Posts Tagged With: kafir

Sünnetin delil oluşu(1)

Allah Teâlâ’mn Kitabı, sünnetin delil oluşunu kesin olarak ifade eden pek çok âyet-i kerîmeyle doludur.

Bu âyet-i kerîmeler, birkaç gruba ayrılmaktadır. Bazen bir âyet-i kerîme, birden fazla gruba ait olabilmektedir. Biz, burada beş gru­bu zikretmekle yetineceğiz.

Birinci Grup Âyetler:

Hz. Peygamber (s.a.v)’e iman etmenin vâcib olduğunu gösteren âyet-i kerîmelerdir.

Burada Hz. Peygamber’e imanla anlatılmak istenen, O’nun pey­gamberliğini ve Kur’ân’da zikri geçsin veya geçmesin, O’nun Allah katından getirdiği bütün şeyleri tasdik ve kabul etmektir. Yine Hz. Peygamber’e uymamanın ve hükmüne rıza göstermemenin imanla bağdaşamayacağını ifade eden âyet-i kerîmeler de bu gruba girer.

Şimdi ilgili âyet-i kerîmeleri ve ulemânın yaptığı bazı açıklama­ları sunuyoruz:

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberi’ne, indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitab’a (tam manâsıyla) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını ve kıyamet gününü inkâr ederse, tam manâsıyla sapıtmıştır.”[1]

“Artık Allah’a, Rasûlü’ne ve indirdiğimiz nâra (Kur’ân’a) iman edin, Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır,’[2]

“Rasûlüm de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize ge­len, Allah’ın peygamberiyim. O Allah ki, yer ve göklerin tasarrufu O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Onun için Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden o ümmî Peygambere iman edin ve o Peygambere uyun ki, doğru yolu bulaşınız.’[3]

Kâd-ı Iyâz (544/1149), demiştir ki: “Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’e iman, kesin bir farzdır. İman ancak O’nunla tamam olur ve İslâm ancak O’nunla sıhhat bulur,”[4] Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmezse bilsin ki muhakkak biz, kâfirler için tutuşmuş bir ateş hazırladık.”[5]

Allah Teâlâ, yine buyurur ki: “(Ey Rasûlüm) Gerçekten biz, seni (ümmetine) şâhid (Cennetle) müjdeleyici (Cehennemle) korkutucu bir peygamber olarak gönderdik ki siz insanlar, Allah’a ve Peygamberine iman edesiniz. Rasûlü’ne yardım edip O’nu yüceliksiniz ve sabah aksam Allah’ı teşbih edesiniz.”[6]

 Allah Teâlâ, buyurur: “Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, sonra imanlarında asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar, gerçekten sâdık kimselerdir.”[7]

Bir başka âyet: “Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlü’ne gönül­den iman etmiş kimselerdir. Onlar, o Peygamber’le toplu bir iş üzerinde bulundukları vakit, O’ndan izin isteyip O da izin vermedikçe bırakıp gitmezler. (Rasûlüm) Şu, senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile; Allah çok mağfiret edici ve merhametlidir.”[8]

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü’ne imanı, diğer bütün amellerin başlangıcı ve kâmil imanın kaynağı yapmıştır. Bir kul, Allah’a iman edip de Rasûlü’ne iman et­mese, imanı tamam ve sahih olmaz. Hatta kabul görmez. “[9] 

İbn Kayyım el-Cevziyye (751/1350) ise şöyle demektedir: “Al­lah Teâlâ, Ashâb-ı Kirâm’ın, Hz. Peygamber’le toplu bir işteyken on­dan izin almadan herhangi bir yola ve yere gitmemelerini, imanın gereklerinden kılınca, O’nun izni olmaksızın, ilmî bir mezhebe ve hükme gitmemeleri, daha öncelikli olarak imanın bir gereği olmakta­dır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in böyle bir konudaki izni ise getirdiği va­hiy ve sünnetin o şeye izin verdiğini göstermesi ile bilinmektedir.”[10]

Allah Teâlâ, buyurur: “Güçsüz durumda bulunanlar, hasta olanlar ve infak edecek bir şey bulamayanlar, Allah ve Rasûlü’ne sadâkatlerini korudukları takdirde kendilerine, cihaddan geri kal­dıkları için bir günah yoktur. İyilik sahiplerini ayıplamaya bir yol yoktur. Allah Gafur ve Rahlm’dir.”[11]

Ebû Süleyman el-Hattâbî (388/998), demiştir ki: “Âyet ve ha­dislerde geçen nasihat, kendisi için nasihat yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mânâ vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın lügat mânâsı, ihlâs ve samimiyettir.

Buna göre Allah Teâlâ için nasihat, O’nun birliğine doğru bir şekilde itikad etmek, O’nu lâyık sıfatlarla vasfetmek, hakkında caiz olmayan şeylerden tenzih etmek, sevdiği şeylere rağbet, gazablandığı şeylerden nefret ve ibâdetinde ihlâs üzere hareket etmektir.

Allah’ın Kitabı için nasihat; ona iman, onunla amel, güzel oku­mak, kıraati anında huşu üzere olmak, onu yüceltmek, onu anlamak ve hükümlerine vâkıf olmak, haddi aşanların hevâlarına göre yo­rumlarından ve dinsizlerin hücumlarından onu korumaktır. Allah’ın Rasûlü için nasihat ise O’nun peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasaklarında kendisine var güçle itaat etmektir.”

 Ebû Bekir el-Acurî, demiştir ki: ‘Allah’ın Rasûlü için nasihat, O’nu desteklemek, kendisine yardım etmek, hayatta ve vefat ettikten sonra himaye etmek; sünneti öğrenip savunarak, halk arasında yaya­rak, yüce ahlâkı ve güzel edebiyle ahlâklanarak O’na ait şeyleri ihya etmektir.”

Ebû İbrahim İshak et-Tûcîbî (Ö.352 h.), demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.v) için nasihat, getirdiklerini tasdik, sünnetini tatbik, onu yaymak ve buna teşvik, Allah’a, Kitabı’na, Rasûlü’ne, O’nun sünneti­ne ve onunla amele davet etmektir.”[12]

Allah Teâlâ, buyurur ki: “Onlara: Allah’ın indirdiğine ve Rasû­lü’ne gelin,’ denildiği zaman, münafıkların, kibirlenerek senden yüz çevirdiklerini görürsün.”‘[13]

 Yine Allah Teâlâ, buyurur: “(Bazı İnsanlar) Allah’a ve Rasû­lü’ne inandık ve itaat ettik diyorlar, sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Onlar gerçekten mü’min değillerdir.”
“Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıklarında, içlerinden bir kısmının yüz çevirip döndüğünü gö­rürsün!”
“Ama eğer (Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise itaat içinde gelip boyun eğerler.”
“Bunların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Rasûlü’nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, gerçekten onlar zâlim kimseler­dir.”
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldık­ları vakit, mü’minlerin sözü, ancak: ‘Dinledik ve itaat ettik,’ demele­ridir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir.”
“Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’tan içtenlikle korkar ve O’na isyandan sakınırsa, işte onlar, saadeti ele geçiren kimseler­dir.”
“Bir de münafıklar, kendilerine emrettiğin zaman, muhakkak (savaşa ve hicrete) çıkacaklarına dair en kuvvetli yeminler ettiler. (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: Yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen hâlis bir itaattir. Muhakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haber­dardır. ”
“(Ey Rasûlüm) de ki: Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Peygambere düşen tebliğ, size düşen de itaat etmektir. Eğer O’na itaat ederseniz hidâyete erersiniz; Peygam­bere düşen, sadece hakkı açıkça tebliğ etmektir.”[14]
 

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: “Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîmelerde insanlara, onların aralarında hüküm vermesi için Rasûlullah (s.a.v)’a davet edilmelerinin, aslında, Allah’ın hükmüne bir davet olduğunu bildirmiştir. Çünkü aralarında hakem, Allah’ın Rasûlü’dür. Allah farz kıldığı için O’nun Rasûlü’nün hükmüne tes­lim oldukları zaman hakikatte onlar, Allah’ın hükmüne teslim olmuş olacaklardır.”[15]

