad bi bayan al-rashad

11) Al-Hilmi al-Qadiri al-Iskandari, Shaykh Ibrahim:
Jalal al-haqq fi kashf ahwal ashrar al-khalq

12) Al-Husayni, `Amili, Muhsin (1865-1952):
Kashf al-irtiyab fi atba` Muhammad ibn `Abd al-Wahhab.

13) Ibn `Abd al-Latif al-Shafi`i, `Abd Allah:
Tajrid sayf al-jihad `ala mudda`i al-ijtihad.

14) Ibn `Abd al-Wahhab al-Najdi, `Allama al-Shaykh Sulayman (Abdulvehhab’ın abisi):
al-Sawa’iq al-Ilahiyya fi al-radd ‘ala al-Wahhabiyya.

15) Ibn `Afaliq al-Hanbali, Muhammad Ibn `Abdul Rahman:
Tahakkum al-muqallidin bi man idda`a tajdid al-din.

16) Ibn Dawud al-Hanbali, `Afif al-Din `Abd Allah:
as-sawa`iq wa al-ru`ud.

17) Ibn Ghalbun al-Libi also wrote a refutation in forty verses of al-San`ani’s poem in which the latter had praised Ibn `Abd al-Wahhab.(kirk beyitlik bir kasideyle,San’ani’nin Abdulvehhabi medhettiği şiiri’in reddi) It is in Samnudi’s Sa`adat al-darayn and begins thus( es-Semnudi’nin Saadet ed-Dareyn kitabinda geçmektedir):

Salami `ala ahlil isabati wal-rushdi
Wa laysa `ala najdi wa man halla fi najdi
[My salutation is upon the people of truth and guidance
And not upon Najd nor the one who settled in Najd]
(Doğru ve isabetli yolda olanın üzerine selâmım olsun. Necd ile Necid’de olanların üzerine olmasin)

18) Ibn Khalifa `Ulyawi al-Azhari:
Hadhihi `aqidatu al-salaf wa al-khalaf fi dhat Allahi ta`ala wa sifatihi wa af`alihi wa al-jawab al-sahih li ma waqa`a fihi al-khilaf min al-furu` bayna al-da`in li al-salafiyya wa atba` al-madhahib al-arba`a al-islamiyya.

19) Kawthari al-Hanafi, Muhammad Zahid:
Maqalat al-Kawthari.

20) Al-Kawwash al-Tunisi, `Allama Al-Shaykh Salih: his refutation of the Wahhabi sect is contained in Samnudi’s volume(vehhabilere yaptigi reddiye es-Semnudi’nin eserinde geçmektedir): “Sa`adat al-darayn fi al-radd `ala al-firqatayn.

21) Khazbek, Shaykh Hasan:
Al-maqalat al-wafiyyat fi al-radd `ala al-wahhabiyyah.

22) Makhluf, Muhammad Hasanayn:
Risalat fi hukm al-tawassul bil-anbiya wal-awliya.

23) Al-Maliki al-Husayni, Al-muhaddith Muhammad al-Hasan ibn `Alawi:
1-Mafahimu yajibu an tusahhah ;
2-Muhammad al-insanu al-kamil

24) Al-Mashrifi al-Maliki al-Jaza’iri:
Izhar al-`uquq mimman mana`a al-tawassul bil nabi wa al-wali al-saduq.

25) Al-Mirghani al-Ta’ifi, `Allama `Abd Allah ibn Ibrahim (d. 1793):
Tahrid al-aghbiya’ `ala al-Istighatha bil-anbiya’ wal-awliya .

26) Mu’in al-Haqq al-Dehlawi (d. 1289):
Sayf al-Jabbar al-maslul `ala a`da’ al-Abrar.

27) Al-Nabahani al-Shafi`i, al-qadi al-muhaddith Yusuf ibn Isma`il (1850-1932):
Shawahid al-Haqq fi al-istighatha bi sayyid al-Khalq (s).

28) Al-Qadumi al-Nabulusi al-Hanbali: `AbdAllah:
Rihlat

29) Al-Qazwini, Muhammad Hasan, (d. 1825):
Al-Barahin al-jaliyyah fi raf` tashkikat al-Wahhabiyah.

30) Al-Qudsi:
al-Suyuf al-Siqal fi A`naq man ankara `ala al-awliya ba`d al-intiqal.

31) Al-Samnudi al-Mansuri, al-`Allama al-Shaykh Ibrahim:
Sa`adat al-darayn fi al-radd `ala al-firqatayn al-wahhabiyya wa muqallidat al-zahiriyyah.

32) Al-Saqqaf al-Shafi`i, Hasan ibn `Ali, Islamic Research Intitute, Amman, Jordan:
1-al-Ighatha bi adillat al-istighatha wa al-radd al-mubin `ala munkiri al-tawassul
2- Ilqam al hajar li al-mutatawil `ala al-Asha`ira min al-Bashar
3- Qamus shata’im al-Albani wa al-alfaz al-munkara al-lati yatluquha fi haqq ulama al-ummah wa fudalai’ha wa ghayrihim…

33) Sayf al-Din Ahmed ibn Muhammad: Al-Albani Unveiled: An Exposition of His Errors and Other Important Issues(Albani’nin hataları ve onemli hususlardaki yanlışlarının tanıtımı)

34) Al-Shatti al-Athari al-Hanbali, al-Sayyid Mustafa ibn Ahmad ibn Hasan, Mufti of Syria:
al-Nuqul al-shar’iyyah fi al-radd ‘ala al-Wahhabiyya.

35) al-Zahawi al-Baghdadi, Jamil Effendi Sidqi (d. 1355/1936):
al-Fajr al-Sadiq fi al-radd ‘ala munkiri al-tawassul wa al-khawariq .

36) Al-`Azzami, `Allama al-shaykh Salama (d. 1379H):
Al-Barahin al-sati`at.

[ El-Zehavi’nin eserinin ingilizce tercümesinden alıntıdır: ‘Selefi’ Hareketine Karşı Ehl-Sünnet Doktrini; Tercüme eden: Şeyh Hişam Muhammed Kebbani ]

——————————————————————————————————————————

37) Allame Tahir Sünbül:
El-Intisarü’l-Evliyâi e;-Ebrar

38) Mısırlı Seyyid Mustafa el-Bulaki, San’ani’nin Ibn Abdulvehhab’ı medhettigiği kasidesini meşhur bir kasidesiyle redetmiştir. Saadet ed-Dareyn de bu kaside zikredilmiştir ve yüzyirmialtı beyittir. Birinci beyitin meali şöyledir:

Hamde lâyık ve sahib olanın hamdiyle başlarım. Halkın yardımyla değil, Hakk’ın yardımıyla hidayet dilerim.

39) Seyyid Tabatabaî el-Basri de, San’ani’nin Ibn Abdulvehhab’ı medhettiği kasidesini, bir kaside ile reddetmiştir. O kasidenin birçok beyitleri yine “Saadet ed-Dareyn “ kitabinda zikredilmiştir. Ki o kaside San’ani’nin Ehl-i Sünnet ve necat olan cemaatın fikrine dönmesine sebep oldu. Sanani sonra şöyle der: Necdi hakkında söylediğim kasideden pişmanım. O fikirden geri döndüm.

40)Eş-Şeyhü’l-Müşrifi:
Isharü’l-Ukûk Mimmen Menea’et-Tevessüle bi’n-Nebiyyi ve’l-Veliyyi es-Sadûk.

41) Şeyh Mustafa el-Hammami el-Mısri:
Gavsü’l-Ibad bi-Beyani’r-Reşad

42) Dimaşklı Şeyh Ata el-Kesm:
El-Akbalü’l-Mardiyye alâ el-Vehhabiyye.

[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, s.584-587]

Categories: Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İSLÂM ÂLİMLERİNİN ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN HÂDİS’E (SONRADAN OLAN ŞEYLERE) BENZEMEMESİNDE İTTİFAKLARI

İSLÂM ÂLİMLERİNİN ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN HÂDİS’E (SONRADAN OLAN ŞEYLERE) BENZEMEMESİNDE İTTİFAKLARI

Ehl-i sünnet taifesinden Şafiî, Hanefî, Mâlikî ve faziletli Hanbelî tâifeleriyle diğer âlimler, Allah tebareke Ve teâlânm, cihetten, cismiyetten sınırlanmaktan, mekândan ve mahlûkata benzemek-ten münezzeh olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
EBU’L-MEÂLİ İMAMÜ’L-HARAMEYN «LÜMAÜ’L-EDİLLE» ADLI KİTABINDAKİ, «ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN HÂDİSLERE (SONRADAN YARATILANLARA) BENZEMEKTEN MÜNEZZEH OLDUĞUNA DAİR KELÂMI İLE MEZKÛR KİTABIN ŞÂRİHİ (ONU ŞERH EDEN) ŞEREFUDDİN B. ET-TELEMSÂNİ’NİN SÖZLERİ

Ebu’l-Meâlî İmamü’l-Harameyn, (LumaüT-Edille fî Kavaîd-i Eh- li’s-Sünne) adlı eserinde diyor ki: Rab (Allah subhanehû ve teâlâ), cihetlerle (yönlerle) tahsis edilmekten, cihetlerle sınırlı olan vasıflandırmalar¬dan münezzehtir. Fikirler onu sınırlandıramaz, mekânlar onu içine alamaz, ölçülere girmez, sınır ve ölçülerin tahdidinden (sınırlamalarından) yücedir. Çün¬kü kendisine mahsus ciheti olan her şey, o ciheti işgal edicidir (yani mekan tutar). Mekânı kabul eden her şey, cevherle (en küçük yapı birimi, atom) mülâkatı (alakayı) ve ayrılmayı kabul eder. Hâlbuki birleşme ve ayrılmayı kabul eden her şey, cevherler gibi hadistir (sonradan yaratılmıştır).

Şeyh Şerefuddin b. et-Telemsâni mezkûr «LümâüT-Edille» adlı kitâbın şerhinde bu konuya ait uzun beyanda bulunup der ki: Allahü Teâlâ’ya cihet isbat etmek için, Kur’ân’da, hadîs kitaplarında geçen müteşabihlerle delil getirenin reddine icmalen cevap şudur:
<<Şeriat, ancak akla dayanarak sabit olur, akıl onun ölçüsüdür, öyle ise aklı tekzib edecek (yalanlayacak) şey, Şeriat’ta varid olması (bulunması) tasavvur olunamaz (yani düşünülemez bile). Çünkü akıl, Şeriat’ın şahididir. Eğer, Şeriat aklın düşündüğüne muhalif bir şey getirseydi, Şeriat ile aklın ahkâmları her ikisi de birden bâtıl olacaktı (çünkü ikisi de birbirlerini tekzib ederlerdi).

Sadeddin et-Teftazanî «Şerhü’l-Makasıd» adlı kitabında şöyle der: Allahü Teâlâ’ya hakikî cismiyet, mekân olduğuna hükmeden kimseler, yalan ve kuşkulu kıyaslardan lâzım gelen neticeler, müteşabih olan Kur’ân âyetleri ve hadislerin zahirî mânâları üze¬re mezheplerini kurmuşlardır. Vehmi kıyasdan olan delillerinden, meselâ, demişler ki:

<<Mevcut olan her şey, ya cisimdir veya bir cismin içinde bulunur (yani sıfat olur). Allahü Teâlâ ise, başkasına ihtiyacı muhal olduğundan dolayı, bir cismin içinde bulunması da muhaldir, öyle ise, Allahü Teâlâ cisim olduğu muhakkaktır.
Yine dedikleri gibi: «Her varlık ya mütehayyizdir (bir mekândır) veya kendisi bir yerin içindedir». Yukarıda beyan olunduğu üzere, bir şeye muhtaç olması muhal olduğu için bir mütehayyizin içinde bulunması da muhaldir, öyle ise, kendisi mütehayyizdir.
Yine dedikleri gibi: «Allahü Teâlâ’ya cihet, yön olduğuna dair delil: Vacib Teâlâ, ya bu âlemle muttasıldır (bitişiktir)’ veya munfasıldır (ayrıdır). Muttasıl olsun, munfasıl olsun, illâ bu âlemin bir cihetindedir.»

Yine kendisine cihetin isbatı için demişler ki: «Vacib Teâlâ (Allah), ya bu âleme dahildir. Ki, o zaman mütehayyizdir veya bu âlemin dışındadır. Ki, o zaman bu âlemin bir cihetinde bulunur, öyle ise bu âlemin bir cihetinde bulunuyor ve bu karşıt önermeler sahih olup zarurî (bedihî-yani anlaşılması için belli bir tasavvura gerek duymayan açık manalar) olan önermeler kısmına münhasırdırlar» diye iddia ederler.

Bu kıyasla ilgili delillerin ibtali için cevabımız şudur ki: Getirdikleri bu deliller menedilir (reddedilir). Nasıl sahih olsunlar ki, delillerindeki önermeler, mantık ilmindeki munfasıl önermelerine muhalif olup mânâ itibariyle önermeler, karşıtları veya karşıtına eşit olan ikinci önermelerden müteşekkil değillerdir. Bununla beraber, akıllı kimseler, Allah cisim ve cihet olmadığına dair ittifak ederek şöyle bir kıyası delil getirmişlerdir. Mevcut olan her şey, ya cisimdir veya bir cisme dayanır veya ne cisim, ne de bir cisme dayanır. Mücessime tâifesı ile Al-lah’a cihet iddia eden tâifelerin yukarıda beyanları geçen önermelerinin taksimatı ve önermelerin iki kısma münhasır olan iddialan da vehimden (kuşkudan) meydana gelen yalan hükümlerdendir. Delillerinde geçen önermelerinin bedihî oldukları dâvâları da, ya inat ve mükebberelerine binaen ve yahut birçok kuşkulu önermeler zaruriyat (bedihiyat) önermelere benzeyişlerinden ileri gelmiştir.

İkincisi, yâni Allah’a cisim, tehayyüz (bir yerde yerleşme), cihet (yön) olduğuna zahiren delâlet eden müteşabih âyet ve hadîslerden oluşan delilleri ise, âyetlerden:
«Onlar (îslâm’a girmeyenler), illâ Allah’ın, buluttan gölgeler içinde meleklerle birlikte kendilerine gelivermesine ve işlerinin bitirilivermesine mi bakıyorlar? Halbuki, (bütün) işler Allah’a döndürülür.» (Bakara sûresi, âyet: 210); «Rahmân (Allah) Arş’ı istiva etti.» (Tâhâ sûresi, âyet: 5); «Ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakîdir.» (Rahman sûresi, âyet: 27); «Kim ululuk hevesine düşerse, (bilsin ki) bütün ululuk Allah’ındır. Güzel kelimeler ancak O’na yükselir.» (Fatır sûresi, âyet: 10)f, «Gerçek sana (ey Resûlüm) biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli, onların elleri üstündedir» (Fetih sûresi, âyet: 10), «And olsun ki biz sana diğer bir zamanda (ey Mûsâ) annene vahyolunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de lütfetmiş ve kendisine onu tabuta koy da denize (Nil nehrine) at Deniz de onu sahile atıversin ki, Benim ve onun düşmanı olan biri alacak diye (emreylemiştik)| Sana karşı (ey Mûsâ) gözümün önünde yetiştirilmen için kendimden bir sevgi bırakmıştım.» (Tâhâ sûresi, âyet: 37, 38, 39), «Ey İblis! İki elimle (yani bizzat) yarattığıma secde etmekten seni hangi rşey menetti?» (Saad sûresi, âyet: 75); «Müşrikler, Allah’ı hak (ye lâyık) olduğu şekilde takdir etmediler. Halbuki kıyamet günü (Kürre-i) arz topdan (ancak) O’nun kabzasıdır. Gökler de O’nun sağ eliyle (toplanıp) dürülmüşlerdir» (Zümer sûresi, âyet: 67); «O gün (azap günü) her nefis, «Allah yanında işlediğim taksiratlardan dolayı vay hasret (ve nedamet) ime. Hakikat ben, (O’nun diniyle, kitabıyla) eğlenenlerdendim.» diyecektir (Zümer sûresi, âyet: 56). Bu âyetlere benzer başka âyetler de vardır.

Müteşabih hadîsler ise, Peygamber aleyhissalâtü vesselâm’m bir cariyeden, «Allah nerededir?» diye sorduğu suale, cariye «Göktedir» diye cevap verdi. Resûlullah onun bu dediğini inkâr etmeyip İslâmiyetine hüküm vermiştir. «Gerçekten Allahü Teâlâ, her gecenin üçte biri geçerken dünya semasma iner…», «Allah, Âdem’i şekline göre yarattı.», «Cebbar (Kahredici Allah) ayağım cehenneme koyar…», «Allah, evliyasına gülüyor», «Sadaka Rahman’ın (Allah’ın) ayasına düşer…» ve daha başka hadîsler de vardır.

Cevap: Bu naklî müteşabih âyet ve hadîsler ile duyulan zannî deliller, aklî ve kesin delillere karşı oldukları için zahiren onlardan anlaşılan mânâlara göre olmadıklarına katî olarak hükmedilir. Hatâdan en selâmetli yol ve Kur’ân-ı Kerim’in, «Halbuki müteşabih âyetin te’vilini, ancak Allah bilir…» (Âl-i İmran sûresi, âyet: 7) meâlindeki istisna mânâsını ifade eden, (illallah) ancak Allah kelimesinin üzerine yapılan vakfa münasip olmak üzere, müteşabihleri tefsir etmeyip Allah’a havale etmektir. Veyahut tefsir kitaplarıyla, hadîs şerhlerinde beyan olunduğu üzere bu hususta en kuvvetli yol ve mezkûr âyette, «Ancak Allah ve ilimde çok kuvvetli olanlar, (müteşabihin mânâsını) bilir.» diye geçen atfa dayanarak aklî delillere münasip ve olgun bir şekilde te’vil edilirler.

