EHLİSÜNNETİN HABERİ SIFATLARDAKİ TAFVİD (TEVFİZ / TEFVİD) GÖRÜŞÜ

EHLİSÜNNETİN HABERİ SIFATLARDAKİ TAFVİD GÖRÜŞÜ

الموافق والنقيض

في

إثبات التفويض

 

 

M. Emin El-Hakkari

 

“Teşbih ve Nefi’den korunmayanın ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.”[1]

 

 

 

Özet

Kuran-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde geçen ve Allah Teâlâ’nın zatına izafe edilen sıfatlar çok farklı kısımlandırılmalara tabi tutulmuştur. Bu çalışmamızda değişik bir kısımlandırmayı ele aldık ve sıfatları üçe ayırdık. Bunlar:

  1. Yalnızca mükemmelliğe delalet eden sıfatlar.
  2. Yalnızca noksanlığa delalet eden sıfatlar.
  3. Zahiri manası noksanlık vehmi veren ve hakikati kemal olan sıfatlar.

Bu sıfatların üçüncü kısmı kelam ilminde haberi sıfatlar diye tanımlanmıştır.

Bu çalışmamızda tarih boyunca Ehlisünnet’in görüşlerine muhalefet eden ve kendilerini Selefi diye tanımlayan, özellikle İbn-i Teymiyye’nin görüşlerinden beslenen ve Ehlisünnetçe Mücessim ve Müşebbih diye adlandırılan gruba reddiye olarak, Ehlisünnetin haberi sıfatlar konusunda beyan ettikleri Tafvid metodunun da te’vil gibi Ehlisünnet âlimlerinin görüşü ve selef-i salihinin yolu olduğunu gerek akli ve gerekse nakli delillerle kısa ve öz bir şekilde ispatladık. Günümüzde kendilerine Selefi adı verenler ve hakikatte Muhammed bin Abdulvehhab’a tabi olan ve isimleri Vehhabi olan bu grub her tarafta tafvid’i eleştiriyor ve tafvid’in bidat olduğunu söylüyorlar. Eğer gerçek manada tafvid’in ne olduğu ve selef-i salihinin de genel olarak bu görüşte olduğu bilgisi meşhur ve yaygın olsaydı bu bidat ehli gruplar kendilerine Selefi diyemezlerdi.  Bu konuda, Türkiye’de de çalışmalar yürüten bu grup Selef’in görüşünün tafvid olmadığına dair kitaplar yazmaya dahi cürret ettiler. Bu sıkıntının daha fazla büyümemesi ve ilim ehlinin bu konuda bilinçlenmesi adına böyle bir çalışma hazırladık.

Muvaffakiyet Allah Teâlâ’dandır.

Anahtar kelimeler: Tafvid, Ehl-i Sünnet, Selefilik, Müteşabih ayetler, Mucessime-Müşebbihe.

GİRİŞ:

Bütün kemal sıfatlarla muttasıf ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh, vehimlerin idrak edemediği ve hayallerin ulaşamadığı Allah Teala’ya hamd-u senalar olsun. “Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O, Semi ve Basir’dir”. (Şura:11) Peygamberleri vasıtasıyla doğru yolu, hidayeti insanlara açıklayıp onları putlara tapmaktan alıkoydu. Her gönderdiği peygamber, Fahr-i Kainat Hz Muhammed Mustafa Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yeryüzüne gönderene kadar insanları zulüm ve cehaletten kurtarmak için çaba sarfetti. Yeryüzü Onun nuru ile aydınlanacak ve bir daha batıl asla galip gelmeyecekti. “Muhakkak ki batıl yok olmaya mahkumdur”.(İsra:81) Şahadet ederim ki tek ve her şeye gücü yeten Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahadet ederim ki muvahhidlerin önderi ve Allah u Teâla’yı her türlü noksanlıklardan tenzih edenlerin imamı Muhammed Mustafa Onun kulu ve elçisidir. Ona ve hakkı yerine getirip onunla adaleti sağlayan ali ve ashabına en güzel salat ve Selamlar olsun.

Bundan sonra;

Kuran-ı Kerimde bulunan ayet-i kerimelerden hüküm çıkartmak için belli kaide ve kurallar vardır. Bu kurallara usul denilir. Usul ilmine haiz olmayan birisinin hüküm istinbatında bulunması çok ciddi bir tehlike ve afettir. Nitekim Allah u Teâla kuran-ı kerimde şöyle buyurmaktadır: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (zumer:9) Yalnızca, bu usul ve kaideleri bilen ve ictihad makamında olan zatlar hüküm istinbatında bulunabilirler. Ne yazık ki tarihin bazı safhalarında da görebileceğimiz gibi günümüzde de bu usül ve kaideleri bilmeyenler hem Kuran-ı Kerim’e yanlış manalar vermişler hem de yanlış hükümler istinbat etmişlerdir. Nihayetinde de birçok müslümanı ve hatta Ehlisünnet’in en büyük alimlerini dahi İslam dairesinden çıkaracak kadar aşırıya gitmişlerdir. Usul ilmini bilmeyip hüküm istinbatında bulunanlar ve nihayetinde müslümanları İslam dairesinden çıkaranlar tarihte Harici diye adlandırılmaktadırlar. Hz Ali’yi (kerremellahu vecheh) şehid eden şahıs da bir hariciydi ve rivayetlere göre gece kaim gündüz saim olan bir kişiydi. Cehaleti ile hükümler istinbat edip ümmetin en hayırlılarından ve aşere-i mübeşşereden olan bir zatı fitne ehli gösterip kanını helal kılmış ve şehid etmiştir. Tehlikenin ne denli büyük olduğu bu kısa örnek ile anlaşılıyor.

Bu gibi ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin fehmini usul ve kaidelerle anlamaya önem vermeyen ve birçok hadis-i şerifle amel edeyim derken kendi fasid akıllarıyla mana vermeye çalışanlar hakkında bazı ilim ehlinin görüşleri şu şekildedir.