Allah Teâlâ, buyurur: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadına, kendi işlerinden dolayı Allah’ın ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim, Al­lah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse açık bir şekilde sapıtmış olur.”[16]

İbn Kayyım (751/1350), demiştir ki: “Allah Teâlâ, bir mü’min için Allah ve Rasûlü’nün hükmünden sonra başka şeyi seçme hakkı­nın bulunmadığını, böyle bir tutum içine girenin, apaçık sapıtacağı­nı haber vermiştir.”[17]

Allah Teâlâ, buyurur: “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, araların­da çıkan bir anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hü­kümden, içlerinden hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[18]

İbn Kayyım el-Cevziyye, demiştir ki: “Allah Teâlâ, kullarının (büyük-küçük) aralarında çıkan her anlaşmazlıkta, Rasûlü’nü hakem yapmadıkça mü’min olamayacaklarına zâtı üzerine yemin etti. İmanlarının kabulü için sadece O’nu hakem seçmeyi yeterli bul­mayıp verdiği karar ve hükümlerden, içlerinde herhangi bir darlık ve sıkıntının bulunmamasını ileri sürdü. Bununla da yetinmeyip veri­len hükme tam teslimiyetle boyun eğmelerini istedi.”[19]

İmanı Şafiî (r.h) demiştir ki: “En doğrusunu Allah bilir, bize ulaşan haberlere göre bu âyet-i kerîme, Zübeyr b. Avvam (r.a) ile arazi konusunda çekişmeye giren bir adam hakkında nazil olmuştur. Davayı, Hz. Peygamber’e götürdüklerinde, Allah Rasûlü, Zübeyr’in (r.h) lehine hüküm vermiştir. Verilen hüküm, Rasûlullah’a ait bir uy­gulama olup Kur’ân’da, buna dair bir âyet yoktur, Allah en iyisini bilir, Kur’ân da bu anlattığıma delâlet etmektedir. Çünkü bu konuda Kur’ân’da bir hüküm olsaydı, ilgili âyetler bulunurdu.”[20][

İmam Şafiî (r.h), özetle şunu demek istiyor: Âyet-i kerîme’nin nüzulüne sebep olan hadisedeki hüküm, Allah’ın Kitabı’nda açıkça mevcut değildir. Hüküm, Allah Rasûlü’ne aittir. Çünkü bulunmuş ol­saydı imansızlık, Kitab’ın hükmünü reddedişlerinden ve ona teslim olmayışlarından olur, Rasûlullah’m hakem seçilmeyişinden, hükmü­ne teslim olmayışından ve karara karşı iç sıkıntısından kaynaklan­mazdı. Bu durumda zahiren şöyle denilirdi: “Rabbine yemin olsun ki onlar, Kitab’ın hükmünü kabul edip ona teslim olmadıkça, iman et­miş olmazlar.” Böyle bir ifade bulunmadığına göre bu hükmün, Rasûlullah’a ait olduğu anlaşılır.


[1] Nisa, 136.

[2] Teğâbün, 8.

[3] A’raf, 158.

[4] Kâd-ı lyaz,Şifâ, II. 1.

[5] Fetih, 13.

[6] Fetih, 8-9.

[7] Hucurât, 15.

[8] Nûr, 62.

[9]Şafiî, risale, 75.

[10] İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkiîn, I, 58.

[11] Tevbe, 91.

[12] Bu rivayetler için bkz. Şifu, tahkikli baskı, II. 71 vd.

[13] Nisa, 61.

[14]Nûr, 47-54.

[15] Şafiî, Risale, 84.

[16]Ahzab, 36.

[17]İbn Kayyım, Î’lâmu’l-Muvakkiîn, I. 57.

[18]Nisa, 65.

[19] İbn Kayyım, a.g.e., I. 57.

[20] Şafiî, Risale, 83.

Categories: Dinimizin kaynakları | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mevlidi Nebi

İhya edilmesi için teşvik ettiğimiz Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in Mevlid gününü, bir kısım insanlar yanlış algılamaktadır. Kendi tutarsız tasavvurlarını gösteren, hem kendilerinin hem de okuyanların vakitlerini zayi eden gereksiz münakaşalarla dolu eserler kaleme almışlardır.

Mevlidi Nebi hakkında birçok şey yazdık, Mevlid’den ne anladığımıza dair birçok açık oturuma ve programa katıldık.

Daha önce de söylediklerimizi burada tekrar söyleyelim: “Mevlidi Nebi bir ibadet değildir, sadece bir gelenektir. Biz buna bu şekilde inanıyoruz. Herkes istediğini düşünsede, sadece inandığı şeyi ikrar eder. Her toplantıda ve her münasebetle söylüyoruz; Mevlid münasebetiyle toplanmak bir ibadet değil, bir gelenektir. Bunu açıkça ifade etmemize rağmen, hala birilerinin bu hadiseye itiraz edip inkâr etmesinin anlamı nedir?

Başımızda gerçek bir musibet varsa o da anlamamaktır. Bu yüzden İmam Şafii: “Ne zaman bir âlim ile tartıştıysam onu ikna etmiş, ne zaman bir cahille tartışsam o bana baskın çıkmıştır” demektedir.

Sıradan bir talebe dahi, adet ve ibadet arasındaki basit farkı bilir. Buna rağmen hala birisi çıkar ve: “bu bir ibadet olarak benimsenmiştir” derse, biz de ona “delilin nedir?” diye sorarız. Yok, eğer “bu bir adettir” diyecek olursa, biz de ona: “bu durumda istediğini yapmakta serbestsin” deriz. Zira asıl büyük tehlike ve hepimizin korktuğu bela, gayr-ı meşru bir bidati, hatta bir içtihadı bile birisinin ibadet olarak kabul etmesidir. Bu bizim asla razı olmadığımız, sakındırdığımız ve izalesi için mücadele ettiğimiz bir sorundur.

Evet, Mevlidi Nebi bir adet ve gelenektir. Ama insanlar büyük bir fazilet olarak dönen birçok faydalar içerir. Zira o günde yapılan her şey dinin asli hedefleri arasındadır.

Bu hususta bazı insanların zihinlerinde tutarsız bir anlayış oluşmuş. Bizler insanları, Mevlidi Nebi için diğer günlerde değil de sadece belli bir günde toplanmaları için davette bulunuyormuşuz.

Senenin her günü, her münasebetle, Mekke ve Medine’de Nebi ve onun doğumu için toplanan insanları görmezlikten gelen, sadece Mevlidi Nebi’nin olduğu gün toplanıldığını iddia eden bu saf adamlar ne demek istiyor diye sorası geliyor insanın. İnsanların bu toplantılarını bilenler bilir, bilmeyenler bilmez. Bizim Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’i sadece bir gece hatırlayıp senenin diğer günlerinde onu bırakıp gafil olduğumuzu düşünen varsa büyük bir iftira atmakta ve apaçık yalan söylemektedir. Mevlidi Nebi için Allah’ın lütfu ile her gün ve gece toplanılmaktadır. Bir gün ve gece geçmesin ki, bu hususta bir yerde meclis, başka bir yerde toplantı olmasın. Biz buradan sesleniyoruz. Böyle toplantıları sadece bir güne tahsis etmek, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e büyük bir cefadır. Zaten insanlar bunu bildikleri için bu çağrıya bütün kalpleriyle her zaman iştirak etmektedirler.

Bizim bu toplantılarımızı sadece Medinei Münevvere’de yaptığımız iddia edenler, ya cahiller ya da kasten bilmezlikten gelmektedirler. Bizlerin bu toplantıları ne sadece Medine’ye, ne de belli bir ayın belli bir gününe tahsis etmediğimizi görebilmeleri için, Allah’tan cehalet perdelerini kaldırıp gözlerinin açılmasını istemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur. Biz her zaman ve her mekânda bu toplantılar için her fırsatı değerlendiririz. Şairin dediği gibi:

Eğer gün ışığı bile delile muhtaç ise

O zihinde hiçbir şey kabul görmez

Netice olarak Mevlid gecesinde toplanmanın diğer günlerde toplanmaktan daha faziletli olduğunu iddia etmiyoruz. Zaten böyle bir iddia bid’attir. Zira Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in her zaman hatırlanmalı ve daima onunla kalpler dolmalıdır.

