Posts Tagged With: mefahim

Mevlidi Nebi

İhya edilmesi için teşvik ettiğimiz Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in Mevlid gününü, bir kısım insanlar yanlış algılamaktadır. Kendi tutarsız tasavvurlarını gösteren, hem kendilerinin hem de okuyanların vakitlerini zayi eden gereksiz münakaşalarla dolu eserler kaleme almışlardır.

Mevlidi Nebi hakkında birçok şey yazdık, Mevlid’den ne anladığımıza dair birçok açık oturuma ve programa katıldık.

Daha önce de söylediklerimizi burada tekrar söyleyelim: “Mevlidi Nebi bir ibadet değildir, sadece bir gelenektir. Biz buna bu şekilde inanıyoruz. Herkes istediğini düşünsede, sadece inandığı şeyi ikrar eder. Her toplantıda ve her münasebetle söylüyoruz; Mevlid münasebetiyle toplanmak bir ibadet değil, bir gelenektir. Bunu açıkça ifade etmemize rağmen, hala birilerinin bu hadiseye itiraz edip inkâr etmesinin anlamı nedir?

Başımızda gerçek bir musibet varsa o da anlamamaktır. Bu yüzden İmam Şafii: “Ne zaman bir âlim ile tartıştıysam onu ikna etmiş, ne zaman bir cahille tartışsam o bana baskın çıkmıştır” demektedir.

Sıradan bir talebe dahi, adet ve ibadet arasındaki basit farkı bilir. Buna rağmen hala birisi çıkar ve: “bu bir ibadet olarak benimsenmiştir” derse, biz de ona “delilin nedir?” diye sorarız. Yok, eğer “bu bir adettir” diyecek olursa, biz de ona: “bu durumda istediğini yapmakta serbestsin” deriz. Zira asıl büyük tehlike ve hepimizin korktuğu bela, gayr-ı meşru bir bidati, hatta bir içtihadı bile birisinin ibadet olarak kabul etmesidir. Bu bizim asla razı olmadığımız, sakındırdığımız ve izalesi için mücadele ettiğimiz bir sorundur.

Evet, Mevlidi Nebi bir adet ve gelenektir. Ama insanlar büyük bir fazilet olarak dönen birçok faydalar içerir. Zira o günde yapılan her şey dinin asli hedefleri arasındadır.

Bu hususta bazı insanların zihinlerinde tutarsız bir anlayış oluşmuş. Bizler insanları, Mevlidi Nebi için diğer günlerde değil de sadece belli bir günde toplanmaları için davette bulunuyormuşuz.

Senenin her günü, her münasebetle, Mekke ve Medine’de Nebi ve onun doğumu için toplanan insanları görmezlikten gelen, sadece Mevlidi Nebi’nin olduğu gün toplanıldığını iddia eden bu saf adamlar ne demek istiyor diye sorası geliyor insanın. İnsanların bu toplantılarını bilenler bilir, bilmeyenler bilmez. Bizim Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’i sadece bir gece hatırlayıp senenin diğer günlerinde onu bırakıp gafil olduğumuzu düşünen varsa büyük bir iftira atmakta ve apaçık yalan söylemektedir. Mevlidi Nebi için Allah’ın lütfu ile her gün ve gece toplanılmaktadır. Bir gün ve gece geçmesin ki, bu hususta bir yerde meclis, başka bir yerde toplantı olmasın. Biz buradan sesleniyoruz. Böyle toplantıları sadece bir güne tahsis etmek, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e büyük bir cefadır. Zaten insanlar bunu bildikleri için bu çağrıya bütün kalpleriyle her zaman iştirak etmektedirler.

Bizim bu toplantılarımızı sadece Medinei Münevvere’de yaptığımız iddia edenler, ya cahiller ya da kasten bilmezlikten gelmektedirler. Bizlerin bu toplantıları ne sadece Medine’ye, ne de belli bir ayın belli bir gününe tahsis etmediğimizi görebilmeleri için, Allah’tan cehalet perdelerini kaldırıp gözlerinin açılmasını istemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur. Biz her zaman ve her mekânda bu toplantılar için her fırsatı değerlendiririz. Şairin dediği gibi:

Eğer gün ışığı bile delile muhtaç ise

O zihinde hiçbir şey kabul görmez

Netice olarak Mevlid gecesinde toplanmanın diğer günlerde toplanmaktan daha faziletli olduğunu iddia etmiyoruz. Zaten böyle bir iddia bid’attir. Zira Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in her zaman hatırlanmalı ve daima onunla kalpler dolmalıdır.

Evet, şimdi ile geçmiş arasında daha kolay bağ kurulabildiği için, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in doğduğu gün vesilesiyle toplanmaya daha fazla teşvik edildiğini görmekteyiz.

Biz şunun farkına varmalıyız ki; bu vesileyle insanların bir araya gelmesi, onları Allah’a davet edebilmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Bu gecede Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in ahlakı, adabı, ibadetleri ve hayatını anlatmaları, onları hayra ve kurtuluşa teşvik etmeleri, bidatten şerden ve fitneden sakındırmaları, ulema ve davet ehline düşen bir vazifedir.

Biz Allah’ın lütfu ile buna çalışıyor ve bu hayra ortak olmaya çalışıyoruz. Biz insanlara, bir araya gelmelerinin asıl maksat olmadığını, bilakis toplanmamızın üstün bir gayeye götüren bir vesile olduğunu, bu fırsattan istifade etmemiş birisinin Mevlid gününün hayırlarından mahrum kalacağını anlatmaktayız.

Bu husustaki delilleri burada zikrederek sözü uzatmaya gerek yoktur. Bu meseleyi yeterince izah eden “Mevlidi Nebi kutlamaları çevresinde” adıyla müstakil bir eser hazırladık. Burada sadece üzerinde çok konuşulduğu için, Süveybe’nin adlı kölenin âzad edilmesine dair kıssayı aktaracağız.

Ebu Cehil’in kölesi Süveybe’yi âzad etmesi

Hadis ve siyer kitaplarımız Ebû Cehil’in, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in doğumunu haber verdiği için kölesi Süveybe’yi âzad ettiğini anlatmaktadırlar. Abbas bin Abdulmuttalib, ölümünden sonra Ebû Cehil’i rüyasında görmüş ve ona halinden sual etmiştir. O da şöyle cevap vermiştir: “Sizden sonra hiçbir iyilik görmedim. Ancak Süveybe’yi âzad etmem sebebi ile hayra nail oldum. Her pazartesi günü azabım hafifletilmekte.”

Bu hadiseyi, İmam Abdürrezzak es-Senani, İmam Buhari, Hafız İbni Hacer, Hafız İbni Kesir, Hafız Beyhaki, İbni Hişam, es-Süheyli, Hafız Begavi, Muhammed bin Ömer Buhruk el-Hadrami, el-Eşhar, el-Amiri gibi birçok hadis ve siyer uleması rivayet etmektedir. Tafsilatını ileride vereceğiz.

Bu rivayeti Abdürrezzak es-Senani “Musannef” adlı eserinde, Buhari’de “Sahih” adlı eserinde Urve bin Zübeyr’den mürsel sened ile nakletmektedir.

İbni Hacer bu hadis hakkında “Feth” adlı eserinde şunları söylemektedir:

“El-İsmaili, ez-Züheli’nin Ebi’l-Yeman’dan rivayet tarikiyle nakletmiştir. Abdürrezzak, Mamer’den nakletmiş ve şöyle demiştir: “Bu hadiste, salih amellerin ahirette kâfirlere de fayda vereceğine dair delil vardır. Fakat bu Kur’an’ın

وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ   فَجَعَلْنَاهُ هَبَاء مَّنثُوراً

“(Dünyada hayır namına) yaptıkları her bir işi ele alacağız ve onu dağılmış toz zerresi yapacağız. (Çünkü iman olmaksızın hiç bir
işin değeri yoktur.)” (Furkan 23) ayeti kerimesinin zahirine muhaliftir. Bu ihtilaf şöyle giderilebilir: İlk olarak; hadisin Urve bin Zübeyr’den ‘mürsel’ olarak rivayet edildiği söylenmekte fakat kimin rivayet ettiği zikredilmemektedir. Diyelim ki hadis rivayeti gerçekten senedinde bir kopukluk olmadan ona ulaşmıştır, rivayette geçen sadece bir rüyadır ve rüyalar delil olarak kullanılamaz. Mümkündür ki Hz. Abbas bu rüyayı Müslüman olmadan önce görmüştür. Bu durumda görülen bir rüya ile bir meseleye delil getirilemez.” İkinci olarak; anlatılan kabul edilse bile, bu olayın Ebû Talib kıssasında olduğu gibi sadece Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e mahsus bir hadise olduğu düşünülebilir. Bilindiği gibi Ebû Talib’in azabı hafifletilerek adeta engin dalgalar arasından sığ sulara nakledilmiştir. El-Beyhaki şöyle demektedir: “Ahirette kâfirlere hayır yapmanın bir faydasının olmaması demek, ateşten çıkıp cennete giremeyecekler anlamına gelir. Yoksa kâfirlikten başka işlemiş olduğu diğer cürümlerinden dolayı hak ettikleri azap, işledikleri hayır ameller sebebi ile hafifletilebilir.” Kadı İyaz, bu hususta şunları şöyler: “Kâfirlere amellerinin fayda vermeyeceği, yaptıkları karşılığında sevap kazanmayıp azaplarının hafifletilmeyeceğine dair icma vaki olmuştur. Kâfirler birbirleri arasında farklı derecede azaba maruz kalsalar da az azap görenlerin azaplarının hafifletildiği varsayılmaz.” Bize göre, Kadı İyaz’ın bu sözleri Beyhaki’nin dedikleri ile çelişmemektedir. Zira Kadı İyaz’ın dedikleri küfür cürümü ile alakalıdır. Ama küfrün dışında kalan günahlar dolayısıyla işlenen günahların hafifletilmesinde ne mani olabilir ki? Kurtubi: “Burada azabın hafifletilmesi sadece Ebû Cehil gibi hakkında nas varid olmuş kimseler için söylenebilir” demektedir. İbni’l-Müneyyir ise ‘el-Haşiye’ adlı eserinde şöyle demektedir: “Burada iki mesele vardır: Birincisi; kâfirin amellerine itibar edilip edilmemesidir ki bu söz konusu olamaz. Zira amellere itibar olunabilmesi ancak sahih bir niyet ile söz konusu olabilir. Bu niyet kâfir için söz konusu değildir. İkincisi; kâfirin bazı amellerinden dolayı Allah’ın fazlı ve ikramı -gerekli olduğu için değil- sebebiyle sevaba nail olması gibi bir durumun söz konusu olması lazımdır ki akıl bunu imkânsız görmemektedir. Bu söylediklerimizden Ebû Cehil’in Süveybe’yi âzad etmesinin Allah indinde itibar edilen bir amel olmadığı anlaşılmalıdır. Zira Allah’ın fazlı ve ikramı sebebi ile aynı Ebû Talib’e yaptığı gibi Ebû Cehil’e de ikram etmiş olması caizdir. Burada yapılması gereken olumlu ya da olumsuz herhangi bir hüküm vermemektir.” Netice olarak şunu söyleyebiliriz:  “Allah, fazl-u keremi ile ikramen, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e iyiliği dokunan bir kâfirin azabını hafifletmiştir. Allah en doğrusunu bilir.”[1]

Hafız İbni Kesir “el-Bidaye ve’n-Nihaye” adlı eserinde bu hadisi rivayet etmiş ve şöyle demiştir:

“Süveybe, kardeşinin oğlu olan Muhammed bin Abdullah’ın doğum müjdesini verdiği zaman, onu hemen âzad etmişti. Bundan dolayı bu şekilde karşılık almıştır.”[2]

Hafız Begavi “Şerhü’s-Sünne” adlı eserinde bu hadisi rivayet etmiştir.[3]

Allame Muhammed bin Ömer el-Buhruk “Siret” adlı eserinde bu rivayeti naklettikten sonra şöyle demiştir:

“Ben diyorum ki burada azabın hafifletilmesi Ebû Talib’te olduğu gibi sadece Nebi –celle celâluhu-’in değer ve hürmetine binaendir. Yoksa Ebû Cehil’in onu âzad etmesi ile alakası yoktur. Zira Allah -celle celâluhu- şöyle buyurur:

وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

Onların yaptıkları mahvolmuştur. Ettikleri ameller de boşa çıkmıştır” (Hud 16) [4]

İmam el-Amiri “Behcetü’l-Mehafil” adlı eserinde hadisi rivayet etmiştir. Bu eserin şarihi el-Eşhar şöyle demiştir:

“Bu olay Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in değer ve hürmetine binaendir. Tıpkı Ebû Talib’e yapıldığı gibi. Hayırlı amel işleyen herhangi bir kâfirin de azabının hafifletilmesi de mümkündür.”[5]

Es-Süheyli, İbni Hişam’ın  “es-Siyerü’n-Nebevîyye” adlı eserine yazdığı “Revdü’l-Enf” adlı şerhinde rivayeti naklettikten sonra şöyle söylemektedir:

“Köleyi âzad etmesi cehennemde ona fayda vermiştir. Nasıl ki, kardeşi Ebû Talib’in Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’i müdafaa etmesi ona fayda vermişse. Ebû Talib şimdi cehennemliklerin en az azaba maruz kalanıdır. Burada faydalanma derken sadece azabın hafifletilmesini kastetmekteyiz. Zira kafirlerin hiçbir amelinin işe yaramadığı, mizanda değeri olmadığı ve bunlar sayesinde cennete giremeyecekleri hususunda kimsenin ihtilafı yoktur.”[6]
Bu kıssa hadis ve siyer kitaplarında muteber hadis hafızlarının naklettiği bir rivayettir. Güvenilirliği hususunda ittifak edilmiş olan Buhari’nin “Sahih” adlı eserinde bunu zikretmiş olması hadisin sağlamlığını anlamak için yeterlidir. Hadis edebiyatı ile meşgul olan herkesin bileceği üzere “Sahihi Buhari”de yapılan ‘müsned’ rivayetler ihtilafsız sahih kabul edilirler. “Sahihi Buhari” de geçen ‘Muallâk’ ve ‘Mürsel’ rivayetlerin hükümlerini bilenler de ’Muallâk’ ve ‘Mürsel’ rivayetlerin ‘Makbul’ derecesinde olup ‘Merdut’ seviyesinde kabul edilmeyeceklerini bilir.