  1. Cerh ve Tadil alimlerinden Şube bin el-Haccac der ki: “Eskiden hadis ehli bir kişinin geldiğini gördüğüm zaman bununla sevinirdim. Şimdi ise onları görmekten daha çok beni tiksindiren başka bir şey olmaz oldu.”[2]
  2. Ömer bin el-Haris der ki: “İlim olarak hadis ilminden daha şerefli ve ehil olarak da hadis ehlinden daha şerli bir ehil görmedim.”[3]
  3. İmam-ı Kevseri der ki: “ Hadis rivayeti ile meşgul olup tam anlamıyla bunların manalarının idrakına varamayan ve delillerden hüküm istinbatını mumarese edemeyen bazılarına, en küçük fakihin bile bilebileceği basit bir soru sorulduğunda ömür boyu kendisine utanç sebebi olacak cevaplar vermişlerdir. Onlardan bazıları, istincadan sonra abdestini tazelemeden evvel vitir namazı kılmışlardır. Bu yaptıkları amele delil olarak Sahih Buhari’de geçen: “Kim isticmar yaparsa, (taşlarda) vitretsin”[4] hadis-i şerifini söylemişlerdir. Bu hadis-i şerifteki vitirden maksad odur ki bir şahıs istincada taş kullanacak ise tek sayı ile bitirmelidir. (Yani bir, üç, beş, yedi….) Yoksa bunun manası değil ki abdesti bozduktan hemen sonra daha yeni bir abdest almadan vitir namazı kılın.”[5]
  4. Yine İmam-ı Kevseri aynı kitabında şöyle der: “Bunların büyüklerinden birisine hadis naklettiği mecliste, su kuyusuna düşmüş olan bir tavuğun hükmü soruldu. Bu şahıs:

– “Ne diye kuyunun ağzını örtmedin ki? Eğer örtseydin içine bir şey düşmezdi?” diye cevap verince bu mecliste bulunan ve fıkıh ilmini bilen birisi bu büyük muhaddisin yerine, onun hükümler hakkındaki cehaletini örtmek için cevap verdi.”[6]

Hafız Ahmed el-Ğumari, İmam Muhaddis el-E’meş, İbn-u Vehb ve Ebu Suleyman el-Hattabi gibi alimler de buna benzer ifadelerle sadece hadis-i şerfleri okuyup manalarını kendi kafalarına göre uyduran ve usul ilmine haiz olmayanlar hakkında bu tür ifadeler kullanmış ve eleştirilerde bulunmuşlardır.

  1. Tafvid ne demektir?

1.a. Lugat Manası

Tafvid’in lugat manasını bazı lugat âlimleri kitaplarında açıklamışlardır. Onlardan bir tanesi İbnu Faris’tir. İbn-u Faris şöyle der:

-“(F-V-D) fa, vav, dat. Sahih bir asıldır. İşi bir başkasına bırakmak ve ona yöneltmektir. ……… Bir işi başkasına bıraktığı zaman işi ona tafvid etti denir. Allah u Teala kuran-ı kerimde bir kıssadan şöyle bahseder: “Ben işimi Allah’a tafvid (havale) ediyorum.” (ğafir:44)”[7]

İbn-u Manzur (rahimehullah) da şöyle der:

– “İşi ona tafvid (havale) etti: İşi ona yöneltti ve onu bu konuda hakim kıldı. Dua hadisinde de şöyle geçer: Halimi sana tafvid (havale) ettim. Yani sana bıraktım.”[8]

1.b. Terim Olarak Tafvid

Tafvid’in kelam alimlerinin yanındaki manası üç şeyden ibarettir.

  1. Şeriatin getirdiklerini isbat etmek. Yani Kuran-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde Allah u Teala’ya izafe edilmiş olan lafızları birer sıfat olarak kabul etmek.
  2. Teşbih vehmi veren sıfatların manasını Allah u Teala’ya bırakmak.

Dikkat! Ama bütün yönlerden kemalatlara delalet eden ve hiçbir şekilde teşbih gerektirmeyen sıfatların ise ortak “kulli mana”sı Allah u Teala’ya isnad edilir. “Kulli mana” demek bir lafzın izafeye girmeden evvelki delalet ettiği mananın her varlıktaki ortak kadridir. İzafe ile bu manaya ek bir mana gelmez bilakis bu mana izafe olunduğu varlığa göre tahsis olunur. Bu tür bir sıfatı kabul etmekte herhangi bir beis yoktur. Böyle bir açıklamadan sonra Tecsim itikadına bürünmüş bir muhalifin her zaman dediği şu iddia bertaraf edilmiş olur.

-“Sizin bu sıfatlardaki sözünüz, ilmini Allah’a bıraktığınız diğer sıfatlardaki bizim sözümüz ile birebirdir.”

Çünkü Mücessimlerin iddiası şöyledir:

-“Sizin, Allah’ın ilim diye bir sıfatı vardır ve insanlardaki ilim sıfatına benzemez demeniz bizim de Allah’ın kendisine layık olduğu şekilde bir eli vardır ve bizim elimize benzemez dememiz gibidir.” derler.

İşte onların bu iddiası bizim yukarıdaki yaptığımız kayıt ile bertaraf olmuştur ve onların bu iddiası hiçbir şey ifade etmez.

Çünküz biz deriz ki:

“Allah Teala’ya layık olan ortak kulli manası olan sıfatların Allah Teala’ya nispetinde hiçbir engel yoktur. Ama ortak kulli manasında tecsim ve ya noksanlık gerektiren bir sıfatın ise tecsim gerektiren yönünü Allah Teala’ya nispet etmeyiz bilakis o mananın ilmini Allah Teala’ya bırakırız. İşte buna Tafvid denir.”

Bu iddiamızı basit bir örnek ile açıklayalım.

Örneğin (Yed) sıfatı. Bu kelimenin izafesinde muzafı istediğimiz kadar çeşitlendirelim. Mesela: Zeyd’in Eli, Amr’ın Eli, Karınca’nın Eli, Fil’in eli vs.

Bütün bunların gerçek kulli manası birbirine benzer ve aynıdır. Çünkü bu mana: taraf, aza, alıp verme aleti ve carihadır. İşte (Yed) lafzının gerçek lugavi manasının Allah u Teala’ya hamledilmesi muhakkak ki misil, şibih ve cisimdir. Bu manayı hamlettikten sonra “Allah u Teala’ya layık olduğu şekilde” demenin kesinlikle hiçbir faydası yoktur. Çünkü böyle kulli bir mana hiçbir şekilde Allah u Teala’ya layık değildir ki böyle kulli bir manayı Allah u Teala’ya hamlediyorlar.

Böyle bir sözü söyleyen kişi şöyle demiş oluyor: “Ben Allah u Teala’ya layık olmayan bir manayı, O’na layık bir şekilde nispet ediyorum.” Bu söz gelişi güzel konuşmak ve dalalettir.

  1. Teşbih’i vehmettiren zahiri manayı da nefyetmektir. Aza vehmi veren (Yed) ve (Vecih) ve yaratılmışlığı gerektiren (Gazab, Ferah ve Dahk) gibi sıfatların zahiri manasını nefyetmek gibi.

İmam-ı Nevevi şöyle der:

“Şunu bil ki, ilim ehlinin Sıfat ayetleri ve hadisleri hakkında iki görüşü vardır:

Birincisi: Bu görüş selef alimlerinin çoğunun ve ya hepsinin görüşüdür ki o da:

– Bu konularda konuşmazlar ve “Bize bunlara iman etmek vaciptir.” Derler.