Evet, şimdi ile geçmiş arasında daha kolay bağ kurulabildiği için, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in doğduğu gün vesilesiyle toplanmaya daha fazla teşvik edildiğini görmekteyiz.

Biz şunun farkına varmalıyız ki; bu vesileyle insanların bir araya gelmesi, onları Allah’a davet edebilmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Bu gecede Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in ahlakı, adabı, ibadetleri ve hayatını anlatmaları, onları hayra ve kurtuluşa teşvik etmeleri, bidatten şerden ve fitneden sakındırmaları, ulema ve davet ehline düşen bir vazifedir.

Biz Allah’ın lütfu ile buna çalışıyor ve bu hayra ortak olmaya çalışıyoruz. Biz insanlara, bir araya gelmelerinin asıl maksat olmadığını, bilakis toplanmamızın üstün bir gayeye götüren bir vesile olduğunu, bu fırsattan istifade etmemiş birisinin Mevlid gününün hayırlarından mahrum kalacağını anlatmaktayız.

Bu husustaki delilleri burada zikrederek sözü uzatmaya gerek yoktur. Bu meseleyi yeterince izah eden “Mevlidi Nebi kutlamaları çevresinde” adıyla müstakil bir eser hazırladık. Burada sadece üzerinde çok konuşulduğu için, Süveybe’nin adlı kölenin âzad edilmesine dair kıssayı aktaracağız.

Ebu Cehil’in kölesi Süveybe’yi âzad etmesi

Hadis ve siyer kitaplarımız Ebû Cehil’in, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in doğumunu haber verdiği için kölesi Süveybe’yi âzad ettiğini anlatmaktadırlar. Abbas bin Abdulmuttalib, ölümünden sonra Ebû Cehil’i rüyasında görmüş ve ona halinden sual etmiştir. O da şöyle cevap vermiştir: “Sizden sonra hiçbir iyilik görmedim. Ancak Süveybe’yi âzad etmem sebebi ile hayra nail oldum. Her pazartesi günü azabım hafifletilmekte.”

Bu hadiseyi, İmam Abdürrezzak es-Senani, İmam Buhari, Hafız İbni Hacer, Hafız İbni Kesir, Hafız Beyhaki, İbni Hişam, es-Süheyli, Hafız Begavi, Muhammed bin Ömer Buhruk el-Hadrami, el-Eşhar, el-Amiri gibi birçok hadis ve siyer uleması rivayet etmektedir. Tafsilatını ileride vereceğiz.

Bu rivayeti Abdürrezzak es-Senani “Musannef” adlı eserinde, Buhari’de “Sahih” adlı eserinde Urve bin Zübeyr’den mürsel sened ile nakletmektedir.

İbni Hacer bu hadis hakkında “Feth” adlı eserinde şunları söylemektedir:

“El-İsmaili, ez-Züheli’nin Ebi’l-Yeman’dan rivayet tarikiyle nakletmiştir. Abdürrezzak, Mamer’den nakletmiş ve şöyle demiştir: “Bu hadiste, salih amellerin ahirette kâfirlere de fayda vereceğine dair delil vardır. Fakat bu Kur’an’ın

وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ   فَجَعَلْنَاهُ هَبَاء مَّنثُوراً

“(Dünyada hayır namına) yaptıkları her bir işi ele alacağız ve onu dağılmış toz zerresi yapacağız. (Çünkü iman olmaksızın hiç bir
işin değeri yoktur.)” (Furkan 23) ayeti kerimesinin zahirine muhaliftir. Bu ihtilaf şöyle giderilebilir: İlk olarak; hadisin Urve bin Zübeyr’den ‘mürsel’ olarak rivayet edildiği söylenmekte fakat kimin rivayet ettiği zikredilmemektedir. Diyelim ki hadis rivayeti gerçekten senedinde bir kopukluk olmadan ona ulaşmıştır, rivayette geçen sadece bir rüyadır ve rüyalar delil olarak kullanılamaz. Mümkündür ki Hz. Abbas bu rüyayı Müslüman olmadan önce görmüştür. Bu durumda görülen bir rüya ile bir meseleye delil getirilemez.” İkinci olarak; anlatılan kabul edilse bile, bu olayın Ebû Talib kıssasında olduğu gibi sadece Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e mahsus bir hadise olduğu düşünülebilir. Bilindiği gibi Ebû Talib’in azabı hafifletilerek adeta engin dalgalar arasından sığ sulara nakledilmiştir. El-Beyhaki şöyle demektedir: “Ahirette kâfirlere hayır yapmanın bir faydasının olmaması demek, ateşten çıkıp cennete giremeyecekler anlamına gelir. Yoksa kâfirlikten başka işlemiş olduğu diğer cürümlerinden dolayı hak ettikleri azap, işledikleri hayır ameller sebebi ile hafifletilebilir.” Kadı İyaz, bu hususta şunları şöyler: “Kâfirlere amellerinin fayda vermeyeceği, yaptıkları karşılığında sevap kazanmayıp azaplarının hafifletilmeyeceğine dair icma vaki olmuştur. Kâfirler birbirleri arasında farklı derecede azaba maruz kalsalar da az azap görenlerin azaplarının hafifletildiği varsayılmaz.” Bize göre, Kadı İyaz’ın bu sözleri Beyhaki’nin dedikleri ile çelişmemektedir. Zira Kadı İyaz’ın dedikleri küfür cürümü ile alakalıdır. Ama küfrün dışında kalan günahlar dolayısıyla işlenen günahların hafifletilmesinde ne mani olabilir ki? Kurtubi: “Burada azabın hafifletilmesi sadece Ebû Cehil gibi hakkında nas varid olmuş kimseler için söylenebilir” demektedir. İbni’l-Müneyyir ise ‘el-Haşiye’ adlı eserinde şöyle demektedir: “Burada iki mesele vardır: Birincisi; kâfirin amellerine itibar edilip edilmemesidir ki bu söz konusu olamaz. Zira amellere itibar olunabilmesi ancak sahih bir niyet ile söz konusu olabilir. Bu niyet kâfir için söz konusu değildir. İkincisi; kâfirin bazı amellerinden dolayı Allah’ın fazlı ve ikramı -gerekli olduğu için değil- sebebiyle sevaba nail olması gibi bir durumun söz konusu olması lazımdır ki akıl bunu imkânsız görmemektedir. Bu söylediklerimizden Ebû Cehil’in Süveybe’yi âzad etmesinin Allah indinde itibar edilen bir amel olmadığı anlaşılmalıdır. Zira Allah’ın fazlı ve ikramı sebebi ile aynı Ebû Talib’e yaptığı gibi Ebû Cehil’e de ikram etmiş olması caizdir. Burada yapılması gereken olumlu ya da olumsuz herhangi bir hüküm vermemektir.” Netice olarak şunu söyleyebiliriz:  “Allah, fazl-u keremi ile ikramen, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e iyiliği dokunan bir kâfirin azabını hafifletmiştir. Allah en doğrusunu bilir.”[1]

Hafız İbni Kesir “el-Bidaye ve’n-Nihaye” adlı eserinde bu hadisi rivayet etmiş ve şöyle demiştir:

“Süveybe, kardeşinin oğlu olan Muhammed bin Abdullah’ın doğum müjdesini verdiği zaman, onu hemen âzad etmişti. Bundan dolayı bu şekilde karşılık almıştır.”[2]

Hafız Begavi “Şerhü’s-Sünne” adlı eserinde bu hadisi rivayet etmiştir.[3]

Allame Muhammed bin Ömer el-Buhruk “Siret” adlı eserinde bu rivayeti naklettikten sonra şöyle demiştir:

“Ben diyorum ki burada azabın hafifletilmesi Ebû Talib’te olduğu gibi sadece Nebi –celle celâluhu-’in değer ve hürmetine binaendir. Yoksa Ebû Cehil’in onu âzad etmesi ile alakası yoktur. Zira Allah -celle celâluhu- şöyle buyurur:

وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

Onların yaptıkları mahvolmuştur. Ettikleri ameller de boşa çıkmıştır” (Hud 16) [4]

İmam el-Amiri “Behcetü’l-Mehafil” adlı eserinde hadisi rivayet etmiştir. Bu eserin şarihi el-Eşhar şöyle demiştir:

“Bu olay Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in değer ve hürmetine binaendir. Tıpkı Ebû Talib’e yapıldığı gibi. Hayırlı amel işleyen herhangi bir kâfirin de azabının hafifletilmesi de mümkündür.”[5]

Es-Süheyli, İbni Hişam’ın  “es-Siyerü’n-Nebevîyye” adlı eserine yazdığı “Revdü’l-Enf” adlı şerhinde rivayeti naklettikten sonra şöyle söylemektedir:

“Köleyi âzad etmesi cehennemde ona fayda vermiştir. Nasıl ki, kardeşi Ebû Talib’in Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’i müdafaa etmesi ona fayda vermişse. Ebû Talib şimdi cehennemliklerin en az azaba maruz kalanıdır. Burada faydalanma derken sadece azabın hafifletilmesini kastetmekteyiz. Zira kafirlerin hiçbir amelinin işe yaramadığı, mizanda değeri olmadığı ve bunlar sayesinde cennete giremeyecekleri hususunda kimsenin ihtilafı yoktur.”[6]
Bu kıssa hadis ve siyer kitaplarında muteber hadis hafızlarının naklettiği bir rivayettir. Güvenilirliği hususunda ittifak edilmiş olan Buhari’nin “Sahih” adlı eserinde bunu zikretmiş olması hadisin sağlamlığını anlamak için yeterlidir. Hadis edebiyatı ile meşgul olan herkesin bileceği üzere “Sahihi Buhari”de yapılan ‘müsned’ rivayetler ihtilafsız sahih kabul edilirler. “Sahihi Buhari” de geçen ‘Muallâk’ ve ‘Mürsel’ rivayetlerin hükümlerini bilenler de ’Muallâk’ ve ‘Mürsel’ rivayetlerin ‘Makbul’ derecesinde olup ‘Merdut’ seviyesinde kabul edilmeyeceklerini bilir.

İsteyen, Suyuti’nin ve Iraki’nin “Elfiye” adlı eser ve şerhlerine, “Tedrivü’r-Ravi” adlı esere bakabilir. Onlar, Buhari’nin “Sahih” adlı eserinde geçen ‘Mürsel’ ve ‘Muallâk’ rivayetlerin değerinin ne olduğuna değinmişlerdir. Bu rivayetler muhakkık ulemaya göre makbul kabul edilmektedirler.

Üstelik bu kıssa bir menkıbe olup, fezaili amal kabilinden bir rivayettir. Ulema, bu tarz kıssalarda ıstılahi anlamındaki ‘sahih’ olmayan rivayetleri dahi, ‘peygamberimizin özellikleri’ ve ‘siyer’ kitaplarında nakletmekte bir beis görmemişlerdir. Bu sahih rivayetlerde aranan istisnai şartları, bu kabil rivayetlerde arayacak olsak, peygamberliğinden öncesi ya da sonrasına dair, Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in hayatı hakkında hiçbir şey nakletmemiz mümkün olmazdı. Hâlbuki sözüne ve alanındaki maharetine güvenilen nice hadis hafızları, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hasletleri ile alakalı, kimisinin zikri bile caiz olmayacak derecede ‘zayıf’ olan ‘Maktu’ ve ‘Mürsel’ birçok rivayetler hatta kâhinlerden alınan haberlerle kitaplarını doldurmuşlardır. Çünkü bunları bu mahalde zikretmek caiz görülmüştür.

Süveybe kıssasına dair bu rivayet,

وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ   فَجَعَلْنَاهُ هَبَاء مَّنثُوراً

“(Dünyada hayır namına) yaptıkları her bir işi ele alacağız ve onu dağılmış toz zerresi yapacağız. (Çünkü iman olmaksızın hiç bir
işin değeri yoktur.)” (Furkan 23) ayeti kerimesiyle çelişir diyenlerin iddiaları, ulemanın geride naklettiğimiz mütalaaları ile geçerliliğini yitirmiştir.

Ayeti kerimede kastedilen mana ise kâfirlerin amellerine bakılmayacağıdır. Hepsi aynı azabı görecek anlamında değildir. Âlimlerin de kabul ettiği üzere bazılarından azap hiç hafifletilmeyecektir. Kadı İyaz’ın zikrettiği icma da bu şekilde anlaşılmalıdır. Zira bu hüküm kâfirlerin geneli için söylenmiştir. Yoksa Allah hiçbir kâfirin işlediği ameller yüzünden azaplarının hafifletilmeyeceğini söylememiştir. Zaten bu yüzden Allah cehennemi derece derece yapmış ve münafıkları en alt tabakaya koymuştur. Zaten iddia edilen anlamda bir icma olsaydı bile, sahih bir nassa muhalif olduğu için makbul olmayacaktı. Zira Sahihi Buhari’de geçtiğine göre, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e: “Ebû Talib seni çok gözetti ve müdafaa etti, senin ona bir faydan dokundu mu?” diye soran bir kimseye,

 وجدته في غمرات من النار فأخرجته إلى ضحضاح منها

“Onu derin ateş çukurlarında buldum ve en sığ bölgesine çıkarttım” diye cevap vermişlerdir.

Görüldüğü gibi Ebû Talib’in Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in müdafaa etmesi, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in onu ateşin derinliklerinden sığ bölgelere çıkarmasına sebep olmuştur. Ebû Leheb’in de aynı şekilde azabının hafifletilmiş olmasını inkâr edecek bir sebep yoktur. Ayeti kerime, hakkında azabın hafifletilmesini gerektirecek bir amel işlememiş kimseler hakkındadır. İcma da bu şekilde terettüp etmiştir.

Evet, Ebû Talib ile alakalı hadisi şerif bir şeye delalet etmektedir. Ama bu, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in şu anda ve kıyamet gününden önce ahiret işlerinde tasarruf sahibi olduğuna, kendisiyle alakası olup müdafaa eden herkese şefaat edeceği anlamına gelmez.

Bu bir rüyadır ve bununla bir hüküm sabit olmaz diyen kimseler –Allah onları doğru yola ulaştırsın- maalesef, şer’i ahkâm olan ve olmayan şeyleri birbirlerinden ayıramamaktadırlar. Evet, ahkâm-ı şer’iyye ile alakalı olduğu zaman, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in rüyada görmek sebebiyle rivayetlerin tashih etmek, bu rüyalardan hükümler çıkarmak, fukaha arasında ihtilaflı bir meseledir. Ama ahkâm dışında kalan yerlerde rüyaya itimad etmekte ise, hadis hafızlarının çokça yaptığı gibi bir beis yoktur.

Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in gönderilmesinden önce, cahiliye ehli, onun zuhurunu haber veren rüyalar görmüşlerdir. Hem de bu rüyayı görenler, yapa geldikleri şirk ve fesat üzerine ölmüşlerdir. Sünnet kitapları bu gibi rivayetlerle doludur.

“Delailü’n-Nübüvve” adlı eserin mukaddimesinde bu tarz rüyaların, irhasat (peygamberlikten önce sadır olan mucizeler) kabilinden olup delil kabul edilmesinin caiz olduğu zikredilmiştir. Hz. Abbas’ın rüyası ile delil getirilmesi sahih değildir iddiası, hafız hadis imamlarının yapa geldiklerinin dışına çıkmaktır. Bu iddia sahipleri kasıtlı olarak meseleyi abartarak karşı tarafı korkutmak istemektedirler. Bu tavır, hakikat peşinde olduğunu iddia eden bir kimsenin tavrı değildir. Her şey Allah’ın tasarrufundadır.