İsteyen, Suyuti’nin ve Iraki’nin “Elfiye” adlı eser ve şerhlerine, “Tedrivü’r-Ravi” adlı esere bakabilir. Onlar, Buhari’nin “Sahih” adlı eserinde geçen ‘Mürsel’ ve ‘Muallâk’ rivayetlerin değerinin ne olduğuna değinmişlerdir. Bu rivayetler muhakkık ulemaya göre makbul kabul edilmektedirler.

Üstelik bu kıssa bir menkıbe olup, fezaili amal kabilinden bir rivayettir. Ulema, bu tarz kıssalarda ıstılahi anlamındaki ‘sahih’ olmayan rivayetleri dahi, ‘peygamberimizin özellikleri’ ve ‘siyer’ kitaplarında nakletmekte bir beis görmemişlerdir. Bu sahih rivayetlerde aranan istisnai şartları, bu kabil rivayetlerde arayacak olsak, peygamberliğinden öncesi ya da sonrasına dair, Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in hayatı hakkında hiçbir şey nakletmemiz mümkün olmazdı. Hâlbuki sözüne ve alanındaki maharetine güvenilen nice hadis hafızları, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hasletleri ile alakalı, kimisinin zikri bile caiz olmayacak derecede ‘zayıf’ olan ‘Maktu’ ve ‘Mürsel’ birçok rivayetler hatta kâhinlerden alınan haberlerle kitaplarını doldurmuşlardır. Çünkü bunları bu mahalde zikretmek caiz görülmüştür.

Süveybe kıssasına dair bu rivayet,

وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ   فَجَعَلْنَاهُ هَبَاء مَّنثُوراً

“(Dünyada hayır namına) yaptıkları her bir işi ele alacağız ve onu dağılmış toz zerresi yapacağız. (Çünkü iman olmaksızın hiç bir
işin değeri yoktur.)” (Furkan 23) ayeti kerimesiyle çelişir diyenlerin iddiaları, ulemanın geride naklettiğimiz mütalaaları ile geçerliliğini yitirmiştir.

Ayeti kerimede kastedilen mana ise kâfirlerin amellerine bakılmayacağıdır. Hepsi aynı azabı görecek anlamında değildir. Âlimlerin de kabul ettiği üzere bazılarından azap hiç hafifletilmeyecektir. Kadı İyaz’ın zikrettiği icma da bu şekilde anlaşılmalıdır. Zira bu hüküm kâfirlerin geneli için söylenmiştir. Yoksa Allah hiçbir kâfirin işlediği ameller yüzünden azaplarının hafifletilmeyeceğini söylememiştir. Zaten bu yüzden Allah cehennemi derece derece yapmış ve münafıkları en alt tabakaya koymuştur. Zaten iddia edilen anlamda bir icma olsaydı bile, sahih bir nassa muhalif olduğu için makbul olmayacaktı. Zira Sahihi Buhari’de geçtiğine göre, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e: “Ebû Talib seni çok gözetti ve müdafaa etti, senin ona bir faydan dokundu mu?” diye soran bir kimseye,

 وجدته في غمرات من النار فأخرجته إلى ضحضاح منها

“Onu derin ateş çukurlarında buldum ve en sığ bölgesine çıkarttım” diye cevap vermişlerdir.

Görüldüğü gibi Ebû Talib’in Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in müdafaa etmesi, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in onu ateşin derinliklerinden sığ bölgelere çıkarmasına sebep olmuştur. Ebû Leheb’in de aynı şekilde azabının hafifletilmiş olmasını inkâr edecek bir sebep yoktur. Ayeti kerime, hakkında azabın hafifletilmesini gerektirecek bir amel işlememiş kimseler hakkındadır. İcma da bu şekilde terettüp etmiştir.

Evet, Ebû Talib ile alakalı hadisi şerif bir şeye delalet etmektedir. Ama bu, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in şu anda ve kıyamet gününden önce ahiret işlerinde tasarruf sahibi olduğuna, kendisiyle alakası olup müdafaa eden herkese şefaat edeceği anlamına gelmez.

Bu bir rüyadır ve bununla bir hüküm sabit olmaz diyen kimseler –Allah onları doğru yola ulaştırsın- maalesef, şer’i ahkâm olan ve olmayan şeyleri birbirlerinden ayıramamaktadırlar. Evet, ahkâm-ı şer’iyye ile alakalı olduğu zaman, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in rüyada görmek sebebiyle rivayetlerin tashih etmek, bu rüyalardan hükümler çıkarmak, fukaha arasında ihtilaflı bir meseledir. Ama ahkâm dışında kalan yerlerde rüyaya itimad etmekte ise, hadis hafızlarının çokça yaptığı gibi bir beis yoktur.

Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in gönderilmesinden önce, cahiliye ehli, onun zuhurunu haber veren rüyalar görmüşlerdir. Hem de bu rüyayı görenler, yapa geldikleri şirk ve fesat üzerine ölmüşlerdir. Sünnet kitapları bu gibi rivayetlerle doludur.

“Delailü’n-Nübüvve” adlı eserin mukaddimesinde bu tarz rüyaların, irhasat (peygamberlikten önce sadır olan mucizeler) kabilinden olup delil kabul edilmesinin caiz olduğu zikredilmiştir. Hz. Abbas’ın rüyası ile delil getirilmesi sahih değildir iddiası, hafız hadis imamlarının yapa geldiklerinin dışına çıkmaktır. Bu iddia sahipleri kasıtlı olarak meseleyi abartarak karşı tarafı korkutmak istemektedirler. Bu tavır, hakikat peşinde olduğunu iddia eden bir kimsenin tavrı değildir. Her şey Allah’ın tasarrufundadır.

“Rüyayı gören ve nakleden Abbas -radıyallâhu anh-, o esnada kâfir idi. Kâfirlerin ise şahitliği ve rivayetleri kabul edilmez” iddiası ise hepten batıl olup, ilmiliğin kokusunu bile taşımamaktadır. Zira rüya nakletmek şahitlik yapmak değildir. O sadece bir ilahi müjdedir ki orada din ve iman şartı aranmaz. Allah Kur’an’da, herhangi semavi bir dine inanmamış putperest kralın rüyasını tabir eden Yusuf -aleyhisselâm-’ın mucizesinin nakleder. Buna rağmen Allah, o kralın gördüğü rüyayı, Yusuf -aleyhisselâm-’ın peygamberliğine ve faziletine işaret saymış ve Yusuf kıssasında bunu zikretmiştir. Putperest kralın bu rüyası herhangi bir şeye delalet etmeseydi Allah elbette ki onu Kuran’da zikretmezdi.

Âlimler bu yüzden, hakikati göstermek ve hayrete düşürmek için, Allah’ın kâfire dahi rüyada görülebileceğini söylemişlerdir.

“Rüyayı gören ve nakleden Abbas -radıyallâhu anh-, o esnada kâfir idi. Kâfirlerin ise şahitliği ve rivayetleri kabul edilmez” sözlerinin sahibi, hadis ilminden hiç bir şey bilmediği anlaşılmaktadır. Zira hadis ilminde sabit olan bir şey vardır ki sahabe olsun ya da olmasın bir ravi kâfirken bir hadisi bellemiş ama onu İslam’a girdikten sonra rivayet etmişse, o rivayet alınır ve amel edilir.

Bu sözlerin sahibinin hadis ilminden ne kadar uzak olduğunu anlamak için her hangi bir usulu hadis kitabına alıp bakmak yeterli olacaktır. Heva, işte böyle insanı beceremediği işlerin altına girmeye zorlar.

[1] İbni Hacer, “Fethu’l-Bari” 9/145
[2] İbni Kesir, “el-Bidaye ven’n-Nihaye” 2/273
[3] Begavi, “Şerhü’s-Sünne” 5/60
[4] El-Buhruk “Hedaiku’l-Envar” 1/134
[5] El-Eşhar, “Şerhü Behceti’l-Mehafil” 1/41
[6] Es-Süheyli, “er-Revdu’l-Enf”

Kaynak: Seyyid Alevi el Maliki, Mefahim

Reklamlar
Categories: Mevlid | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Muhammed bin Abdülvahhab’ın naklettiği kabir ehline ait kerametler

Ümmetin âlimleri, selefi salihinden -radıyallâhu anhum- bazı zatların vefatlarından sonra vuku bulan kerametlerini aktarmışlardır. Bu olaylar, gözleriyle gören güvenilir insanlardan güvenilir başka insanların rivayet etmeleriyle bizlere ulaştırılmıştır. Merhum Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab’ın ‘Muhammed bin Suud” üniversitesi yayınları arasında ‘tüm eserleri’ başlığı altında yayınlanan “Ahkâmu Temenni’l-Mevt” adlı eserinde naklettiği bazı kerametleri burada aktarmak istiyoruz.
Kabir ehlinin namaz kılması:

Ahmed bin Affan’ın Hammad’tan onun da Sabit’ten rivayet ettiğine göre Sabit şöyle demiştir: “Allah’ım! Eğer birisine kabirde namaz kılma imkânı verdiysen bana da o imkânı ver” diye dua etmişti. Ebû Naim’in, Cabir’den yaptığı bir nakilde anlattığına göre Cabir: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki; yanımda Hamid et-Tavil de vardı. Sabit el-bennani’yi kabrine koymuş, kabrin üstünü tuğlayla örmüştük. O esnada bir tuğla düşmüş ve mezarın içini görebilmiştim; o kabrinde namaz kılıyordu.”

 

Kabir ehlinin Kur’an okuması:

Ebû Naim ve İbni Cerir’in, İbrahim bin el-Mihlebi ‘den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Bana seher vakti gezinen bazı kimseler
anlattı ki: “Cebbane’de Sabit ei-Benani’nin kabrine uğradığımızda oradan gelen kuran sesleri işittik.” Tirmizi’nin ‘hasen ‘ senetle İbni Abbas -radıyallahu anh-‘t an nakletmiştir:
“Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in ashabından bazıları bir gün çadırlarını farkında olmadan bir kabrin üzerine kurmuşlardı. O gün bir sesin Mülk suresini sonuna dek okuduğunu işittiler. Gelip bu haberi Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e haber verdiklerinde 0:
“O sure, onu kabir azabından koruyan ve kurtarandır ” diye cevap vermişlerdi. Nesai ve Hakim’in Hz. Ayşe -radıyallahu anha- ‘den naklettiğine göre o şöyle demektedir: “Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurmuştur

“Uyuduğumda kendimi cennette gördüm. -Nesai, “cennete girdim ” ifadesini aktarmaktadır- Kur ‘an okuyan birisinin sesini duydum
ve “bu kimdir ” diye sordum. Bana “Harise bin Numan ” diye cevap verdiler. Sonra Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“İyilik böyledir, iyilik böyledir, iyilik böyledir. ” buyurdular. Harise, annesine herkesten iyi davranıyordu.

İbni Ebi Dünya, Hasan’dan rivayet eder: “Bize şu haber ulaştı ki; “Bir insan Kur’an’ı ezberlemeye kalkar ve ezberleyemeden ölürse
hafızlar, onun hafız olmaları için kabirde memur edilir ki kıyamet günü o da hafız olanlarla haşrolunsun.”

Kabir ehlinin birbirini ziyaretleri:

İbni Ebi Şeybe, İbni Sirin’den rivayet eder. O şöyle derdi: “Kişi öldüğünde güzel kefenlenmelidir. Zira onlar kefenliyken birbirlerini
ziyaret etmektedirler” İbni Ebi Üsame “Müsned”inde bu manada ‘Merfu ‘ senetle başka bir rivayette bulunmuştur. Oradaki ifadeler şu şekildedir: “Kabirlerinde birbirlerini ziyaret için yarışırlar.”  “Sizden bir kimse kardeşini defnedeceği zaman güzelce kefensin ” şeklinde bir hadis nakleder İmam Müslim. Tirmizi, İbni Mace, Muhammed bin Yahya el-Hemedani’de “Sahih”inde Ebu Katade’den ‘merfu ‘ olarak şöyle rivayet etmişlerdir:”Sizden bir kimse kardeşini defnedeceği zaman güzelce kefenlesin Zira onlar kabir/erinde birbirlerini ziyaret ederler. ”

Bir ölü vasıtasıyla berzah alemine bir şey göndermek: 

İbni Ebi Dünya, Raşid bin Sa’d’tan ‘la be ‘se bih ‘ bir senetle rivayet etmiştir: “Bir adamın karısı vefat etmişti. Rüyasında bazı vefat
etmiş kadınları görmüş, aralarında hanımını görememişti. Onlara karısından sormuş, onlarda: “siz onun kefenini eksik yapmışsınız. Bu
yüzden bizimle gezinmeye utanıyor” diye cevap vermişlerdi. Uykudan kalkınca Nebi -sallallahu aleyhi ve selllem-‘ e giderek durumu anlatmış O -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Güvenilir bir yol var mı bir bakın ” diye buyurmuştu. Ensar’dan ölümü yakında beklenen bir kimseye durum anlatılmış o da: “Eğer birkimse ölüye bir şey ulaştırabiliyorsa ben ulaştırırım” diye cevap vermişti.`O zat vefat edince onun kefenine hanımına iletmesi için, içinde zaferarı otu olan iki elbise koymuşlardı. Adam, rüyasında, hanımını yolladığı elbiselerle diğer kadınların arasında gezerken görmüştü. İbni Cevzi, Muhammed bin Yusuf el-Fereyabi’den rüyasında, kefeni yüzünden annesinin sıkıntı çektiğini gören kadının kıssasını nakleder. Kadının ölen annesi, kızının rüyasına girmiş ve: “bana bir kefen alın ve falan kadın buraya gelecek onunla bana gönderin” demişti. ‘ Ne yapacakları hususunda kendisine danıştıklarını aktaran Muhammed bin Yusuf el-Fereyabi şöyle anlatır: “Onlara: “Onlar kefen/eri içinde birbirlerini ziyaret ederler” hadisini hatırlatarak bir k efen almalan gerektiğini söyledim.” Kefeni verin dediği kadın, kızın annesinin söylediği zamanda vefat etmiş, akrabaları da kefeni onun yanına koymuşlardı.”