Eğer denilse ki, gerçek din olarak Allahü Teâlâ’ya mekân ve cihet olmadığı için, niçin semavî kitaplar ile hadîs-i nebevilerin çoğunda sayılamayacak kadar tahayyüz ve cihete işaret edilmiş; hiçbirisinde açıkça bunların olmadıklarına değinilmemiştir? Nitekim, Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine, kıyametin hakikatına ve cisimlerin haşrolacaklarından birçok yerde tekrar tekrar bahsedip gayet te’kit etmişlerdir. Halbuki Allah’a cihet ve mekân olmadığına dair tahkik ve te’kit ile bahsetmeleri daha lâyıktır. Çünkü, muhtelif din ve görüşler olduğu hâlde, akıllı kimselerin yaradılışında olduğu gibi duâ edilirken semaya (göğe) doğru teveccüh edilir (yönelir) ve eller göğe doğru yükselir.

Bu itiraza şöyle cevap verilmiş: Avam tabakasının akılları, Allah’ı cihetten tenzih etmeye ermediği, hattâ bir cihette olmayan herhangi bir şeyin olmadığına cezm ettikleri için, zahiren teşbihe ve Sânî’in (Allah’ın) en şerefli cihette bulunmasına delâlet eden sözlerle onlara hitab edilmesi daha münasip, ıslahlarına daha yakın, onları doğru yola çağırmaya daha lâyıktır. Bununla birlikte, Allah’ın, hâdis olan,şeylerin alâmetinden kesin olarak münezzeh olduğuna dair, (Kur’ân’da ve hadîs-i şeriflerde) dikkatli uyarı ve işaretler vardır. Akıllı kimselerin duâ esnasıda yüzlerini göğe karşı kaldırmaları, Allah’ın gökte olduğunu itikad ettikleri için olmayıp belki gök, duânm kıblesi olduğu içindir. Çünkü hayırların, bereketlerin, nurların ve yağmurların yukarıdan inmeleri beklenilmektedir.
Burada Îmamu’l-Harameyn’in dedikleri sona erdi.

Bazı âlimler, bu itiraza cevaben demişler ki: Yukarıya doğru el ve baş kaldırmakta, Allahü Teâlâ’nın bir cihette olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Bu sabit bir hakikattir. Çünkü, Müslümanlar namazda Kabe’ye yönelmekle emrolunmuşlar; halbuki Allah, Kâbe cihetinde değildir, namaz esnasında, secde edecekleri yere bakmakla emrolunmuşlar; halbuki Allah yerde de değildir. Keza… Secdeye kapanmalarında alınlarını, yüzlerini yere koymak emrolunmuş; halbuki o yer altında değildir. Belki bu hareketler, mücerred bir şekilde Allah’a ibâdet etmek ve O’ndan korkmak içindir. İşte duada ellerin yukarıya kaldırılması ve göğe doğru yönelmesinin sebebi de budur.

[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, s. 113-117]

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Istiva hakkinda

Büyük muhaddis İmam-ı Dârekutnî’nin çağdaşı olan el-Hafız Ebû Hafs b. Şahin demiş ki: İki sâlih adam olan Câfer b. Muhammed ve Ahmed b. Hanbel, birçok kötü arkadaşlarının belâsına çarpılmışlardır. El-Hafız Ebül-Kasım b. Asâkir (Tebyinu kazıbi’l-müf- teri fimâ nüsibe ilâ-İmam Ebi’l-Hasani’l-Eş’arî) adlı kitabında bunu Hafız Ebu’l-Hasan’a isnad ederek demiş ki: Rafızîler, Câferi Sâdık b. Muhammed el-Bakır’ın onlardan berî olduğu birçok çirkin meseleleri kendisine isnad ettiler. Keza Ahmed b. Hanbel’in de, bâzı talebe ve tâbileri, Allah’ın cisim olduğu mânâsında birçok bâtıl sözü kendisine isnad etmişlerdir. Halbuki, Ahmed b. Hanbel bu sözlerden uzaktır. Şüphesiz îmam Ahmed ile ilk tâbilerinin, Kur’ân ve hadîste geçen birçok muhal tâbirleri, te’vil ettiklerini gösteren rivâyetler sabit olmuştur.

Takiyyüddin el-Husani, «Def u’ş-şübhe men teşebbehe ve temerrede ve nesebe zâlike ile’l-İmam Ahmed» adlı kitabında, açıkça der ki:
îmam Ahmed, Kur’ân-ı Kerim’deki
«Rabbin geldi» (Fecr sûresi, âyet: 22)
meâlinde olan âyetin hakikî mânâsının,
«Rabbin emri geldi» demek olduğunu söylemektedir.

Kadı Ebû Ya’lâ ise şöyle der:
îmam Ahmed, bu âyetten maksadın, Rabbin kudreti ve emri olduğunu söyler. Nitekim Allahü Teâlâ bunu,
«O kâfirler, Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlar» (Nahl sûresi, âyet: 33)
âyeti ile beyan eylemiştir. îlk âyet mutlak olup ondan mukayyed bir mânâ irade edildiğine işaret ediyor ve bu tâbirin üslubu, Kur’ân, hadîs, icma-i ümmet âlimlerinin kelâmında çokça geçer. Çünkü ilk âyetin zahirinden nakil anlaşılmaktadır. Nakil ise, Allah sübhanehu hakkında caiz değildir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘in, «Rabbim gecenin bir kısmında, dünya göğüne iner», buyurduğu hadîsin durumu da buna benzer; te’vil edilir. Bunu açıkça îmam Evzaî ile îmam Mâlik de söylemişlerdir. Çünkü intikal ve nakil, hâdis (yaratılmış) sıfatlardır. Azîz ve yüce Allah, zâtını hâdis sıfatlardan tenzih etmiştir.

Bu müteşabih âyete ve hadise benzeyip te’vili lâzım olan âyetlerden biri de Allahü Teâlâ’nm, «Allah, Arş üzerine istiva etti» âyet-i celîlesidir. Avam tabakasından biri, bunun mânâsını sorarsa, «Allah’ın, Arş üzerine istivası (istilâsı) malûmdur. Keyfiyeti ise (istilânın ne şekilde olduğu), bizce meçhuldür.

İbn Vehb demiştir ki:

“Biz İmam Malik’in yanında idik. Bir adam geldi ve: “Ey Ebu Abdullah! Rahman’ın Arş’a istivası nasıldır?” dedi. İmam Malik (r.a.) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı ve dedi ki: “Rahman Arş’a istiva etti. Tıpkı nefsini vasfettiği gibi. Bu bakımdan “nasıl” diye sorulmaz. Çünkü “nasıl” ondan aldırılmıştır. Sen bid’at sahibi birisin. Çıkarın onu.”
(Beyhaki sahih bir isnadla İbn Vehb’ten rivayet etmiştir ve Yahya bin Yahya’dan da rivayet etmiştir ve lafızları şöyledir: ”istiva mechul değildir, keyfiyetin ALLAH U TEÂLÂ’YA isnadı akıl işi değildir, ona iman vacibtir, ondan sormak da BİDATTİR.”)
Gördüğünüz gibi bu rivayetlerde keyfiyet var da bilinmiyor değil KEYFİYET YOKTUR..!

Ona (istivaya) iman etmek vacip olup, ondan sual edilmesi, bid’attır diye kendisine cevap verilir. İmam Rebîa ancak bu şekilde cevap vermiş, talebesi Mâlik de, bu hususta, ona mütabaat etmiştir. Zira avam tabakası, Arapça olan istiva kelimesinden, zahire göre hâdis (sonradan olan) sıfatlardan olduğunu anlıyorlar. Halbuki Allah sübhanehu ve Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de «O’nun bir benzeri yoktur. O, hakkıyle işiten, kemâliyle görendir» (Şurâ sûresi, âyet: 11), diye kendini o sıfatlardan tenzih eylemiştir. Demek ki, Allah’ı zerre kadar bir şeye benzetmek, Kur’ân’a inanmamak demektir; Bundan küfür lâzım gelir.

İmamlar, mezkûr âyetteki, istivânın mânâsını sormanın bid’at olduğunun sebebini şöyle açıklamışlardır:
Fıkıh ve diğer bâzı ilimlere mensup olan birçok kimseler, müteşabih olmayan âyet ve hadîslerin mânâlarını idrak edemiyorlar; müteşabihlerin mânâlarını nasıl idrak edecekler? Müteşabih âyet ve hadîslerin mânâlarını ancak Allah sübhanehu bilir. Kur’ân ve hadîsler, âzîz ve yüce olan Allah’ı, yakışmayan sıfatlardan tenzih etmekle dolup taşmaktadır.
Allah’ın bir ismi de Kuddûs’tür (hissin duyduğu şeylerden münezzeh ve Zat-ı Bârisi noksan sıfatlardan beridir) . Bu ismin mânâsında, Allah’ın noksan sıfatlardan çok tenzih edilmesi ve teşbihi (benzetmeyi) hayale getirilmemesi işareti vardır. Allahü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de, «(Ya Muhammedi) de ki: Allah, birdir, Her şey O’na muhtaçtır. Doğurmuş değil, doğurulmuş da değildir; O’na hiçbir kimse eş olmuş da değildir.» meâlen buyurduğu âyetlerde de, bu işaret vardır. Çünkü bu âyetlerden Allah’ın cinsiyet, cüz’iyet ve daha başka noksan sıfatlardan münezzeh olduğu anlaşılır.

İmam Ahmed, «Hadîsleri nakil olundukları gibi nakledin», diye buyuruyordu. Talebeleri, İbrahim el-Harbî, Ebû Davud ve Esrem gibi büyük tâbiin ve muhakkik âlimlerden olan Ebu’l-Hüseyin el-Münadi, Ebu’l-Hasan el-Temimî ile Ebu Muhammed Rızkullah b. Abdülvahhab ve bu mezhebin direklerini teşkil eden diğer âlimler, İmam Ahmed’in sözlerine göre hareket edip, kendisi Abbasî halifesinin işkencesine uğramadan önce ve daha sonra söylediği sözlere uydular. Zamanının halifesinin emri üzere kamçıyla dövülürken de, «(Allah ve Resûlü tarafından) denilmeyen sözü (Kur’ân mahluktur, sözünü) nasıl diyeyim?» derdi. Kur’ân-ı Kerim’de geçen mezkûr istiva kelimesinin mânâsı için «İstivânın mânâsı, Allah’ın irade eylediği gibidir.» diyordu, öyle ise, istivânın mânâsı hakkında Allah’ın sıfât-ı zatiyesi veya sıfât-ı fiiliyesindendir veya istivâ kelimesinin zahirine göre (oturmak) mânâsınadır, diye Ahmed b. Hanbel’den rivayet eden kimsenin ona iftira edip, aziz ve yüce Allah’ı kâinata benzetmek mânâsını ifade eden ve sarahaten küfür olan şeyleri ona isnad edenin muhasebesi Allahü Teâlâ’ya aittir. Çünkü ona, isnad edilen, Allah hakkındaki bu tür sözler, bizzat Allah’ın kendini o şeylerden tenzih eylediğine muhaliftir. Allah sapıkların söylediklerinden uzaktır.

EBU HAMID BIN MERZUK,BERA’ATÜ’L-EŞ’ARIYYIN, SAYFA 31-33

Categories: Istiva/tevil | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Rey ve İçtihad

 

Hanefi Fıkhı’nın Esasları: Rey ve İçtihad

 

TAKDİM 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Hamd, her türlü övgüye layık olan Allah’a mahsustur.

Salat ve selam, peygamberlerin efendisi ve sonuncusu Hz. Muhammed’e, O’nun yakınlarına, arkadaşlarına ve onlara uyanlara olsun.

Allah’ın bir lütfu olarak değerli hocamız araştırıcı, muhaddis, fakih, usülcü ve çağımızın nadir eleştiricisi, Osmanlı imparatorluğu son devir Şeyhulislam Vekili Muhammed Zahid el-Kevserî’nin «Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum» (Iraklıların Fıkıh ve Hadisleri) adlı bu eserini 1970 yılında neşretmiştim.

İlim adamlarınca uzun bir zamandan beri aranmakta olan böyle bir kitabı kaleme alan değerli hocamız el-Kevserî’ye Allah rahmet etsin, onu ve ilim ehlini mükafatlandırsın.

Bu eser, ilim adamları katında layık olduğu yeri almış, çok beğenilmiş ve faydalanılmıştır. Merhum el-Kevserî’nin bütün eserleri ve makaleleri için bunlar söylenebilir. Yani onun bütün eserleri ilmî inceleme ve geniş araştırmalara dayandığı için çok yararlı kitaplardır, her yerde ilim adamlarının elinden, düşmez. Merhum’un bu nitelikleri taşıyan kitaplarının başında «Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum» adlı elimizdeki eseri gelir.

A.Ü. İlahiyat Fakültesi mensuplanndan değerli kardeşlerim Abdulkadir Şener ve M. Cemal Sofuoğlu’nun bu kitabı Türkçeye, yani üstadımız el-Kevserî’nin ana diline çevirmeye karar verdiklerini öğrendim. Bu beni son derecede sevindirdi; çünkü bu tercüme, Türk ilim ve irfanına hızmetin ötesinde, yakın kültür tarihinin yetiştirdiği şahsiyetleri yeni nesillere tanıtmak bakımından çok önemlidir. İşte yazanmız Muhammed Zahid el-Kevserî, asırlar boyu İslam aleminin ilim ve irfan merkezi olan îstanbul’un yetiştirdiği alimler zincirinin son halkalarından biridir.

Türkçeye çevirilen bu değerli eserin İslamî ilimlerle uğraşan Türk gençlerine faydalı olmasmı ümid ediyorum. Bu vesileyle Türkiye’nin ilmî faaliyetlere hız vererek, İslam Alemindeki eski şerefli yerini almasını Allah’dan diliyorum.

Ayrıca bu değerli eseri Türkçeye kazandıran sayın mütercimlere teşekkür ve takdirlerimi sunuyor, kendilerine Allah’tan başarılar diliyor ve onu, layık olduğu şekilde güzel bir baskı ile neşretmelerini rica ediyorum.

Allah ilim yolunda çalışanlara yardımcı olsun.

3 Zilhicce 1399 (1980), Riyad
Abdulfettah Ebû Gudde
GİRİŞ

Hamd, fakihlerin mertebelerini İslam Dinine yapmış oldukları hizmette gösterdikleri himmete uygun olarak yücelten Allahadır. Salat ve Selam, nebilerin sonuncusu, müttakilerin dayanağı, İslam toplumunu karanlıktan aydınlığa ve nura kavuşturan Hz. Muhammed’e, O’nun al ve ashabına olsun.

Büyük hukukçu ve Muhaddis Abdullah b. Yusuf ez-Zeyla’î’nin «Nasbu’r-Raye lî-Tahrîci Ahâdisi’l-Hidâye» adlı eseri ahkam hadisleri konusunda gerçekten benzeri olmayan bir kitaptır; çünkü yazarı, araştırmada bir an bile boş durmamış, bu uğurda her türlü engeli aşmış, büyük küçük demeden yitiğini kimde ve nerede bulduysa almış, yorulmadan ve bıkmadan gece gündüz bütün gücünü harcayarak ilme hizmet etmiştir.

Bu büyük samimiyet ve derin araştırma sayesinde meydana getirdiği eser, bilginler katında benzerleri arasında layık olduğu yeri almıştır.

Gerçek odur ki, Zeyla’î, bu eserinde herhangi bir araştırıcı için bu konuda tamamlanması gereken bir eksiklik bırakmamıştır. İslam hukukçularının kendi içtihad ve görüşlerinde dayanmış oldukları hadisleri, fıkıh kitaplarındaki bölümlere göre ele almış, incelemiş, kaynaklarını göstererek tenkidini yapmıştır.

Yazarımız kadar tarafsız ve insaflı olan pek az kimse vardır. Öyle ki herhangi bir zümrenin benimsediği hadislerle yetinmemiş, muarızlarının delillerini de kaydederek, bunların leh ve aleyhinde belirtilmesi gereken hususları büyük bir titizlikle açıklamıştır. Mezheplerin, dayanmış oldukları ahkam hadisleri konusunda diğer eser yazanlar ise, böyle bir tarafsızlık gösterememişlerdir. Onlar, ya araştırmada kusurlu davranmışlar, ya da indî görüşlerinin peşinden gitmişlerdir. Oysa araştırmada kusurlu davranmak, delili kuvvetli olan meseleyi delilsiz bir duruma düşürür, indî görüşlerin peşinden gitmek ise, İslam’ın kabul etmediği bir taassuptur.

Delilleri incelerken, ilim adamının basiretini bağlayan en tehlikeli şey mezhep taassubudur; çünkü taassup, zayıfı kuvvetli, kuvvetliyi zayıf; güçlü delili güçsüz, güçsüz delili de güçlü gösterir. Bu ise din konusunda Allah’tan ve ahiret günü bunun hesabını vermekten korkan bir kişinin yapacağı şey değildir.

İslam hukukçusu, kendinden bilgin ve böyle ciddî bir hadisçi ile karşılaşınca nefsinin hevasına esir olmamalı ve böylesine eşsiz bir ilim adamına sımsıkı sarılmalıdır.

İşte Zeyla’î, bu nitelikleri hakkiyle kendisinde toplamıştır. Bu itibarla kendinden sonraki tahrîcle uğraşan alimler ona başvurmak zorunda kalmışlardır. Mesela: Bedrü’d-Dîn ez-Zerkeşî (1), İbn Mulakkin (2), İbn Hacer ve diğer meşhur alimler tarafından yazılan bu tür eserleri Zeyla’î’ninkilerle karşılaştırırsanız sözümüzün doğruluğunu görürsünüz. Hatta daha ileri giderek onlardaki mezhep taassubu bir yana bırakılırsa, tamamen Zeyla’î’nin eserlerinin taklidi olduklarını söyleyebilirsiniz.

Zeyla’î’nin bu eserinde Hanefîler, imamlarının delil olarak kullandıkları ahkam hadislerini bulurlar. Malikîler İbn Abdi’l-Berr’in «et-Temhîd» ve «el-İstizkar» adlı eserlerinde tahric ettiği rivayetler ve Abdu’l-Hakk’ın kitaplarında ele aldığı ahkam hadislerinin özetiyle karşılaşırlar. Şafiiler, Beyhakî’nin «Sünen» ve «el-Ma’rife» gibi eserlerinde tahric ettiği, Nevevî’nin «el-Hulasa», «el-Mecmu’» ve «Şerh-i Müslim» de zikrettiği, İbn Dakîk el-İyd’in «el-İlmâm» ve «Şerhu’l-Umde» adlı kitaplarında açıkladığı hadisleri görürler. Hanbeliler de İbnu’l-Cevzî’nin «et-Tahkik» ve İbn Abdi’l-Hadî’nin «Tenkîhu’t-Tahkik» adlı eserlerinde ve ahkam hadisleriyle ilgili diğer kitaplardaki önemli tenkidlerle yüzyüze gelirler.