– Allah u Teala’nın yüceliğine ve azametine layık olan bir manasının olduğuna iman ederiz ve kesin olarak itikad ederiz ki, Allah u Teala hiçbir şeye benzemez, O tecsimden, hareket etmek ve bir yönde mekan edinmekten ve yaratılmışlığı gerektiren diğer sıfatlardan münezzehtir. Bu görüş bir grup mütekellimin görüşüdür ve muhakkiklerden bir grubun da seçtiği görüştür ki bu en sağlamıdır.”[9]

Görüldüğü üzere İmam-ı Nevevi yukarıda zikrettiğimiz üç tane hususu bu sözünde toplamıştır.

İmam-ı Nevevi’nin zikrettiği bu tarif alimlerin etrafında bir olduğu tariftir. Bu durumun ispatı olarak İmam-ı Nevevi’nin açıkadığı şekilde olduğuna dair üçüncü asırdan bazı alimlerden nakiller yaparak bu tarifi daha geniş açıklayacağız inşeAllah. Bu konudaki selef alimlerinin görüşlerini sıralamak isteyen kişi kalemini bırakamayacağı kadar çok delil bulabilir. Sadece bu kadar bana yeter demesi kalır artık.

Garip olan konu ise ilim ehlinin bu konudaki görüşlerini bilmeyen kişinin Tafvid’i yanlış tanımlayıp sonra da selef alimlerinin Tafvid görüşünün bizim tanımladığımız gibi olmadığını iddia etmeleridir. Onlara selefin mezhebinin TAFVİD olduğunu anlattığımız zaman şöyle derler: “Senin açıkladığın ve tasavvur ettiğin Tafvid bizim bildiğimiz Tafvid değildir.”

Biz de deriz ki:

“ Bizim zikrettiğimiz ve tarif ettiğimiz Tafvid, ilim ehlinin açıkladığı ve hakikatini beyan ettiği Tafvid’tir. Bizim hiçbir zaman İmam-ı Ahmed’in (rahimehullah) ve ya İmam Muhammed bin Hasen’in sözlerinden çıktığımızı gördünüz mü? Onların sözleri şöyledir:

* (Keyfiyet yoktur ve mana yoktur)[10]

* (Kim bugün bunlardan bir şeyi tefsir ederse Selef-i Salihin’in bulunduğu itikattan çıkar)[11]

Ama sizin anladığınız Tafvid’e gelince ispat etmeniz için şu sorulara cevap vermeniz gerekir ki o sorular da ispat edilmesi gereken herhangi bir iddiaya yöneltilen basit sorulardır.

  1. Tafvid’e verdiğiniz manayı nereden buldunuz?
  2. Hangi alim sizin anladığınız gibi anlamış?

Sizin anladığınız gibi anlayan ve yaptığınız tefsire muvafık olan tek bir alim bile bulamazsınız.”

Bu konuya daha fazla açıklama ve beyanat isteyenler Dr Yusuf el-Kardavi’nin “Fusulun fi’l Akideti beyne’s Selef ve’l Halef” adlı eserine bakabilir.

Bir takım insanlar, her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Allah u Teala’yı imkansız sıfatlarla vasıfladılar, Ona aza ve hareket etme gibi vasıfalar verdiler. Bu batıl iddialarını desteklemek için de hayal ve vehimleri ile ördükleri delillerin hepsini önesürdüler.

Bu gibi itikadı bozuk olanlardan bir tanesi de tecsim itikadı ile meşhur ve tasavvuf ehline karşı sert tutumuyla bilinen İbn-i Teymiyye’dir. Allah u Teala’nın sıfatları konusunda çok yanlış bilgiler nakletmiştir ve bu naklettiği delilleri de Ehlisünnet’in görüşü olarak yansıtmaya çalışmıştır. Şafii alimlerinden İmam Takyuddin es-Subki ve Hanefi alimlerinden İmam Alâ El-Buhari gibi zatlar İbn-i Teymiyye’yi, Allah u Teala hakkında cisim, had ve cihet isnad ettiği için tekfir etmişlerdir. Hanbeli alimlerinde olan İmam-ı Zehebi de onun talebesi olduğu halde son yıllarında onun yanlış görüşlere sahip olduğunu ve itikadının bozuk olduğunu söylemiştir. Araştırmamızda da göreceğiniz gibi İbn-i Teymiyye’ye karşı “En-Nasihatu’z Zehebiyye” adlı bir risale ile reddiyyede bulunmuştur.

İbn-i Hacer el-Askalani “Ed-Durer-ul Kamine” adlı eserinde İbn-i Teymiyye’nin Allah u Teala’nın sıfatları konusundaki tecsim görüşünden ötürü Mısır’da hapsedildiğini ve kadının huzuruna çıkarıldıktan sonra Eşari olduğunu[12], bütün söylediklerinin yanlış olduğunu söylediğini ve görüşlerinden döndüğünü nakletmesi İbn-i Teymiyye’nin gerçekten bu görüşlere sahip olduğuna birer delildir.

Muhakkak ki İbn-i Teymiyye, Allah u Teala hakkında; dayandığı bazı nasların zahirleriyle hükmedip cisim, had ve cihet isnadında bulunmuş ve bu nasların ilmini Allah u Teala’ya havale eden tafvid ehlinin de bidat ehli olduğunu öne sürmüştür.

İbn-i Teymiyye şöyle der:

“Kendilerini Ehlisünnete ve selefe tabi olduklarını zanneden tafvid ehlinin görüşü ilhad ve bidat ehlinin en şerli sözlerinden olduğu ortaya çıkmıştır”[13]

İbn-i Teymiyye bu sözü ile ümmetin icamaına muhalefet etmiş ve etbaını da bidat ve dalalete sürüklemiştir.

  1. “Tafvid” Nerelerde Yapılır

Burada dikkatleri çekmek istediğimiz nokta sıfatların üç kısma ayrılmasıdır. Muhakkak ki sıfatlar üç kısımdır:

Birinci Kısım: Sadece kemalate delalet eden sıfatlar. Mahiyetleri hudus (yaratılmışlık) ve cisimlik gerektirmeyen sıfatlardır. Var olmak, ilim, semi vs sıfatların manaları gibi. Bu sıfatlar Allah u Teala’ya layık olduğu gibi isnad edilir. Bu sıfatlar insanlarda da bulunur fakat hudus ve cismiyetlik ile beraberdir. Örneğin ilim sıfatı; insanlarda da bulunur fakat insanların ilmi kesbi olup kısıtlıdır. İnsanların ilmi (bilinebilen) bir şeyi, duyu organları, akıl ve hayal ile olduğu gibi bilmektir.

Semi’ sıfatı insanlarda işitilebilenleri kulak ile işitip akıl ile idrak etmesidir.

Basar vs diğer bütün sıfatlarda da bunun gibi bir vasıta ile idrak etmek diyebiliriz.