Kabiriere inen nur:

İbni Ebi Dünya, Ebu Üsame’nin arkadaşı Ebu Galib’ten şöyle bir rivayet yapar: “Şam’da ölümü yaklaşan bir genç amcasına: “öldüğümde
eğer Allah beni annerne havale ederse annem bana nasıl muamele eder?”diye sormuştu. Amcası: “vallahi o seni cennete atar” diye cevap vermiş, genç: “vallahi Allah, benim annemden daha merhametlidir” diye karşılık vermişti. Bir süre sonra çocuk vefat etmişti. Bende defnederken amcası ile onun kabrine inmiştim. Kabrinde tuğla örerken bir tuğla düşmüş. Düşen tuğladan kurtulmak için amcası geri sıçrayarak kuıtulabilmişti. “Durumun nedir” diye sorduğumda, düşen tuğla yüzünden açılan boşluktan içerisini gören amcası: “kabrinin içi nur dolmuş ve göz alabildiğine geniş” diye karşılık vermişti.

Ebu Davud ve diğerleri Hz. Ayşe’den rivayet eder: “Necaşi vefat ettiği zaman kendi aramızda “kabrinin üstünden nur hiç gitmeyecek
galiba” diye konuşurduk”

İbni Asakir tarihinde Abdurrahman bin Amare’den rivayet edilir. O şöyle anlatmaktadır: “Ahnef bin Kays’ın cenazesinde hazır bulundum.
Kabrine inenler arasındayım. Kabrini düzenlerken kabrinin göz alabildiğine geniş olduğunu gördüm. Arkadaşlarıma olanı gösterdiğİrnde
kimse benim gördüğümü görememişti.”

İbrahim el-Hanefı’den nakledilir: “Mahan el-Hanefı kapısının önünde asılarak idam edilmişti. Biz geceleri onun yanında bir nur görürdük.”

[Mefahim, Seyyid Alevi el Maliki, s.288-291]
Kabirdekilerin bu hallerine karşı çıkan şahıslar acaba Muhammed  b. Abulvehhaba ne dicekler!!

 

Categories: Ölüler işitir-Ruh ölmez | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir kimse ile tevessül edilebilmesi için onun hayatta olması şart değildir

Bir kimse ile tevessül edilebilmesi için onun hayatta olması şart değildir

İbni Ebi dünya “Mecabi’d-Dua” adlı kitabında şunları anlatır: “Ebu Haşim, Kesir bin Muhammed bin Kesir bin Rufaa’dan şöyle işitiğini anlatır: “Bir adam, Abdülmelik bin Said bin Ebcer’e muayene için gelmişti. Abdülmelik onun karnını kontrol ettikten sonra “Sende devası olmayan bir hastalık var” deyince, hasta adam “nasıl bir hastalık” diye sormuştu. Abdülmelik: “Sende insanın karnında büyüyen ”dübeyle” adında bir yara var. Her kimde bu yara çıkarsa, onu büyük ihtimalle ölüme götürür” der. Bunun üzerine fenalaşan adam şöyle dua eder: “Allah Allah Allah. Ey Rabbim! Ben sana hiçbir şeyi ortak koşmadım. Allah’ım, ben rahmet peygamberi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- vesilesiyle sana yöneliyorum. Ey Muhammed! Senin vesilenle senin ve benim rabbim olan Allah’a beni bu hastalıktan kurtarması için yöneliyorum.” Bu duadan sonra tekrar adamın karnını kontrol eden doktor ona şöyle der: “İyileşmişsin! Artık sende bir hastalık kalmamış.”

Şeyh İbni Teymiye bu rivayetle alakalı şöyle söyler: “Selefin bu ve bunun gibi duaları yaptığı rivayet edilmiştir.” (“Kaidetün Celile” s:91)

İbni Teymiye bu rivayeti, kendi düşünceleri doğrultusunda tefsir etmek için zikretmiştir. Fakat burada önemli olan İbni Teymiye’nin, selefin bu duayı şifa için kullanmış olmasını kabul etmesidir. Bizi ilgilendiren asıl kısım burasıdır. Kitabında bu rivayetin üzerine bina etmek istediği hususlar, onun kendi görüşleridir. İbni Teymiye, bu rivayeti bir delil olarak kabul ettikten sonra uygun gördüğü meseleler için kullanabilir. Bizde uygun gördüğümüz hususta, onu delil olarak kabul edebiliriz.
[Seyyid alevi el-Maliki, Mefahim]

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Şirkin gerçek sebepleri nelerdir!!

Yapılan işlerin asıl fail olan Allah ‘a değil de, fiillerin yaratılmasına birer vesile olan mecazi failiere nispet edilebiliyor olması iyi anlaşılamadığı için, iman ve şirk değerlendirmesinde sıklıkla hataya düşülmektedir.

Mecazi ya da hakiki anlam ayrımını kabul etmeyen bazı insanlara göre, fiilin gerçekleşmesinde vasıta olan kişi için “işi bu kişi yapmıştır” gibi bir şey söylendiği takdirde,

مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَ

“Biz o putlara, ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (Zümer 3) ayet-i kerimesinin hükmü gereğince şirke düşülmüş olur.
Böyle bir iddia asla kabul edilemez. Bu ayetin bu şekilde bir delil olduğunu iddia etmek, ayeti bağlarnından kopararak keyfe keder verilen bir manadır.
Şöyle ki, bu ayeti kerime, müşriklerin Allah’tan başka putlan ilah edinip Allah’ın rububiyetinde ortak gördüklerini ve o putlara ibadet ettiklerini açıkça ifade etmektedir. Müşrikler, putları Allah’tan başka rabler kabul edip onlara ibadet ettikleri için müşrik ve kafır olmuşlardır. Yaptıklan bu ibadetin Allah’a yakınlığa vesile olduğunu iddia etmektedirler.

Burada açıklanması gereken önemli bir husus daha vardır. Allah -celle celaluhu’nun bizlere aktardığı müşriklerin sözlerinden -müşriklerin kendi iddialarına göre- şu anlaşılmaktadır: Onlar putlara ibadet ederken aslında istekli değiller ve bu ibadeti yapmayı istemedikleri halde sadece Allah’a yakınlığa sebep olduğu için yapmaktadırlar. Bu ayeti böyle anlamak durumundayız. Zira eğer müşrikler gerçekten bu iddialarında doğru söylüyor olsalardı, doğal olarak Allah -celle celaluhu’yu o putlardan daha büyük görüp putlara değil de Allah’a ibadet etmeleri gerekirdi. Müşrikler bu söylediklerini, şirklerinin üstünü örtebilmek için bir mazaret olarak ileri sürmektedir.
وَلاَ تَسُبُّواْ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّواْ اللّهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِم مَرْجِعُهُم
ْ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

“Onların, Allah’tan başka çağırdıklarına sövmeyin ki onlarda bir ilim olmaksızın Allah’a sövmesin. İşte biz böylece her ümmete yapıp ettiklerini süsledik. Sonra rablerine döndürülecekler ve Allah onlara kendi yaptıklarını haber verecektir” (En’am 108) ayeti kerimesi, Müslümanlan onların putlanna sövmekten alı koymuştur.

Abdürezzak, Abd İbni Humeyd, İbni Cerir, İbni Münzir, İbni Eb!
Hatem ve Ebu Şeyh, bu ayetin tefsiri ile alakah Katade -radıyallahu anh’dan şu rivayeti nakl etmişlerdir:

“Müslümanlar kafirlerin putlarına söverler onlar da bunun üzerine
Allah hakkında ileri geri konuşurlardı. Bunun üzerine:
وَلاَ تَسُبُّواْ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّواْ اللّهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍ
“Onların, Allah’tan başka çağırdıklarına sövmeyin…” (Enam 108) ayet-i kerimesi nazil oldu. Bu ayetin nüzul sebebi bu olaydır. Kur’an, Mekke putperestlerinin tapındığı taşların kusur ve eksikliklerini dillendirmeyi yasaklayarak haram etmiştir. Zira Müslümanların, putların kusurlarını ortaya koyan sözleri, putların menfaat ve zarar verebileceğine gerçekten inanan putperesderin putlara bestedikleri bağlılık duygularını tahrik etmekteydi.
Sinirlenen putperestler Müslümanlara ayni ile mukabele edip her noksanlıktan münezzeh olan alemierin Rabbine noksanlık izafe ederek sövmekteydiler.

Imdi eğer bunlar gerçekten Allah’a yakınlık için ibadet ettikleri iddiasında tutarlı olsaydılar, intikam almak için kendi ilahlan olduğunu söyledikleri Allah’a sövmezlerdi. Bu yaptıkları göstermektedir ki Allah’ın onlar nezdindeki değeri, kesinlikle putlarından daha azdır.
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ
“Eğer gökleri ve yeri kim yarattı diye onlara soracak olsan elbette Allah yarattı derler” (Lokman 25) ayet-i kerimesi de bu manayı teyid etmektedir. Yani eğer gerçekten putların değil de Allah ‘ın gerçek
yaratıcı olduğuna inanıyor olsalardı sadece Allah’a ibadet ederlerdi. Yada en azından Allah’a olan saygı ve hürmetleri putlardan daha fazla olurdu.

Şimdi soruyoruz: Putları hakkında söylenilenlerden tahrik olup Allah
celle celaluhu’dan intikam almak adına putperesderin bu yaptıkları, Allah’ı yüceltip saygı gösteren bir insanın yapabileceği şeyler midir? Elbette ki hayır.
Allah’ın müşrikler nezdindeki değerinin o taşlardan daha değersiz olduğuna delalet eden ayeti kerimeler sadece bunlardan ibaret değildir.
وَجَعَلُواْ لِلّهِ مِمِّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأَنْعَامِ نَصِيباً فَقَالُواْ هَـذَا لِلّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَـذَا لِشُرَكَآئِنَا فَمَا كَانَ لِشُرَكَآئِهِمْ فَلاَ يَصِل
ُ إِلَى اللّهِ وَمَا كَانَ لِلّهِ فَهُوَ يَصِلُ إِلَى شُرَكَآئِهِمْ سَاء مَا يَحْكُمُونَ

“Tuttular Allah’ın yarattığı ekin ve davarlardan ona hisse ayırdılar ve kendi zanlarınca “Bu Allah’ın, bu da Allah’a ortak koştuğumuz putların” dediler. Ortak koşulan putlar için olanlar Allah tarafına ulaşmaz ama Allah için olanlar putların tarafına ulaşır. Ne kötü hüküm veriyorlar ” (En’am 136)

Eğer Allah’ın onlar nezdindeki değeri putlardan daha az olmamış olsaydı,
bu ayeti kerimenin bize hikaye ettiği tercihte asla bulunmazlar ve
Allah -celle celaluhu-‘nün

سَاء مَا يَحْكُمُونَ
“Ne kötü hüküm veriyorlar” (Enam 136) kavline müstahak olmazlardı.

Ebu Sufyan -radıyallahu anh- ‘ın Müslüman olmadan önce kendi ilahlarının ve ordusunun müminlere ve alemierin rabbi olan Allah’a galip olması için “Hubel aziz olsun” diyerek putları olan Hubel’e dua etmesi, müşriklerin putlara ve Allah -ce lle celaluhu-‘ya nasıl bakıp inandıklarını göstermeye yeterli bir misaldir.

Anlattıklarımız iyi anlaşılmalıdır. Zira birçok insan bu noktayı anlayamadıkları için, yanlış çıkarımlar yapmakta ve batıl fikirlerini buna dayandırmaktadırlar.