Hatta araştırıcı, «Nasbu’r-Raye»de, Sahih hadis kitaplarında, sünenlerde, müsnedlerde, el-asar adını taşıyan kitaplarda ve diğer hadis kolleksiyonlarında bulunmayan, fakat İslam hukukçusu için çok önemli bir kaynak olan İbn Ebi Şeybe’nin «Musannef»i ile Abdurrazzak’ın «Musannef»i (3) gibi eserlerde yer alan ahkam hadislerini ilgili oldukları bölümlerde bulabilir.

Zeyla’înin bu kitabını övmekle kimsenin azmini kırmak, himmetini küçümsemek istemediğim gibi, Zeyla’î’den sonraki ilim adamlarının şayanı şükran olan çalışmalarını inkar etmek de istemiyorum. Sadece burada herkesin hakkını vermek, ilmi takdir etmek, Zeyla’î gibi bir alimin himmet ve gayretini itiraf etmek için bu satırları yazıyorum.

Zeyla’î, Hanefî hadisçilerinden olup, çağında ve çağından sonra bütün hukukçular arasında takdirle karşılanan bu eseri meydana getirmiştir. Bu kitabın sahifelerini karıştıran ve bölümlerinde yer alan hadisleri inceleyen kimse, Hanefîlerin bütün hukukî konularda hadis ve rivayetlere son derece önem verdiklerini anlar.

Buna rağmen yeryüzünde cehaletleri ya da taassupları dolayisiyle Hanefîler hakkında ileri-geri konuşanlar vardır. Bunlar bazan Hanefîlerin nass bulunmadığı vakitler re’ye göre içtihad yaptıklarını söylerler. Halbuki re’ysiz fıkıh olmaz.  Bazan da Hanefîlerin az hadis bildiklerim ileri sürerler. Oysa Hanefîlerin delil olarak kullandığı hadisler her tarafa yayılmıştır. Bir kısmı da, Hanefîlerin ictihad yaparken «İstihsan» metodunu kullandıklarını, bu metodla ictihad yapan kimsenin kendiliğinden hüküm koymuş olduğunu söylerler.

Hanefîlerin istihsan konusundaki görüşlerine vakıf olduktan sonra bu sözlerin doğruluk derecesi ne olabilir? Kıyası kabul edenler istihsanı nasıl reddederler? Hüküm yalnız Allah’ındır. Hz. Peygamber ise, sadece O’nun tebliğcisidir. İslam hukukçusunun yaptığı ise yalnız nassları kavramaktır. Fakih için hüküm koyuyor diyen kimse, fıkıh ve şeriatı anlamamış demektir. Hatta yanlış bir yola girmiştir…

İşte biz burada, bu tür sakat görüşlerin yerinde olmadığını belirtmeye çalışacağız. Ayrıca re’y, ictihad, Hanefîlerce benimsenen istihsan ve haberlerin kabul şartlarını, Kûfe’nin Kur’an ve Hadis ilimleriyle Arapça bilgisi, fıkıh ve fıkıh usulü bakımından işgal ettiği yeri, buranın doğu İslam ülkeleri için nurlu bir merkez haline gelmiş bulunduğunu ve bütün dünyaya ışık tuttuğunu, Irak Ekolünün diğer İslam hukuk ekollerinden üstün olduğunu, ilk İslamî çağlardan günümüze kadar hadis bilgisi yönünden zenginliğini, ince bir anlayışla mana denizine dalışını belirteceğiz. Bu gerçekleri bütün muarızlar da itiraf etmektedirler. Cerh ve Ta’dîl konusunda yazılmış olan eserler hakkında da kısa bir bilgi vereceğiz.

Bize Allah yeter. O, ne güzel vekildir!

DİPNOTLAR:

(1) Yazar burada ez-Zerkeşî’nin «Fethu’l-Aziz Âlâ Kitabi’l-Veciz» (ez-Zehebu’l-İbriz fî Tahrîci Ahâdisi Fethi’l-Aziz) adlı eserini kasdetmektedir. (Çev.)

(2) İbn Mulakkin, meşhur Şafiî alimlerindendir. Fıkıh, tarih ve hadis sahasında önemli eserleri vardır. 723-804 hicri tarihleri arasında yaşamıştır. Asıl adı Ömer b. Alî b. Ahmed’dir. Daha çok İbn Mulakkin künyesi ile tanınır. (Çev.)

(3) Abdu’r-Razzak’ın Musannefi 11 cild halinde Beyrutta Habiburrahman el-Azamî tahkikiyle basılmıştır. (Çev.)

RE’Y VE İÇTİHAD

Re’y konusunda bir kısım rivayetler vardır. Bunlardan bir kısmı, re’yin kötü, bir kısmı da iyi olduğunu anlatır. Kötü olan re’y kişinin kendi hevesine dayanan bir görüştür. İyi olan re’y ise, Kitab ve Sünnet’e kıyas yoluyla Sahabe, tabiun ve teba-i tabiîn fakihlerinin usulüne uygun olarak yeni bir olayın hükmünü nasstan çıkarmaktır. Bu konudaki rivayetlerin çoğunu el-Hatîbu’l-Bağdadî, «el-Fakîh ve’l-Mütefakkih»de zikretmiştir. İbn Abdi’l-Berr de bu rivayetleri, kaynaklarını inceleyerek nakletmiştir. (4) Bu konudaki kesin kanaat şudur: Sahabî, tabiî ve Teba-i tabiînin fakihleri yukarıda temas ettiğimiz manada re’yle ictihad yapmışlar; yani nasslara başvurarak yeni olayların hükmünü çıkarma yoluna gitmişlerdir ki bu, inkarı mümkün olmayan icmalardandır.

İmam Ebu Bekr er-Razî, (5) «el-Fusûl fi’l-Usul» adlı eserinde, re’yle ictihad bakımından Sahabî ve Tabiî fakihlerinin durumlarını anlattıktan sonra şöyle demektedir: «Nihayet fıkıh ve usulünü bilmeyen, selefin metodunu tanımayan, cehalete düşmekten sakınmayan, sahabîlere ve onların haleflerine aykırı bir şekilde nefsî arzularına uyan bir topluluk ortaya çıkmıştır.

«Kıyas ve yeni olayların hükümlerini ortaya koymak için ictihad yapmayı ilk inkar eden İbrahim en-Nazzam’dır. O, bu konuda bilgisizliği yüzünden ve tehevvüre kapılarak, kıyasla ictihad yaptıkları için sahabîlere dil uzatmış, onlara uygunsuz şeyler nisbet ederek, Allah’ın onları nitelediği ve övdüğü şeyin zıddı ile vasıflandırmıştır.

«Sonra Bağdadlı kelamcılardan bir kısmı bu görüşe uymuş, ancak Nazzam gibi selefi yermemiş ve kınamamışlardır. Yine de aşırı gittikleri taraflar olmuştur. Selefe dil uzatmamakla birlikte ictihad ve kıyas konusundaki sözleri onları daha da kötü bir iş işlemeye sevketmiştir; çünkü onlara göre sahabilerin ictihadları kesin bir hüküm vermek için değil, bir kısım yeni olaylarla ilgili hasım tarafları sulh etmekten ibarettir. Bu suretle onlar, görüşlerini böyle bir cehaletle süslemişler ve sanki Nazzam’ın selefi hatalı bulmakla içine düştüğü çirkin durumdan kurtulmuşlardır!

«Daha sonra Davud b. Ali adında cahil biri çıkmış, her iki tarafın ne söylediğini anlamadan onlara uymuş; kısmen Nazzam’ın, kısmen de kıyası reddeden Bağdadlı kelamcıların sözlerini benimseyerek kıyas ve ictihadı reddetmek için deliller getirmiştir. Bununla birlikte o, aklî delillerin hepsini kabul etmemiş, din ilimlerinde aklın hiçbir rolü olmadığını sanarak kendisini hayvan mertebesine indirmiştir.» (6)

Ebubekr er-Razî böylece, rey ve kıyasın delil oluşunu şüpheye mahal vermeyecek şekilde ispat etmeye çalışmıştır.

Bu anlamda rey’le ictihad bütün İslam hukukçularının övünmeye layık bir niteliği olup derin bir anlayış ve kavrayışı ifade eder. Bunun içindir ki İbn Kuteybe, «Kitabü’l-Ma’arif»inde «rey taraftarları» başlığı altında fakihleri zikreder ve Evzaî, Süfyan Sevri ve Malik b. Enes’i bunlar arasında sayar. Yine Hafız Muhammed b. el-Haris el-Huşenî, «Kudatu Kurtuba» adlı eserinde imam Malik’in öğrencilerini rey tarafları olarak gösterir. Hafız Ebu’l-Velîd b. el-Faradî ise «Tarîhu Ulema’i’l-Endelus» adlı kitabında aynı ifadeyi kullanır.

Hafız Ebu’l-Velid el-Bacî de el-Muvatta’ şerhinde «ed-Dau’l-Udal» hadisini açıklarken imam Malik’den nakledilenleri reddetmiş ve İbn Abdi’l-Berr’in, «imam Malik’in rey taraftarı taleblerinden (yani fakihlerden) hiç birisi böyle bir şey rivayet etmemiştir» ifadesini kullandığını söylemiştir. (7) Bu konuda daha fazla örnek vermeye gerek yoktur.

Bundan da anlaşılıyor ki re’yi kötüleyen rivayetler, fıkıhta indî görüşlerin bir değer taşımayacağını, insanlık tarihi boyunca ardı arkası gelmeyecek yeni olayların Kitab ve Sünnet nass’larına kıyas yoluyla çözümlenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Kısaca, bu rivayetlerin kötülediği re’y, şer’î delillerin reddettiği, nefsî arzuların mahsulü olan indî görüşlerdir.

Hanefîlerin re’y taraftarları diye isimlendirilmesi ise; ancak hüküm çıkarırken re’yi çok iyi kullanmalarından ileri gelmiştir. Nerede olursa olsun, ister Irak’ta, ister Medine’de, fıkhın bulunduğu her yerde re’y de bulunacaktır. İslam hukukçularının hepsi sadece ellerindeki delillere göre, ictihadın şartlarında ihtilaf etmişlerdir. Kitab, Sünnet, İcma’ ve Kıyası kabulde ve sadece bunlardan biriyle yetinmeme konusunda ittifak etmişlerdir. A’meş’in dediği gibi, hadisçiler nakilci olup, eczacı gibidirler. Fakihler ise tabip hükmündedirler. Bu itibarla fakih olmayan bir hadis ravîsi fetva vermeğe kalkışırsa gülünç duruma düşer. er-Ramehurmuzî, «el-Muhaddisu’l-Fasıl» da, İbnu’l-Cevzî «Telbîsu İblîs» ve «Ahbaru’l-Hamka» da, el-Hatîbu’l-Bağdadî de «Kitabu’l-Fakih ve’l-Mütefakkih» de bunun misallerini vermişlerdir. -8- Burada hadis ekolünden söz etmeğe gerek yoktur.

Hanbelî bilginlerinden Süleyman b. Abdi’l-Kavî et-Tufî, Hanbelî usulüne dair yazdığı «Muhtasaru’r-Ravda» adlı eserin şerhinde şöyle der: «Bilesin ki re’y taraftarları sözü izafî bir şeydir. Hükümlerde re’y ile ictihad yapan herkese şamildir. Bütün İslam alimleri buna dahildir çünkü müctehidlerin hepsi ictihadlarında akıl ve re’ye başvurmadan yapamazlar. Doğruluğunda münakaşa edilmeyen «Tahkikul-Menat» ve «Tenkîhu’l-Menat» (9) gibi ictihad usullerini her müctehid kullanmıştır.

«Re’y taraftarları» deyimi «halk-ı Kur’an» meselesi (10) ortaya çıktıktan sonra raviler tarafından Iraklı’lara, yani Ebu Hanîfe ve ona tabi olan Kûfelilere ad olarak verilmiştir.

«Bazıları Ebu Hanîfe’ye dil uzatmada ileri gitmişlerdir. Ben ise vallahi Ebu Hanîfe’nin kendisine nisbet edilen şeylerden uzak olduğu kanaatindeyim ve onu bu gibi isnatlardan tenzih ederim. Kısaca, Ebu Hanîfe inat olsun diye hiç bir sünnete muhalefet etmemiştir. Sünnet konusunda muhalefet ettiği olmuşsa, ancak doğru gördüğü ve mevcut olan delillere dayanarak muhalefet etmiştir. Muhalifleri ona karşı pek insaflı davranmamışlardır. Ebu Hanîfe ise ictihadında yanılmış ise bir, isabet etmişse iki mükafat almıştır. Ona dil uzatanlar, ya hasedçilerdir, ya da ictihad yapılması gereken yerleri bilmeyenlerdir.

«Arkadaşlarımızdan Ebu’l-Verd’in «Usulu’d-Din» adlı kitabındaki ifadesine göre, Ahmed b. Hanbel de Ebu Hanîfeyi saygı ve övgü ile anmıştır.» Şihab İbn Hacer el-Mekkî eş-Şafiî «el-Hayratu’l-Hisan» adlı kitabında (s. 29), «Anlaşılmaktadır ki sonraki alimlerin Ebu Hanîfe ve talebeleri için «Re’y taraftarları» tabirini kullanmaları onları küçültmek için değildir. Bu, onların kendi görüşlerini, Sünnete ve Sahabilerin ictihad larına tercih ettiklerini söylemek gayesini de gütmez; çünkü Ebu Hanîfe ve talebeleri bu gibi durumlardan uzaktırlar.»

Daha sonra İbn Hacer el-Mekkî, Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının fıkıhta takip ettikleri yolu açıklamış; onların önce Kitab, sonra Sünnet ve daha sonra da Sahabilerin fetvalarıyla ictihadda bulunduklarını belirtmiş ve bunun aksini zannedenleri reddetmiştir. Bir müctehid olan Ebu Hanîfe’yi tenkid eden güvenilir hadisçilerin bulunduğunu inkar edemeyiz. Bu hadisçiler Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının kabul etmediği rivayetlerde bulunan illetlere dikkat etmedikleri için onun ve öğrencilerinin re’ye karşılık hadisi terkettiklerini zannetmişlerdir. Çoğunlukla bu hadisçiler, Ebu Hanîfe ve öğrencilerinin delillerden nasıl hüküm çıkardıklarım kavrayamamışlardır. Esasen bu, müctehidlerin görüşlerinin çok keskin oluşundan ve hadis nakledenlerin idraklerinin sathiliğinden ileri gelmiştir. Dolayisiyle hadisçiler re’ye karşılık rivayeti terkediyorlar diye fıkıhçıları tenkid etmişlerdir. Onların bu yersiz tenkidleri sadece kendilerine racidir.

İbn Hazm’e gelince o, kıyası toptan reddeder. Bu itibarla kıyası kabul eden diğer müctehidlerle Ebu Hanîfe ve arkadaşlarını ağır bir dille tenkid etmiştir. Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî de «el-Avasım Mine’l-Kavasım»da İbn Hazm’i reddetme görevini üzerine almıştır, İbn Hazm’in kıyası tanımama konusunda elinde herhangi bir delili yoktur. Sadece o, kıyasın hüccet oluşu hususunda sahabilerden intikal eden şeyleri reddederken büyük bir pervasızlıkta ve kıyas aleyhinde varid olan birtakım zayıf rivayetleri sahih saymak cür’etinde bulunmuştur. (11)

Gariptir ki iyi bir alim olarak yetişmemiş olan, bir derginin sahibi (12) dergisini mezhepçilik propagandası için bir araç yapmıştır. Esasen onun savunduğu mezhebin ne olduğu da belli değil. Bundan 10 yıl önce o, «İslamda kolaylık ve genel yasama usulü» konusunda bir kitapçık yazmış, burada İbn Hazm’ın kıyas aleyhindeki görüşlerini, müctehid imamların metodlarına aykırı bir tarzda kıyası savunan, Kitab ve Sünnete uymasa bile kendi mezhebini maslahat esasına dayandıran bazı yazarlara (13) ait bir takım görüşleri toplamıştır. Bunlara dayanarak yine bir takım çelişik sonuçlar ortaya koymuştur ki, aklı başında bir kimse bunları söylemez. Bu tür davranışlar öküz altında buzağı aramaktan başka bir şey değildir.

İbn Hazm, kıyası reddederken Nuaym b. Hammad’ın rivayet ettiği bir hadise dayanmaktadır. Oysa Nuaym b. Hammad’ın bu rivayetine hadis tenkidçilerinin çoğu itibar etmemişlerdir. İbn Hazm ise bu durumu bilmemektedir. Halbuki doğudaki küçük hadisçiler bile meseleleri birbirlerine re’y ile kıyas etme hadisini bilirler. (14)

Ayrıca bu hadisin senedinde Harîz en-Nasibî vardır. Gerçi müctehidlik iddiasında bulunan İbn Hazm, «Harîz»i «Cerîr» okumaktadır. İbn Hazm’ın diğer bir delili de İbn Mace’de geçen «Sebaya’l-Umem» hadisidir. İbn Hazm bu hadisi de hasen olarak görür. Oysa senedleri arasında «Süveyd» vardır. Süveyd hakkında ise İbn Maîn, «kanı helaldir»; Ahmed b. Hanbel de «rivayet ettiği hadis kabul edilmez» demiştir. Hafız Şihab el-Busirî de «Misbahu’z-Zucace» de, onu tenkid ederken müsamahalı bir dil kullanmasına rağmen, zayıf olarak nitelemiştir.

Bu hadisin ravileri arasında bir de İbn Ebi’r-Rical vardır ki, Nesaî’ye göre hadisi kabul edilmez. Buhariye göre ise «münkeru’l-hadis»tir. (15)

İbn Hazm İslam hukukçularını, re’y ve hadis taraftarları olmak üzere ikiye ayırır. Aslında bu düşünce gerçek değildir. Bazı cahil nakilcilerin sözlerine dayanarak Ahmed b. Hanbel’in «Mihnet»inden sonra bir takım kimseler tarafından uydurulmuştur.