Bizler bu sıfatların Allah u Teala’da da olduğunu söylediğimiz zaman Allah u Teala’nın insanlardaki vasıtalardan ve noksanlıklardan munezzeh olduğunu söylemek zorundayız. Bu vasıtalar; hisler (beş duyu organ), azalar, parçalar, akıl, kulak, göz, ağız, dil vs. Sonra bu sıfatları Allah u Teala’ya izafe ettiğimiz zaman şöyle deriz:

– Allah u Teala’nın ilmi vardır. Yani malumatları olduğu gibi bilmektir. Bu malumatlar vacip, caiz ve mustahillerdir. Bunların hepsini vasıtasız, zaman ve mekansız bütün noksanlıklardan munezzeh olarak bilir. Ve  bu şekilde mana sıfatları diye isimlendirdiğimiz Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret ve Kelam sıfatları bu şekilde isnad edilir.

Çünkü bu sıfatlar cisimliği gerektirmez ve cisimlerle beraberlik zorunluluğu kılmaz. Bilakis akıl, cisim olmayan bir varlığın da bu sıfatlarla muttasıf olabileceğine hükmeder.

İmam Ebu Cafer Et-Tahavi der ki: “Kim ki Teşbih ve Nefi’den korunmazsa ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.”[14]

Ehlisünnet alimleri, Mutezile gibi aşırıya kaçıp sıfat iptal etmediler, Müşebbihe ve Mücessime gibi de Teşbih ve Tecsim yapmadılar. Manayı layık olduğu bir şekilde isnad edip teşbih gerektiren kısmını nefyettiler.

İkinci kısım: Sıfatlardan yalnızca noksanlığa delalet edenler. Bu tür sıfatlar kesinlikle te’vil edilir, Tafvid edilmez. Allah u Teala’nın; “Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı kendilerini aldattı. Onlar, bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttular ve inkâr ettilerse biz de bugün onları öyle unuturuz.” (araf:51)

Bu ayet-i kerimede “Unutma” sıfatı Allah u Teala’ya izafe edilmiştir ve muhakkak ki hiçbir kimse böyle bir sıfatı Allah u Teala’nın yüce zatına zahiri manası ile isnad etmemiştir. Bilakis ilim ehli Selef ve Halef alimleri te’vil etmişlerdir.

Bu kısımda tafvid etmek ve ya direk isnad etmek küfre götürür.

Üçüncü kısım: Gerçek zahiri manasıyla noksanlık vehmettiren sıfatlardır. Çünkü -gerçek zahiri manası- cisimlerin sıfatlarına delalet ediyor. Bu kelimelerin, Arap lugatında Allah u Teala’ya layık olan başka manaları da vardır. O manalar ne insanlara ne de başka  yaratılmışlara has olmayıp; ecza (parça), aza, erkan ve etkilenme gibi manalara delalet etmez. Bilakis Allah u Teala’ya layık olan manalara delalet eder.

Örneğin (Yed) sıfatı: Muhakak ki bu kelimenin birçok manası vardır. Bu manalardan hakiki olan manası (cariha) yani insanın bir organı olan eldir. Bu mananın Allah u Teala’ya isnadı Halef ve Selef alimleri tarafından ittifakla kesin bir şekilde reddedilmiştir. Bunun dışında geriye Yed kelimesinin mecazi manaları kalır. Selef alimlerine baktığımız zaman mecazi manalarından belli bir tanesini kesin bir şekilde isnad ettikleri görülmemiştir. Çünkü belli bir mecazi mananın kesin olarak isnadı zan mahallinde yakin (kesin) konuşmaktır ki bu da aklen mümkün değildir çünkü Allah u Teala’nın sıfatları zan ile tespit edilemez. Bu durumda bu naslardan murad olan manayı Allah u Teala’ya havale ederler ki bu da Tafvid’in ta kendisidir.

Sıfatlardan tafvid edilen kısım da bu üçüncü kısımdır.

Kadı Ebubekir İbn-ul Arabi (rahimehullah) der ki: “Bu konudaki (sıfatlar konusu) sahih hadisler üç mertebedir:

Birinci mertebe: Lafızlarından sadece kemalata delalet edip noksanlık ve herhangi bir yanlışlığa payı olmayanlar. Bu sıfatları isnad edip onlara iman etmek vaciptir.

İkinci mertebe: Sadece noksanlığa delalet eden lafızlar. Bu tür lafızların Allah u Teala’ya isnadı asla caiz değildir.

Üçüncü mertebe: Kemal olup noksanlık vehmi veren lafızlar.

Sadece kemalata delalet edenler; Vahdaniyet, ilim, kudret, irade, hayat, semi’, basar, İhata, takdir, tedbir, benzeri ve dengi olmaması gibi sıfatlardır. Bu sıfatlarda hiçbir fazla söze gerek yoktur ve bunlarda duraklama da yapılmaz. (Yani isnad edilir ve kelam edilmez).

Ama tamamen yanlışlık ve noksanlığa delalet eden lafızlar ise şu ayet-i kerime gibi: “Kimdir o yiğit ki Allah u Teala’ya güzelce borç verecek?” (Bakara:245) ve şu hadis-i şerif gibi: “Acıktım beni doyurmadın ve susadım…”[15] İşte Mahfuz ve Malfuzlar, alim ve cahiller hepsi bu noksanlıkların kime peyda olduğunu kesinlikle bilirler. Lakin Allah u Teala bu lafızları kendi mukaddes zat-ı aliyyelerine isnad etti, sorumluluğunu üstlendiği insana bir ikram, bir şeref ve kalplere bir yumuşaklık ve lutuf olsun diye.

Eğer ki bu şekilde; bir yönden kemalata bir yönden de noksanlığa delalet eden lafızlar gelir ise aklı selim bir mümine bu lafızlara caiz olan kinayeli bir manaya çevirmesi ve caiz olmayan şeklini de nefyetmesi vaciptir. Allah u Teala’nın Yed (el), Said (kol), Kef (avuç), Isba (Parmak) gibi sözleri de benzersiz (görülmemiş) ibareler olup değerli manalara delalet eder. Said (kol) kelimesi arapların yanında kuvvet, şiddet ve atıp vurmak manalarına gelir. İşte bu Said kelimesi Allah u Teala’ya isnad edilir çünkü aradaki munasebet odur ki her şey Allah u Teala’nındır… Aynı şekilde sadakalar Rahman’ın keffine (avucuna) düşer sözü fakirin avucundan ibarettir ki bu da fakirlere bir ikramdır. Isba’larla (parmaklarla) değiştirilen şey daha kolay ve daha seri bir şekilde olur…”[16]

İbn-i Hacer el-Askalani (rahimehullah) der ki: “Kadem’den (ayak) muradın ne olduğunda ihtilaf çıktı, Selefin bu ve bunun dışındakilerdeki görüşü meşhurdur. O da olduğu gibi kabul etmektir. Te’viline değinilmez bilakis Allah u Teala hakkında noksanlık vehmi verenlerin imkansızlığına iman ederiz.”[17]

Aynı şekilde İmam-ı Gazzali, İbn-ul Cevzi, İbn-i Hacer gibi alimler de zahiri manayı reddederler. Doğrusu bu sıfatları zahiri manasıyla isnad edenler sadece Muşebbihe fırkasıdır.