Allah -celle cetaluhu- Müslümanlara namaz kıtarken Kabe’ye yönelerek -yapılan ibadet Kabe için yapılmadığı halde- ibadet etmelerini ve onu kıble edinmelerini emretmiştir. Hacerü’I-Esved’i öpmek, Allah’a kulluk ve Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e ittiba için yapılır.
Buna rağmen birisi Kabe ya da Hacerü’l-Esved’c ibadet ettiğini düşünürse, aynı putperestler gibi o da müşrik olur.
Bu durumda vasıta kullanan herkesi müşrik kabul etmek mümkün değildir.
Zira vasıta kullanmak kaçınılmaz bir durumdur. Aksi takdirde her
işinde bir vasıta kullanan insanlan müşrik addetmek zorunda kalınz.
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e Kur’an, Cebrail -aleyhisselam- vasıtasıyla nazil edilmiştir. Peygamberimiz -sallallahu aleyhive sellem- Sahabeyi kiram -radıyallahu anhum- için en büyük vasıtadır. Sahabe, sıkıntılı zamanlannda onun yanına sığınır, sıkıntılarını ona anlatır, onu Allah’a vesile eder ve ondan dua isterlerdi. Onların bu isteklerinin üstüne Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- asla onlara: “Siz müşrik ve kafir oldunuz. Sıkıntılarımza benden çare aramanız ve benden
bir şey istemeniz caiz değildir. Gidin ve kendi başınıza size benden daha yakın olan Allah’tan isteyin” gibi bir şey dememiştir. Bilakis, onlar adına Allah’tan istekte bulunmuştur.

Bununla beraber elbette ki bütün sahabe kesin olarak şunu bilmekteydiler; gerçekte istenileni verebilecek olan sadece Rezzak olan Allah – celle cellaluhu-‘dur. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- de verdiği şeyleri Allah ‘ın izniyle vermektedir.

إنما أنا قاسم والله معط
“Ben ancak taksim ederim. Gerçekte veren Allah’tır” diyen yine Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kendisidir.

Öyleyse, herhangi birisi için “o, sıkıntıyı giderdi ve ihtiyacımı gördü” demek, o işin olmasına vesile oldu demektir.
Kim, iki dünyanın en şereflisi, cinlerin ve insanların efendisi, Allah’ın
bütün mahlukatının her anlamda en değeriisi olan yüce Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘e i’tiraz edebilir? O değil midir ‘sahih’ bir rivayette:
من فرج عن مؤمن كربة من كرب الدنيا
“Kim ki mümin kardeşinin dünyada bir sıkıntısını giderirse…” diye buyuran. Mümini, sıkıntıları gideren olarak vasıflanmıştır.
من قضى لأخيه حاجة كنت واقفاً عند ميزانه فإن رجح وإلا شفعت له
“Kim bir kardeşinin ihtiyacını giderirse onun mizanı önünde duracak ve ağır basmasını bekleyeceğim. Ağır gelmese şefaat edeceğim” diye buyuran, müminleri, “ihtiyaçları giderici” olarak tavsif eden O -sallallahu aleyhi ve sellem- değil midir?
Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem- sahih rivayetlerde:
من ستر مسلماً
“Kim bir müminin ayıbını örterse…”
أن لله عز وجل خلقاً يفزع إليهم في الحوائج
“Allah’ın öyle mahlûkatı var ki sıkıntılı anlarda onlara müracaat edilir”
والله في عون العبد ما دام العبد في عون أخيه
“Allah, kardeşine yardım ettiği sürece kulunun yardımındadır”
من أغاث ملهوفاً كتب الله له ثلاثاً وتسعين حسنة
“Kim sıkıntısı olan birisine yardım ederse Allah ona doksan üç hasene yazar” diye buyurmuştur?

Bu rivayetlerde müminler, sıkıntıyı gideren yardım eden, ayıpları gizleyen ve kendisine müracaat edilen kişiler olarak tavsif edilmiştir. Halbuki sıkıntıları gideren, ihtiyaçlan veren, ayıpları örten ve yardım eden gerçekte Allah’tır. işlerin yerine getirilmesinde bir vasıta oldukları için, fiillerin Müminlere nispet edilmesinde bir beis bulunmamaktadır.

İstiğfar eden ve mescitleri imar eden insanlardan dolayı, Allah ‘ın
yeryüzünden azabı kaldırdığına, onlar sayesinde diğerlerini
rızıklandırdığına, belaları onlar sayesinde defettiğine delalet eden birçok hadisi şerif bulunmaktadır.

Taberani “Kebirde, Beyhaki’de “Sünen’de nakletmiştir: Mani ed Deylemi -radıyallahu anh- Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
لولا عباد لله ركع وصبية رضع وبهائم رتع لصب عليكم العذاب صباً ثم رضّ رضا
“Eğer yeryüzünde Allah’ın rükû eden kulları, süt emen sabiler, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azap yağdırır ve sizi helak ederdi.”

Buhari, Sad İbni Ebi Vakkas -radıyallâhu anh-’ın şöyle rivayet ettiğini nakletmiştir:
هل تنصرون وترزقون إلا بضعفائكم
“Siz ancak aranızdaki zayıflar sayesinde yardım olunuyor ve rızıklandırılıyorsunuz.”

Tirmizi ve Hakim sahih bir senetle Enes -radıyallâhu anh-’dan şöyle nakletmişlerdir:
لعلك ترزق به
“Umulur ki onun sayesinde rızıklandırılırsınız.”

Abdullah İbni Ömer -radıyallâhu anh-’dan naklen Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
إن لله عز وجل خلقاً خلقهم لحوائج الناس يفزع إليهم الناس في حوائجهم أولئك الآمنون من عذاب الله تعالى
“Muhakkak Allah, insanların ihtiyaçları için kendilerine müracaat edecekleri insanlar yaratmıştır. İşte onlar Allah’ın azabından emin olanlardır.”

Cabir bin Abdullah -radıyallâhu anh-’tan rivayetle Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
إن الله ليصلح بصلاح الرجل المسلم ولده وولد ولده وأهل دويرته ودويرات حوله ولا يزالون في حفظ الله عز
وجل ما دام فيهم
“Muhakkak Allah, salih bir adamın salihliğinden dolayı çocuğunu ve çocuğunun çocuğunu, beldesini ve çevresindeki beldeleri de salaha erdirir. Ve o aralarında bulunduğu sürece onları muhafaza eder”

İbni Ömer -radıyallâhu anh-’dan naklen Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuştur:
إن الله ليدفع بالمسلم الصالح عن مائة أهل بيت من جيرانه بلاء
“Muhakkak ki Allah, bir salih kul vesilesiyle komşularından yüz evden musibet ve belayı def eder”
Sonra da İbni Ömer -radıyallâhu anh- şu ayeti okumuştur:
وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الأَرْضُ
“Allah’ın insanların bazısını bazısıyla defetmesi olmasaydı elbette yeryüzü fesada uğrardı.” (Bakara 251)

Sevban, ‘merfu’ olarak Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den şu rivayeti yapmıştır:
لا يزال فيكم سبعة بهم تنصرون وبهم تمطرون وبهم ترزقون حتى يأتي أمر الله
“İçinizde daima yedi kişi bulunur ki onlar sayesinde yardım olunur, onlar sayesinde yağmur yağdırılır ve onlar sayesinde rızıklandırılırsınız. Allah’ın emri gelene dek bu böyle sürüp gider”

Ubade bin Samit’ten naklen Rasulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
الأبدال في أمتي ثلاثون بهم ترزقون وبهم تمطرون وبهم تنصرون
“Ümmetimde otuz tane ‘abdal’ vardır. Onlar sayesinde rızıklandırılır, onlar sayesinde yağmur yağdırılır ve onlar sayesinde yardım olunursunuz.”

Katade “Sanıyorum Hasan (Basri?) onlardan biridir” demiştir.

İbni Kesir bu son dört hadisi şerifi tefsirinde
وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ
“Allah’ın insanların bazısını bazısıyla defetmesi olmasaydı…” (Bakara 251) ayetinin açıklamasını yaparken zikretmiştir. Hadislerin hepsinin toplamı, sahih seviyesine çıkmakla delil olmaya salahiyetli hale gelmiştir.

Enes -radıyallâhu anh-’dan rivayetle Rasulüllah Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
لن تخلو الأرض من أربعين رجلاً مثل خليل الرحمن ، فبهم تسقون وبهم تنصرون ما مات منهم أحد إلا أبدل الله
مكانه آخر
“Yeryüzü, Halilü’r-Rahman Hz. İbrahim gibi kırk kişiden asla boş kalmayacaktır. Onlar sayesinde yağmur yağdırılır ve yardım olunursunuz. Ne zaman onlardan biri vefat etse Allah yerine bir başkasını koyar.”

Tevhid ve iman günü olan mahşerde, arşın açığa çıktığı o günde vasıtayı uzma olan vesilelerin en büyüğü meydana çıkar. O, livaü’l-hamd’ın, makam-ı Mahmud’un ve havz-ı kevser’in sahibi olan, şefaati asla geri çevrilmeyen şefaatçi, ümmetini hüsrana ve üzüntüye düşürmekten sakınan, aldığının karşılığını muhakkak veren, hüsnü zanları boşa çıkarmayan vaatlerin sahibi olan Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem-’dir.

O gün, tüm insanlar ona yönelecek ve ondan şefaat dileneceklerdir. O -sallallahu aleyhi ve sellem- de, Allah’ın “ey Muhammed! Şefaat et, kabul edilecektir. İste, Sana verilecektir” hitabıyla vücud bulan, ihsan hırkası ve ikram tacı sayesinde ümmetinin isteklerine karşılık verecektir.

 

[Seyyid Alevi el Maliki, Mefahim, s.83-90]

 

Categories: Müşrik-Mümin farkı, Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Tevessül- Imam Şevkani

Selefilerin imamı, büyük muhaddis Şeyh Muhammed bin Ali eş-Şevkani “ed-Dürrü’n Nazıd fi İhlâsı Kelimeti’t-Tevhid” adlı risalesinde şu açıklamaları yapmaktadır:

İlim ve fazilet erbabı ile Allah’a yapılan tevessül, gerçekte onların salih amelleri ve Allah katındaki faziletleri ile yapılan bir tevessüldür. Zira faziletli bir insan bu fazileti ancak amelleriyle kazanabilir. Dolayısıyla, birisi “Allah’ım ben sana falan âlim kulunla tevessül ediyorum” dediği zaman o kişideki ilimsebebi ile böyle demiş olmaktadır!

Buhâri, Müslim ve diğerlerinde nakledildiğine göre Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve selem- mağarada kayanın önlerini tıkadığı üç kişinin durumundan bahsetmektedir. Onlardan her biri, işlediği en güzel ameliyle Allaha tevessül ettikleri için kaya mağaranın ağzından kaldırılmıştır. Eğer üstün amellerle Allaha tevessül etmek, İbni Abdüsselam ve onun takipçilerinin zannettiği gibi caiz olmasa, ya da bazı uç noktadakilerin zannettikleri gibi şirk olsa idi, Allah -celle celâluhu- onların bu dualarına icabet etmez, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve selem- de bu kıssayı aktardıktan sonra muhakkak müdahele ederdi. Bununla anlaşılmaktadır ki,

مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى
“Biz o putlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (Zümer 3)

فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَداً
“Allah ile beraber hiç kimseye dua etmeyin” (Cin 18)

لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ
“Allahtan başkasına dua edenlere hiçbir şekilde icabet olunmayacaktır” (Ra’d 14)
ayeti kerimelerini zikrederek, peygamberlerle ve salih kullarla tevessülün caiz olmadığını iddia edenlerin sözleri doğru değildir.

Bilakis bu ayetler, meseleyle alakalı değildir. Zira müşrikler “biz o putlara ancak bizi Allaha yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” sözleriyle açıkça putlara ibadet ettiklerini ifade etmektedirler. Ama mesela âlim bir kulla tevessül eden kişi asla ona ibadet etmemektedir. Tevessül eden kişi, o âlim zatın ilmi sebebiyle Allah katında bir değeri olduğunu bilir ve o ilim hürmetine Allah’a tevessül eder.

“Allah’la beraber hiç kimseye dua etmeyin” (Cin 18) ayeti kerimesi de aynı şekilde konuyla alakalı bir delil değildir. Zira bu ayeti kerime, Allah’la beraber bir başkasına dua edilmesini yasaklamaktadır. Yani b ayet, bir kimsenin “ey Allah’ım ve ey falan kişi şöyle şöyle yap” diyerek yapacağı duaları kapsamaktadır. Âlim bir kişi ile tevessül eden bir kişi ise sadece Allaha dua etmektedir. O kimseyle yapılan tevessül ise onların yapmış oldukları sâlih ameller sebebiyle olmaktadır. Mağaralarının ağzına kaya düşen üç kişinin sâlih amelleriyle tevessül etmeleri gibi.

“Allahtan başkasına dua edenlere hiçbir şekilde icabet olunmayacaktır” (Ra’d 14) ayeti kerimesi de burada delil olarak kullanılamaz. Ayette, kendilerine icabet edemeyecek şeylere dua eden ama duaya icabet eden rablerine dua etmeyen kimselerden bahsedilmektedir. Bir âlimle tevessül eden kimse ise, ne Allah’tan başka ne de Allah ile beraber hiçbir şeye dua etmiş değildir. Bu izahlardan sonra, tevessülü inkâr edenlerin getirdiği bu ayetlerin bir delil olmadıkları ortaya çıkmaktadır.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ ثُمَّ مَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِّنَفْسٍ شَيْئاً وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّه
“Sana din gününü ne bildirdi, sonra sana din gününü ne bildirdi. O gün hiçbir kimse bir diğeri için bir şeye malik değildir. Hüküm o gün Allah’ındır” (İnfitar 17–9) ayeti kerimelerini delil olarak kullanma istekleri de isabetli değildir. Çünkü bu ayeti kerime sadece din gününde hükmün yalnız Allah’ın olacağını bildirmektedir. Peygamberlerle ya da bir alimle tevessül eden kişi, tevessül ettiği bu zatların din gününde hüküm sahibi olan Allah’a ortak ve onların da hüküm sahibi olacaklarını asla iddia etmemektedirler. Peygamber olsun ya da olmasın herhangi bir kul hakkında böyle bir şeye inanan kimse apaçık bir sapıklığa düşmüş demektedir.