İbrahim en-Neha’î ve bazı arkadaşlarından rivayet edilen «re’y taraftarları sünnetin düşmanlarıdır.» sözü, itikadî konularda sahih sünnete muhalif olan re’y anlamındadır. Yani bu sözle fer’î hükümlerde ictihad etmek değil; haricîler, kaderîler ve müşebbihe gibi bid’at taraftarları kasdolunmaktadır. Bu sözü, başka türlü anlamak, onu tahrif etmektir. Uydurmacılar aksini düşünse bile bizzat en-Neha’î ve İbnu’l-Müseyyib fer’î meselelerde re’y ile ictihad yapmışlardır.

İbn Hazm, kıyas konusunda sahabilerden nakledilenlerin hepsini yalanlamağa çalışır. Bilhassa Hz. Ömer’den rivayet edilen hadisi, (16) doğru bulmaz. Oysa bu hadisi el-Hatîbu’l-Bağdadî ve diğerleri bir çok yolla ve bir birine yakın lafızlarla rivayet etmişlerdir. Diğer sahabilerden rivayet edilenler de böyledir.

el-Hatîbu’l-Bağdadî «el-Fakih ve’l-Mutefakkih» de (17) re’y ile ictihad konusundaki Mu’az hadisini rivayet ettikten sonra şöyle der: «el-Haris b. Amrin, «Bu hadis, Muaz’ın arkadaşlarından bir çok kimseden rivayet edilmiştir» demesi onun, meşhur olduğunu ve ravilerinin çokluğunu gösterir. Muaz’ın zühd ve takvası bilindiği gibi, arkadaşlarının dindar, güvenilir, zühd ve takva sahibi oldukları da açıktır. Ubade b. Nüsey bu hadisi Abdurrahman b. Ganm’den, o da Muaz’dan nakletmiştir. Bu senedde bir kopukluk yoktur. Ravileri güvenilir kimselerdir. Ayrıca alimler onu kabul etmişler ve delil olarak kullanmışlardır. Bu da gösterir ki bu hadis, alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiştir. (18)

Buna benzer daha geniş açıklamalar Ebu Bekr er-Razî’nin «Fusûl»unde de vardır. er-Razî, «Kıyası tanımayanlar» (19) bölümünde bu konuyu ele almıştır. Biz burada sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Zahirîler ve taraftarlarının aşırı tutumlarını reddeden rivayetler hakkında geniş bilgi için Ebu Bekr er-Razî’nin, el-Fusûl fi’l-Usul; el-Hatibu’l-Bağdadî’nin el-Fakih ve’l-Mütefakkih isimli eserlerine bakılabilir. Zahirîlerle taraftarlarını susturacak rivayetler bu eserlerde bulunabilir. (20) Sanırım burada bu kadarcık yeter.

DİPNOTLAR:

(4) el-Hatibu’l-Bağdadî, el-Faklh ve’l-Mütefakkih, s. 187-216; Hafız İbn Abdi’l-Berr, Câmi’u Beyâni’l-İlim ve Fad-lihi, 11/55-78, 133-150.

(5) Cassas diye meşhurdur. 305-370/917-980 yılları arasında yaşamıştır. İleride Hanefî muhaddisleri bölümünde hal tercümesi verilecektir. «el-Fusûl fi’l-Usûl» adlı eseri, konusunda çok önemlidir. Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’de iki yazma nüshası vardır. (Prof. Dr. Hüseyin ATAY, Dâru’l-Kütüb’de üç yazmasının bulunduğundan söz etmektedir. Bkz. İslâm Hukuk Felsefesi giriş kısmı, İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1978, S. 82 (Çev.)

(6) İmam Ebû Bekr er-Râzî, burada Nazzam’ın durumunu nezaket çerçevesinde kısaca belirtmiştir. Biz, Nazzam’ı ve görüşlerini bir kaç kelimeyle açıklamak istiyoruz.
Tam adı Ebû Ishâk İbrahim b. Seyyar en-Nazzam’dır. Mû’tezile büyüklerinden Ebû’l-Huzeyl el-Allâf’ın kız kardeşinin oğludur. Basra çarşısında boncuk dizip sattığı için kendisine Nazzâm (dizici) adı verilmiştir. İtizal perdesi altında zırdıklık yapanlardan biridir.

Ebû Mansûr el-Bağdadî, «el-Fark Beyne’l-Firak» adlı eserinde (S. 79-80), Nazzâmiye fırkasını anlatırken şöyle der: «Gençliğinde mecûsilerle ve «Tekâfuu’l-Edille» ye, yani her meselenin ve her hükmün lehinde ve aleyhinde eşit değerli delillerin bulunacağına inanan «Senevviyye» fırkası mensuplarıyle düşüp kalkmış, yaşlılık çağında da dinsiz filozoflarla arkadaşlık etmiştir. Sonra da mecûsilik inançları, felsefecilerin sapıklık ve şüpheciliklerini İslâm dinine sokmağa çalışmıştır. Brahmanların peygamberlik makamını inkâr etmeleri Nazzam’ın hoşuna gitmiş, fakat korktuğu için bu görüşü benimsediğini söyleyememiştir. Buna karşılık Kur’ân-ı Kerim’in nazım yönünden i’câzını ve ayın ikiye bölünmesi, Hz. Peygamberin elinde çakıl taşlarının teşbih etmesi, O’nun parmaklarının arasından su fışkırması gibi mucizeleri inkâr ederek, nübüvveti de inkâr derecesine varmıştır.

Daha sonra İslâm’ın hukukî hükümlerini ağır görmeğe başlamış, fakat bunları da ortadan kaldırmak için cesaret gösterememiştir. Dolayısiyle bu hükümleri çıkarmak için hukukçuların baş vurdukları metodları reddetmiştir. Bu cümleden olmak üzere icma’, kıyas ve bir kısım mütevatir olmayan haberleri kabul etmemiştir.

Sahabîlerin fer’î meselelerde ictihad yapma konusunda icmâ’ ettiklerini görmüş ve onlara çirkin bir şekilde dil uzatmış, büyük sahâbîlerin fetvalarını tenkid etmiş, hem hadis, hem de rey taraftarlarını, Haricî, Şiî ve Neccâriye dahil, bütün fırkaları yermiştir.
Mu’tezilîlerin ekserisi Nazzam’ın dinsizliğinde birleşirler. Ona ancak kaderiyecilerden Câhız gibi pek az kimse uymuştur.

Bir çok Mu’tezilî büyükleri gibi kendi dayısı Ebû’l-Huzeyl de «er-Redd ala’n-Nazzâm» adlı eserinde onu tekfir etmiştir. Cübbâ’î ise Ebû Mansûr el-Bağdadî’nin zikrettiği meselelerde Nazzâm’ı tekfir etmiştir. Mu’tezilîlerden el-İskafî de Nazzâm’a bir reddiye yazmış ve bir çok görüşlerinde küfre gittiğini söylemiştir.

Ehl-i Sünnet eserlerine gelince, bunların da çoğunda Nazzâm’a hücum edilmiştir. Bu arada Ebû’l-Hasen el-Eş’arî, Nazzâm’ı tekfir konusunda üç kitap yazmıştır. Kalânisî, onun hakkında bir çok risale kaleme almıştır. Kâdî Ebû Bekr Bakkıllânî yazdığı büyük bir kitapta Nazzâm’ın usulünü tenkid etmiş ve özellikle «İkfâru’l-Müte’evvilîn» adlı eserinde «biz, burada Nazzam’m iç yüzünü ortaya koyacağız.» diyerek onun sapıklıklarını belirtmiştir. Ebû Mansûr el-Bağdadî de (S. 80-91), Nazzam’m boynunu vurduracak yirmi bir sapık görüşünü kaydetmiştir. Gazali de «el-Mustasfâ» da (C. II, S. 246-247), kıyas konusunu anlatırken Nazzâm’m sahabîlere dil uzattığını ve kıyası tanımadığını söylemiştir.

(7) el-Bâcî, el-Müntekâ, VII/300.

-8- Telbîsu İblîs, 111-113; Ahbâru’l-Hamkâ ve’l-Muğaffelîn. 115-127; el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, 11/81-84.

(9) Bu metodları, yani «Tahkîku’l-Menât» ve «Tenkîhu’l-Menât» ve «Tahrîcu’l-Menât»ı burada açıklamakda fayda vardır.

Hanbelî hukukçularından İbn Kudâme el-Makdisî «Ravdatu’n-Nazır ve Cennetu’l-Munâzır» adlı eserinin kıyas bölümünün baş tarafında (Abdu’l-Kadir Bedrân haşiyeli baskı, II/ 229-234) şöyle der:

«Tahkîku’l-Menât» ikiye ayrılır:

1 — Küllî bir kaidenin üzerinde ittifak edilmesi veya bu kaide hakkında bir nas bulunması ve fer’i bir meselede müctehidin bir kurala uygun olarak ictihadda bulunmasıdır ki, böyle bir metoda baş vurulmasında ihtilâf bulunduğunu bilmiyoruz. Meselâ, ihramlı bir hacının bir yaban eşeği avlamasına ceza olarak bir sığır kurban etmesi gerekmektedir; Çünkü Kur’ân-ı Kerimde «onun, yabanî hayvanlardan öldürdüğü şeyin benzerini ceza olarak kurban etmesi gerekir.» (Mâide Sûresi, 95) buyurulmaktadır. Burada, cezada, öldürülen hayvanla kurban olarak kesilecek hayvan arasında benzerliğin bulunması gerekmektedir. Yaban eşeği ile sığır arasında cüsse itibariyle bir benzerlik bulunduğundan, sığır kurban edilmesi gerekmektedir. Bu meselede benzerlik bulunması nass ve icma’ ile sabittir. Sığırla yaban eşeği arasındaki benzerliğin tesbiti ise bu tür bir ictihaddır. Diğer bir misal Kıblenin tayinindeki ictihaddır. Bilinmektedir ki, namaz kılarken kıbleye dönmek nass ile sabittir, fakat kıblenin ne tarafta olduğunu tesbit ise ictihadla mümkündür. İmamın kim olabileceği, adaletin neden ibaret olduğu ve nafakalarda yeterli miktarların tesbiti gib” şeylerde «Tahkîku’l-Menât» adı verilen ictihad ile olur. Bu tür ictihadlara Tahkîku’l-Menât adı verilmiştir; çünkü aslında hüküm bellidir; fakat bu hükmün olaylara tatbiki, bazı emarelere dayanarak istidlal yoluyle olmaktadır.

2 — Bir hükmün illeti nass veya icma’ ile bilinmektedir. Müctehid sadece o illetin fer’î bir meselede bulunduğunu kendi ictihadiyle ortaya koymaktadır. Meselâ, Hz. Peygamber kedi hakkında «O, necis değildir; çünkü aranızda dolaşan hayvanlardandır.» buyurmuştur. Burada insanlar arasında dolaşmak, kedinin pis olmdığının illeti olarak belirtilmiştir. Müctehid kendi ictihadiyle fare gibi bir kısım haşerelerin de insanlar arasında dolaşmalarından dolayı temiz olduğuna hükmedebilir. Bu açık bir kıyas olup, kıyası inkâr edenler de bunu kabul ederler.

«Tahkîku’l-Menât»ın birinci çeşidi kıyas değildir ve bu ihtilafsız bir husustur. Kıyas ise ihtilaflı bir ictihad metodudur. «Tahkîku’l-Menât» her hukuk sisteminde zaruri olarak vardır; çünkü her şahsın adaleti ve şahısların yeterlilik dereceleri hakkında nass bulunamaz.

«Tenkîhu’l-Menât» ise, şâri’in hükmü bir sebebe izafe etmesidir. Dolayısiyle hükümde bir rolü olmayan bazı nitelikler bulunur ve hükmü genişletmek için bunlara itibar etmemek gerekir. Meselâ, bir bedevi arap, Hz. Peygambere gelip, «Mahvoldum, Ya Resûlallah» demiş, Hz. Peygamber ne yaptın?» diye sorduğunda, «oruçlu iken gündüzün eşimle münasebette bulundum» demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, «bir köle azad et» diye cevap vermiştir. Burada Hz. Peygambere müracaat eden şahsın, bedevi bir arap oluşunun hükümde bir rolü yoktur. Aynı durumda olan bir Türk veya başkası da aynı hükme tabi tutulur; çünkü hükmün sebebi, fiilin mükellef tarafından işlenmesidir; bedevi tarafından işlenmiş olması değil. Dolayısiyle teklifler bütün şahısları içine alır ve herhangi bir ramazanda bu şekilde orucu bozan kimselere de aynı hüküm uygulanır; çünkü bu hüküm için hadisenin cereyan ettiği ramazan değil; mutlak olarak ramazanda orucun bozulması esastır. Ayrıca oruçlu şahsın ramazanda gündüzün eşiyle münasebette bulunması da bu hüküm için bağlayıcı bir husus değildir. Zira bu münasebet zina şeklinde olursa oruca saygısızlık bakımından daha kötüdür. İşte bunlar, hükümde rolü olmayan kayıtları bir tarafa bırakarak hükmün sebebine dayanan kıyaslar için örneklerdir. Hüküm nass ile bilindikten sonra onun sebebini tayin etmekle ve «Tenkîhu’l-Menât» yoluyle yapılan böyle bir içtihadı, kıyası tanımayanların çoğu da kabul ederler.

«Tahrîcu’l-Menât» da, Şari’in herhangi bir konuda hükmü açıkça belirtmesi ve onun illetine işaret etmemiş olmasıdır. Meselâ, Buğday, arpa, tuz, altın, hurma ve gümüşde faizin yasaklanışı böyledir; çünkü Hz. Peygamber «altın altın ile, buğday buğday ile, arpa arpa ile, hurma hurma ile, tuz tuz ile, eşit ve peşin olmak üzere alınıp verilir. Bu sınıflar değiştiği takdirde istediğiniz şekilde alıp satabilirsiniz.» buyurmuştur.

Bu hadisi Müslim ve Ahmed b. Hanbel, Ubâde b. es-Sâmit yoluyle rivayet etmişlerdir.
Bu hükmün illetini çıkararak şöyle diyebiliriz: Buğdayda ölçüler cinsinden olduğu için faiz haram kılınmıştır. Aynı şekilde ölçü ile satılan pirinci de buna kıyas edip, kendi cinsiyle satıldığı takdirde fazlasının faiz ve haram olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu kıyasa dayanan ictihad, İslâm hukukçuları arasında ihtilâflara yol açmış olup ekseri alimler, bu tür kıyası muteber saydıkları halde Zahirîler gibi bir kısmı reddetmişlerdir.

(10) Bu mesele hakkında geniş bilgi için, bkz. et-Tehânevî, Kavaid fî Ulûmi’l-Hadis, Beyrut 1972, S. 361-380′de yer alan ve tarafımızdan yazılan 5 numaralı dipnot.
(Bu kısım Dr. Mücteba Uğur tarafından Türkçeye çevrilmiş ve «Halk-ı Kur’ân Meselesi, Râviler, Muhaddisler, Cerh ve Ta’dil Kitaplarına Tesiri» adı altında İlahiyat Fakültesi Dergisinde yayınlanmıştır (Cilt XX, Si 307-321). (Çev.)

(11) İbn Hazm’ın bu görüşünü eski ve yeni bilginlerden bir çoğu reddetmiştir. Bu konuda onu susturan en güzel eser Nâsihu’d-Din el-Hanbelî’nin «Akyisetu’r-Rasûl» adlı eseri ve bunun Alâu’d-Dîn Kiykeldî tarafından yapılan muhtasarıdır. Bu eserlerde, kıyasla amel edilebileceğini isbatlayan 150 kadar hadis vardır. Allah kısmet ederse bu iki eseri ilim erbabına sunacağız.

(12) Bu zat «Mecelletü’l-Menar» sahibi M. Reşid Rıza’dır. Burada işaret edilen kitabının adı «Yusru’l-İslâm ve Üsûlü’t-Teşri’î’l-Âmm» dır.

(13) M. Zahid el-Kevserî’nin «Makâlât»ında yer alan bu konu ile ilgili «Nazaru’l-Mer’i ilâ Şer’illah Mi’yâru dînihi», «Eseru’l-Urfi ve’l-Maslahati fî’l-Ahkâm» ve «Re’yu’n-Necm et-Tufî fi’l-Maslahati» adlı makalelerinde maslahat konusunda yeterli bilgi vardır.

(14) Z. el-Kevserî, Ebû Mansûr el-Bağdadî’nin «el-Fark beyne’l-Firak» adlı eseri için yazdığı mukaddimede (S. 5) şöyle der: «…Gariptir ki İbn Hazm, «el-İhkâm…» adlı eserinde (VII/113; VIII/25) kıyasın batıl olduğunu söylerken Nuaym b. Hammad tarafından rivayet edilen, «Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır, ümmetim için en büyük tehlike teşkil eden kimseler, olayları reyleriyle birbirine kıyas edip haramı helâl ve helâli haram kılanlardır.» hadisini delil olarak zikreder. Halbuki bu hadis doğudaki ve batıdaki hadis bilginlerinin çoğu tarafından kabul edilmemiştir.

Yahya b. Main’e bu hadis sorulduğunda asılsız olduğunu söylemiştir. «Nuaym b. Hammad’a ne dersin» denildiğinde; «o güvenilir bir ravidir» cevabını vermiştir. «Nasıl olur da güvenilir bir ravi asılsız bir hadisi rivayet eder?» sorusuna ise, «doğru zannetmiştir» diye karşılık vermiştir. el-Hatîbu’l-Bağdadî «Tarihu’l-Bağdad»ta (XIII/308), bu konuda geniş malûmat vermiştir.

(15) Buharî, «Bir ravî hakkında munkeru’l-hadîs dediğim zaman: bu, ondan hadis rivayet edilmez demektir.» der. Bkz. Abdu’l-Hay el-Laknevî, er-Ref’u ve’t-Tekmil fi’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, 129, 149, 150.