İmam-ı Beyhaki (rahimehullah) der ki:

“…Sufyan bin Uyeyne’den şöyle dediği nakledilmiştir: Allah u Teala’nın kendi zatını kendisiyle vasıfladığı her sıfatın tefsiri okunuşu olup yorum yapmamaktır. İbnu Uyeyne’nin bu sözünden muradı Allah u E’lem, tefsiri keyfiyetlendirmeye götüren sıfatlardır. O sıfatların keyfiyetlendirilmesi (yani nasıllığından bahsedilmesi) mahlukatlara yaratılmışlık vasıflarında benzemeye götürür.”[18]

Muhaddis İmam-ı Beyhaki’nin sözünü inceleyelim.

  1. İmam-ı Beyhaki, Sufyan bin Uyeyne’nin “tefsiri okunuşudur” sözünü “tefsiri keyfiyetlendirmeye götüren sıfatlar” ile kayıtlamıştır. Ama tefsiri keyfiyetlendirmeye sürüklemeyen sıfatların tefsir edilmesinde bir engel yoktur.
  2. İmam’ın “O sıfatların keyfiyetlendirilmesi (yani nasıllığından bahsedilmesi) mahlukatlara yaratılmışlık vasıflarında benzemeye götürür.” sözünü çok iyi tefekkür etmeliyiz. Şüphe yoktur ki, yaratılmışlığın vasıfları noksanlıktır ki noksanlıklar Allah u Teala’dan nefyedilmesi vaciptir. Bu tür izafelerin geldiği naslar “tafvid” edilir. Sırf kemalatlara delalet eden nasların hilafına, o nasların kulli manaları isnad edilir “tafvid” edilmez.

Garip olan bir durum, ne yazık ki bazıları, akaid ilmi hakkında konuşur ama Allah u Teala hakkında mükemmellik ve ya noksanlık nedir bilmezler ya da kemal ve ya noksanlık gerektiren sıfatları bilmezler. Çoğu kemal dedikleri şeyler hakikatte noksanlıktır. Mahlukatlarda kemalata delalet eden sıfatları Yaratıcıya da isnad ettiler. Onları bu denli cürretkarlığa sürükleyen, ğaibi şahide kıyas etmeleridir. Ğaibi şahide kıyas etmek; Mutezile mezhebinde ve felsefecilerde olan büyük bir hatadır. Görmediklerini gördüklerine kıyas ederler. Haşeviyye dediğimiz bir grup ve günümüzde de Vehhabi/Selefi adı altındaki gruplar da bu hataya düşmüşlerdir.

Örnek olarak; Mücessim ve Müşebbihler, Allah u Teala’nın yukarıda olduğunu dayandıkları bazı nasların zahirlerine göre söyleyip bunun Allah u Teala hakkında kemal olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddiaları da fasid olan, ğaibi şahide kıyas kaidesinden doğuyor. Akıl sahibi olan her kişi tefekkür ettiğinde yukarıda olmanın değil Allah u Teala hakkında, bilakis insanlar hakkında dahi daima kemal bir sıfat olmadığını anlar. Çünkü onuncu katta oturan bir kişi ikinci katta oturandan daha üstün değildir. Buna en güzel örnek de Karaköy’de bulunan Yeraltı Camii’dir. Bu cami en alt kattadır ve içinde Sahabe ve Tabiin’den zatların da kabirleri vardır ama üstte ise iş hanları vs vardır.

Daha mahlukatlar hakkında kıyas edilemeyeni ğaib için kıyas etmek FASİD KIYAS’a bir örnektir.

Allame Said Abdullatif Fude’den duydum şöyle diyordu: “Halik ile Mahluk arasında yaratıcılık ve yaratılmışlıktan daha başka bir munasebet yoktur. Kişi kendisi ile Rabbi arasında bir benzerlik kurmamalıdır.”

İbn-u Haldun der ki:

“Şunu bil ki, Allah Subhanehu ve Teala kitabında kendi zatını; Alim, Kadir, Şedid, Hayy, Semi’, Basir, Mutekellim, Celil, Kerim, Cevvad, Muni’m, Aziz, Azim diye vasıflamıştır. Aynı şekilde Yedeyn (iki el), Ayneyn (iki göz), Vecih (yüz), Kadem (ayak), Lisan (dil)[19] gibi sıfatları da kendi zatına isnad etmiştir.

Bu sıfatlardan bazıları ilahlığın sıhhatini gerektirir. İlim, Kudret, İrade ve hepsinin şartı olan Hayat sıfatı gibi.

Bazıları kemaliyet sıfatlarıdır. Semi’, Basar ve Kelam gibi.

Bazıları da noksanlık vehmi veren sıfatlardır. İstiva, Nuzul, Meci, Vecih, Yedeyn, ve Ayneyn gibi mahlukatların sıfatları. (yaratılmışlık gerektiren sıfatlar) Sonra, şeriat bize haber verdi ki, bizler Rabbimizi Kıyamet günü Dolunay gibi net göreceğiz. Onu görürken de zarar görmeyeceğiz. Bunlar sahih kaynaklarla sabittir. Sahabe ve tabiin olan Selefimiz Uluhiyyet ve kemal sıfatları isnad ettiler ve noksanlık vehmi gerektiren sıfatları ise manasında sukut edip tafvid ettiler.”[20]

Not: İbn-i Haldun’un sözünde geçen haberi sıfatların başka bir dile tercüme edilmesi caiz değildir ama Arapça bilmeyen okuyucunun konuya hakim olabilmesi ve mana verip vermemek arasındaki farkı anlayabilmesi için parantez içinde zikrettik. Nitekim bu konuda Alâ el-Buhari “Risaletun fi’l İtikad”[21] adlı eserinde bu tür sıfatların Farsça’ya tercüme edilmesinin caiz olmadığını dile getirmiştir. Ve yine aynı şekilde İbnu Kudame el-Makdisi de “Zemmu’t-Te’vil”[22] adlı eserinde İmam-ı Ahmed’ten bu tür sıfatların ne Farsça ne de Arapça tercüme edilmemesini bilakis bu haberlerin tefsirinin tenzili olduğunu vurgulamıştır.

Bu sıfatların bulunduğu ayet-i kerime ve hadis-i şerifler muteşabih olarak isimlendirilirler.

  1. Muteşabih Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler

Allah Teâla, müteşabihatlara yanlış manalar yükleyenleri fitne ehli olarak tanımlamıştır.