Tevessülü reddedenlerin,
لَيْسَ لَكَ مِنَ الأَمْرِ شَيْء
“Senin elinde emirden bir şey yok, yahud onlara tevbe ettirsin ve yahud azâb etsin çünkü onlar zalimdirler” (Ali İmran 128)

قُلْ لاَ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعاً وَلاَ ضَرّاً
“Deki, ben kendim için bir zarar ya da menfaat vermeğe güç yetiremem” (Yunus 49) ayeti kerimeleri ile delil getirme çabaları da batıldır. Zira bu iki ayeti kerime de, Peygamberimizin, Allah’ın hükümlerinden herhangi bir hükme sahip olmadığını, kendisine bir fayda ve zarar vermeye muktedir olamıyacağını ifade etmek için nazil olmuşlardır. Yoksa burada peygamberler, veliler ve âlimlerle tevessül etmenin caiz olmadığını bildiren herhangi bir delil yoktur.
Allah Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve selem-’e makamı mahmud’u ve büyük şefaat makamını vermiş, insanları ondan şefaat istemeye yönlendirmiştir. Peygamberimiz için “iste verilecektir. Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir” buyurmuştur.

Rabbimiz yüce kitabında, şefaatin sadece kendi izniyile ve razı olduğu kimseler için bir hak olarak kullanılabileceğini bildirmiştir.
وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِين
“Yakın akrabalarını uyar” (Şuara 214) ayeti kerimesi nazil olduğu zaman Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve selem-’in
يا فلان بن فلان لا أملك لك من الله شيئاً يا فلانة بنت فلان لا أملك لك من الله شيئاً
“Ey falan oğlu falan, ben senin için Allah katında hiçbir şeye malik değilim. Ey falan kızı falan, ben senin için Allah katında hiçbir şeye malik değilim” buyurmuş olması da, tevessülün caiz olmadığını gösteren bir delil olmaktan uzaktır.

Zira bu rivayet, Allah’ın zarar dilediği birisine menfaat vermeye, menfaat dilediği birisine de zarar vermeye Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve selem-’in dahi güç yetiremeyeceğini ortaya koymakta; akrabalarından olsa bile hiç kimse için bir şey yapmaya yetkili olmadığını ifade etmektedir. Nerede kaldı ki akrabası olmayanlara fayda versin. Bu hakikat her müslümanın bildiği ve kabul ettiği bir şeydir zaten. Burada da tevessül edilemiyeceğini gösteren herhangi bir şey yoktur.

Tevessül, emretme ve nehyetme yetkisinin sahibi olan Allah’tan bir şey istemek anlamına gelir. İsteyen kişi, duanın icabetine sebep olabilecek bir sebep ortaya koyarak isteyeceğini yine Allah’tan istemektedir. Öyle Allah ki vermeye ya da mahrum etmeye yegâne gücü yeten ve din gününün sahibi olan o dur.”

[Mefahim & Ebû Hamid b. Merzuk, Ehl-i Sünnetin Mudafası, Bedir Yayınevi, s. 599-600]

Categories: Tevessül | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kıtlık anında hz Aişe’ye yapılan şikayet ve sonrası!(TEVESSÜL)


İmâm Hafız Dârimî (v. 255/869), “Sünen” adlı eserinde “Allah’ın (celle celâluhû) Peygamberimize vefatından sonra verdikleri” başlığıyla açmış olduğu babta şöyle demiştir: “Ebû Nûman, Said b. Zeyd’ten, o, Amr b. Mâlik en-Nekri’den, o da Ebû’l-Cevza Evs b. Abdullah’tan şunu rivâyet etmiştir:

“Bir ara Medine’ye çok şiddetli bir kıtlık isabet etmişti. Herkes durumdan, Hazreti Âişe’ye şikâyetçi olmuşlardı. Bunun üzerine Hazreti Âişe: “Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrine gidin ve gökyüzü ile arasında bir engel kalmayacak şekilde çatısına bir pencere açın” diye tâlimat vermişti. Gidip aynen dediğini yaptık. Akabinde otlar yetişip, hayvanlar semizleşinceye kadar yağmur yağmıştı. Hayvanlardan bol bol yağ temin ettiğimiz için bu seneyi “yağ veren yıl” olarak anmaya başlamıştık.”

[Dârimî,sayfa 277 no.93; İbnü’l-Cevzî, el-Vefa (1534); Darimî, es-Sünen I, 56; Suyutî, Hasâis, II, 280; Nebhanî, Huccetullah, s.1090; Zürkanî, Şerhu’l-Mevahib, VIII, 801; Zübeydî, Tacu’l-Arus, XIII, 388; İbn Esir, en-Nihâye, III, 409; Behcetü’l-Mehafil, II, 129; Aliyyu’l-Karî, Mirkat, X, 290; Mişkatu’l-Mesabih, (5950); Mevahibu’l-Leduniye, II, 365; Cem’ü’l-Fevaid, (2086); Şevahidu’l-Hak, s.160; İbn Teymiye, Ziyaretu’l-Kubur, s. 32; İbn Merzuk, Berâatu’l-Eşarî, s. 357; Gımarî, İrgam, s. 24; İsmail b. Mahfuz, Mesaf, s. 187; Elbanî, Tevessul, s.178.]

———————

Elbanî bu hadiste zayıf dediği Said b. Zeyd’in bulunduğu başka bir hadiste Said b. Zeyd’in hakkında şunları söylemiştir:
“Hadisin isnadı hasendir. Ravilerinden hepsi de güvenilirdir. Said b. Zeyd hakkında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez. İbnü’l-Kayyim de hadisin isnadının ceyyid olduğunu söylemiştir.”
[Elbanî, İrvau’l-Galil, V, 338.]

Hafız b. Hacer “Takrib”de, hadisin râvîlerinden Ebû Said Zeyd ve Amr b. Mâlik için “Güvenilir ama vehimlidir” ifâdelerini kullanmıştır.
Hadis âlimleri, İbn Hacer’in “güvenilir ama vehimli” ifadesinin, râvînin zayıf değil de, güvenilir ve sika olduğuna delalet eden ifâdelerden olduğunu belirtmişlerdir. “Tedribü’r-Râvî” de böyle zikredilmiştir
Buharî, (et-Tarihu’l-Kebir, III. 472), İmam İcli (Tarihu’s-Sikât s;184), Ebû Cafer ed-Darimî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Züra, İbn Hibbân, İbn Sa’d ve başkaları. Kim o başkaları? Mesela bazı sözde selefilerin sandığı gibi İbn Main onu zayıf değil, bizzat kendi eserinde Said b. Zeyd’i sika görmüştür[İbn Main, Tarih, II.199-Zehebî, Kaif I. 361]

Bu açık beyan karşısında Ukaylî’nin (v. 323/934) İbn Maîn onun hakkında “zayıftır” dediğine dair naklettiği bilgi[bkz: Duafâ, II, 105, 106] doğru olmasa gerekir. Eseri tahkik ederek neşreden Kal’acî da dip notta, Saîd b. Zeyd’in sika olduğunu, Nesaî dışındaki Kütüb-i Sitte müelliflerinin onun hadisleri tahriç ettiklerini söyler.

Elbani bu hadisi zayiflatma cabasindaki diger bir girisimide şöyledir:
Arîm diye bilinen Ebû’n-Nu’man Muhammed b. el-Fadl güvenilir bir ravi olsa da, ömrünün sonunda ihtilata uğramıştır. Bu haberi Darimî’nin ihtilat öncesi mi, sonrası mı, Arîm’den dinlediği bilinmemektedir.
[Elbanî, Tevessul, s. 140-141, Tercemesi s. 178-179.]

Hadisin senedinde adı geçen Ebû Nu’man, “Arim” lakaplı Muhammad b. Fazl olup, Buhârî’nin hocalarındandır. Hafız, “Takrib” adlı eserinde onun için: Sika/güvenilirdir. Fakat ömrünün sonlarına doğru bu hali değişmiştir” demektedir.

İbnu’s-Salah; Buharî ve Zühlî gibi muhaddislerin, Arîm’den aldıkları rivayetlerin ihtilattan öncesine aid olması gerektiğini laydetmektedir
[İbn Salah, Ulumu’l-Hadis, s. 356.]

Zehebî, İbn Hibbân’ın; “Arîm, ömrünün sonunda ihtilata uğradı ve ne rivayet ettiğini bilmeyecek kadar tegayyüre maruz kaldı. Bundan dolayı da, rivayetleri içinde çok sayıda münker hadis vardır…” şeklindeki sözlerini şöyle reddeder: “İbn Hibbân, ravi Arîm için hiçbir münker hadis gösterememiştir. Peki, nerede kaldı onun iddiası?!”
[Zehebî, Mizan, VI, 298; Leknevî, er-Re’fu ve’t-Tekmil, s. 279]

Zehebî, Ruvvatü’s-Sükati’l-Mutekellim’de der ki: “Arîm güvenilirdir, hüccettir. Sonradan ihtilata uğradı ise de, bunda zarar yoktur. Zira ihtilattan sonra söyledikleri bilinmiştir.”
[Zehebî, Ruvvatu’s-Sukati’l-Mutekellim, I, 162.]

Darakutnî ise: “Arîm’in ihtilatından sonra münker bir hadisi ortaya çıkmamıştır, o güvenilir bir ravidir”
[ Zehebî, Mizan, VI, 298; Tehzibu’t-Tehzib, IX, 358; Kitabu’l-Muhtelitin, I, 117; Zehebî, Tezkiratu’l-Huffaz, I, 301; Ebû Abdullah es-Salihî, et-Tabâkat, II, 35.]

el-A’laî de, İbn Hibbân’ın, Arîm hakkındaki sözlerine şöyle itiraz eder; “…Bu haddi aşmak ve aşırı gitmektir! Buharî, Ahmed b. Hanbel, Abd b. Humeyd ve birçok insan Arim’den hadis rivayet etmiş, Müslim onunla huccet getirmiştir. Darakutnî’nin; “İhtilatından sonra Arîm’in münker hadisi çıkmamıştır. O güvenilirdir” demesi, İbn Hibbân’ın sözünü reddetmektedir.”
[el-Alaî, Kitabu’l-Muhtelitin, I, 117.]

Kaldı ki Elbanî, hakkında ihtilaf edilen (muhtelifun fih) bir ravinin bulunduğu bir hadis için: “Hasen olması muhtemeldir’ diyebilmektedir
[Silsiletü’l-Ehadisi’s-Sahiha, IV, 354. senedi hakkında ihtilaf edilen İsa b. Cariye’nin bulunduğu hadis için aynı ifadeyi kulanır.]

Buyuk alim Meragi diyorki: Medineliler kitlik oldugu zaman kabri serifin bir tarafindan bir delik acmayi adet edindiler.

Buna ilavet Semhudi diyorki: Bugun bile boyle bir seyle karsilastiklari zaman,turbenin mubarek yüzü tarafina gelen kapisini acarlar ve orada toplanirlar.
[zeyni dehlan,degerli inciler, sayfa 62-63]

Bazıları bu rivayetin Hz. Ayşe -radıyallâhu anhâ-’ya kadar gelen ama Peygamberimize kadar dayanağı olmayan ‘mevkuf’ bir rivayet olduğunu iddia etmişlerdir. Bu rivayette anlatılanlar, Hz. Ayşe -radıyallâhu anhâ-’nın kendi görüşü olsa bile şu bilinmelidir ki Hz. Ayşe -radıyallâhu anhâ- alim olmasıyla şöhret bulmuş biridir. Bunun yanında söylediği bu amelin sahabenin diğer büyük âlimleri önünde gerçekleştirmiş olmalıdır. Bu rivayet ‘Mevkuf’ kabul edilse bile Hz. Ayşe, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in vefatından sonra bile ümmetine acıyarak onlara şefaat ettiğini, kabrini ziyaret edip ondan şefaat isteyene şefaat edeceğini, uygulayarak bizlere göstermiştir. Bu delili burada görebilmek bizim için fazlasıyla yeterlidir.
Milleti küfür ve sapkınlıkla itham etme meraklılarının yaygaralarına bakacak olsak, Hz. Ayşe -radıyallâhu anhâ-’nın bu hareketini şirk olarak kabul etmek gerekecektir ki bu asla mümkün değildir. Zira ne Hz. Ayşe, ne de bu hadiseye şahit olan diğer sahabiler şirki bilmeyen insanlar değillerdi.[Mefahim]

Categories: Tevessül, Tevessül-Teberruk-Istiğase-Himmet | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Nisa 64 ayeti ve alimlerin tefsiri(=Tevessül)

İmam, Hafız İmadüddin İbni Kesir şöyle demiştir:

“Bazı ulemanın rivayet ettiği, Şeyh Ebu Mansur Sabbağ’ın da “Şamil” adlı tefsirinde zikrettiği Utbi’den nakledilen meşhur bir kıssa vardır:
“Utbi anlatır: “Bir gün Allah Rasulü’nün kabrinin yanında oturuyorduk. Bir bedevi geldi ve kabre yönelerek şöyle dedi: “Ya rasülallah! Biz işittik ki Allah -celle celâluhu-
“Biz her hangi bir Peygamberi gönderdikse mahzâ Allahın iznile itaat edilmek için gönderdik, eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de günahlarına mağfiret dileseler, Peygamber de kendileri için istiğfar ediverse idi elbette Allahı tevvab, rahîm bulacaklardı” (Nisa 64) diye buyurmaktadır.
Ben de günahlarımdan istiğfar ettiğim halde ve senden rabbime benim hakkımda şefaatçi olmanı dileyerek hzuruna geldim.”
Bunları dedikten sonra bedevi şu şiiri okumaya başlar:

Ey toprakta yatanların en hayırlısı
Senin naaşın ile tüm ovalar ve dağlar şeref kazandı
Senin metfun bulunduğun kabre benim canım feda olsun
Ki o kabirdedir iffet cömertlik ve şeref

Bunları söyledikten sonra bedevi çekip gitti. O gidince bana birden geçginlik hali geldi ve uykuya dalıverdim. Rüyamda Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’i gördüm. Bana şöyle buyurdular: “Git o bedeviye yetiş ve Allah’ın onu bağışladığını müjdele”

İmam Nevevi “el-İzah”[1] adlı eserinde, Hafız İmadüddin İbni Kesir de meşhur tefsirinde (Nisa 64) ayetini tefsir ederken bu kıssayı aynen nakletmişlerdir.