(16) Hz. Ömer’den rivayet edilen bu hadisi Ahmed b. Hanbel Müsned’de (1/21); Ebû Dâvud, Süneninin Kitâbu’s-Sıyam’ında (Bâbu’l-kuble li’s-Sâ’im, 11/418) şöyle rivayet ermişlerdir: «Ömer b. el-Hattab’dan, demiştir ki: «Oruçlu iken bir gün kendimi tutamadım; karımı öptüm. Sonra Hz. Peygamber’e gelip, «Bugün kötü bir iş yaptım, Yani oruçlu olduğum halde karımı öptüm» dedim. Hz. Peygamber, «Oruçlu iken ağzına su alır dökersen ne gerekir?» diye sordu; «Bir şey gerekmez» dedim. «Öyleyse bunun için de bir şey gerekmez» buyurdu.»

Şevkânî, Neylu’l-Evtar’da (IV/179) şöyle der: «İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve el-Hâkim «Bu hadisin, sahih olduğunu söylemişlerdir. Nesa’î de bu hadisi rivayet eder ve münker olduğunu söyler.»

Ahmed Şakir de İbn Hazm’ın «el-İhkâm»ında bu hadis vesilesiyle yazdığı dipnotta şöyle demiştir: Bu hadisin senedi sahihtir. el-Munzirî, Nesaî’ye atfederek münker olduğunu söylemiş ise de, Nesaî’de ben buna rastlamadım. Münker olması için bir sebep yoktur.»
Bu hadis hakkında daha geniş malûmat için bkz. el-Hatibu’l-Bağdadî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, 1/92.

(17) el-Fakih ve’l-Mütefakkih, 1/189.

(18) Yani, bu hadisin zayıf olduğu farzedilse bile, ümmetin onu muteber olarak kabul etmesi sahih olduğunu gösterir. Daha geniş malûmat için bkz. el-Laknevî, el-Ecvibetu’l-Fâdıla, s. 228-238 de verdiğimiz ek bilgi.

(19) S. 14-17.

(20) Akyisetu’r-Resul (s. a.) adlı kitapta ve bizim bu kitapdaki önsöz ve dipnotlarımızda Zahirîleri susturacak bilgiler bulunmaktadır.

Categories: Dinimizin kaynakları, Hanefî Fıkhı’nın Esasları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

EBÛ HANİFE’NİN FIKHΠMETODU

EBÛ HANİFE’NİN FIKHÎ METODU

Burada Ebû Hanîfe’nin hal tercümesine dalmak istemiyoruz. Ebu’l-Kasım b. Ebi’l-Avvâm’ın ve Ebû Abdillah el-Huseyn es-Saymerî’nin eserleriyle el-Muvaffaku’l-Mekkî’nin eserinde yer alan el-Hârîsi’nin kitabı ve İbn Abdi’l-Berr’in «el-İntikâ’»sında büyük bir kısmı nakledilen İbnu’d-Dahil’in risalesi, Ebû Hanîfenin biyografisi hakkında yeterli bilgileri vermektedir.

İbnu’d-Dahil, Ukaylînin ravisi idi. Ukaylî’ye cevap olmak üzere Ebû Hanîfe’nin faziletleri hakkında bir risale yazmıştır. Çünkü Ukaylî müslümanların fakihine ve onun seçkin arkadaşlarına cahilce dil uzatmıştır. İbnu’d-Dahîl, Ukaylinin gerçeğe uymayan bu sözlerine katılmadığını göstermek için adı geçen risaleyi kaleme almıştır. Hakem b. el-Münzir el-Bellûtî el-Endelüsî bunu, Mekke’de İbnu’d-Dahîl’den dinlemiş, ondan da İbn Abdi’l-Berr dinlemiş, büyük bir kısmını «el-İntikâ»sında Ebû Hanîfe’den bahsederken nakletmiştir.

İbn Abil’l-Berr’in Buhârî’den naklettiği haberlerin senedini gözden geçirmek insaflılık icabıdır. Aynı şekilde İbrahim b. Beşşâr er-Remâdî’nin İbn Uyeyne’den yaptığı rivayet de böyledir. İbnu’l-Cârûd er-Rakkî (41) ye gelince; onun şahidliği zamanın kadısınca reddedilmiştir, İbn Abdi’l-Berr daha fazla açıklamalarda bulunsaydı iyi olurdu.

Kısaca, Ebû Hanîfe aleyhinde konuşanların bir delili yoktur. Bu hususu «Te’nîbu’l-Hatîb» adlı kitabımızda açıkladık. Burada ise Ebû Hanîfenin fıkhî metodunu gösteren yönlerine işaret edeceğiz.

Ebû Hanîfenin adı Nu’mân b. Sabit b. Nu’mân b. el-Merzubân b. Zûta b. Mâh olup İran asıllıdır. Ailesi hakkında asla kölelik söz konusu değildir. İsmail b. Hammâd’ın bu konudaki sözü gerçeği ifade eder. es-Salâh b. Şâkir el-Kütübî, «Uyûnu’t-Tevârîh» de şöyle der: «Muhammed b. Abdillah el-Ensârî. «Ömer b. el-Hattab devrinden bu güne kadar Basra kadılığına İsmail b. Hammad gibi biri tayin edilmemiştir» demiş, kendisine «el-Hasanu’l-Basrî de mi?» denildiğinde, «alim, zahid, abid ve takva sahibi olduğu halde vallahi el-Hasanu’l-Basrî de dahil» demiştir.» Ebû Hanîfenin soyu konusunda İsmail b. Hammad gibi birisinin sözünün doğruluğundan şüphe edilebilir mi?

Tahâvî, Muşkilu’l-Asar da (4/54) Bekkâr b. Kuteybe yoluyle Abdullah b. Yezid el-Mukrî’den şöyle nakletmiştir: «Ebû Hanîfeye geldim: bana kimlerdensin dedi, ben de Allah’ın islâmı lütfettiği kimseyim, dedim. Ebû Hanîfe bana, böyle söyleme, ancak bu mahallelerden biriyle müvalat akdi yap, sonra kendini onlara nisbet et. Çünkü ben de böyle yaptım dedi.» Bundan anlaşılıyor ki Ebû Hanîfe, mevâlidendir, azatlı kölelerden değil. «Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var?» (42)

İbn el-Cevzî, «el-Muntazam» da şöyle der: «İnsanlar Ebû Hanîfenin anlayış ve fıkhında ihtilâfa düşmüşlerdir. Sufvân es-Sevrî ile İbn’ul-Mubârek, «Ebû Hanîfe insanların en iyi fakihi» demişlerdir. İmam Malik’e «Ebû Hanîfeyi gördün mü?» diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: «Bir adam gördüm, sana bu sütunun altın olduğunu söylese onu ispat eder.» Şafii de, «insanlar fıkıhda Ebû Hanîfenin iyalidir» demiştir.

«Tertîbu’l-Medârik» de Kadî İyaz şöyle der: «el-Leys b. Sa’d İmam Mâlik’e «Bakıyorum terliyorsun?» demiş, Mâlik de; «Ebû Hanîfenin yanında terledim ey Mısırlı, o, gerçekten fakihtir» demiştir.

Diğer mezhep mensuplarının Ebû Hanîfe’nin mezhebinden nasıl yardım istediklerini «Bulûğu’1-Emânî» (43) adlı eserimde anlattım. Burada onları tkerar etmiyeceğim.

Ebû Hanîfe mezhebinin en bariz özelliği, istişareyi esas alan bir mezhep oluşudur. Onu bir topluluk diğejr bir topluluktan, sahabilere kadar ulaşan bir yolla almışlardır. Diğer mezhepler ise, imamlarının görüşlerinden ibarettir.

İbn Ebi’l-Avvâm şöyle der: «Tahâvî, İbn Ebi Sevr’in kendisine yazarak Nuh Ebû Süfyan kanaliyle Muğîre b. Hamza’nın şöyle dediğini nakleder: «Ebû Hanîfenin kendisiyle birlikte fıkıh kitaplarını tadvin eden seçkin kırk talebesi vardı.»

Yine İbn Ebi’l-Avvâm şöyle der: «Tahâvî, Muhammed b. Abdillah b. Ebi Sevr er-Ruaynî’nin kendisine yazarak, Süleyman b. İmran kanaliyle Esed b. el-Furat’dan şöyle nakleder: «Ebû Hanîfenin kendisiyle birlikte fıkıh kitaplarını tedvin eden kırk talebesi vardı. Bunların ilk onu arasında Ebû Yûsuf, Züfer b. el-Huzeyl, Dâvud et-Tâ’î, Esed b. Amr, Yûsuf b. Hâlid es-Semtî (Şafiînin hocalarından) ve Yahya b. Zekeriyya vardı. Ebû Hanîfe bunlara otuz sene fıkıh yazdırmıştır.»

Aynı senedle Esed b. el-Furat, Esed b. Amr’ın kendisine şöyle dediğini nakleder: «Talebeleri Ebû Hanîfe’nin yanında bir meselenin cevabında ihtilâfa düşerler ve çeşitli cevaplar ileri sürerlerdi. Sonra meseleyi Ebû Hanîfeye sorarlardı. O da en uygun cevabı verirdi. O mesele üzerinde üç gün durduktan sonra onu kâğıtlara yazarlardı.»

es-Saymerî, Ebu’l-Abbas Ahmed el-Hâşimî-Ahmed b. Muhammed el-Mekkî-Ali b. Muhammed en-Nehâ’î-İbrahim b. Muhammed el-Belhi ve Muhammed s. Said el-Hârezmî yoluyle İshâk b. İbrahim’den şöyle nakleder: «Ebû Hanîfenin talebeleri onunla birlikte bir meseleye dalarlardı. Afiye b. Yezid el-Kâdî bulunmadığı zaman Ebû Hanîfe, «meseleyi Afiye gelinceye kadar bekletin.» derdi. Afiye gelip onlara uygun bir görüş beyan edince, Ebû Hanîfe meseleyi yazın derdi; Afiye onlara katılmazsa yazmayın, derdi.»

Yahya b. Main «et-Târîh» ve «el-İlel» de Ebû Nuaym (Fadl b. Dükeyn) yoluyle Züferden şöyle nakleder: «Ebû Hanîfe’nin derslerine devam ederdik. Ebû Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen de bizimle birlikte okurlardı. Biz Ebû Hanîfenin görüşlerini yazardık. Bir gün Ebû Hanîfe, Yûsufa hitaben: «ey Yakub vay haline! Benden her işittiğini yazma, ben bugün böyle düşünüyorum, yarın onu bırakabilirim; yarınki görüşümü de ertesi gün teredebilirim» demiştir.»

Ebû Hanîfe, talebelerinden biri, gereği kadar incelenmeden bir meseleyi yazmak için acele ettiği zaman ona engel olurdu.

Bu anlatılanları göz önüne alınca el-Muvaffak el-Mekkî’nin «Menâkıbu Ebi Hanîfe» adlı eserinde (11/133) Ebû Hanîfenin seçkin talebelerini anlatırken kullandığı şu ifadenin doğruluğu anlaşılır: Ebû Hanîfe mezhebini talebeleriyle istişare esasına dayandırmıştır. Onlarla istişare etmeksizin kendi başına dinde bir ictihadda bulunmamış; Allah, peygamber ve mü’minler için öğüt verirken aşırı gitmemiştir. O, meseleleri tek tek ortaya atar, talebelerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla bir ay hattâ daha fazla münakaşa ederdi. Bu meseleler hakkında görüşlerden biri ağırlık kazanınca Ebû Yûsuf bir esas olarak onu tesbit ederdi. Nihayet, O, bütün esasları (usûl) böylece tesbit etmiştir. En doğrusu ve gerçeğe en yakın olanı da budur. İnsanlar için bu, daha tatmin edici bir yoldur. Tek başına ictihad yapanların ve sadece kendi görüşüne bağlananların mezhebinden daha iyidir.»

Bundan anlaşılıyor ki Ebû Hanîfe, talebelerini kendilerine anlattığı şeyi kabule zorlamaz; aksine konu iyice aydınlansın diye onların kendi görüşlerini açıklamalarını isterdi. Böylece onlar, delili anlaşılan meseleyi kabul ederler; delilsiz görüşleri kabul etmezlerdi. Ebû Hanîfe, «Bir kimsenin neye dayandığımızı bilmeden bizim görüşümüzü nakletmesi doğru değildir.» derdi.

İşte Hanefî mezhebinin her tarafa eşsiz bir şekilde yayılışının sırrı ve Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinin üstünlüklerinin ve çokluklarının asıl sebebi budur. Çünkü fıkıh eğitiminde ve gençleri yetiştirmede onun metodu örnek bir metoddur.

Bu itibarla İbn Hacer el-Mekkî «el-Hayrâtu’l-Hısân» da (S. 26) şöyle der: «Bazı bilginler demişlerdir ki, meşhur İslâm müctehidlerinden hiç birinin Ebû Hanîfe gibi arkadaş ve öğrencileri yoktu. Bilginler ve bütün insanlar müteşabih hadisleri, içtihada dayanan meseleleri, yeni olayları, kaza ve hükümleri açıklamakta Ebû Hanîfe ve arkadaşlarından yararlandıkları kadar kimseden yararlarımamışlardır.» İbnu’n-Nedîm Muhammed b. İshak «el-Fihrist» de «Karada, denizde, doğru ve batıda, uzakta ve yakında ilmin tedvini Ebû Hanîfe sayesindedir. » demiştir.

İbnu’l-Esir, «Câmiu’l-Usûl» de şöyle der: «Allah’ın gizli bir sırrı olmasaydı bu ümmetin yarısı günümüze kadar büyük imâmın mezhebi üzere Allah’a ibadet etmezlerdi.»

Adı geçen bilginlerin üçü de, yani İbn Hacer el-Mekkî, İbnu’n-Nedîm ve İbnu’l-Esir, Hanefî mezhebi mensûbu değillerdi ki onun tarafını tuttukları söylensin.

Kısaca, Hanefî mezhebinin özellikleri şunlardır:

– Meselelerin uzun münakaşalara dayannılarak halli ve yazılması;

– Hükümlerin fakih sahabiler devrindeki f&ıkhın feyizli ve zengin kaynağına ulaşıncaya kadar topluluklardan rivayet edilmesi;

– Yeni olayların hükümlerini açı;klamada ardarda gelen toplulukların sürekli çabalar harcaması.

İşte bu sayededir ki Hanefî mezhebi, her devrin ihtiyaçlarına ve insanlığın medeniyetçe ilerlemesinin gereklerine ayak uydurmuştur.

Bu sebeple İbn Haldun «Mukaddime» sinde Mâlikî mezhebi hakkında aynen şöyle der: «Yine bedevi hayat, Mağrib ve Endülüste hakimdi. Buraların insanları, Iraklıların sahip olduğu medeniyete ilgi duymuyorlardı. Onlar bedevilik sebebiyle Hicazlılara daha yakın idiler. Bunun içindir ki Mâlikî mezhebi onlara göre daha uygundu. Medeniyet bu mezhebi ayıklayıp geliştirmemiştir.»

Asırlar boyu Endelüs’e hakim olan Mâliki mezhebi, İbn Haldun’a göre böyle olursa, uzun süre hükümleri medeniyetle haşir-neşir olmayan diğer mezhepler hakkında ne düşünülür!

Ebû Hanîfe’nin kıraati ise İslam ülkelerinde yaygın olan Asım kıraati’dir. O, delil getirirken en büyük yeri Kûr’ân-ı Kerîm’e verir. Kur’ân-ı Kerîm’in umumi ifadelerinin kesin olduğunu söyler. Onun namazda Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiğini herkes bilir. Bu eskilerden pek azına nasip olmuştur.

Bazı tefsir kitaplannda Ebû Hanîfe’ye nisbet edilen şaz kıraatler asla ona ait değildir. Bu hususun münakaşasına burada gerek yoktur. Ancak el-Hatîbu’l-Bağdâdî’nin tarihinde, Zehebî’nin «Tabakâtü’l-Kurrâ» sında ve Cezerî’nin «Tabakât»ında belirtildiği gibi bu şaz kıraatler uydurularak Ebû Hanîfe’ye nisbet edilmiştir. Bunları uyduran ise el-Huzâ’î’dir. Zehebi «Mîzânu’l-İ’tidal»de (3/501) Ebû’l-Fadl Muhammed b. Cafer el-Huzâ’î’nin hal tercümesini verirken şöyle der: «O, Ebû Hanîfe’nin kıraati hakkında bir kitap yazmış, Dârekutnî ise bu eserdeki görüşlerin uydurma ve asılsız olduğunu ortaya koymuştur. Bazıları Huzâ’î hakkında «güvenilmez biridir» demişlerdir.»

Ebû-Hanîfe’nin çok hadis bildiği de fıkıh bablarında dayandığı delillerden anlaşılmaktadır. Bu hadisler seçkin talebeleri ve diğer hadisçiler tarafından on yedi müsnedde mevcuttur. Ayrıca el-Hatîbu’l-Bağdadî, Şam’a geldiğinde yanında Dârekutnî ile İbn Şahin’in «Musnedu Ebî Hanîfe» adlı eserlerini getirmiştir, Bu iki müsned sözü edilen on yedi müsnedden başkadır.

el-Muvaffak el-Mekkî «Menâkıb»ında (1/96) şöyle der: «Hasan b. Ziyâd, Ebû Hanîfe’nin dört bin hadis rivayet ettiğini, bunun iki binini Hammâd’dan, iki binini de diğer hadis bilginlerinden naklettiğini söylemiştir.» (44)

Ebû Hanîfe’nin ele aldığı meselelerin sgkseiLüc bina/ ulaşjtığı ve hadis üstadlarımn yeterli sayıda olduğu muhakkaktır.

Ebû Hanîfe’nin Arapçadaki gücünü ise, Arap diliyle ilgili ilimlerin beşiğinde yetişmiş olması ve Arapça kaidelere dayanarak fer’î meseleleri dikkatle incelemesi gösterir. Hattâ Ebû Ali el-Fârisî, Sîyrâfî ve İbn Cinnî «el-Câmi’u’l-Kebîr»de geçen, Ebû Hanîfe’nin yeminlerle ilgili görüşlerini açıklamak için birer kitap yazmışlar, onlar da, Ebû Hanîfe’nin Arapçanın sırlarına nasıl vakıf olduğunu itiraf etmişlerdir.

DİPNOTLAR:

(41) el-Hatîbu’l-Bağdadî, Târîhu Bağdâd’ta bu şahsın yalancı olduğunu (11/61, 69, 247) belirtmiştir. Bu şahsı «el-Müntekâ» sahibi Ebû Muhammed Abdullah b. Ali b. Cârûd en-Neysâbûrî ile karıştırmamak gerekir.

(42) Yûnus Sûresi, 32.

(43) Bu eser, «Bulûğu’l-Emânî fî Sîretil-İmam Muhammed b. Hasen eş-Şeybanî»dir. Kahirede 1355, Humusda 1388′de basılmıştır.

(44) Müellif «Te’nibu’l-Hatib» adlı eserinde (S. 152) Ebû Hanîfe’nin bildiği ahkâma dair hadislerin sayısının İmam Mâlik ve Şafiî’nin bu konuda bildiklerinden daha az olmadığını söyler ve bir müctehid için 500 kadar ahkâm hadisini bilmenin yeterli olacağını ileri sürenlerin de bulunduğunu kaydeder.

İbn Kudâme’nin «Ravdatu’n-Nâzır»ının mutasarı olan «Bulbulu’r-Ravda» adlı eserinde (S. 173-174) et-Tûfî, «bir müctehidin, ahkâmla ilgili 500 kadar âyet ve bir o kadar hadis bilmesi gerekir» der.

Categories: Hanefî Fıkhı’nın Esasları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

EBÛ HANÎFE’NİN ARKADAŞLARINDAN VE MEZHEBİNDEN BAZI BÜYÜK HAFIZ VE HADİSÇİLER

 

Hanefi Fıkhı’nın Esasları: Ebu Hanife’nin arkadaşlarından ve Hadisçiler

 

EBÛ HANÎFE’NİN ARKADAŞLARINDAN VE MEZHEBİNDEN BAZI BÜYÜK HAFIZ VE HADİSÇİLER

1 — İmam Züfer b. el-Hüzeyl el-Basrî (Ö. 158): İbn Hibban «es-Sikât» adlı eserinde hıfzının sağlamlığından bahsetmektedir. Ebû Hanîfe’nin seçkin arkadaşlarındandır. (45)

2 — Hafız İbrahim b. Tahmân el-Herevî (Ö. 163): Hal tercümesi «Tabakatü’l-Huffaz»da verilmiştir. Çok sahih hadis biliyordu.

3 — İmam el-Leys b. Sa’d (Ö. 175): Bir çok alim onu Hanefî saymış. Kadı Zekeriyya el-Ensârî «Şerhu’l-Buhârî»de onun Hanefî olduğunu kesinlikle belirtmiştir. İbn Ebi’l-Avvam, el-Leys’den Mekke’de Ebû Hanîfenin meclisine katıldığını senediyle nakletmiştir. Ebû Hanîfenin meclisine şöyle bir mesele getirilir:

Birisi, oğlunu bir çok masraf ederek evlendirmekte, oğlu ise karısını boşamaktadır. Ona cariye satın almakta, fakat o, bunu da azad etmektedir. Ne yapması gerektiğini Ebû Hanîfe’ye sorar. Ebû Hanîfe kendisine bir cariye satın almasını, sonra bu cariyeyi, mahrem yerlerini gören oğluna nikahlamasını tavsiye eder. Eğer oğlu, onu boşayacak olursa cariye memlûkesi olmak hasebiyle kendisine rücu eder. Eğer âzâd edecek olursa; onun, babasına ait cariyeyi âzâd etmesi caiz olmaz.

el-Leys, onun cevabının doğruluğuna, ve cevap vermedeki sür’atine hayret ettim, der. Halbuki el-Leys müctehid bir imam idi.

4 — İmam Hafız Kasım b. Ma’n el-Mes’ûdî (Ö. 175): Çok hadis ve şiir rivayet edenlerden olduğu gibi arapçayı ve fıkhı da en iyi bilenlerden idi. Muhammed b. Hasan ondan arapça ile ilgili sorular sorardı. Ebû Hanîfe’nin güzide arkadaşlarındandı. Hakkında Zehebî’nin «Tabakâtu’l-Huffâz»ı ile Hafız Kureşî’nin «el-Cevâhiru’l-Mudî’e»sinde malûmat vardır.

5 — Abdullah b. el-Mübarek (Ö. 181): Kitapları yirmi bin hadis ihtiva eder. İbn Mehdî onu Sevrî’den üstün tutardı. Yahya b. Adem, «küçük bir meseleyi araştırır, İbnu’l-Mubarek’in kitaplarında bulamazsam çok üzülürdüm.» der. Abdullah b. el-Mübarek, Ebû Hanîfe’nin hususî arkadaşlarından idi. Bazı raviler onun Ebû Hanîfe hakkında söylemediği sözler uydurmuşlardır. Bir çok alimin başkaları hakkında yaptığı gibi…

6 — İmam Ebû Yûsuf Yâkub b. İbrahim el-Kâdî (Ö. 182): Zehebî «Tabakâtu’l-Huffâz» da onu zikreder ve hâl tercümesini verir. (46)

İbn Cerir, «o, fakih idi, alimdi, hafızdı, hadis ezberlemekle ma’ruf idi. Muhaddise gelir, 50-60 hadis ezberler, sonra bunları halka yazdırırdı, çok hadis biliyordu» der. İbnü’l-Cevzî «Ahbâru’l-Huffâz»da, ondan önce İbn Hıbbân «es-Sikat»ta onu kuvvetli hafıza ile vasf ederler. «el-Emali» adlı eseri vardır. Bunun üç yüz cüz olduğu söylenir. (47)

7 — Yahya b. Zekeriyya b. Ebî Zaide (Ö. 183): Hafız ve sağlam fakih, Ebû Hanîfenin seçkin arkadaşlarından. Haltercümesi, Zehebî’nin «Tabakâtu’l-Huffâz»ı ile «el-Cevâhîru’l-Mudîe» de verilmiştir.

8 — İmam Muhammed b. Hasen eş-Şeybanî (Ö. 189): Çok hadis biliyordu. Hal tercümesi «Bulûğu’1-Emânî»de vardır. «el-Asar», «el-Muvatta» ve «el-Hucce Alâ Ehli’1-Medine» gibi eserleri vardır. Birçok kimseler takdir etmeseler de hadis ilminde büyük bir yeri vardır.

9 — Hafs b. Ğıyas el-Kâdî (Ö. 194): Ezberden dört bin hadis yazdırmıştır. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

10 — Vekî’ b. el-Cerrah (Ö. 197): Zehebî’nin naklettiğine göre, Yahya; «Ondan üstün kimse görmedim, Ebû Hanîfe’nin kavli üzere fetva veriyordu.» demiştir. Ahmed b. Hanbel de «Vekî’in musannefatına sarılınız, ilim bakımından daha genişini, hıfz bakımından daha kuvvetlisini görmedim demiştir.»

11 — Yahya b. Said el-Kattan el-Basrî (Ö. 198): Cerh ve ta’dil imamıdır. Zehebî, Ebû Hanîfe’nin görüşüne göre fetva verdiğini söylemiştir. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

12 — Hafız Hasan b. Ziyâd el-Luluî (Ö. 204): İbn Cüreyc’den on iki bin hadis almış idi. Bunlar bir fakihe yetecek kadardır. Yahya b. Âdem, «Ondan daha fakihini görmedim» demiştir. Bazı raviler bizzat Ebû Hanîfe hakkında olduğu gibi onun hakkında da bazı sözler uydurmaktan çekinmemişlerdir. (48)

13 — Hafız Mu’allâ b. Mansûr er-Râzî (Ö. 211): İmamlıkta fıkıh ve hadisi cem’etmişti. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

14 — Hafız Abdullah b. Dâvud el-Hureybî (Ö. 213): Fıkıh ve hadiste büyük bir imamdır. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

15 — Ebû Abdirrahman el-Mukrî’ Abdullah b. Yezid el-Kûfî (Ö. 213): Ebû Hanîfe’den çok şey öğrenen bir âlimdir. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

16 — Esed b. el-Furat el-Kayravânî (Ö. 213): Hadis ve fıkıhta Irak okulu ile Hicaz okulunu birleştirenlerdendir.

17 – Mekkî b. İbrahim el-Hanzalî (Ö. 215): Horasan şeyhidir. Ebû Hanîfe’den çok istifade eden bir bilgindir. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

18 — Ebû Nu’aym el-Fadl b. Dükeyn (Ö. 219): Ebû Hanîfe’den çok şey öğrenenlerdendir. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

19 — Muhammed b. Abdillah b. el-Musennâ el-Ensârî (Ö. 215): Buharî, Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Main gibi büyük muhaddislerin şeyhidir. Süleyman et-Teymî, Humeyd, İbn Avn, el-Cüreyrî, İbn Güreye ve İbn Arûbe gibi büyük muhaddislerden ilim tahsil etmiştir. Buhâri, Ahmed b. Hanbel, Yahya Bundâr, İsmail Semûye, Ebû Hatim, ismail el-Kâdî ve Ebû Müslim el-Keccî gibi bilginler onu dinlemişlerdir. Yahya b. Ma’în sika olduğunu söyler. Ebû Hatim ise «imamlardan şu üçüne benzer birini görmedim: Ahmed b. Hanbel, el-Ensarî ve Süleyman b. Dâvud el-Hâşimî» der. Sacî de, «re’y tarafı galib gelen, alim, yüce bir zattır; hadis sahasında ise Yahya el-Kattan gibisini görmedim.» demiştir.

İbn Kuteybe, «Reşid onu Bağdad kadılığına tayin etmişti, Emin halîfe olunca onu azletti.» diyor. Ensarî kendisi 118 yılında doğduğunu söylerdi. Bkz. el-Fevâ’idu’l-Behiyye 179, Tarîhu Bağdad 5/408, Tezkiratü’l-Huffâz 1/371, Mizânü’l-İ’tidâl 3/600, Tehzibu’t-Tehzîb 9/275. [1]

20 — İsa b. Eban el-Basrî (Ö. 221): «Hucecu’l-Kebir» ve «Hucecu’s-Sağir» adlı eserlerin sahibidir. Hadis ilmindeki büyük yeri bilinmektedir. Bkz. «Saymerî», «İbn Ebi’l-Avvam» ve «el-Cevâhir».

21 — Hisam b. Ubeydillah er-Râzî (Ö. 221): Muhammed b. Haserr’in arkadaşıdır. Bkz. Zehebî, «Tabakâtu’l-Huffaz».

22 — Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm (Ö. 224): Muhammed b. Hasen’in seçkin arkadaşlarındandır.

23 — Hafız es-Sebt Ali b. Ca’d (Ö. 230): Fıkıh ve hadiste büyük bir imamdır. En önemli kitaplarından biri «el-Ca’diyyat»dır. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

24 — Yahya b. Ma’în (Ö. 233): Cerh ve ta’dil imamıdır. Muhammed b. Hasen’den «el-Câmi’u’s-Sağir»i dinlemiş ve ondan fıkıh öğrenmiştir. Hadisi ise Ebû Yûsuf’tan öğrenmiştir. «Uyunu’t-Tevârih»de İbnu’l-Medinî, Ahmed b. Hanbel, İbn Ebi Şeybe ve İshak’ın ona hürmet ettikleri kaydediliyor. Onun üstünlüğünü biliyorlardı. Babasından bir milyon dirhem miras kalmış; o, bunun hepsini hadis yolunda harcamıştır. Kendi eliyle 600 bin hadis yazmıştır. Ahmed b. Hanbel «onun bilmediği hadis, hadis değildir.» demiştir.

Tarih»inin —Duri rivayetini— Şam’da Zahiriyye Kütüphanesinde gördüm Cerh ve ta’dil konusunda ondan muhtelif rivayetler vardır. Zehebî, sika kimselerden haklarında bazı şeyler söylenenlere dair yazdığı «cüz»ünde onu mutaassıb bir Hanefî olarak kabul ediyor. Bununla beraber bazı raviler onun ağzından Ebû Hanîfe’nin arkadaşları hakkında bazı uygunsuz sözler söylemişlerdir. Malûmdur ki insanların huyları böyledir.

25 — Muhammed b. Semaa et-Temimî (Ö. 233): «Uyûnu’t-Tevarih» de sika hafızlardan olduğu, hanefî mezhebinde bizzat görüş sahibi bulunduğu kaydediliyor. Yahya b. Ma’în onun hakkında «hadisçiler, reyde İbn Semâ’a’nın doğru olduğu gibi doğru olsalardı, neticeye ulaşırlardı.» demiştir. Bkz. el-Cevâhir.

26 — Hafız İbrahim b. Yûsuf el-Belhî el-Bâhilî el-Mâkiyanî (Ö. 239): Kuteybe b. Sa’d’a dargın idi, çünkü o, İmam Malik’in yanında onu üzmüştü ve «bu mürciîdir» diyerek meclisinden çıkarmıştı. İmam Malik’den bir hadisten başka bir şey dinlememiştir. Nesâ’î, onun güvenilir olduğunu söylemiştir. Bkz. Tabakat ve el-Cevâhir.

27 — İshak b. Behlül et-Tenûhî (Ö. 252): «Müsned»i vardır. Ezberinden 40 bin hadis yazdırmıştır. Ebû Hâtim «Saduk»dur demiştir. Bkz. Tarîhu Bağdad ve Tabakât.

28 — Ebu’l-Leys Abdullah b. Süreyc b. Hacer el-Buharî, (Ö. 258 takriben): Ebî Hafs el-Kebir el-Buhâri’nin arkadaşlarındandır. Ezberinde 10 bin hadis vardı. Abdan onu çok beğenirdi. Ğuncar «Tarihu Buhârâ»da ondan bahseder, fakat ölüm tarihini vermez. Bkz. Tabakât.

29 — İmam Muhammed b. Şüca’ es-Selcî (Ö. 266): İkindi namazında secde ederken vefat etmiştir. Muvaffaku’l-Mekkî, onun musannefâtında 70 bin civarında hadis olduğunu söylemiştir. Altmış cüz civarında «el-Menâsik», kalın hacimli «Tashîhu’l-Âsâr» ve «er-Reddü Ale’l-Müşebbihe» adlı eserleri vardır. Zehebî «Siyeri A’lamin-Nübelâ» da onun ilim denizi olduğunu söyler. Bazı raviler onun hakkında mutaassıbane sözler söylemişlerdir. Bkz. «Fihrist» (İbn Nedim), «el-Cevâhir» ve müellifin «Tebyinu Kizbi’l-Müfteri» ve «el-İmta bi sireti’l-İmâmeyn» adlı eserleri.

30 — Hafız Ebu’l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. İsa el-Birtî (Ö. 280): Ebû Süleyman el-Cuzcanî’den fıkıh öğrenirdi. İsmail el-Kâdî onu çok beğenirdi. «Müsnedu Ebî Hureyre» adlı eseri vardır. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

31 — Cafer b. Muhammed et-Tayalisî (Ö. 282): Nebîz konusunda Züheyr b. Harb ve diğerleri ile münazaralar yaptı ve onları mağlub etti. Bkz. Tarihu Bazdad.

32 — Ubeydullah b. Vâsıl el-Buhârî (Ö. 282 şehid olarak): Buhara muhaddisdir. Harisi ondan ilim tahsil etmiştir. Bkz. Tabakât.

33 — Ebû Bekr Muhammed b. Nadr b. Seleme b. el-Cârud en-Neysâburî (Ö. 291): Hakim onun hakkında, hıfz, kemal ve riyaset bakımından zamanın şeyhi demiştir. Ailesi hep Hanefîdir. Talebeliğinde Müslim ile arkadaş idi. [2]

34 — Hâfız İbrahim b. Ma’kıl en-Nesefî (Ö. 295): «el-Müsnedu’l-Kebîr» ve «Tefsir» sahibidir. Buhâriden «Sahih» ini rivayet etmişlir. Mustağfirî, «Hafz, fakih ve bilginlerin ihtilâflarına ve ihtilâf sebeblerine çok vâkıf idi» demiştir. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

35 — Ebû Ya’lâ Ahmed b. Ali b. el-Musennâ el-Mavsılî (Ö. 307): «el-Musnedu’l-Kebîr» ve «el-Mu’cem» sahibidir. Ali b. Ca’d ve tabakasından ilim tahsil etmiştir. Ebû Ali el-Hafız, «Ebû Ya’lâ Bişr b. Velid’in yanında Ebû Yûsuf’un kitaplarıyle meşgul olmasaydı; Basrada Süleyman b. Harb ve Ebû Davud et-Tayalîsiye yetişir ve onları dinlerdi» demiştir. Bu, Ebû Yusuf’un kitaplarının çokluğuna delâlet eder. Halbuki muhaddisler Ebû Ya’lâ’nın senedi âlî olmayan hadislerini almak için koşuşuyorlardı. Bkz. Tabakât.

36 — Hafız Ebû Bişr ed-Dûlâbî Muhammed b. Ahmed b. Hammad (Ö. 310): «el-Künâ» başta olmak üzere bazı faydalı eserleri vardır. Dârekutnî «Onun hakkında bazı şeyler söylediler, ama neticede hep onun iyiliği anlaşıldı.» demiştir.

İbn Adiyy’in «İbn Hammad, Nuaym (b. Hammad) hakkındaki sözlerinden dolayı itham edilmiştir» sözü (bu konu ileride gelecek) İbn Adiyy’e yakışan boş bir lâftır. Bkz. Tabâkat.

37 — Hafız Ebû Ca’fer Ahmed b. Muhammed et-Tahâvî (Ö. 321): Hafızası rical ve fıkıh ilminde son derece geniş ve kuvvetli idi. Bedru’l-Aynî, «Rîcalu Ma’âni’l-Asar» da hal tercümesini geniş olarak vermiştir. Tahâvî’nin üç üstadı vardır: Bunlar, Bekkâr b. Kuteybe, İbn Ebi İmrân ve Ebû Hâzim’dir. Bunların Her üçü de büyük hadis hâfızlarındandır.  [3]

38 — Hafız Ebu’l-Kasım Abdullah b. Muhammed b. Ebi’l-Avvam es-Sa’dî (Ö. 335 takriben): Zehebî’nin «Tabakât» ında Nesâ’înin hal tercümesinde bilgi verilmiştir. Nesâ’î, Tahâvî ve Ebû Bişr ed-Dûlâbî’den tahsil görmüştü. «Fadâ’ilu Ebî Hanîfe» adlı hacimli bir eseri ve «Müsnedu Ebî Hanîfe» si vardır. Bu müsned mühim onyedi müsnedden biridir. Torunundan «Kudâtu Mısır» da ve «el-Cevâhir» de söz edilmiştir.

39 — Hafız Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Harisi el-Buharî (Ö. 30): «Menâkıbu Ebî Hanîfe» ve «Müsnedu Ebî Hanîfe» adlı eserlerin müellifidir. Hadis rivayetinde gerçekten çok isnad zinciri kullanmıştır. İbn Mende ondan çok rivayette bulunmuştur. Hakkındaki görüşü müsbettir. Bazıları ise iyi şeyler söylememişlerdir. Onu çok tenkid ettikleri nokta «Müsnedu Ebi Hanîfe»de Necîremî (Ebbâ’ b. Ca’fer)’den çok rivayette bulunmasıdır. Dikkat etmedikleri nokta ise onun Neciremî’den yaptığı rivayetlerin sadece ona ait rivayetler olmaması, bilakis bunları başkalarının da rivayet etmiş olmasıdır. Aynı şeyyi Tirmizî de, Muhammed b. Said el-Maslûb ve Kelbi hakkında yapmıştır. Allah şu taassup denen şeyi kahretsin. İnsanı kör ve sağır ediyor. Bkz. Tabakât, el-Cevâhir ve Ta’cilu’l-Menfa’a.

40 — Ebu’l-Kasım Ali b. Muhammed et-Tenûhî (Ö. 342): el-Hatibu’l-Bağdâdî’nin ifadesine göre sağlam bir hafız ve Ebu’l-Hasen el-Kerhî’nin arkadaşlarından idi.

41 — Hafız Ebu’l-Huseyn Abdu’l-Baki b. Kani’ el-Kâdî (Ö. 351): Bir çok eseri var. el-Hatîbu’l-Bağdadî «Hocalarımızın çoğu onun sika olduğunu söylerlerdi.» demiştir. Hasan el-Furat ise ölümünden iki yıl önce hadisleri birbirine karıştırdığını ifade etmiştir.

42 — Hafız Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cassâs (Ö. 370): Hadis, fıkıh ve fıkıh usûlünde imam idi. Ebû Dâvud, İbn Ebi Şeybe, Abdurrezzak ve et-Tayâlîsî’nin hadislerini çok iyi biliyordu. Bunların senedlerini dilediği zaman ve dilediği yerde sıralayabiliyordu, «el-Fusûl fi’l-Usûl», «Ahkâmu’l-Kur’ân» gibi eserleri, «Muhtasaru’t-Tahâvî» ve «Câmi’ul-Kebîr» üzerine şerhleri vardır. Bütün bunlar, sahasında onun erişilmezliğini göstermektedir. Rical konusundaki bilgisi hilafa dair delillerinde ortaya çıkmaktadır.

43 — Hafız Muhammed b. el-Muzaffer b. Musa el-Bağdadî (Ö. 379): «Musnedu Ebî Hanîfe» adlı bir eseri vardır. Dârekutnî ondan sitayişle bahseder. Seçkin hafızlardan idi. Bkz. Tabakât.

44 — Hafız Ebû Nasr Ahmed b. Muhammed el-Kelâbâzî (Ö. 378): «Ricâlu’l-Buhâri» adlı eseri vardır. Dârekutnî, onun anlayışını çok beğenirdi. Zamanında Mavera’unnehrin en kuvvetli hafızlarından idi. Bkz. Tabakât.

45 — Ebû Hâmid Ahmed b. Huseyn el-Mervezî (Ö. 376): İbn Taberî diye meşhurdur. Hadis rivayeti ilminde çok sağlam idi. Bkz. el-Cevâhir.

46 — Hafız Ebu’l-Kasım Talha b. Muhammed b. Ca’fer el-Bağdadî (Ö. 380): «Musnedu Ebî Hanîfe»si vardır.

47 — Hafız Ebu’l-Fadl es-Süleymanî Ahmed b. Ali el-Bîkendî (Ö. 404): Mâverâünnehrin şeyhidir. Ca’fer el-Mustağfirî ondan ilim almıştır. Bkz. Tabakât.

48 — Guncar Hafız Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Muhammed el-Buharî (Ö. 412): «Târîhu Buhara» adlı eserin müellifidir. Bkz. Tabakât.

49 — Hafız Ebû’l Abbas Ca’fer b. Muhammed el-Mustağfirî (Ö. 432): Bir çok eseri vardır. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

50 — Hafız Ebû Sa’d es-Semmân İsmai b. Ali b. Zencûye [4] er-Râzî (Ö. 445): Hadis ve rical konusunda imam idi. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

51 — Hafız Ömer b. Ahmed en-Neysâbûrî (Ö. 467): Bkz. Abdu’l-Ğâfir el-Fârisî’nin «el-Erba’în» ve el-Cevâhir.

52 — Hafız Ebû’l-Kasım Ubeydullah en-Neysâbûrî el-Hâkim (Ö. 490): Bkz. Tabkât ve el-Cevâhir.

53 — Hafız Ebû Muhammed el-Hasen b. Ahmed b. Muhammed es-Semerkandî (Ö. 491): Mustağfirî’den okumuştur. Ebû Said, «zamanında sahasında doğuda ve batıda benzeri yoktur.» demiştir. «Bahru’l-Esânîd min Sıhâhi’l-Mesânîd» adlı eseri 800 cüz civarındadır. Burada 100 bin hadisi toplamıştır. Tertip edilip hazırlansa İslâm dünyasında benzeri bulunmayan bir eser olurdu. Bkz. Tabakât.

54 – Nasr b. Ahmed b. İbrahim ez-Zahid (Ö. 510): Herat Müsnidi denir.

55 — İshak b. Muhammed b. İbrahim et-Tenûhî en-Nesefî (Ö. 518): Semerkand müsnidi denir.

56 — Ebû Abdillah el-Huseyn b. Muhammed b. Hüsrev el-Belhî (Ö. 522): «Müsnedu Ebî Hanîfe» adlı bir eseri var. İbn Hacer, onu Mâristan Kadısının «Müsned»ini rivayeti dolayisiyle ele alıyor ve «Onun bir müsnedi yoktur: fakat talebesi Sehavi Tedmurîden, o Meydûmîden, o Necibden, o İbnu’l-Cevzîden, o da Mâristan Kadısı el-Câmi’den rivayet etmiştir.» diyor. Burada İbn Hacer’in tehevvürü görülmektedir.

57 — Hafız Ebû Hafs Ziyâu’d-Dîn Ömer b. Bedr b. Saîd el-Mavsılî (Ö. 622).

58 — el-Hasen b. Muhammed es-Sağanî (Ö. 650): Dil, fıkıh ve hadis sahasında imam idi. «el-Ubâb», «el-Muhkem» [5] ve «Meşâriku’l-Envar» adlı eserleri vardır.

59 — Ebû Muhammed Abdu’l-Halik b. Esed ed-Dimaşkî (Ö. 564): «el-Mu’cem» adlı bir eserin sahibidir.

60 — Tacuddin Ebû’l-Yümn Zeyd b. el-Hasen el-Kindî (Ö. 613).

61 — Ebû Ali el-Hasen b. el-Mübarek ez-Zebidî (Ö. 629).

62 — Huseyn b. el-Mübarek (Ö. 630): Bir önceki maddedeki el-Hasen b. Mubarek’in kardeşidir. Buharîyi rivayet etmiştir. Bkz. «Zuyûlu Tezkireti’l-Huffâz», sayfa 259′daki talikimiz.

63 — Cemaluddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. Muhammed ez-Zahirî (Ö. 696): Fahru’l-Buharî’nin «el-Meşyaha»sını beş cild halinde tahric etmiştir. Bkz. Tabakât ve el-Cevâhir.

64 — Ebû Muhammed Ali b. Zekeriyya b. Mes’ûd el-Ensarî el-Menbicî (Ö. 698 takriben): «el-Lubab fi’l-Cem’i beyne’s-Sünne ve’l-Kitab» adlı eserin müellifidir. Tahavî’nin «el-Âsâr»ını şerhetmiştir. Oğlu Muhammed’den «el-Cevâhir» ve «ed-Dürerü’l-Kâmine»de bahsedilmiştir.

65 — Ebû’l-Âlâ Mahmud el-Buharî (Ö. 700 Mardin): «el-Meşyaha» adlı eseri yediyüz civarında hadis şeyhini ihtiva etmektedir. Mizzî, Berzâlî, Zehebî ve Ebû Hayyân ondan ilim almışlardır. Bkz. el-Fevaidü’l-Behiyye ve el-Cevâhir. [6]

66 — Ahmed b. İbrahim b. Abdi’l-Ganî es-Serûcî (Ö. 701): «el-Hidâye»yi şerhetmiştir.

67 — Alauddin Ali b. Belban el-Fârisî (Ö. 731): «Telhisu’l-Hılatî»yi şerhetmiştir. «el-İhsan fî tertibi Sahibi İbn Hibban» adlı eserin müellifidir.

68 — İbn’l-Mühendis Muhammed b. İbrahim b. Ganâ’im eş-Şurûtî (Ö. 733).

69 — Hafız Kutbu’d-Din Abdu’l-Kerîm b. Abdu’n-Nur el-Halebî (Ö. 735): Yirmi cild halinde «Sahîh-i Buhâri»yi şerhetmiştir. «el-İhtimam bi Telhîsi’l-İlmâm» ve el-Kıdhu’l-Mu’allâ fİ’l-Kelâm Âlâ ba’dı ahâdisi’l-Muhallâ» adlı eseri vardır. Bkz. Zeylu’l-Hüseynî Ala’t-Tabakât.

70 — Hafız Eminu’d-Dîn Muhammed b. İbrahim el-Vânî (Ö. 735): Bkz. Zeylu’s-Suyûti Âlâ Tabakât’il-Huffâz.

71 — Hafız Şemsu’d-Din Muhammed b. Ali b. Aybek es-Serûcî (Ö. 744). Bkz. Zuyûl.

72 — Hafız Alâuddin Ali b. Osman el-Mardinî (Ö. 749): «el-Cevheru’n-Nakî»nin müellifidir. Cemalu’d-Din ez-Zeylaî, Abud’l-Kadir el-Kureşî, «el-Mu’tasar» sahibi Cemalu’d-Din el-Malatî ve Zeynud-Din el-Irakî ondan ders almışlardır. Bkz. Zûyulu’s-Suyutî.

73 — Siracüddin el-Kazvinî Ebû Hafs Ömer b. Ali b. Ömer (Ö. 750): Zirikli «el-A’lam» da (V/218) zamanında Irak’ın muhaddisi olduğunu söyler. 683′te Kazvin’de doğmuş, Vasıt’ta büyümüş ve Bağdad’da meşhur olmuştur. Suyutî «Tedrib» de (S. 218) onun Hanefî mezhebinde olduğunu açıklamaktadır, «el-Fihrist» ve Bağavînin «Mesâbîhu’s-Sünne» sindeki mevzu hadislere dair bir risalesi vardır. Bu risale, «Mişkatü’l-Mesabih» in Şam baskısının sonunda neşredilmiştir.

Bkz. Gâyetu’n-Nihâye (1/94) ve ed-Dureru’l-Kâmine (in/180).

Zeyhı Tabakâti’l-Huffaz (S. 358)’da müellifin ölüm tarihi 775 olarak gösterilmektedir. Torunu Ali b. Abdi’l-Muhsin ed-Devâlibî, dedesinin 748′de öldüğünü babasından nakletmiştir. [7]

74 — Hafız İbnu’l-Vânî Abdullah b. Muhammed b. İbrahim (Ö. 749): Bkz. Zeylu’l-Hüseynî.

75 — Hafız Cemalu’d-Din Abdullah b. Yûsuf ez-Zeylâ’î (Ö. 762): «Nasbu’r-Raye» müellifi.

76 — Hafız Alâu’d-Din Moğoltay el-Bekcerî (Ö. 762): Bkz. Zeylü İbn Fehd.

77 — Bedrü’d-Din Muhammed b. Abdillah eş-Şiblî (Ö. 769): Babası Şam’da Şibliyye medresesinde kayyim idi. Bu nisbeti oradan almıştır. Bkz. ed-Dureru’l-Kâimne.

78 — Hafız Abdu’l-Kadir el-Kureşî, (Ö. 775): Bkz. Zuyûl.

79 — Mecdu’d-Din İsmail el-Belbîsî (Ö. 802): «Muhtasaru Ensabi’r-Ruşâtî» adlı eserin müellifidir.

80 — Cemaluddin Yûsuf b. Musa el-Malatî (Ö. 803): «el-Mu’tasar» adlı eseri vardır.

81 — Şemsu’d-Din Muhammed b. Abdillah ed-Deyrî (Ö. 827): «el-Mesâ’ilu’ş-Şerife fî Edilleti Mezhebi’l-İmam Ebî Hanîfe» adlı eserin müellifidir.

82 — Ebu’l-Feth Ahmed b. Osman b. Muhammed el-Kelvetatî el-Kirmanî (Ö. 835): Bir çok büyük kitapları rivayet etmiş ve pek çok talebe yetiştirmiştir, Bkz. ed-Dav’u’l-Lâmi.

83 — İzzu’d-Din Abdu’r-Rahim b. Muhammed b. el-Furat, (Ö. 851): Senedi âlî çok hadis rivayet edenlerdendir. Bkz. ed-Dav’u’l-Lâmi.

84 — Hafız el-Bedru’l-Ayni Mahmud b. Ahmed, (Ö. 855): Haltercümesi «Umdetu’l-Kâri» adlı eserinin başında (Müniriyye baskısı) geniş bir şekilde verilmiştir.

85 — Kemalu’d-Din İbn el-Hümam Muhammed b. Abdi’l-Vâhid es-Sivâsî (Ö. 861): «Fethu’l-Kadir» müellifi.

86 — Sa’du’d-Din b. Şemsid-Din ed-Deyrî, (Ö. 867): Hidâye şerhi «Fethu’l-Kadir» tekmilesinin müellifidir.

87 — Takıyyu’d-Din Ahmed b. Muhammed eş-Şumunnî, (Ö. 872): «el-Vikaye» üzerine «Kemalu’d-Dirâye» adlı bir şerhi vardır. Bu eser müellifin ahkâm hadisleri sahasındaki otoritesini göstermektedir.

88 — Hafız Kasım b. Kutluboğa (Ö. 879): «el-İhtiyar» ve «Usûlu’l-Bezdevî»nin hadislerini tahric etmiştir. Hadis ve fıkıhla ilgili eserleri vardır. Bunlar onun bu sahalardaki yüksek mevkiine delalet eder. Bkz. ed-Dav’u’l-Lâmi’.

89 — Abdu’l-Lâtif b. Abdi’l-Aziz, (Ö. 885): İbn Melek diye meşhurdur. «Mebariku’l-Ezhâr Şerhu Meşârikı’l-Envâr» adlı eserin sahibidir. Bkz. Şezerât.

90 — Muhammed b. Abdi’l-Lâtif: İbn Melek’in oğludur. Bağavînin «Mesabîhu’s-Sunne»sini ve «el-Vikaye» yi şerhetmiştir. Bkz. el-Fevâ’idu’l-Behiyye, S. 107.

91 — Şihabu’d-Din Ebu’l-Abbas Ahmed b. Abdi’l-Latîf eş-Şercî ez-Zebîdî, (Ö. 893): «et-Tecrîdu’s-Sarih li Ahâdîsi’l-Câmi’is-Sahih» adlı eserin müellifidir [8]

92 — Şemsu’d-Din Muhamed b. Ali ed-Dimaşkî, (Ö. 953): İbn Tolon adiyle şöhret bulmuştur. Hadis ve fıkıh sahasında çok emeği olan bir müelliftir. Eserleri beş yüze yaklaşmaktadır.

93 — Ali el-Muttaki b. Husami’d-Din el-Hindî, (Ö. 975): Suyûtî’nin «el-Câmi’u’l-Kebir»inin tertibine uygun olarak «Kenzu’l-Ummâl» adlı eseri meydana getirmiştir. Ebû’l-Hasan e l-Bekri onun için, «Suyûti’ye minnet borçludur.» demiştir.

94 — Muhammed b. Tâhir el-Fettenî el-Gucrâtî (987′de şehid olarak ölmüştür): Muhaddislerin reisidir. «Mecma’u Bihâri’l-Envâr» ve «Tezkiratu’l-Medzû’ât» adlı eserleri vardır. Bütün bunlar hadisle ilgilidir.

95 — Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Herevî el-Mekkî, (Ö. 1014): «el-Mişkât» ve «Muhtasaru’l-Vikaye» üzerine yazdığı şerhler ahkâm hadisleri konusunda önemli kitaplardandır. Kutbu’d-Din en-Nehrevalî ve Abdullah es-Sindî’den okumuştur. [9]

96 — Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Yunus eş-Şelebî, (Ö. 1021).

97 — Abdu’l-Hak b. Seyfid-Din ed-Dihlevî, (Ö. 1052): Hind Muhaddisidir. «el-Leme’ât Şerhu’l-Miskât» ve «et-Tıbyân fî Edilleti’l-Mezhebil İmam Ebî Haııîfeti’n-Nu’mân» adlı eserlerin sahibidir. Ali el-Müttakî’nin talebesi Abdu’l-Vehhab el-Muttaki ile Ali el-Kariden okumuştur. Muhammed Huseyn el-Hâfî ve Hasan el-Uceymî de ondan ilim tahsil etmişlerdir.

98 — Eyyûb b. Ahmed b. Eyyûb el-Halveti ed-Dimaşkî, (Ö. 1071).

99 — Hasan b. Ali el-Uceymî el-Mekkî, (Ö. 1113): Rivayet ettiği hadislerin senedlerini ihtiva eden «Kifâyetü’l-Müstatli» adlı iki cildlik bir eseri vardır.

100 — Ebû’l-Hasan el-Kebir İbn Abdi’l-Hadi es-Sindî, (Ö. 1139): «el-Havası âlâ Usûli’s-Sitte» ve «Haşiye Âlâ Müsnedi Ahmed» [10] adlı eserlerin sahibidir.

101 — Abdu’l-Ğanî b. İsmail en-Nablusî, (Ö. 1143): Usûl-i Seb’a ile ilgili «Zehâiru’l-Mevârîs» in yazarıdır.

102 — Muhammed b. Ahmed Akîletu’l-Mekkî, (Ö. 1150): «el-Muselselât», bir rivayet tefsiri olan beş cildlik «ed-Durru’l-Manzum» ve «el-İtkan»ın özeti niteliğinde olan «ez-Ziyâde ve’l-İhsan fi Ulûmi’l-Kur’ân» adlı eserleri ve birkaç risalesi vardır.
Eserlerinin çoğu İstanbul’da Ali Paşa kütüphanesindedir. Uceymî ve diğerlerinden okumuştur.

103 — Abdullah b. Muhammed el-Amâsî, (Ö. 167): Sahîh-i Buhâri’yi «Necâhu’l-Kâri fî Şerhi’l-Buhâri» adiyle otuz cild haline şerhetmiştir. «İnâyetu’l-Mun’im bi Şerhi Sâhîhi Müslim» adlı yedi cildlik eserinde «Sahîh-i Müslim»in yarısını şerhetmiştir.

104 — Muhammed b. Hasan, (Ö. 1175): İbn Himmât ed-Dimaşkî diye meşhurdur. «Tuhfetu’r-Râvî fî Tahrîci Ahâdîsi’l-Beydâvî» [11] adlı eserin müelifidir.

105 — Seyyid Muhammed el-Murtazâ ez-Zebidî, (Ö. 1205): «İhyau Ulumi’d-Din» şârihi ve «Ukûdu’l-Cevahiri’l-Munife fî Edilleti Mezhebi’l-İmam Ebî Hanîfe» adlı eserin müellifidir.

106 — Muhammed Hibetullah el-Ba’li, (Ö. 1224 İstanbul): «Hadîkatü’r-Reyâhîn fî Tabakâti Meşâyihine’l-Müsnidin» ve beş cildlik «et-Tahkîku’l-Bahir fî şerhi’l-Eşbah ve’n-Nazâir» adlı eserlerin müellifidir. Şam’da öldüğünü söyleyenler çıkmışsa da bu yanlıştır.

107 — Muhammed Emin b. es-Seyyid Ömer. (Ö. 1252): İbn Abidîn adiyle meşhurdur. Bir çok eseri vardır. Bunlardan en ünlüsü «Reddu’l-Muhtâr»dır. Rivayetleri ve bunların senedleri «Ukûdu’l-Le’âlî fî Esânîdi’l-Avâlî» adlı eserindedir.

108 — Muhammed Âbid es-Sindî, (Ö. 1257): Bazı eserleri şunlardır: «Hasru’ş-Şârîd», «Tavâliu’l-Envâr» Ala’d-Dürri’l-Muhtar» (16 cild). Ayrıca «Musnedu Ebi Hanîfe»yi şerhetmiş ve ona «el-Mevâhibu’l-Latife» adını vermiştir.

109 — Abdu’l-Ganî el-Muceddidî, (Ö. 1269): İsnadları «el-Yâni’u’l-Cenî»de dir.

110 — Muhammed Abdu’l-Hay el-Laknevî, (Ö. 1304): Ahkâm hadisleri konusunda çağının otoritesidir. Ancak mezhebce benimsenmeyen bazı şaz görüşlere sahiptir. Cerh kitaplarına fazla güvenir, onlardaki yanlışlıklara dikkat etmez. Bunun için de tenkîd edilir. [12]

111 — Muhammed Hasan es-Senbehlî, (1264-1305): Laknevî’nin çağdaşı ve arkadaşıdır. Onun gibi bir çok ve çeşitli sahalarda telifatı vardır. Ömrü çok kısa olmasına rağmen eserleri yüze ulaşmaktadır. «Hidâye» üzerine bir haşiyesi ve «Tensîku’n-Nizâm fî Musnedi’l-İmâm» adlı eseri hadis sahasındaki kudretini gösterir.

112 — Ahmed Ziyâu’d-Din b. Mustafa el-Gümüşhânevî, (Ö. 1311): Hocalarımızın hocasıdır. «Râmûzu Ahâdisi’r-Rasûl» adlı eseri çok meşhurdur. Beş cild halinde bu esere yazdığı şerh «Levâmi’u’l-Ukûl» adını taşır. Telifatı elli civarındadır. Geniş haltercümesi için Bkz. müellifin «et-Tahrîru’l-Veciz» adlı eseri (S. 26).

Hindistan (ve Pakistan)’da Hanefî mezhebine mensup pek çok seçkin ilim adamı vardır. Burada hepsini tek tek zikretmeğe imkân yoktur. Biz bunların bir kısmını tanıtmağa çalıştık. Allah hepsine rahmet etsin.

DİPNOTLAR:

(45) Daha fazla bilgi için müellifin «Lemehâtu’n-Nazar fî Sîreti’l-İmâm Zufer» (Kahire, 1368; Humus, 1389) adlı risalesine bakılabilir.

(46) Bu kısım «Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe ve Sâhibeyhi el-İmam Ebu Yûsuf ve’l-İmâm Muhammed b. Hasen» adıyla basılmıştır. Bunu Ebû’l-Vefa el-Efganî tahkik etmiş, Kevserî de buna ta’lîkât yazmıştır (Kahire, 1368).

(47) İmam Ebû Yûsuf hakkında müellifin «Husnu’t-Tekâdî fî Sireti’l-İmam Ebî Yûsuf el-Kâdî» (Kahire, 1368, Humus, 1388) adlı eserine bakılabilir.

(48) İmamın hal tercümesi konusunda müellifin «el-İmta’ bi-Sîreti’l-İmâmeyn el-Hasan b. Ziyâd ve Sahibihi Muhammed b. Suca’» (Kahire, 1368, Humus, 1389) adlı eserine de bakılabilir.

[1] Bu kısım A. F. Ebû Gudde’nin bize gönderdiği ilâvelerdendir. Çev.

[2] Bu kısım, el-Kevserî’nin kendi nüshasına yaptığı ilâvelerdendir.

[3] Tahavî’nin başlıca eserleri şunlardır: 1. Müşkilü’l-Asar, bu eserin yarısına kadar kısmı dört cild halinde basılmıştır, 2. Maâni’l-Asar, 3. Şurûtu’l-Kebir, 4. Şurutu’s-Sağir, 5. Muhtasaru Akîdeti’t-Tahavî. Tahavî hakkında tafsilât için müellifin «el-Hâvî fî Siretil-İmâm Ebî Ca’fer et-Tahavî» (Kahire, 1368). adlı eserine bakınız. Çev.

[4] Bu gibi isimler nahivcilere göre, Zenceveyh Raheveyh; hadisçilere göre Zencûye, Rahuye şeklinde okunur. Hadisçiler veyh şeklinde okumayı sevmezler. İbn Hacer, İbrahim en-Nehaî’nin «Veyh, şeytanın ismidir.» dediğini söylüyor.

[5] Üstadımız Kevserî’nin burada bir zühulü vardır. Şöyle ki: «el-Muhkem» adlı eser es-Sağanîye ait değildir. Bu eser Endeluslu Ebi’l-Hasen Ali b. İsmail (İbn Sîde)’ye aittir. Ölüm tarihi h. 458′dir. Öyle zannediyorum ki üstadımıza bu yanlışlık Firuzabadî’den gelmektedir. O, «Kâmusu’l-Muhit» in mukaddimesinde yazdığı bir kitaptan da bahsederken «…el-Cami’ beyne’l-Muhkem ve’l-Ubab» diye söz etmektedir, «el-Ubab» Sağanî’ye aittir. Fakat «el-Muhkem» İbn Sîde’nindir. Ayni hata Muhammed Enver el-Keşmirî’de de görülmektedir. O, Feyzu’l-Bâri’nin önsözünde Sağanî’nin eserlerinden bahsederken «el-Lubab» ve «el-Muhkem» den söz etmektedir. Halbuki «el-Lubab», «el-TTbab»dır. «el-Muhkem» ise biraz önce belirttiğimiz gibi İbn Sîde’ye aittir.
Bu malumatı bana Atik Ahmed el-Bestevî ed-Düyubendî yazdı, kendisine teşekkür ediyorum.
(Bu kısım da üstad Abdu’l-Fettâh Ebû Gudde’nin bize gönderdiği ilâvelerdendir. Çev.)

[6] Bu kısım, el-Kevserî’nin ilâvelerindendir.

[7] Bu kısım da Abdu’l-Fettah Ebû Gudde’nin bize gönderdiği ilâvelerden
alınmıştır. Çev.

[8] Bu eser Merhum Ahmed Naim ve Kâmil Miras tarafından Türkçeye tercüme edilerek, Diyanet İşleri Başkanlığınca bastırılmıştır.

[9] Muhtasaru’l-Vikaye üzerine yazdığı şehrin I. cildi Fethu Bâbi’l-İnâye bi Şerhi Kitâbi’n-Nükâye» adiyle A. F. Ebû Gudde tarafından tahkik edilerek basılmıştır. (Halep 1387) Ali el-Kari’nin mevzu hadislere dair eseri «el-Mevdû’âtu’l-Kübrâ» adiyle şöhret bulmuştur.

[10] Bu eserin bir nüshası Medine’de Arif Hikmet Kütüphanesinde bulunmaktadır.

[11] Bu eserin bir nüshası İstanbul’da Veliyyu’d-Din Efendi, diğer bir nüshası Esad Efendi kütüphanelerindedir.

[12] «er-Ref’u ve’t-Tekmî’l fi’l Cerhi ve’t-Ta’dîl» adlı eseri, Abdu’l-Fettâh Ebû Gudde’nin tahkikiyle neşredilmiştir (Beyrut, 1389). Çev.

Categories: Hanefî Fıkhı’nın Esasları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mezhep taklidi hakkinda bir kac delil!!

El-İfşah’ta şöyle geçer:

Dört mezhepten birini taklit etme ve hakkın bu dört mezhebin dışına çıkmayacağı hususlarında icma vardır”
[el-Furû:6/471]

Allame ed-Dihlevi:

“Ümmetin tamamı, ya da şöyle diyelim: ümmetin muteber olan bölümü, tedvin edilip sağlaması yapılmış olan şu dört mezhepten birini taklit etmenin caiz olduğu konusunda, günümüze kadar görüş birliği içerisinde olmuştur. Ayrıca malum olduğu üzere ümmetin maslahati da bu yöndedir”
[ed-Dihlevi, el-Inâf,97]

Maliki Fakihi el-Hattab:

“Taklit: delilini bilmeden bir başksinin görüşünü almak demektir. İçtihada ehil olmayan kimselerin müçtehid imamlardan birini taklit etmesi vaciptir. Bu konuda kişinin alım olması veya olmaması bir şeyi değiştirmez. Alimlerin genelinin görüşü bu yöndedir”
[el-Hattab, Mevâhibu’l-Celil,1/30]

Fakih İlîs:

“İçtihada ehil olmayan kişilerin takilitte bulunması vaciptir. Bu meseleyle ilgili ehl-İ Sünnetin icmai vardır”
[Ilîş, Fethu’l-Aliyyi’l-Mâlik,1/90]

İmam İbn Kudame:

“Fer’İ meselelerde taklit icma ile caizdir. Bu meselenin delili icma’dır”
[Ibn Kudame’nin er-Ravda’sından naklen, Şerhu’l-Kevkebi’l-Münîr, 621]

(BERÎKA) üçyüzyetmisaltıncı sahîfede diyor ki, (Bizler, müctehiddegiliz. Bize (Mukallid) denir. Bizim gibi mukallidler için, delîl, sened,fıkh âlimlerinin, ya’nî müctehidlerin sözleridir. Bildigimiz âyet-i kerîmeler ve hadîs-i serîfler, bunların sözlerine uymaz görünürlerse,onlara degil, bunların sözlerine uymamız lâzımdır. Bunlar,onları görmemis veyâ görmüsler de anlıyamamıslar demek câiz olmaz).

(Üsûl-ül-erbe’a fî-terdîd-il-vehhâbiyye) kitâbının dördüncü aslında,fârisî olarak buyuruyor ki, islâm dîninin hükmlerini biz câhillere derin âlimler ve olgun sâlihler bildirdi. Bunlar, (Muhaddisler) ve (Müctehidler)dir “rahime-hümullahü teâlâ”.
Hadîs âlimleri, hadîs-i serîfleri incelemislerdir. Dogru olanlarını ayırmıslardır. Müctehidler de, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i serîflerden ahkâm çıkarmıslardır. Biz, ibâdetlerimizi ve bütün islerimizi bu ahkâma uygun olarak yaparız. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânından çok uzak oldugumuz ve nassların nâsih ve mensûh olanlarını ve muhkem (ma’nâsı açık) ve müevvel (ma’nâsı açık olarak anlasılamıyan) olanlarını ve birbirine uymaz görünenlerinin uygun olduklarını anlıyamadıgımız için, bir müctehidi taklîd etmemiz lâzımdır!
Çünki müctehid, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânına yakın oldugu için ve derin âlim ve çok takvâ sâhibi ve hükm çıkarmakda mehâret sâhibi oldugu ve hadîs-i serîflerin ma’nâlarını iyi anladıgı için, onun anladıgına uymakdan baska çâre yokdur.

Böyle olmıyan bir kimsenin Nasslardan, ya’nî Kitâb-dan ve sünnetden hükm çıkarmasının câiz olmadıgını, mezhebsizlerin çok büyük âlim dedikleri

IBNI KAYYIM CEVZIYYE (I’lâm-ülmukî’în) kitâbında bildirmekdedir. (Kifâye) kitâbında diyor ki, (Âmî olan [ya’nî, müctehid olmıyan] kimse, bir hadîs-i serîf isitince, bundan kendi anladıgına göre is yapması câiz olmaz. Belki, onun anladıgından baska ma’nâ verilmesi îcâb eder. Yâhud mensûh olabilir. Müctehidin fetvâsı ise, böyle sübheli degildir.) (Tahrîr) serhi olan (Takrîr)de de böyle yazılıdır. Bunda, (Mensûh olabilir) dedikden sonra, (Fıkh âlimlerinin bildirdiklerine uyması lâzımdır) demekdedir.

Seyyid Semhûdî “rahimehullah”, (Ikd-i ferîd) kitâbında diyor ki: Hanefî âlimlerinin büyüklerinden Ibn-ül-Hümâm, Imâm-ı Ebû Bekr-i Râzînin, (Avâmın Eshâb-ı kirâmı taklîd etmekden men’ edilmelerini ve bunların sonra gelen âlimlerin kolay anlasılan, kısmlara ayrılmıs olan ve açıklamaları yapılmıs olan sözlerine uymaları lâzım oldugunu, derin âlimler sözbirligi ile bildirmislerdir) sözünü haber vermisdir. 1119 [m. 1707] senesinde vefât etmis olan Muhibbullah Bihârî Hindînin “rahime-hullahü teâlâ” (Müsellem-üs-sübût) kitâbında ve bunun (Fevâtih-ur-rahemût) serhinde, (Avâmın Eshâb-ı kirâmı taklîd etmekden men’ olunmalarını ve bunların, islâmiyyeti açıklıyan, sözleri kolay anlasılan, kısmlara ayırmıs olan âlimlere uymaları lâzım oldugunu derin âlimler sözbirligi ile bildirmislerdir!!!
Takıyyüddîn Osmân ibnüs-Salâh Sehr-i zûrî “rahime-hullahü teâlâ” 577 [m. 1181]-643 [m.1243], dört imâmdan baskasını taklîd etmenin câiz olmadıgını buradan çıkarmısdır) demekdedir!!
(Serh-i minhâc-ül-üsûl)de diyor ki, (Imâm-ül-Haremeyn, (Burhân) kitâbında, avâm Eshâb-ı kirâmın mezheblerine uymamalıdır. Din imâmlarının, ya’nî dört mezheb imâmının mezheblerine tâbi’ olmalıdırlar demekdedir!!!
[Osmân ibni Hâcib-i Mâlikî, 646 [m. 1248] de Iskenderiyyede vefât etdi.] (Bahr-ür-râık)da (Imâm-ı a’zamı taklîd edenin,hep hanefî mezhebine tâbi’ olması vâcibdir. Zarûret olmadıkça,baska mezhebe göre is yapması câiz degildir. Büyük âlim Kâsımın bildirdigi gibi, bir mezhebe göre amel edenin, bu mezhebden ayrılmasının câiz olmadıgı sözbirligi ile bildirilmisdir) diyor!! [Kâsım bin Katlûbüga Mısrî hanefî 879 [m. 1474] de vefât etdi.]
(Müsellem-üssübût) kitâbında diyor ki, (Mutlak müctehid olmıyanın, âlim de olsa, bir [mutlak] müctehidi taklîd etmesi lâzımdır). Bu kitâbı Muhibbullah Bihârî Hindî hanefî yazmıs, 1119 [m. 1707] de vefât etmisdir.]
Imâm-ı Abdülvehhâb-ı Sa’rânî (Mîzân) kitâbının yirmidördüncü sahîfesinde diyor ki, (Ayn-ül-ülâya yükselmemis bir âlimin,dört mezhebden birini taklîd etmesi vâcibdir. Taklîd etmezse, dogru yoldan sapar. Baskalarını da sapdırır).
Ibni Âbidîn “rahmetullahi aleyh”, (Redd-ül-muhtâr)ın ikiyüzseksenüçüncü sahîfesinde diyor ki, (Âmînin mezheb degisdirmesi câiz degildir. Diledigi bir mezhebi taklîd etmesi lâzımdır). Âmî, müctehid olmıyan demekdir.
Ibni Hümâm “rahmetullahi aleyh”, (Tahrîr) kitâbında diyor ki,(Bir kimsenin, taklîd etdigi mezhebi, ya’nî ona uygun is yapmaga basladıgı mezhebi terk etmesinin câiz olmadıgı sözbirligi ile bildirilmisdir)!!
Imâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (Kimyâ-yı se’âdet) kitâbında,emr-i ma’rûfu anlatırken buyuruyor ki, (Taklîd etmekde oldugu mezhebe uygunsuz is yapmaga, hiçbir âlim câiz dememisdir)!!
Categories: Mezhebe bağlılık | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.