Allah Teâla Kuran-ı Azim u Şan’da şöyle buyuruyor:
“Sana bu muazzam kitabı indiren O’dur. O’nun bir kısmı anlamları kesin olup kitabın temelini oluşturan ayetlerdir. Diğer bir takımları da anlamları muteşabih olanlardır. Ama kalplerinde bir yamukluk bulunanlar fitne aramak ve keyiflerince yorumlamak için sadece anlamı muteşabih olanların ardına düşerler. Halbuki, onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da: «İnandık, hepsi Rabbimizdendir.» derler. Bunları özü temiz olanlardan başkası düşünemez.”[23]
Buradan anlaşılıyor ki ümmet bu ayet-i kerimelerin manalarını araştırmakla mükellef değildir. Yanlış manalar verenler ve ya sırf muteşabihat ile uğraşanlar bizzat Kuran-ı Azimu’ş Şan tarafından FİTNE EHLİ olarak tanımlanmıştır.
İşte bu noktada bizler de haddimizi bilip yanlış ve bu ümmetin selef-i salihinin yüklemediği manaları yüklemekten uzak durmalıyız.
Tam bu noktada sorulması gereken latif bir soru ile konumuzu biraz daha genişletelim.

 

3.1. Müteşabih ayet-i kerimelere yanlış manalar verenler kimlerdir?  

3.1.1. MUATTİLE:

Ali İmran Suresindeki bu ayet-i kerimeyi bilmeyenler ve ya görmezden gelenler, Allah u Teala’nın zatı ve sıfatlarının hakikatlerini öğrenebilmek için felsefi tefekkürlere daldılar. Bu durumda dahi fırkalara ayrılmışlardır. Allah u Teala’ya öyle sıfatlar isnad ettiler ki Allah u Teala onlardan beridir. Bazıları vardır ki kendi aklının mizanıyla Allah u Teala’nın hakikatine ulaşmak ister. Bu durum onu öyle garip felsefi sorular sormaya sürüklemiştir ancak hiçbir cevap bulamamışlardır. Netice itibariyle de Allah u Teala’nın sıfatlarını inkar etmeye başladılar. Bu durum onları sarih ve sahih olan nakilleri inkar etmeye sürükledi. İşte bu mezhebe MUATTİLE denilir.
3.1.2. MÜŞEBBİHE VE MÜCESSİME:
Bunlardan bir grub da vardır, Allah u Teala’nın kendi zatına Yed, Ayn ve İstiva isnad ettiğini gördüler. Ancak bu sıfatlar mahlukatlarda da vardır. Allah u Teala’yı gördükleri mahlukatlara kıyas ettiler. İşte bunlar Allah u Teala’ya mahlukatlarda olduğu gibi cisim ve azalar isnad ettiler. Allah u Teala onların vasıfladıkları bu sıfatlardan beridir ve yücedir. İşte bu mezhebe de MÜŞEBBİHE ve MÜCESSİME denir.
Muhakkak ki Ehlisünnet ve’l Cemaat alimlerinin hepsi bu iki mezhebin batıl olduğu ve hak yoldan saptıkları üzerine icma etmiştir.
ÖNEMLİ OLAN; Tatil ve Teşbihin batıl olduğunu ortaya koyduktan sonra bu ayet-i kerimelerin tefsirinde ihtilaf ettiler.
İhtilaf neticesinde en sağlam iki mezheb İmam-ı Nevevi’nin (rahimehullah) de zikrettiği gibi Tafvid ve ya layıkıyla Te’vil görüşüdür.
İşte araştırmamızın ana konusu olan bu Tafvid; bu tür ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri kabul etmek ve manasını da Allah u Teala’ya havale etmek demektir.
O yüzden selef alimlerinin neredeyse 100 de 90’ı bu görüştedir ve her zaman söyledikleri ortak söz şudur:
*Bu lafızlar tevkifen varid olmuştur. Bizler de nakleder ve mana vermeyiz. Muhakkak ki bu sıfatlar keyfiyetten de munezzehtirler.

Kendisi Hanbeli mezhebinden olan İmam İbn-i Kudame el-Makdisi diyor ki:
“Bu Tafvid hakkında seleften hiçbir kimsenin ihtilaf ettiğini görmedik.”[24]
Tafvid’in selef alimlerinin görüşü olduğu üzere icma vardır. İbn-i Kudame icmayı naklediyor. Tafvid selefin görüşü değildir diyenler selefe ve icmaya muhalefet etmişlerdir.

Tafvid üzere olan selef alimlerinden birkaç örnek ile konumuza açıklık getirelim.

  1. İmam Ebu Hanife Numan bin Sabit (rahimehullah) (Hicri: 80-150) Tefvid görüşü üzeredir:
    İmam şöyle buyurmuştur:
    “Allah u Teala’nın kelamı vardır bizim kelamımız gibi değil, işitir bizim işitmemiz gibi değil, Allah u Teala’nın kelamı harf ve aletlerle değildir. Harfler mahluktur ama Allah’ın kelamı mahluk değildir. Allah u Teala vardır ama hiçbir varlığa benzemez. Allah u Teala hakkında “var” demek yani: cisim, cevher, araz, had (sınır,nihayi noktalar) olmaksızın ve bir eşi, misli ve benzeri olmaksızın var demektir. Kuran-ı Kerimde zikrettiği üzere yed, vecih ve nefs diye sıfatları vardır. Kuran-ı Kerimde zikrettiği yed, vecih ve nefs gibileri O’nun keyfiyetsiz sıfatlarıdır. Yed sıfatı kudreti ve ya nimetidir denilmez, çünkü burada sıfat iptali olur, bunlar kaderciler ve mutezilenin görüşüdür. Lakin Yedullahi demek O’nun bir sıfatıdır ve keyfiyetsizdir, aynı şekilde Allah’ın rızası ve gazabı da O’nun keyfiyetsiz birer sıfatıdır.”[25]

Aynı şekilde zahiri manaları nefyederek, şöyle buyurmuştur:
“Allah u Teala’nın yakınlığı ve uzaklığı mesafe uzunluğu ve ya kısalığı değildir. Ancak değer vermek (ikramda bulunmak) ve değer vermemek (önemsememek) manasındadır. İtaatkar olan Allah u Teala’ya keyfiyetsiz olarak yakındır, günahkar ise keyfiyetsiz olarak Allah u Teala’dan uzaktır” [26]

İşte bu nakiller, İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerini kendi akidelerine destek olsun diye ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin zahirine tutunduğu gibi bu imamın da sözlerini yanlış tercüme edip piyasaya yanlış bir şekilde gösterdiklerinin delilidir. Nihayetinde de mücessimlerin recmen bil gayb konuştukları ve bu celil imamın akidesinden habersiz olduklarının ispatıdır. Muhakkak ki o tenzih üzere olan tafvid ehli olan bir alimdir. Kendisi bizzat bu sözleri ile zahir manaya tutunup tecsim ve teşbih ehli olanlara apaçık bir reddiyede bulunmuştur. Bu da Ehlisünnetin görüşü tafvid değildir diyen İbn-i Teymiyye ve etbaına kafi bir cevaptır.