Bu kıssayı aynı zamanda Şeyh Muhammed İbni Kudame “Mugni”[2] adlı meşhur eserinde, Şeyh Ebu’l-Ferec “Şerhü’l-Kebir”[3] adlı eserinde, Şeyh Mansur bin Yunus el-Behuti’de Hanbelî mezhebinin en meşhur kitaplarından biri olan “Keşşafu’l-Kına”[4] adlı eserinde nakletmişlerdir.

Müfessirlerin en güvenilirlerinden imam Kurtubi “Camiu’l-Ahkâm” adlı meşhur tefsirinde benzeri bir kıssayı şu şekilde rivayet etmiştir:
“Ebu Sadık, Ali’den rivayet etmiştir. Ali şöyle demiştir: “Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in defnettikten üç gün sonra bir bedevi kabrinin başına gelmiş kendini kabrinin üstüne atarak kabrin topraklarını başına serpmeye başlamıştı. Bir taraftan da şöyle diyordu: “Ey Allah’ın Rasulü! Senin sözlerini dinledik. Sen her şeyi Allah’tan, bizde senden aldık. Allah’ın sana nazil ettikleri arasında “Biz her hangi bir Peygamberi gönderdikse mahzâ Allahın iznile itaat edilmek için gönderdik, eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de günahlarına mağfiret dileseler, Peygamber de kendileri için istiğfar ediverse idi elbette Allahı tevvab, rahîm bulacaklardı”
(Nisa 64) ayeti var. Ben de kendi nefsime zulmettim ve benim için istiğfar etmen için sanan geldim.”
Bedevinin bu konuşmasından sonra kabirden “Allah seni bağışladı” diye bir ses işitilir.”[5]

Önemli olan şudur ki, bu âlimlerin hiçbirisi bu kıssayı, şirk, sapkınlık, kabirlere tapmak ve putperestlik olarak görmemişlerdir. Bu kıssanın muhtevasını onayladıkları için nakletmişlerdir.

Buna rağmen onların sözlerine güvenmeyecek ve delil kabul etmeyecekler varsa şundan başka diyecek bir şeyimiz kalmıyor; Allah’ım bu ne büyük bir iftiradır.

Utbi’nin Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kabri başında okuduğu biraz önce naklettiğimiz şiiri, şu anda Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hücrei saadetlerinin karşısındaki sütunların üstünde yazılıdır. Yüzyıllardır onu herkes görmektedir. Hatta merhum kral Abdülaziz, kral Suud, kral Faysal ve kral Halid zamanında da oradaydı. Şimdi de Kral Fahd zamanındayız (şimdi kral Abdullah var) ve bu şiirler hala Mescidi Nebevi’deki diğer bütün eski eserleriyle birlikte orada muhafaza edilmektedir.

[1]“El-İzah” s:498
[2] “el-Mugni” 3/556
[3] “Şerhu’l-Kebir” 3/495
[4] “Keşşafü’l-Kına” 5/30
[5]“Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an” 5/265

[Mefahim]

Categories: Tevessül, Tevessül-Teberruk-Istiğase-Himmet | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

O -sallallahu aleyhi ve sellem-’nun teriyle teberrük!!

Sümame, Enes -radıyallâhu anh-’den rivayet etmiştir: “Ümmü Süleym, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e bir deri döşek serer o da onun üzerinde kaylule uykusu yapardı. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- uyuduğu zaman Ümmü Süleym onun terini ve saçlarını toplar ve bir kaba doldurarak onları elindeki kokularla karıştırırdı. Enes bin Malik vefatı yaklaştığı sıralarda, benden naşına bu kokudan sürmesini istemişti. Dediği gibi yaptık.
[Buhari “İstizan kitabı” “onun yanlarında kaylüle yaptığı kişiler babı”]

Müslim’deki rivayette şöyle gelmiştir: “Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bize gelmiş ve kaylule uykusuna yatmıştı. Uyurken terlemişti. Bunun üzerine Ümmü Süleym gelerek onun terini sıyırmaya ve bir kaba doldurmaya başlamıştı. Bu esnada nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- uyanmış ve:
يا أم سليم ما هذا الذي تصنعين؟
“Ne yapıyorsun ey Ümm-ü Süleym?” diye sormuş. O da: “Terini elimizdeki kokularla karıştırıyorum. Terin bütün kokulardan daha güzel kokuyor” diye karşılık vermişti..
İshak bin Ebu Talha’dan gelen rivayette şöyledir: “O -sallallahu aleyhi ve sellem- uyurken terlemiş ve teri yatağın üstündeki bir deri parçasının üzerinde birikmişti. Ümmü Süleym, o teri bir beze emdirerek bir kabın içine sıkıyordu. Allah Resulü o sırada uyanıp:
ما تصنعين؟
“Ne yapıyorsun?” diye sorunca o da: “Çocuklarımız için bereketini umuyoruz” diye cevaplamış, bunun üzerine Allah resulü:
أصبت
“İsabetli davrandın” diye karşılıkta bulunmuşlardır.”
Ebû Kalabe rivayetinde: “Ümmü Süleym terleri topluyor ve koku kabına koyuyordu.
ما هذا؟
“Bu nedir” diye soran Allah Resulü’ne Ümmü Süleym: “Terinizi elimizdeki kokularla karıştırıyoruz” diye cevap vermişti.”

Bu rivayetlerden Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in Ümmü Süleym’in yaptığı işi fark ettiğini ve tasvip ettiğini anlamaktayız Ümmü Süleym’in “güzel koktuğu için” ya da “bereket için terini topluyorum” demesi arasında bir çelişki yoktur. Bilakis her ikisi için de bu işi yaptığına kabul etmek en doğrusudur.”
[İbni Hacer “Fethu’l-Bari” 11/2]

[Mefahim]

Categories: Teberrük, Tevessül-Teberruk-Istiğase-Himmet | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Hz adem(as) ve tevessül(2)

serhi el mevahibul leduniyye sayfa 89 imam zerkani(ra)


HZ ADEM ALEYHISSELAM HADISIN DEVAMI

İbni Münzir tefsirinde, Hz. Âdem’in tevessülü ile alakalı hadisi şerifi destekleyici Muhammed bin Ali bin Hüseyin bin Ali’den bir rivayet nakleder:

لما أصاب آدم الخطيئة عظم كربه واشتد ندمه فجاءه جبريل عليه السلام فقال يا آدم هل أدلك على باب توبتك
الذي يتوب الله عليك منه قال بلى يا جبريل قال قم في مقامك الذي تناجي فيه ربك فمجده وامدح فليس شيء
أحب إلى الله من المدح قال فأقول ماذا يا جبريل قال فقل لا إله إلا الله وحده لا شريك له له الملك وله الحمد
يحيي ويميت وهو حي لا يموت بيده الخير كله وهو على كل شيء قدير ثم تبوء بخطيئتك فتقول سبحانك اللهم
وبحمدك لا إله إلا أنت رب إني ظلمت نفسي وعملت السوء فاغفر لي إنه لا يغفر الذنوب إلا أنت اللهم إني
أسألك بجاه محمد عبدك وكرامته عليك أن تغفر لي خطيئتي. قال ففعل آدم فقال الله يا آدم من علّمك هذا فقال
يا رب إنك لما نفخت فيَّ الروح فقمت بشراً سوياً أسمع وأبصر وأعقل وأنظر رأيت على ساق عرشك مكتوباً
بسم الله الرحمن الرحيم لا إله إلا وحده لا شريك له محمد رسول الله فلما لم أر على أثر اسمك اسم ملك مقرب
ولا نبي مرسل غير اسمه علمت أنه أكرم خلقك عليك قال صدقت وقد تبت عليك وغفرت لك

“Hz. Âdem hataya düştüğü zaman çok üzülüp pişman olmuştu. Cebrail –aleyhisselâm- ona gelerek “ey Âdem, sana Allah’ın tövbeni kabul edeceği bir tövbe kapsından haber vereyim mi” diye sordu. O da: “bildir ya Cebrail” diye karşılık verdi. Kalk ve daha önce Allah’a münacatta bulunduğun şu yere git. Sonra ona övgülerde bulunarak hamdüsenada bulun. Zira Allah’a, hamd etmekten daha makbul bir şey yoktur. Bunun üzerine Hz. Âdem “peki sonra ne diyeyim ya Cebrail?” diye sorar. O da:

“hiçbir ilah yoktur ancak Allah vardır, onun ortağı yoktur, mülk onundur, hamd ona mahsustur, o diriltir ve öldürür. O Hay’dır ve asla ölmez. Bütün hayırlar onun elindedir. O her şeye gücü yetendir” de ve yaptığın hatadan bahsettikten sonra şöyle de: “Allah’ım seni tenzih eder ve hamd ederim. Senden başka ilah yok. Rabbim ben kendi nefsime zulmettim ve kötü bir şey yaptım. Beni bağışla. Günahları ancak sen bağışlarsın. Kulun Muhammed’in senin yanındaki değeri ve makamı hürmetine senden beni bağışlamanı istiyorum.

” Hz. Âdem denilenleri aynen yaptıktan sonra Allah -celle celâluhu- ona: “böyle dua etmeyi sana kim öğretti?” diye sormuştur. Bunun üzerine o: “Allah’ım sen bana ruh üfürdükten sonra; işiten gören ve akıl eden tas tamam bir insan olduğumda arşın direklerinde (sak) “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir ve ortağı yoktur. Muhammed onun resulüdür” yazdığını gördüm senin isminin yanında onun isminden başka, ne bir mukarreb meleğin, ne de bir peygamberin ismini görmedim. Böylelikle anladım ki senin katında o mahlûkatın en değerlisidir.” Bunun üzerine Allah -celle celâluhu-:

“Evet doğru söyledin. Tövbeni kabul ettim ve günahlarını bağışladım” buyurmuştur.”[1]

Ebu Bekir el-Acurri’nin “Şeriat” adlı kitabında (246/2) tevessül rivayetini destekleyici bir şahid zikreder:
“Harun bin Yusuf et-Tacir, Ebu Mervan el-Osmanî’den, o, babası Osman bin Halid’den, o, Abdurrahman bin Ebu Zenad’tan o da babasından naklen Hz. Âdem’in tövbesinin kabulüne sebep olan kelimeler ila alakalı şöyle bir rivayette bulunmuştur:

من الكلمات التي تاب الله بها على آدم قال اللهم إني أسألك بحق محمد عليك قال الله تعالى وما يدريك
ما محمد قال يارب رفعت رأسي فرأيت مكتوباً على عرشك لا إله إلا الله محمد رسول الله فعلمت أنه أكرم خلقك

“Hz. Âdem: “Allah’ım ben senden Muhammed’in hakkı ile istiyorum” diye dua edice Allah: “Sana Muhammed’i kim bildirdi ey Âdem” diye sormuştu. Hz. Âdem cevaben: “Ya rabbi! Gökyüzüne başımı kaldırdığım zaman senin arşında “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed onun resulüdür” diye yazıldığını gördüm. Anladım ki senin katında mahlûkatın en değerlisi o’dur” demiştir.”
Bu rivayet, Abdurrahman bin Zeyd’ten yapılan diğer rivayeti daha da kuvvetlendirmektedir.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- cennete girmeden önce hiçbir peygamberin cennete girmeyeceğini bildiren bir hadisi şerif vardır. Bu rivayet, o -sallallahu aleyhi ve sellem- ’in, -Hz. Âdem’in kendisiyle tevessül etme arzusunun gösteren rivayette olduğu gibi- üstün bir mertebeye sahip olduğunu bildirmektedir,
Ömer bin Hattab -radıyallâhu anh-’dan rivayetle Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur
الجنة حرمت على الأنبياء وحرمت على الأمم حتى تدخلها أمتي
“Ben cennete girmeden oraya girmek, diğer peygamberlere haram kılınmıştır. Ümmetim girmeden cennete girmek, diğer ümmetlere cennete girmek haram kılınmıştır.” [2]

Mele-i a’la’nın her tarafında, Peygamber efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in isminin yazılmış olduğunu bildiren rivayetler, o -sallallahu aleyhi ve sellem-’na Allah tarafından verilen üstünlüğü göstermeye yeter.
Ka’bu’l-Ahbar şöyle nakleder: “Allah, Âdem -aleyhisselâm-’e peygamberlerin sayısı kadar “asiyyen” (bakılacak) indirmiştir. Hz. Âdem, oğlu Şit’e donerek:

“Oğlum, sen benden sonra bana halife olacaksın. Bu hilafeti takva ile imar ederek, insanların tutunabileceği sapasağlam bir kulp olarak kabul et. Ne zaman Allah’ı zikredersen yanında Muhammed ismini de zikret. Zira ben ruh ile ceset arasındayken onun ismi arşın direkleri (sak) üstünde yazıyordu. Bana hayat verildiğinde onu, orada yazılı olarak gördüm. Bütün semavatı dolaştım nereye baktıysam onun isminin yazdığını gördüm.