“Rüyayı gören ve nakleden Abbas -radıyallâhu anh-, o esnada kâfir idi. Kâfirlerin ise şahitliği ve rivayetleri kabul edilmez” iddiası ise hepten batıl olup, ilmiliğin kokusunu bile taşımamaktadır. Zira rüya nakletmek şahitlik yapmak değildir. O sadece bir ilahi müjdedir ki orada din ve iman şartı aranmaz. Allah Kur’an’da, herhangi semavi bir dine inanmamış putperest kralın rüyasını tabir eden Yusuf -aleyhisselâm-’ın mucizesinin nakleder. Buna rağmen Allah, o kralın gördüğü rüyayı, Yusuf -aleyhisselâm-’ın peygamberliğine ve faziletine işaret saymış ve Yusuf kıssasında bunu zikretmiştir. Putperest kralın bu rüyası herhangi bir şeye delalet etmeseydi Allah elbette ki onu Kuran’da zikretmezdi.

Âlimler bu yüzden, hakikati göstermek ve hayrete düşürmek için, Allah’ın kâfire dahi rüyada görülebileceğini söylemişlerdir.

“Rüyayı gören ve nakleden Abbas -radıyallâhu anh-, o esnada kâfir idi. Kâfirlerin ise şahitliği ve rivayetleri kabul edilmez” sözlerinin sahibi, hadis ilminden hiç bir şey bilmediği anlaşılmaktadır. Zira hadis ilminde sabit olan bir şey vardır ki sahabe olsun ya da olmasın bir ravi kâfirken bir hadisi bellemiş ama onu İslam’a girdikten sonra rivayet etmişse, o rivayet alınır ve amel edilir.

Bu sözlerin sahibinin hadis ilminden ne kadar uzak olduğunu anlamak için her hangi bir usulu hadis kitabına alıp bakmak yeterli olacaktır. Heva, işte böyle insanı beceremediği işlerin altına girmeye zorlar.

[1] İbni Hacer, “Fethu’l-Bari” 9/145
[2] İbni Kesir, “el-Bidaye ven’n-Nihaye” 2/273
[3] Begavi, “Şerhü’s-Sünne” 5/60
[4] El-Buhruk “Hedaiku’l-Envar” 1/134
[5] El-Eşhar, “Şerhü Behceti’l-Mehafil” 1/41
[6] Es-Süheyli, “er-Revdu’l-Enf”

Kaynak: Seyyid Alevi el Maliki, Mefahim

Categories: Mevlid | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Vehhabi imami Useymin’den Allah’a cisim isnadı!!

usaymin cisim
El Useymîn Ibni Teymiyye’ye ait olan « El Wâsitiyya » eserinin serhinde soyle diyor :

« Allâh’in ru’yetullâh’i (cennette Onu görmeyi) inkar edenler için makul delillere gelince, soyle demisler : Eger Allâh kendini gösteriyorsa demek ki bir cisim olmasina mecburdur. Ve cisim Allâh için imkansizdir çünkü bu tesbih ve temsile bulastiriyor.
Onlara reddiye : Eger Allâhi görmek için bir cisim olmasina gerekiyorsa o zaman öyledir, ama kesinlikle mahlukatlarin cisimlerine benzemedigini biliyoruz çünkü Allâh kur’ânda soyle buyuruyor : { Leyse kemislihi sey’un, wa Huwas-semî`u’l-Basîr}

Bu sapığa Ahmed bin Hanbel’den (radiallahu anh) cevap:

1) « إن الأسماء مأخوذة من الشريعة واللغة، وأهل اللغة وضعوا هذا الاسم على ذي طولٍ وعرضٍ وسمكٍ وتركيبٍ وصورةٍ وتأليف والله تعالى خارج عن ذلك كله، فلم يجز أن يسمى جسمًا لخروجه عن معنى الجسمية، ولم يجىء في الشريعة »

Imâm Ebû’l-Fadl Et-Temîmîya ait « i’tikâdu’l Munâbel Ebî ‘Abdillâh Ahmed bin Hanbel, sayfa 45 » kitâb’inda rivayet ettigine göre, imâm Ahmed bin Hanbel Allâh’a cisim verenlere söyle diyerek redd ediyor :
«isimler seriattan ve (arapça) lugattan alinmistir , oysa lugatin uzmanlari cisim kelimesi uzunluk, genislik, kalinlik, bilesim ve resim sunan her seye verildigini belirtiyorlar. Ve Allâh bunlardan münezzehtir. Demek ki Ona cisim vermek yasaktir cünki ondan münezzehtir, ayrica bu ifade Allâh’in isimlerinden oldugunu belirtilmemistir »

https://islamkalesi.wordpress.com/2012/06/24/imam-ahmed-bin-hanbel-allah-cisim-degildir/ ]

2) وقال الإمام أحمد رضي الله عنه :”من قال الله جسم لا كالأجسام كفر” رواه عن الإمام أحمد أبو محمد البغدادي صاحب الخصال من الحنابلة كما رواه عن أبي محمد الحافظ الفقيه الزركشي في كتابه “تشنيف المسامع” المجلد 4 ص 684.

Imâm Ahmed Ibn Hanbel – radiyallâhu `anhu soyle buyurdu : ” kim ki Allâh cisimdir ama cisimler gibi degil derse kâfirdir ” .
[bunu nakleden : imâm Ahmed Ebû Muhammed El-Bagdâdî ‘ el hisâl minel hanâbila ” adli eserinde; imâm El-Hâfiz Ez-Zerkesî ” tesnîfu’l masâmi` ” adli eserinde cilt.4 sayfa 684]

Categories: Istiva/tevil, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kabir ziyaretinde söylenmesi tavsiye edilen sözler!

El Mekki Tarrihul Mekke1

Kadı Bahauddin İbnuz Ziya Tarihu Mekke adlı kitabında Kabri ziyaret edenin söyle demesi gerektiğini söylüyor:

وقد قال الله تعالى : { وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُول لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا } . وقد جِئناكَ يا رسولَ اللهِ ظالمينَ لأنفسِنا ، مُستغفِرين لذُنوبِنا ، فاشفَعْ لنا إلى ربِّنا , واسأَلْه أنْ يُمِيتَنا على سنَّتِك ، وأنْ يحشُرَنا في زُمْرَتِك ، يُسقِيَنا بِكَأْسِكَ غيرَ خَزَايا ولا نَدامى ، ويرزُقَنا مُرافَقتَك في الفِرْدَوسِ الأعلى مع الذينَ أنعمَ اللهُ عليهم مِن النبيِّينَ والصِّدِّيقينَ والشُّهَداءِ والصالحينَ وحَسُنَ أولئك رَفيقاً ، يا رسولَ اللهِ الشفاعة الشفاعة

Yüce Allah buyuruyor ki ; Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman senin yanına gelip bağışlanma dileselerdi ve rasulde onlar için bağışlanma dileseydi Allahı tevbeleri kabul eden merhametli olarak görürlerdi (Nisa – 64)

Ey Allahın Rasulu biz senin yanına nefislerimize zulmederek günahlarımızdan istiğfar etmiş olarak geldik. Sende bizim için Rabbinden şefaat iste! Ondan bizi senin sünnetin üzre vefat ettirip senin zümrende haşretmesini utanç ve pişmanlık olmadan kasenden içirmesini, bizi firdevsul Ala da Nebilerden sıddıklardan şehitlerden ve Salihlerden Allahın nimet verdiği kişilerle beraber senin yanında olmakla rızıklarndırmasını iste.Onlar ne güzel dostlardır .Ey Allahın Rasulu Şefaat Şefaat!

[Bahauddin İbnuz Ziya El Mekki Tarrihul Mekke 344]

Categories: Istigase, Kabir ziyareti, Şefaat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Müslümanları şirkle itham edenler.

şirkle itham 1
Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsılî’nin Müsned’inde şöyle bir hadîs zikredilir :

Bize Muhammed İbn Merzûk’un… Huzeyfe İbn el-Yemmân (r.a.) dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi vesellam) şöyle buyurdu :

Sizin için en çok endîşe ettiğim kişi; Kur’an’ı okuyan, Kur’an’ın güzelliği üzerinde görülen ve İslâm’ın yardımcısı olan, fakat Allah’ın dilediği zaman bundan uzaklaşan ve onu arkasına atan, komşusunun üzerine kılıçla yürüyüp/saldırıp onu ŞIRK ILE ITHAM eden kişidir.