Bir ara Ürdün’de bir kitapevinde gördüğüm İmam-ı Azam’a aid olan “El-Vasiyye” adlı eserin tahrif edildiğine bizzat şahid oldum. Kitabı tahkik eden Üstad El-Uveyne kitabın mahtut eserinden kitaba eklediği sayfalarda İmam-ı Azam’a aid olan yazıda geçen masdarı, fiil-i mazi olarak tahkike geçirmiştir.

  1. İmam Sufyan-ı Sevri Tafvid Ehlidir.
    İmam Sufyan bin Said es-Sevri (rahimehullah) (hicri: 95-161) Tafvid Görüşü Üzeredir. Bunu da vehhabilerin üstadlarından olan ve ömrünün son yıllarında Ehlisünnete geçtiği ve üstadı İbn-i Teymiyye’ye nasihatler ile dolu bir risale yazan İmam-ı Zehebi’den okuyalım.

İmam-ı Zehebi Uluv kitabında Yahya bin Main’den naklen diyor ki: “Zekeriyya bin Adiy’i gördüm Veki’e şöyle soruyordu: Ya Ebu Sufyan bu Kursi ve kademeynin yeri hadisleri ve onlar gibilerine karşı tutumumuz ne olmalı? Veki (Ebu Sufyan) dedi ki: İsmail bin Ebu Halid, Sevri ve Misar bu hadisleri rivayet ederlerdi ancak bunlardan hicbir şeyi Tefsir etmezlerdi”[27]

İmam-ı Zehebi, ömrünün son yıllarında ibn-i teymiyyenin bidat ehli olduğunu öğrenmiştir. İbn-i Teymiyye’ye de be adam diye hitap ederek nasihatte bulunmuş ve yaptıklarının hata olduğunu ona vaaz etmiştir. Bu risaleyi taleb etmek isteyenler bulabilirler.

  1. Darul Hicretin İmam Malik bin Enes (rahimehullah) (hicri:93-179)

Bu ümmetin en büyük önderlerinden bir başka zat İmam-ı Malik (rahimehullah) da tafvid görüşünde olan ve buna önderlik yapan zatlardandır.
“İmam-ı Tirmizi (rahimehullah) Cennet ve Cehennem ehlinin ebedi kalması babında şu hadis-i şeriften: (Cehennem, “Yine var mı? Halâ yer var.” der. Bunun üzerine yüce Rahman kademini cehenneme koyar) ayet-i kerimesine takiben şöyle der: Doğru olan, ilim ehli imamlardan Sufyan-ı Sevri, Malik bin Enes, İbn-ul Mübarek, İbn-u Uyeyne, Veki ve diğerleri bu hadis-i şerifleri rivayet etmiş ve şöyle demişlerdir: Bu hadis-i şerifler rivayet edilir, onlara iman edilir ve NASIL? diye soru sorulmaz. İşte Hadis ehlinin görüşü budur yani bu hadis-i şerifler olduğu gibi rivayet edilip onlara iman edilir, tefsir edilmez, noksanlık vehmedilmez ve NASIL? denilmez. İşte ilim ehlinin seçtiği ve yürüdüğü görüş budur.”[28]

 

Sonuç:
Bütün bu akli ve nakli deliller neticesinde Ehlisünnet’in görüşünün tafvid olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Bir şahıs bir konuyu; “Ben bilmiyorum, Allah u Teala’ya havale ediyorum” derken nasıl olur da bidat ehli sayılabilir? Yapabildiği en kötü şey tevazu etmesidir. Bu da mümin bir kuldan taleb edilen güzel bir haslettir.

Mücessimlerin önderlerinden ve İbn-i Teymiyye’nin tecsim itikadına delil olarak referans gösterdiği Osman bin Said ed-Daremi dahi Murisi’ye yazdığı reddiyesinde Ehlisünnetin görüşünün mana vermemek ve keyfiyetlendirmemek olduğunu dile getirmiş ve kitabının farklı yerlerinde buna benzer ifadeler kullanmıştır.[29]

Günümüz alimlerinden Seyf Bin Ali El-Asri “El-Kavlu’t-Temam Bi-İsbati’t Tafvid” adlı eserinde 111 tane Selef ve Halef aliminlerinden; onlardan bazılarının tafvid üzere olduklarını ve bazılarından da tafvid’in ehlisünnetin görüşü olduğunu nakletmiştir.

Bu zatlardan bazıları şunlardır:

İmam-ı Azam, Sufyan-ı Sevri, İmam-ı Malik, Abdullah bin Mubarek, İmam Muhammed bin Hasan eş-Şeybani, Veki bin el-Cerrah, Sufyan bin Uyeyne, İmam-ı Şafii, el-Humeydi, Yahya bin Main, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Tirmizi, İbn-u Huzeyme, İmam- Eşari, İmam-ı Maturidi, İmam Bakıllani  vs.

Ehli Hadisin görüşü bu iken nasıl olur da bazıları çıkıp tafvid ehli hadisin görüşü değildir diyebiliyor ki? Yoksa bu zatlar onlar için selef değiller mi? Onlara göre bu zatlar Ehli hadis değiller mi?  Onların selef dediğikleri zatlar kimlerdir?

İşte bu sorularımızla şu neticeye varabiliriz!
Mutezile, Cebriye, Haşeviyye, Hariciyye, Şia ve daha nice bidat ehli dün yaşamadılar! Onlar da ilk 100-200 lü yıllarda yaşadı. Onlar da selef oluyorlar. İşte bidat ehli olan ve kendisini selefi diye tanıtanlar da bu bidat ehlini selef edinmişlerdir ve kötü olan da bidat ehli olan selefe tabi olanlar kendilerini hadis-i şerifte övülen selefe tabi olmuş gibi göstermeleridir.

وصلى اللهم على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم

 M. Emin El-Hakkari

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

  1. Akidetu’t Tahaviyye: İmam Ebu Cafer et-Tahavi. Daru İbn-i Hazm, Beyrut. 1995.
  2. Der’u Tearud-il Akli ve’n Nakl: Ahmed bin Abdulhalim bin İbn-i Teymiyye. Camiatu-ul İmam Muhammed bin Suud el-İslamiyye, Suudi Arabistan Krallığı. 1991.
  3. Ed-Durer-ul Kamine: Ahmed bin Ali bin Hacer el-Askalani. Meclisu Dairet’il Mearif-il Osmaniyye, Hindistan. 1972.
  4. El-Hadis ve’l Muhaddisun: Muhammed Muhammed Ebu Zehv. Daru Fikr-il Arabi. Kahire. Hicri: 1328
  5. El-Camiu li Ahlaki’r Ravi ve Adabi’s Sami: Ebubekir Hatib El-Bağdadi. Mektebetu’l Mearif, Riyad.
  6. El-Avasım minel Kavasım: Kadı Ebubekir bin el-Arabi el-İşbili. Daru’s Sekafe birinci baskı, Hicri:1413.

Bu kitap tam olarak basılmıştır ama internet ortamlarında ve ya ellerde dolaşan baskısı ise bu kitabın sadece bir cüzü olup Hilafet ve Sahabeler arasındaki konuları işlemiştir.