Allah beni cennete yerleştirdiğinde gördüğüm her sarayda, her odada onun isminin yazdığını gördüm. Hurilerin gerdanlarında, cennetteki her fidanda, tuba ağacında, sidretü’l-müntehanın yapraklarında, meleklerin göz kapaklarında (etrafülhucub ve beyne ayuniha) hep onun ismini gördüm.

Öyleyse sende onu çokça zikretmelisin. Melekler de her zaman onun adını zikrederler.” [3]

Şeyh İbni Teymiye: “Allah -celle celâluhu-’nun Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ismini arşın direklerine (sak), cennetteki her kapıya, her kubbeye ve her yaprağa yazdığını anlatan rivayetler vardır” diyerek, peygamberimizin üstün makamını ve onu anmanın önemini vurgulayan, buna benzer birçok rivayet sıralamıştır.

Geride de zikrettiğimiz gibi, İbni Cevzi, Meysere’den şöyle bir rivayette bulunmuştur:

“Meysere şöyle anlatmıştır: “Bir gün Allah Resulü’ne “Sen ne zaman peygamber oldun diye sordum.” Bu sorunun cevabında Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-:
لما خلق الله الأرض واستوى إلى السماء فسواهن سبع سموات وخلق العرش كتب على ساق العرش
محمدرسول الله خاتم الأنبياء ، وخلق الله الجنة التي أسكنها آدم وحواء فكتب اسمي على الأبواب والأوراق
والقباب والخيام وآدم بين الروح والجسد فلما أحياه الله تعالى نظر إلى العرش فرأى اسمي فأخبره الله إنه
سيد ولدك فلما غرهما الشيطان تابا واستشفعا باسمي إليه

“Allah, yeryüzünü yaratıp semaya yönelerek onu yedi kat olarak düzenlediği zaman, arşı yaratıp, arşın direklerine (sak) peygamberlerin sonuncusu Muhammed Allah’ın resulüdür diye yazdığı zaman, cenneti yaratıp oraya Âdem ve Havva’yı yerleştirip, bütün kapılarına yapraklarına, çadırlarına (hıyam) ve kubbelerine benim ismim yazdığı zaman, Âdem ruh ile ceset arasındayken ben yaratılmıştım. Allah, Âdem -aleyhisselâm-ı dirilttiği zaman arşa bakıp ismimi gördüğünde, Allah ona: “o senin çocuklarının efendisidir” diye bildirmişti. Şeytan, Âdem ve Havva’yı aldattığında benim ismim ile Allah’tan şefaat dileyerek tövbe etmişlerdir.” [4]

Allah resülü -sallallahu aleyhi ve sellem- ile yapıldığı ildirilen rivayetlerdeki tevessül, O, daha yeryüzüne teşrif etmediği zamanlarda gerçekleşmiştir. Geride de zikrettiğimiz gibi tevessül meselesinde altının çizilmesi gereken önemli nokta, tevessül edilen kişi ya da şeylerin Allah katında üstün bir mevkie sahip olmalarıdır. Tevessül edilen kişi ya da şeylerin dünyada hazır ve yaşıyor olmaları şart değildir.

Dolayısıyla “Birisiyle tevessül etmek, ancak, tevessül edilen kişi hayatta ise caizdir” diyenlerin iddiaları, bir delile dayanmayan, hevaya istinat eden bir söz olmaktan öteye geçmemektedir.

Hâkim, Suyuti, Subki ve Belkıni’nin de aralarında bulunduğu hadis ilminde güvenilirlik ve üstün dereceleri bilinen büyük hadis hafızı, ya bu hadisi rivayet etmiş, ya da onu şahit olarak zikrederek ‘sahih’ kabul ettiklerini göstermişlerdir.

Beyhaki, hiçbir ‘mevzu’ rivayet yapmadığını söylediği “Delâilü’n-Nübüvve” adlı kitabında bu hadisi nakletmiştir. Zehebi, Beyhaki’nin bu kitap için: “Bu kitaba sımsıkı sarılın zira oradaki her şey hidayet ve nurdan ibarettir”[5] demiştir.
İbni Kesir “Bidaye” de bu hadisi zikretmiş, İbni Teymiye “Fetava” da başka bir hadis için şahid olarak kullanmıştır.

Ulemanın hadis hakkında ihtilafa düşmüş olmaları; kimisinin ret kimisinin de kabul etmeleri anormal bir durum değildir. Zira birçok hadis hakkında bundan daha fazla ihtilafa düşülerek daha fazla tenkitler yapılmıştır. Hatta bu ihtilaflar sonucunda büyük telif eserler oluşmuş, istidlaller yapılmış, her iddianın sahipleri diğer âlimler tarafından sigaya çekilmiştir.

Fakat altının çizilmesi gereken bir şey var. Ulema arasındaki bu ihtilaflar, asla hadisin kuvvet derecesindeki bir tartışmadan öteye geçmemiş; farklı düşünen tarafın şirk, küfür ve sapkınlık ile itham edilmesine sebebiyet vermemiştir. Hz. Âdem’in tevessülü ile alakalı hadiste de, diğer birçok hadiste olduğu gibi, kuvvet derecesinde ihtilaf edilmiş olmaktan başka bir özellik yoktur ki, hadisi ‘sahih’ kabul edenleri tekfir edelim.
————————————————–

[1]- Suyuti “Dürrü’l-Mensür” 60/1. Muhammed bin Ali bin Hüseyin, Ebû Cafer Bakır ile aynı kişi olup Kütüb-ü Sitte sahiplerinin, kendisinden rivayette bulunduğu tabiinin güvenilir ravilerinden biridir. Kendisi, Cabir, Ebû Said İbni Ömer ve diğerlerinden rivayetlerde bulunmuştur
———————-
[2]- “Mecmau’z-Zevaid” (69/10) da: “Bu hadisi Taberani “Evsat” ta zikretmiş, Heytemi de isnadı ‘hasen’ görmüştür” denmiştir..
—————————————
[3]- Kastallani, “Mevahibu’l-Ledünniye” 186/1
—————–
[4]- İbni Teymiye, “Fetava” 150/2
———–
[5]- “Şerhu’l-Mevahib” 89/1

[Mefahim]

Categories: Tevessül, Tevessül-Teberruk-Istiğase-Himmet | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Hz Adem(as) ve tevessül(1)

teberani,Mülcemül evsat,sayfa 313,hadis numarasi 6502

Hz Adem aleyhisselamin tevessül hadisi(bundan sonraki paylasimda BU hadisi destekleyen hadisi serifleri paylasacaz insallah)

Hadisi şerifte varit olduğuna göre Hz. Âdem Peygamberimiz’le tevessül etmiştir. Hakim “Müstedrek” adlı kitabında aktarır: “Ebu Said Amr bin Muhammed bin Mensur el-Adl, Ebu Hasan Muhammed bin İshak bin İbrahim el-Hanzali’den, o, Ebu Haris Abdullah bin Müslim el-Fehri’den, o, İsmail bin Müselleme’den, o, Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem’den, o, babasından, babası dedesinden, dedesi de Hz. Ömer -radıyallâhu anh-’dan rivayet etmiştir ki Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

لما اقترف آدم الخطيئة قال يارب أسألك بحق محمد لما غفرت لي فقال الله ياآدم وكيف عرفت محمداً ولم
أخلقه قال يارب لأنك لما خلقتني بيدك ونفخت فيَّ من روحك رفعت رأسي فرأيت على قوائم العرش مكتوباً لا
إله إلا الله محمد رسول الله فعلمت أنك لم تضف إلى اسمك إلا أحب الخلق إليك فقال الله صدقت يا آدم إنه
لأحب الخلق إليَّ أدعني بحقه فقد غفرت لك ولولا محمد ما خلقتك

“Âdem –aleyhisselâm- hata işlediği zaman: “Allah’ım senden Muhammed’in hakkı için bağışlanmamı istiyorum” diye dua etmişti. Allah -celle celâluhu- ona: “ey Âdem! Sen Muhammed’i nereden biliyorsun ben daha onu yaratmadım” diye sorunca o: “Ya rabbi! Sen beni yaratıp ruhundan üfürdüğün vakit ben başımı kaldırıp gökyüzüne baktığım zaman arşın üstünde “la ilahe illallah Muhammedün rasülullah” yazdığını gördüm ve anladım ki sen birisini isminin yanında zikrediyorsan o mahlûkatın sana en sevgili olanıdır.” Allah -celle celâluhu-’da bunun üzerine:“evet ey Âdem! Doğru söyledin muhakkak ki o, bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine benden iste bende seni bağışlayayım. Muhammed olmasaydı seni de yaratmazdım.”

Bu hadisi Hâkim “Müstedrek”te (615/2),[1] Hafız Suyuti “Hasais’i-Nübüvve”de zikretmiş ve sahih kabul etmişlerdir.[2] Beyhaki “Delaili’n-Nübüvve”de (489/5)’de zikretmiştir. Bilindiği gibi Beyhaki kitabının mukaddimesinde mevzu rivayetleri asla nakletmediğini söyler. Ez-Zerkani “Mevahibü’l-Ledüniye” de[3], es-Subki “Şifau’s-Sikam” da bu hadisi zikretmişler ve sahih kabul etmişlerdir. El-Kastallani de aynı şekilde hadisi sahih görmektedir. Hafız Heytemi hadis hakkında şöyle demektedir: “Bu hadisi et-Taberani “Evsat” ve “Sagir” kitaplarında zikretmiştir. Fakat senedinde benim bilmediğim biri vardır.”[4]

Bu hadis, İbni Abbas -radıyallâhu anh-‘dan başka bir senetle nakledilmiş ve orada:
فلولا محمد ما خلقت آدم ولا الجنة ولا النار
“Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım. Muhammed olmasaydı cennet ve cehennemide yaratmazdım”[5] lafzı ile rivayet edilmiştir.

Ulema, hadisin derecesiyle alakalı ihtilaf etmişlerdir. Zehebi’nin içlerinde bulunduğu bazı âlimler hadisin ‘mevzu’ olduğunu iddia ederek reddetmişlerdir. Kimisi hadisin ‘zayıf’ kimisi de ‘münker’ olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yani âlimler hadisle alakalı bir görüş üzere ittifak etmemiş. Kimisi reddetmiş, kimisi kabul etmiş, kimiside tevakkuf ederek hiç bir tarafı tercih etmemişlerdir.

Tabi bu ihtilafların hepsi hadisin senediyle alakalı tartışmalardır. Yoksa bu ihtilaflar hadiste geçen mananın merdut olduğu anlamına gelmemektedir.

Hadisin manası ile alakalı sözü Şeyhülislam İbni Teymiye’ye bırakalım.
İbni Teymiyye bu hadisteki manayı teyid eden iki rivayet daha zikrederek, bu hususta şunları söylemiştir:

“Ebu’l-Ferec İbni Cevzi, senediyle birlikte Meysere’den şunu nakleder: “Meysere, şöyle anlatmıştır: “Ben bir gün sormuştum: “Ya Rasulallah! Sen ne zaman peygamber oldun? O -sallallahu aleyhi ve sellem-’da şöyle cevaplamıştı:

لما خلق الله الأرض واستوى إلى السماء فسواهن سبع سموات وخلق العرش كتب على ساق العرش محمد
رسول الله خاتم الأنبياء وخلق الله الجنة التي أسكنها آدم وحواء فكتب اسمي على الأبواب والأوراق والقباب
والخيام ، وآدم بين الروح والجسد فلما أحياه الله تعالى نظر إلى العرش فرأى اسمي فأخبره الله إنه سيد ولدك
فلما غرهما الشيطان تابا واستشفعا باسمي إليه

“Allah, yeryüzünü yaratıp semaya yönelerek onu yedi kat olarak düzenlediği zaman, arşı yaratıp, arşın direklerine (sak’ına??) peygamberlerin sonuncusu Muhammed Allah’ın resulüdür diye yazdığı zaman, cenneti yaratıp oraya Âdem ve Havva’yı yerleştirip, bütün kapılarına yapraklarına, çadırlarına (hıyam??) ve kubbelerine benim ismim yazdığı zaman, Âdem ruh ile ceset arasındayken ben yaratılmıştım. Allah, Âdem -aleyhisselâm-ı dirilttiği zaman arşa bakıp ismimi gördüğünde, Allah ona: “o senin çocuklarının efendisidir” diye bildirmişti. Şeytan, Âdem ve Havva’yı aldattığında benim ismim ile Allah’tan şefaat dileyerek tövbe etmişlerdir.”

Ebu Nuaym Hafız “Delailü’n-Nübüvve” adlı kitabında Ebu’l-Ferec tarikıyla şu rivayeti yapar: “Süleyman bin Ahmed, Ahmed bin Reşideyn’den, o, Ahmed bin Said el-Fehri’den, o, Abdullah bin İsmail el-Medeni’den o, Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem’den, o, babasından, o da Ömer bin Hattab –radıyallahu anh-‘dan şöyle rivayet etmiştir: “Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

لما أصاب آدم الخطيئة رفع رأسه فقال يارب بحق محمد إلا غفرت لي فأوحى إليه : وما محمد ومن محمد
فقال يا رب إنك لما أتممت خلقي رفعت رأسي إلى عرشك فإذا عليه مكتوب لا إله إلا الله محمد رسول الله
فعلمت أنه أكرم خلقك عليك إذ قرنت اسمه مع اسمك فقال نعم قد غفرت لك وهو آخر الأنبياء من ذريتك
ولولاه ما خلقتك

“Âdem, hata işlediğinde, başını kaldırmış ve: “ya Rabbi Muhammed hürmetine beni affet” diye dua etmişti. Ona: “Muhammed kimdir” diye sorulmuş, O da: “ya Rabbi sen beni yarattığında başımı arşa kaldırdım ve gördüm ki orada ‘La ilahe illallah Muhammedun rasulüllah’ yazılıydı. Onun ismini kendi isminin yanına koyduğun için, onun, senin katında mahlûkatın en değerlisi olduğunu anladım. Allah –celle celalühü- ona şöyle buyurmuştur: “evet öyle! Ben de umduğun gibi seni bağışladım. O senin zürriyetinden gelecek son peygamberdir. O olmasaydı seni de yaratmazdım.”

Bu hadis, öncesinde naklettiğimiz hadisin manasını teyid etmekle beraber, diğer hadisleri şerh edici mahiyettedir.” [6]

Şeyh İbni Teymiyye’nin bu rivayetleri, yukarıda zikrettiğimiz tevessül hadisini tefsir ve izah için getirmiş olmasından anlıyoruz ki, o, bu rivayetleri ‘sahih’ kabul etmiştir. Zira mevzu ya da batıl rivayetler muhaddislere göre delil kabul edilmezler. Diğer hadisin manasını teyid eden rivayetleri zikretmesinden ibni Teymiye’nin onlarıda delil kabul ettiği anlaşılmaktadır.

Şeyh İbni Teymiye bu meseleyle alakalı basiretli, dengeli ve çok güzel bir açıklama yapmıştır. O, her ne kadar, şartları el verdiği kadarıyla ulaşabildiği kaynaklar doğrultusunda böyle bir hadisi şerifin olmadığı kanaatindeyse de, hadisin delalet ettiği manayı teyit eden dâhice bir izahat yapmıştır. O, yaptığı bu açıklamalarla –Hz. Âdem rivayetini sahih kabul etmediğini düşünsek bile- hadisin delalet ettiği manayı doğru kabul ettiğini ortaya koymuştur. Böylelikle Şeyh, bu rivayette anlatılmak istenilenleri kabul etmenin şirk ve küfür olacağını, bu rivayetin asla gerçek olamayıp, tevhid ve tenzih ilkesine zarar veren batıl bir manaya delalet ettiğini iddia edenleri açık bir şekilde reddetmiş olmaktadır.

Bu tarz iddialar, körlük, anlayışsızlık ve akılsızlığın eseridir. Allah bizlere basiret versin ve bizleri doğru yola eriştirsin. Doğru yola ulaştıran sadece odur.
Şeyh İbni Teymiye “Fetava” (92/11) adlı eserinde aynen şu açıklamaları yapar:

“Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-, mahlûkatın en şereflisi, beni Âdem’in efendisidir. Bu yüzdendir ki kimisi: “Allah onun sebebiyle âlemi yaratmış, o olmasaydı arşı, kürsüyü, güneşi, ayı, yeri ve göğü yaratmazdı” demişlerdir. Onlar her ne kadar böyle demiş olsalar da ‘sahih’ ya da ‘zayıf’ böyle bir hadis varid olmamıştır. Hadis ilmiyle meşgul olan hiçbir ehli ilim de, böyle bir rivayeti bize nakletmemiştir. Bu, sahabeye de isnat etmemiz mümkün olmayan, sahibi bilinmeyen bir sözdür. Ama bu sözü tefsir edecek olursak, doğru bir izahatı yapılabilir.

سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ
“Allah, göklerde ve yerde olanları size hizmetkâr kılmıştır” (Lokman 20)
وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الأَنْهَارَ وَسَخَّر لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَآئِبَينَ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْل
َ وَالنَّهَارَ وَآتَاكُمْ مِن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا
“…kendi izniyle denizde yüzmek üzere gemileri emrinize verdi. Nehirleri de emrinize verdi. Düzenli olarak seyreden güneşi ve ayı da sizin emrinize verdi. Gece ile gündüzü de sizin emrinize verdi. O size isteyebileceğiniz her şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız. Doğrusu insan pek zalim ve çok nankördür.” (İbrahim 32–4) ayetleri ve bunun gibi ayeti kerimeler Allah’ın bütün mahlûkatı âdemoğluna hizmet etsin diye yarattığını bildirmektedir.

Ayetlerde zikredilen ay, güneş gibi cisimlerin, anlatılan hizmetkâr olma özelliklerinden daha fazla belki daha önemli birçok hikmetleri olduğu da bilinmektedir. Buna rağmen bu nesneler, ayeti kerimede, âdemoğluna verilen nimetler ve bunların faydaları beyan ederken zikrolunmuşlardır.“Birisi, şunun için şunu yapmıştır” sözleri, o şeyi yaparken orada başka hikmet ve sebep gözetilmemiş olduğu anlamına gelmez. İşte bunun gibi “şu olmasaydı Allah şunu yaratmazdı” gibi ifadeleri kullananlar, bu ifadelerle daha büyük başka hikmet ve sebepleri yok saydıkları anlamına gelmez. Bilakis bu ifadeler, insanoğlunun en salih ve en üstünü olan Peygamber Efendimiz –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yaratılmasının diğer her şeyin yaratılmasından çok daha büyük bir hikmete dayanmakta olduğunu ve hilkatin asıl maksadının o olduğunu bildirmekle tüm mahlûkatın mükemmelliğine, ancak O -sallallahu aleyhi ve sellem- yaratıldıktan sonra erişebilmiş olduğunu ortaya koymaktadır.”

İbni Teymiye’nin bu ifadelerinde, onun takipçisi olduğunu iddia edenlerin gözünden kaçan mühim bir nokta var ki, ona dikkat çekmeden geçmeyelim.
Kimi muhaddislerin ‘hasen’ dediği, el-Hâkim’in ‘sahih’ kabul ettiği, biraz önce isimlerini sıraladığımız muhaddislerin hepsinin rivayet ettiği, Âdem -aleyhisselâm-’ın tevessülü ile alakalı hadisin manasını İbni Teymiye, büyük bir vukufiyet ve ustalıkla izah ederken bir şey söylemiştir:

“(…) eğer bu sözü tefsir edecek olursak, doğru bir izahatı yapılabilir.

Bu şekilde düşünen herkesi şirk, küfür, bid’at, tahrif ve İslam’dan çıkmakla itham edip dünyayı ayağa kaldırıp, İbni Teymiye’nin yolunu takip eden selefiler olduklarını iddia edenlerin söyleyip durdukları şeyler nerede, İbni Teymiye’nin bu sözleri nerede. Gerçekte bunlar İbni Teymiye’den de selefilikten çok uzaktadırlar. Selefi olduğunu söyleyenlerin bu tavırları sadece bu meseleyle de sınırlı da değildir. Onlar her meselede İbni Teymiye’ye bağlı olduklarını söylerler. Ama İbni Teymiye ne zaman Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’e tazim içeren, onun değerini azametini ve yüce mevkiini ifade eden bir şeyler söylese, onun bağlısı olduğunu iddia eden bu adamlar birden durup düşünmeye başlarlar. Sonra da, tevhid’i muhafaza etmek savıyla, İbni Teymiye’nin söylediklerini de reddederler. Allah’ım seni tenzih ederim bu ne büyük bir iftiradır.

————————————————————————————————

[1]- Bu hadisi şerifi el-Hâkim rivayet etmiş ve sahih kabul etmiştir. Çünkü o: “bu hadisin isnadı sahihtir” dediği zaman o hadisi sahih kabul ettiği anlamına gelir. Burada da öyle demiştir. Bu sözünden hadisin sahih olduğunu anlamamızın birçok sebebi daha vardır:
1- el-Hâkim, “Mütedrek” adlı kitabında sadece sahih hadisleri rivayet edeceğini söylemiştir. Kitaptaki her hadis, onun şartlarına göre sahihtir. Öyleyse bu hadisleri nakleden bir kimse “el-Hâkim bu hadisi sahih görmüştür” diyebilir.
2- Usuli hadiste kabul edilmiştir ki, güvenilir bir hadis hafızı bir hadisin senedine sahihtir dediği zaman bunu metin sahihtir şeklinde de anlamalıyız. Her ne kadar senedin sıhhati metnin sıhhatini gerektirmese de. Iraki “Elfiye” adlı kitabında şöyle demiştir:
“Bir metnin senedine ‘sahih’ ya da ‘hasen’ dendiğinde metne sahih denmemiş olsa bile, metni sahih kabul edebilirsin; eğer bunu güvenilir biri söylemiş ve hadisi zayıflıkla itham etmediyse.”
Hafız Suyuti’de kendi “Elfiye” sinde şöyle demiştir:
“Eğer güvenilir bir hafız, senede ‘sahih’ ya da ‘hasen’ diye hükmetmiş ve metinde bir illet veya şazlık yok ise, bu metnin de sahih olması anlamına gelir.”
“Tal’ati’l Envar” adlı kitabında Suyuti şöyle de söylemiştir: “Sened için‘sahih’ ya da ‘hasen’ denmişse, onu mutlak sahih kabul eyleyebilirsin. Eğer bu hükmü güvenilir biri vermişse.”
3- el-Hâkim’den hadis nakleden el-Kastallani, ez-Zarkani ve es-Subki gibi âlimler “el-Hâkim bu hadisi sahih görmüştür” ifadesini kullanmışlardır. Bu, muhaddislerin çokça kullandığı bir ifadedir.
———————–

[2]- Suyuti “ed-Dürrül Mensur”, “Hasais” ve “Riyadu’l Enika fi Şerhi Esmai Hayri’l Halika” (s/49) kitaplarında bu hadisi zikretmiş ve şöyle demiştir: “el-Hâkim “Müstedrek” kitabında bu hadisi rivayet etmiş ve ‘sahih’ kabul etmiştir.” El-Beyhaki de bu hadisi“Delailü’n-Nübüvve” adlı kitabında zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu hadisi sadece Abdurrahman nakletmiştir. Ve o, zayıf bir ravidir. Fakat Beyhaki, aynı hadisi kitabında ‘Hasais’ babında İbni Abbas’dan yapılan bir rivayet için şahid olarak zikretmiş ve sonrada o hadis için: “el-Hâkim bu hadisi rivayet etmiş ve sahih görmüştür” ifadelerini kullanmıştır.
Beyhaki’nin“Menahilü’s-Safa” adlı kitabında “bu hadis zayıftır. Yani ibni Ömer tarikiyle gelen” ifadesi ile başka yerde açıkça: “bu hadisin İbni Ömer rivayetiyle gelen tariki zayıf senedle rivayet edilmiştir” ifadelerinden anlaşıldığına göre, bu hadis hakkında söylediklerini, İbni Ömer tarikıyla gelen hadis için söylemiştir.
Hulasa bu hadis şahidleri ve senedleri bir bütün olarak değerlendirilirse ona göre de ‘sahih’ bir hadistir.

——————
[3]- El-Kastallani, Daru’l Kütübü’l İlmiye baskısı olan “Mevahib” kitabının birçok yerinde bu hadisi ‘sahih’ olarak kabul etmiştir. Kastallani’nin bu eserindeki kendi ifadeleriyle, Onun bu hadisi ‘sahih’ kabul etmediğini iddia edenlerin görüşlerinin yanlış olduğu net bir şekilde görülür. Bu kitapta sahih ifadesini kullandığı son yer 392/2’dir.
Ez-Zarkani ise “Şerhi Mevahib” kitabında birçok sebepten dolayı bu hadisi ‘sahih’ kabul etmiştir. Ebû Cafer’in Malik’e dua esnasında kabre yönelmenin hükmü hakkında soru sormasından dolayı Malik’in ona: “o kabir senin ve senin baban olan Âdem –aleyhisselam-’ın vesile edindiği bir şeydir. Ondan yüzünü çevirme.” Dediğini nakleden Zerkani sonra şunları söyler: “Kadı İyaz, bu rivayeti “La be’se fih” (sahih) bir isnatla “Şifa” adlı kitabında zikretmiştir. Hatta onun sahih olduğu da ifade edilmiştir.” C:7 S:314.
Zarkani bu ifadeleri Âdem -aleyhisselam-’ın biraz önce zikredilen tevessül ile alakalı rivayeti için söylemiştir.
Zerkani’nin İbni Abbas’dan ‘muallâk’ olarak rivayet ettiği hadis esnasında –ki bu bile tek başına kuvvetli bir şahiddir- kullandığı şu ifadelere bakalım: “el-Hâkim bunu sahih görmüş es-Subki “Şifau’s-Sikam”da, el-Belkini “Fetava”sında bunu onaylamıştır. Bu sözler öylesine söylenmiş değildir öyleyse bu hadis ‘merfu’ kabul edilmelidir.”
Zerkani’nin bu ifadelerini destekleyen başka ifadeleri de vardır. Onun söylemiş olduğu ve kitaplarında teyid ettiği ve uyulmasını istediği görüşü de bu doğrultudadır.

—————-
[4]- Heytemi “Mecmeu’z-Zevaid” 253/8

—————
[5]- Hâkim “Müstedrek” 615/2’de bunu rivayet etmiş ve “isnadı ‘sahih’ tir” demiştir. Şeyhülislam Belkini “Fetava”sında rivayeti ‘sahih’ kabul etmiştir. Şeyh İbni Cevzi “Vefa” adlı kitabının evvelinde, İbni Kesir’de “Bidaye” 81/1’de bu hadisi zikretmişlerdir.
————–

[6]- Fetava” 150/2

[Mefahim]

Categories: Tevessül, Tevessül-Teberruk-Istiğase-Himmet | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da Blog Oluşturun.