Ben : Ey Allah’ın peygamberi, bu ikiden hangisi şirke daha lâyıktır; saldıranmı yoksa saldırılanmı(şirkle itham edilen)? diye sordum.

Bilakis, saldiran (şirkle itham eden), buyurdu.

Ibn Kesir Araf suresinin tefsirinde naklediyor. Ve hadis Ceyyidtir diyor.

Categories: Müşrik-Mümin farkı, Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ömer’in (radiallahu anh) uzaktaki orduya Allahin izniyle yardim etmesi!

Hâfız Ebû Nüaym’ın ve İmâm Beyhekî’nin Delâilu’n-Nübüvve’lerinde de rivâyet ettikleri ve İbnü Hacer’in el-İsâbe’de isnâdının hasen olduğunu söylediği haberde şöyle denilmektedir:

{ عَنْ عَمْرِو بْنِ الْحَارِثِ قَالَ بَيْنَمَا عُمَرُ يَخْطُبُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ إِذْ تَرَكَ الْخُطْبَةَ فَقَالَ يَا سَارِيَةُ الْجَبَلَ مَرَّتَيْنِ أِوْ ثَلَاثًا ثُمَّ أَقْبَلَ عَلَى خُطْبَتِهِ فَقَالَ بَعْضُ الْحَاضِرِينَ لَقَدْ جُنَّ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ فَدَخَلَ عَلَيْهِ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ وَكَانَ يَطْمَئِنُّ إِلَيْهِ فَقَالَ إِنَّكَ لَتَجْعَلُ لَهُمْ عَلَى نَفْسِكَ مَقَالًا بَيْنَا أَنْتَ تَخْطُبُ إِذْ أَنْتَ تَصِيحُ يَا سَارِيَةُ الْجَبَلَ أَىُّ شَيْئٍ هَذَا قَالَ وَاللهِ إِنِّى مَا مَلَكْتُ ذَلِكَ رَأَيْتُهُمْ يُقَاتِلُونَ عِنْدَ جَبَلٍ يُؤْتَوْنَ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ فَلَمْ أَمْلِكْ أَنْ قُلْتُ يَا سَارِيَةُ الْجَبَلَ لِيَلْحَقُوا بِالْجَبَلِ فَلَبِثُوا إِلَى أَنْ جَاءَ رَسُولُ سَارِيَةَ بِكِتَابِهِ أَنَّ الْقَوْمَ لَقُونَا يَوْمَ الْجُمُعَةِ فقَاتَلْنَاهُمْ حَتَّى إِذَا حَضَرَتِ الْجُمُعَةُ سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِى يَا سَارِيَةُ الْجَبَلَ مَرَّتَيْنِ فَلَحِقْنَا بِالْجَبَلِ فَلَمْ نَزَلْ قَاهِرِينَ لِعَدُوِّنَا إِلَى أَنْ هَزَمَهُمُ اللهُ وَقَتَلَهُمْ… }

“Amr İbnu Hâris’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Ömer radıyallahu anhu Cuma günü (Medine’deki minberden) hutbe îrâd ederken birden hutbeyi bıraktı ve iki veya üç kerre ‘Ey Sâriye dağa dikkat, dağdan kendini koru, ey Sâriye…’ dedi. Sonra da hutbesine döndü. Orada bulunanların bazısı ‘Cinnet geçirdi; O kesinlikle bir mecnûndur’ dedi. Bunun üzerine Abdurrahman İbnu Avf yanına girdi. O’na kalbi mutmain olan bir kimseydi. O’na, ‘İnsanların senin aleyhinde konuşmalarına sebebiyet veriyorsun; Hutbe îrâd ederken, Ey Sâriye dağa dikkat et, dağdan korun!… diye bağırmaya başladın; nedir bu?’ Ömer radıyallahu anhu da ‘Vallahi kesinlikle kendi elimde dedildim, onları dağın yanında harb ederken gördüm. Önlerinden ve arkalarından onlara geliniyordu. Elimde olmayarak, dağa yetişmeleri içün Ey Sâriye dağa dikkat et, dağdan korun… dedim’ dedi.

Nihâyet, Sâriye’nin elçisi, O’nun mektûbunu getirdi; onda şöyle yazılıydı: Düşman ordusu Cuma günü bizimle karşılaştı. Onlarla harb ettik. Nihâyet Cuma gelince, iki defa ‘Ey Sâriye!.. Dağa dikkat, dağdan kendinizi koruyun’ diye bağıran birini işittik. Bunun üzerine dağa yetiştik ve Allah onları bozguna uğratana ve helak edene kadar düşmanlarımıza hep ğâlib olmaya devâm ettik…”

[Ebû Nüaym, Delâilü’n-Nübüvveh (H:526,527,528) [Lafız O’nundur], Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvveh (2/346), el-Lâlikâî, Şerhu Usûli İ’tikâdi Êhli’s-Sünneh ve’l-Cemâat-Kerâmâtü Evliâillâh (9/127-128), İbnu Kesîr, Lâlikâî’nin isnâdının ‘ceyyid ve hasen’ olduğunu ve değişik isnâdlarının birbirini kuvvetlendirdiğini söyledi (el-Bidâye:7/131-132) [Lâlikâî dipnotu], İbnu Hacer de el-İsâbe’de (2/3) bu haberin isnâdının hasen olduğunu söyledi. Haberi, ayrıca, Hatîb ve İbnü Merdûye de rivâyet ettiler. (En-Nibrâs:482)]

Categories: Istigase | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ibn Abidin’in vehhabiler hakkındaki sözleri!

ibn abidin vehhabiler

IBN-İ ABİDİN R.A. DİYOR Kİ: EHLİ SÜNNET ORDUSU (OSMANLI ORDUSU), ALLAH’IN LÜTFUYLA HARİCİ VAHHABİLERE ÜSTÜN GELİP KAHR-U PERİŞAN ETMİŞTİR… Görmüş olduğunuz bu sayfa İbni Abidin’in r.a. Reddul-Muhtar alad-Durril-Muhtar adlı eserinin Darul-Marife -Beyrut baskısının 6. cild 400. sayfasıdır…Hanefi imamlarından İbn-i Abidin -rahmetullahi aleyh-, Muhammed b. Abdilvehhab önderliğinde Necid’de ortaya çıkan grubu şu şekilde anlatıyor:

“Vehhabilik Necd çöllerinde meydana çıkıp Harameyni (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere) yi almışlardır. İbâdetleri Hanbeli mezhebine göredir. Fakat kendilerinin Müslüman olduğuna inanıp, kendilerine muhâlif olanların müşrik olduğuna inanmaktadırlar. Bundan dolayı Ehl-i sünneti ve Ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mübah görürler. (Hicri) 1233 senesinde Ehl-i sünnet ordusu Allah Teâlâ’nın lütfuyla onlara üstün gelip kahru perişan etmiştir…

Categories: Vehhabilik(tarih-hadis-alimler) | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mevlid (alimler)

Seyyiduna Abbas Ebu Leheb’i ölümünden 1 yıl sonra rüyasında gördüğünü anlatır. Onu çok kötü bir halde görür ve o şu açıklamayı yapar:
‘Sizden ayrıldığımdan beri, pazartesileri hafiflemesi dışında azabım hiç dinmedi.’
Azabı ne sebeple pazartesileri azalıyordu? Seyyiduna Abbas’ın açıklamasına göre:
‘Hakikaten the Peygamber(sallAllahu aleyhi vesellem) pazartesi günü doğmuştu. Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe onu müjdelemişti ve o sevinçle cariyesini azad etti. Bu nedenle Allah her pazartesi azabını hafifletir.’ (Feth ul Bari Şer ul Buhari 9:145)

Ulema bundan şu sonucu çıkarmıştır; bir kafir bile Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in doğumunu kutladığı halde ödüllendiriliyor ve (sevaptan)mahrum edilmiyorsa, nasıl olur da bir müslüman (doğumu kutlarsa) mahrum edilebilir.

Muhammed bin Abdul Vehhab Necdi’nin oğlu Ibn Cevzi’den raferansla şöyle yazar:
‘Eğer kafir olan, hakkında Kur’an’da bir sure indirilen Ebu Leheb’in durumu Peygamber(sallAllahu Aleyhi ve sellem)’in Milat gecesinde mutlu olmaktan dolayı ödüllendirilmek ise, Milat’ı kutlayan muvahhid müslümanın durumu ne olacaktır?’
(Muktesar Siret’ur Rasul 13) 

Muhaddis Ibn Cevzi

“Rebi ul Evvel’in birinci gününden itibaren, saygıdeğer Harameyn halkı, Mısır; Yemen; Suriye Doğu ve Batıdaki tüm Arap şehirleri Mevlid un Nebi(sallAllahu aleyhi ve sellem) meclisini kutlarlar. İçerisindeki en harika olaylar, Mevlid (mucizelerinin) okunması ve dinlenilmesidir. Ve bu (toplanma) dolayısı ile büyük sevap ve büyük başarı kazanırlar.”
(El Milad un Nebi, 58)

Imam Ebu Şama, Imam Nevevi’nin Şeyhi

“Bizim zamanımızda Arbal şehrinde başlamış mükemmel yeni ameller arasında Mevlid un Nebi’nin yıldönümünde sadaka vermek, ve görkem ve mutluluk sergilemektir. (Bu mükemmel bir ameldir) çünkü, fakire yardım etmenin yanında ayrıca kalplerde Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem) için (bulunan) sevgi, ihtişam ve saygıyı da gözler önüne serer ve Allah’a, Peygamberini alemlere rahmet olarak göndermesinin şükrüdür.
(El Bais Ala Inkar ul Bid’at vel Havadis s.13)


Imam El Hafiz Sehevi 

“Bütün büyük şehirlerde Müslümanlar daima Mevlid ayını o gecelerde büyük toplanmalar arttırılmış sadaka ve iyi amellerle kutladılar. Özellikle doğum zamanında zuhur eden olaylar, bu toplantıların konusudur.”

(Sübl ul Hüda 1:439)

Imam Celaluddin Suyuti

“Şuna inanıyorum ki, Milad amelleri; insanların toplanması; Kur’an okunması ve Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in biyografisinin ve doğumu esnasında ortaya çıkan işaretlerin anlatılması, Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem) için olan saygı ve sevginin ve doğumundaki mutluluğun gösterilmesini yüklendiklerinden dolayı mükafatı hak eden bid’at-ı hasene(güzel bir yenilik)dir.” (Husn ul Maksad Fi Amel il Mevlid Fi’l Havi li’l Fetava 1:189)

Imam Kastalani,

“Müslümanlar doğum ayını daima Rebi ul Evvel’de toplanarak kutlamışlardır. Gecelerinde sadaka ve iyi amelleri arttırırlar, özellikle, bu toplanmalarda onun doğumunu anlatarak Allah’ın rahmetini kazanırlar. Milad toplanmasının bereket getirdiği, özellikle sene boyunca barışı garantilediği ispatlanmıştır. Allah, Milad’ı bayram gibi kutlayan kişinin üzerine lütfunu ve cömertliğini yağdırsın ve (bunu yaparken de) kalbinde (muhalefet) hastalığı olan kişiye bela (getirir).”

(Al Muwaahib ud Duniya 1:27)

 

 

Hafiz Ebu Zar’a El Iraki

“ Milad’ın Mustehab ya da Mekruh olup olmadığı ve (bu konuda) örnek alınabilecek kaynaklar veya uygulamalar olup olmadığı soruldu. Şöyle cevapladı: ‘Yemek dağıtmak her zaman Mustehab’dır öyle ise Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in nurunun Rebi ul Evvel ayında ortaya çıkışının mutluluğu ile birleşince nasıl(harika) olacaktır. Selef bunu yaptı mı bilmiyoruz, ama sırf biz bilmiyoruz diye bidat ya da mekruh olduğunu göstermez.  Doğrusu, Selef’te olmayan birçok mustehab ameller vardır, gerçekten bazıları vacibdir! ” (Tasnif ul Azan of Şeyh Muhammed bin Sıddık s.136)

Imam Ibn Hajar Makki

“ Çevremizde görülen Milad ve zikir toplanmaları genellikle iyiye dayanır, çünkü sadaka, zikr, Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’e selat ve selam içerirler.”
(Fetava Hadisiye s.129)

Molla Ali Kari

“ Tüm ülkelerdeki şüyuh ve ulemanın hepsi bir şekilde Milad toplanmalarına saygı duyar öyle ki, hiç bir tanesi, katılmayı reddetmez. Katılmalarının sebebi bereket elde etmektir.”
(El Mevrid er Rava)

Imam Nasiruddin ( BaBin Tabah olarak tanınır)

“ Bir adam, Milad gecesinde sadaka verir ve ahireti hatırlatan sahih hadislerin anılmasını organize ederse ve tüm bunlar Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in doğumunun sevinci içerisinde yapılırsa, cevazından(caiz olduğundan) hiç şüphe yoktur. Bunları iyi niyetle yapan her kişiye mükafat vardır.”
(Subl ul Huda 1:144)

Imam Cemal uddin El Katani

“  Peygamber(SallAllahu aleyhi ve sellem)’in doğduğu gün son derece şerefli, mubarek ve itibarlıdır. Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem), ona uyan herkes için kurtuluştur. Her kim onun gelişine sevindiğini belirtirse, kendisini cehennem azabından korumuş olur. Sonuç olarak, bu durumlarda sevincini ifade etmek ve gücü yettiği kadar harcamak oldukça uygundur. ”
(Subl ul Huda 1:144)

Şeyh Abdul Hak  Muhaddis-i  Dehlvi

“ İslam cemaati, Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in doğum ayında her zaman toplanmalarla kutlama yapmıştır. Gecelerinde sadaka verirler ve mutluluklarını gösterilrler ve özellikle doğum esnasında zuhur eden olayları yad ederler. ”
(Ma Sabata min esSunnet s.106)

Şah Valiullah Muhaddis-i  Dehlvi

“ Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in doğum gününde Mekke-i Muazzama’da bir Milad toplantısına katıldım. İnsanlar Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’e hayır dua ediyor ve doğumu esnasında zuhur eden olayları anıyorlardı. O anda o cemaatin üzerine nur yağdığını gördüm. O nuru fiziksel bir gözle mi yoksa ruhsal bir gözle mi gördüm bilmiyorum. Dikkatlice baktığımda o nurun, bu tip toplanmalara katılmaları emredilmiş olan meleklerde olduğu bana aşikar oldu. Ayrıca Allah’ın rahmetinin de meleklerle birlikte indiğini gördüm.” (Fuyuz ul Harameyn 80,81)

Başka bir yerde, saygıdeğer babası Şah Abdur Rahim Dehlvi’den alıntı yapar:

“ Her sene Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in Miladı dolayısı ile yiyecek hazırlardım. Her nasılsa, bir sene yemek hazırlayamadım, dolayısıyla Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in Milad’ının sevinci içerisinde sadece kavrulmuş nohut dağıttım. O gece rüyamda Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’i gördüm. Oldukça mutlu göründü ve önünde o kavrulmuş nohutlar vardı.” (Ed Dar-us Samin 40)

Mevlana Abdul Hayy Lahnevi

‘ Milad toplanmalarının adi bir bidat olduğunu iddia edenler, şeriata aykırı hareket ediyorlar.”
Ve toplanma için bir gün ve tarih belirtme ile ilgili;

“  Milat toplanmaları hernezaman düzenlenirse bunun için bir mükafat vardır. Harameyn Basra, Suriye, Yemen ve diğer ülkelerdeki insanlar insanlar, Rebi-ül evvel’in ayını gördüklerinde, sevinçlerini sergiler ve Milad toplanmaları düzenler ve mevlüt dinler ve okurlar. Daha da ötesi, bu ülkelerde Rebül Evvel dışında da böyle Milad toplanmaları yapılır. Dolayısı ile, kişi, Milad toplanmalarının mükafatının sadece Rebi-ül Evvel ayında olduğu fikrine kapılmamalıdır. ” (Fetva Abdul Hayy 2:283)

Hacu Imdadullah Muhacir Mekki

“ Tüm Harameyn halkı Mevlid’i kutlar. Bu bizim için yeterli delildir. Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in anılması nasıl kınanabilir? Ancak insanların icat ettikleri aşırılıklar, yapmamalıdırlar. ” (Shamaaim Imdaadiya 87,88)

Hacı Sahib kendi uygumasını da açıklar:

“ Bu faqeer (fakir) uygulaması şudur ki, o sadece Milad toplanmasına katılmakla kalmaz, ayrıca onu bir bereket vesilesi olarak görerek kendisi her yıl bir toplantı düzenler ve içerisinde neşe ve keyif ve haz duyar. ”(Feyzla Haft Masla p9)

Mufti Mazharullah Mucedidi

“ Milad’ın okunması, sahih hadislere dayalı olduğundan ve mubarek 12. gündeki tören, hiçbir yasaklanmış amel içermediğinden dolayı ikisi de caizdir. Onlara caiz değildir demek, şeriatten delil gerektirir. Muhaliflerin ona karşı ne delilleri vardır? Sadece bu şekilde Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in sahabeleri kutlamadığı ya da tören düzenlemediği için caiz değildir demek delil olamaz. Caiz bir iş, sırf (daha önce) yapılmadı diye yasak hale gelmez. ” (Fetva Mazhari 435,436)

Allame Muhammed Siddik Hasan Han Bhopali

“ Her gün Peygamber(sallAllahu aleyhi ve sellem)’in zikrini yapamayan bir kimsenin haftada ya da ayda bir gün oturup zikr yapacağını ve biyografisini okuyacağını adamasında ne kötülük vardır? Ve daha sonra ayrıca Rebi-ül Evvel’in günlerini boş geçirmez ve sahihliği ispatlanmış hadisleri de okur. ”

(Eş Şamama tu’l Ğabriya min Hayr il Mevlid el Bariyya 5)

Categories: Mevlid | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ÎBN ŞÂKİR’İN «TARİH»İNİN YİRMİNCİ CÜZÜNDE İBN TEYMİYYE HAKKINDA ZİKRETTİĞİ ŞEYLER

Şimdi İbn Şâkir’in «Tarih»inin yirminci cüzünde dediği sözlere gelelim. Diyor ki: 705 yılının Receb ayının sekizinde, Beyaz Köşk’te Sultan Yardımcısı’nm huzurunda, kadılar ile fâkihlerden müteşekkil bir heyet kuruldu. Akidesi hususunda İbn Teymiyye sorguya çekildi. Akidesinden olan bazı hususları beyan etti. Sonra Vasıtiye adlı akide eseri mecliste okundu. Hakkında birçok mubahase vâki oldu.

Kitabın birçok bahisleri okunmak üzere ikinci bir toplantıya ertelendi. Daha sonra Receb aynım onikinci Cuma günü tekrar toplandılar. O mecliste Safiyüddin de hazır bulunuyordu. İbn Teymiyye ile kitabı hakkında müzakere ettikten sonra Kemâlüddin el-Zemlikânî’nin İbn Teymiyye ile münazara etmesine ittifak ederek hepsi de buna razı oldu.

MÜNAZARADA KEMALÜDDÎN’İN İBN TEYMİYYE’Yİ SUSTURMASI

Şüphesiz o mecliste Kemalüddin münazarada İbn Teymiyye’yi mağlûp etti ve öldürülmekten korktuğu için, kendisinin Şafii mezhebinden olduğuna ve İmam Şafiî’nin itikad ettiği şeyi itikad ettiğine dair hazır bulunanları tanık olarak gösterdi. Böylece kendisinden razı olup toplantıdakiler dağıldı. Fakat îbn Teymiyye’nin arkadaşları, o mecliste hocalarının haklı olduğunu ve hakkın kendisinde olduğunu halka açıkladılar. Dolayısıyle Kadı Celâlüddin el-Kazvinî’nin huzuruna onları ve şeyhleri olan îbn Teymiyye’yi çıkardılar.

[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyîn, s.397-398]

Categories: Ibn Teymiyye | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Türbeler(3)

Mezheb Âlimlerinin (Bu Husûsta) Söyledikleri Hakkında Bir Fasıl(2)

Ebû Şuca’ metni üzerine yazılan Şerhu’l-Hatîb üzerine yapılan Buceyrimî hâşiyelerinde şöyle denilmektedir: Eğer yol edinilmiş bir arazide bir bina bulsak, aslı da bilinmese, bir hak bulunması ihtimâli yüzünden, kiliseler hakkın da karar kıldıkları esâsa kıyâsla, bırakılır; (kiliseler yıkılmadığı gibi o da yıkılmaz.) Evet, bazıları nebîler, şehîdler, sâlihler ve benzerlerinin kabirlerini istisnâ etmişlerdir. Bunu, el-Burmâvî söylemiştir. Er-Rahmânî’nin ibâresi de şöyledir: Evet, sâlihlerin kabirlerine bir kubbe dahî olsa yapmak, ziyâreti canlandırmak ve bereketlenmek içün câizdir. Halebî de isterse yolda olsundiyerek fetvâ verir ve şöyle der: Şeyh Ziyâdî -velî olmasına rağmen- bunu emretmiştir. Pâk Zeydiyye imâmlarının fıkhı  hakkında yazılan El-Müntezâu’l-Muhtâru mine’l-Ğaysi’l-Midrâri el-Müfettih li Kemâimi’l-Ezhâri kitâbında ve hâşiyelerinde şöyle denilmiştir: Mekrûhlardan ikincisi ölünün kabrine inage yapmaktır, inage ise kabri bir karıştan fazla yükseltmektir. Bu mekrûhluk eğer ölü fazîletli ve tanınmış biri değilse böyledir. Eğer saygıyı hak eden biri ise sakıncalı değildir. Meselâ,Ümmetin fazîletlileri içün yapılan türbe ve kubbeleri gibi. Eğer kubbe ve tabutu hak etmeyen birisi bunları kabrin üzerine koymayı vasiyet etse el-Müeyyed Billâhi’ye göre yerine getirilir. Çünki mübâhtır. Zayıf görüşe göre ise yerine getirilmez. El-Fâsî’nin kitâbının şerhi olan Şerhu’l-Umeyrî’de kabirler üzerine bina yapmak câizdir denmiştir. Şeyhlerimizin şeyhi efendim Abdulkâdir el-Fâsî bu husûsta ma’nâ ve murâdı şu olan sözleri yazmıştır: Doğuda ve batıda insanlar Ümmetin âlimlerinin ve  sâlihlerinin kabirleri üstüne hâlen bina yapmaya devam etmektedirler. Nitekim bu bilinen bir şeydir. Bunda, Allah’ın hurumâtına ta’zîm, Allah’ın kullarının Allah dostlarını ziyâret etmekle menfaatlerini temin maslahatı,(üzerlerinde) yürüme, eşeleme ve  başka zararları savmak, kabirlerinin belirtilmesini ve kaybolmamasını muhâfaza vardır. Eğer geçmiş peygamberlerin kabirleri muhâfaza edilmiş olsaydı, onlar kaybolmaz ve bilinmez hâle gelmezdi. Hatta yine de velîler ve âlimlerin kabirlerinden birçoğu ihtimam gösterilmemesi ve işlerine az i’tinâ gösterilmesi yüzünden kaybolmuştur.(El-Fâsî’nin Sözü Sona Erdi.) Bunu (el-Fâsî kendisine) Mevlânâ Abdusselâm İbnu Meşiş -Allah ondan bizi faydalandırsın- hazretlerinin kabri hakkında soran kimseye söyledi. Kabir üzerine bina yapmanın yasaklığına te’sîr eden ancak bununla maksad övünmek ve gururlanmak olduğu zamandır.(Şerhu’l-Umeyrî’nin İfâdesi Sona Erdi.)

KAYNAK: Abmed Sıddîk el-Ğumârî, İhyâu’l-Makbûr min Edilleti Cevâzi’l- Binâi ale’l-Kubûr

Categories: Türbe yapmak | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.