  1. El-İtikat ve’l-Hidaye ila Sebili’r-Reşad: İmam Ebubekir el-Beyhaki. Dar-u Afak el-Cedide, Beyrut. Hicri: 1401.

Kitaba Mektebetu’ş Şamileden ulaşmak isteyenler bulamasın diye ismini aram bölümünde değiştirmişler. Dileyenler الإعتقاد للبيهقي diye bulabilirler.

  1. El-Uluv li aliyyi-l Ğaffar: Şemsuddin ez-Zehebi. Mektebetu Advai’s-Selef, Riyad. 1995.
  2. En-Nakzu Ale’l Murisi: Osman bin Said ed-Daremi. El-Mektebetu’l İslamiyye, Kahire. 2012.

Not: Osman bin Said ed-Daremi bu yazdığı eseriyle tecsim ve teşbihte çok aşırıya kaçmıştır. İmam-ı Zehebi ve daha birçok alim onu bu eserinden ötürü eleştirmişlerdir. Osman bin Said ed-Daremi, Sunen-i Daremi’nin yazarıyla aynı değildir. Sunen-i Daremi’nin yazarı Ebu Muhammed Abdullah Ed-Daremi’dir ve kendisi Tenzih itikadında olan değerli bir alimdir.

  1. Feth-ul Bari Şerhu Sahih el-Buhari: Ahmed bin Ali bin el-Hacer. Dar-ul Marife, Beyrut. Hicri: 1379.
  2. Fıkh-ul Ekber: Ebu Hanife Numan bin Sabit. Mektebetu’l Furkan, Arap Emirlikleri. 1419.

Not: Bu kitap genel olarak Molla Aliyyul Kari’nin şerhi ile beraber basılır.

  1. Lisan-ul Arab: Muhammed bin Mukrim bin Manzur. Daru Sadır, Beyrut.
  2. Mucemu Makayis el-Luğa: Ahmed bin Faris bin Zekeriyya. Dar-ul Ciyl, Beyrut.
  3. Risaletun fi’l İtikad: Ala el-Buhari el-Hanefi. Daru’d Diya, Kuveyt. Allame Said Abdullatif Fude Hocaefendi’nin tahkiki ile.
  4. El-Kavlu’t Temam bi İsbati’t Tafvid: Seyf bin Ali El-Asri. Dar-ul Fetih, Ürdün.
  5. Sahih Buhari: Daru İbn-i Kesir, Beyrut. Numaralama: Mustafa dib El-Buğa, 9 cild.
  6. Şerh-u Sahih Muslim: Daru İhya-i Turas-il Arabi, Beyrut.
  7. Şerhu Usulu İtikad-ı Ehli’s-Sunne ve’l Cemaa: Ebu’l Kasım Hibetullah bin Hasen el-Lalekai. Daru Tayyibe, Suudi Arabistan Krallığı.
  8. Tahrimu’n Nazar fi Kutub’il Kelam: İbnu Kudame el-Makdisi el-Hanbeli. Alim-ul Kutub, Riyad.
  9. Tarihu İbn-i Haldun: Meşhur tarihçi İbnu Haldun. Darul Fiker, Beyrut. 1988.
  10. Tenib-ul Hatib: İmam Muhaddis Muhammed Zahid bin Hasan el-Kevseri.

Not: Genel olarak internet ortamlarında bu kitaba reddiyeler bulunur ve kitabın aslı çok nadir yerlerden temin edilebiliyor.

  1. Zemmu’t Tevil: İbn-u Kudame el Makdisi el-Hanbeli. Daru’s Selefiyye, Kuveyt.
  2. Sunen-i Tirmizi: Muhammed bin İsa et-Tirmizi. Mustafa el-Babi’l Halebi, Mısır.

[1] İmam Ebu Cafer et-Tahavi’nin Ehlisünnetin temelini teşkil eden “el-Akidetu’t Tahaviyye” adlı eserinde bulunan ve tenzih itikadının Ehlisünnet nezdindeki yerini anlatan sembolik bir sözdür.

[2] El-Hadis ve’l Muhaddisun (1-326)

[3] El-Cami li Ahlaki’r Ravi ve Adabi’s Sami (78)

[4] Sahih Buhari (1-43, hadis numarası: 161)

[5] Tenib-ul Hatib (15) ve Abdulaziz el-Buhari de bunu Keşf-ul Esrar Şerhu Usul-il Pezdevi’de zikretmiştir. (1-18)

[6] Tenib-ul Hatib (16) İbn-i Cevzi’nin “Telbisu İblis” adlı eserinde belirtildiği üzere, burada bahsi geçen muhaddis Yahya bin Muhammed bin Said’tir (vefatı: hicri: 318). Cevap veren de Ebubekir el-Ebheri’dir. (vefatı: 375) Soruyu soran da bir kadındır.

[7] Makayis el-Luğa (4-460)

[8] Lisan-ul Arab (7-210)

[9]  Şerh-u Muslim (3-19)

[10] Zemmu’t Tevil (21)

[11] Şerhu Usulu İtikad-ı Ehli’s-Sunne ve’l Cemaa (3-432)

[12] Ed-Durer-ul Kamine (1-172)

[13] Der’u Tearud-il Akli ve’n Nakl (205)

[14] Akidetu’t Tahaviyye (15)

[15] İmam-ı Müslim bu hadis-i şerifi şu lafızlarla zikretmiştir: (Muhakkak ki Allah u Teala kıyamet günü şöyle buyurur: Ey Ademoğlu hastalandım sen beni ziyaret etmedin. Ademoğlu: Ya Rabbi ben seni nasıl ziyaret edeyim sen alemlerin Rabbisin? Allah u Teala: Falan kulum hastalandı ziyaretine gitmedin. Bilmiyor muydun onu ziyaret etseydin beni onun yanında bulurdun. Ey Ademoğlu! Beni doyurmanı istedim…..)

[16] El-Avasım minel Kavasım (227)

[17] Feth-ul Bari (8-596)

[18] El-İtikat ve’l-Hidaye (118)

[19] Lisan diye bir vasıf hiçbir kimse tarafından Allah u Teala’ya isnad edilmemiştir. Böyle bir söz İbn-u Haldundan bir vehimdir.

[20] Tarihu İbn-i Haldun (1-600)

[21] Risaletun fi’l İtikad (121)

[22] Zemmu’t Tevil (1-22)

[23] Ali İmran:7

[24] Tahrimu’n Nazar (39)

[25] Fıkh-ul Ekber (26)

[26] Fıkhul Ekber (67)

[27] El-Uluv (146)

[28] Sunen-i Tirmizi (4-691)

[29] En-Nakzu Ale’l Murisi (165-263-347 )

Reklamlar
Categories: Ehlisünnetin Tafvid / Tefviz Görüşü

Yazı dolaşımı

Yorumlar kapatıldı.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: