Posts Tagged With: huccetul islam

Şefaat

Hüccetü’l-İslam İmam Gazall, şefaat inancı konusunda ölçü niteliğinde önemli izahlarda bulunmuştur:

“Şefaat beklentisine girmek suretiyle takvayı terk edip isyana dalmak, bir hastanın akrabasından olan bir hekime itimad ederek kendisini tehlikelere atmasına benzer. Zira tabi b, her hastalığı de­ ğil, bazı hastalıklan tedavi edebilir. Artık tabibe bel bağlayarak, hastanın zararlı yemekleri yemesi caiz olmaz. Çünkü tabib her hastalığa müdahale edemez. İşte Peygamber ve salihterin yakın­ larına ve mensupianna yapılacak şefaati de bu şekilde anlamak gerekir. Bu idrak ve anlayış, korku ve sakınma duygusunu bir an bile ortadan kaldırmaz. Nasıl kaldırsın, peygamberden sonra en
hayırlı halefi sahabe-i kirarn olduğu halde, onlar bile toz-toprak olmayı temenni etmişler, ahiret korkusundan dolayı birer hay­van olmayı istemişlerdir. Halbuki bunlar, kalpleri temiz, amelleri güzel, takva sahibi olgun insanlardır. Mahza kendilerine mahsus olarak Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) tarafından cennetle müjdelendikleri halde, sırf peygamberimizin şefaatine bel bağlamamışlar; korku
ve haşyeti bir an olsun kalplerinden çıkarmamışlardır. Kaldı ki, sohbet ve öncülükte onlar gibi olmayan, onların seviyesine hiç­bir zaman ulaşamayanlar, nasıl şefaate güvenebilirler?
[el-Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, III/332.]

“Bil ki, bir kısım müminlerin cehenneme girişi gerçekleşince, Yüce Allah, lütfu ve merhametiyle peygamberlerin, sıddiklerin, hatta alimlerin, salihterin ve Allah katında ameli iyi ve itibarlı olan herkesin onlara şefaatte bulunmasını kabul eder. Bu kimseler,
ailesine, akrabalarına, arkadaş ve tanıdıklarına şefaat edebilirler. Bu nedenle onların katında kendin için bir mevki (rütbe) edin­ me konusunda hırslı ol. Şöyle ki: Kesinlikle hiçbir insanı küçük görme. Zira Allah Teala, velilerini kulları arasında gizler. Belki
de senin gözünün tutmadığı ve hoşlanmadığın kimse Allah’ın ve­ lisidir, bilemezsin ki!. Bir de asla hiçbir günahı küçümseme! Zira Yüce Allah, gazabını kendisine karşı işlenen günahlar içinde giz­ler. Bilemezsin, belki de Allah’ın gazabı senin önemsemediğin o
günahtadır. Hiçbir itaat ve iyiliği de küçük görmeyesin; zira Allah, rızasını o iyilik içinde gizlemiş olabilir. Velev ki, bu amel güzel bir kelime, veya bir lokma, ya da iyi bir niyet olsa da.”
[el-Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, IV/476.]

“Bilmiş ol ki; her Müslüman Resul-i Ekrem’in şefaatini bekler. Asıl olan akrabası da bunu öncelikle bekler. Fakat müttakilerden olup, Allah’ın gazabına uğrayanlardan olmamak şarttır. Allah Teala, gazaplandığı kimseye şefaat izni vermez. Zira günahların bir kısmı vardır ki, Allah’ın mekrini, gazabını icab ettirir. Bu hususta şefaate izin verilmez. Bir de, şefaat saye­sinde afvolunacak günahlar vardır, afvolunmayacak günahlar vardır. Mesela, dünya hükümdarlarının yanmda işlenen suçlar:
Bir kimse hükümdar nezdinde ne kadar itibarlı olursa olsun, onun şiddetle gazap ettiği hususlarda şefaatçi olmaya kalkışamaz. Öyle suçlar vardır ki, affettirme cesareti bile kimsede görülmez. Günahlarda da hüküm böyledir. Öyle günahlar var ki, bunlara
şefaat yapılamaz ve şefaat ile cezanın önüne geçilemez.”
[el-Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, lll/331.]

Büyük mutasavvıf ve müfessir Haris el-Muhasibi ise, şefaat konusundaki kanaatini kısaca şöyle ifade etmiştir: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), yakınlarına şefaat edeceğine göre, aynı şekilde her salih insan da akrabalarına şefaatte bulunacaktır. Ancak, Allah’ın gazap ettiği kimselere hiçbir peygamber veya başka birinin şefaat etmesine izin verilmemiştir. Görmez misin ki, Allah, melekleri hakkında “Onlar ancak Allah’ın razı olduğu kimselere şefaat ede­bileceklerdir” buyurmuştur?”
[Ebu Abdullah el-Haris el-Muhasibi, er-Riaye li hukukıllah, s.364. ]

Reklamlar
Categories: Şefaat | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mezhebin gerekliliği!!(2)

Mezhebsizlerin özelliklerinden hatırımıza gelenlerden bazılarını sıralayıp, onları tanımaya devam edelim. Bunlar “Mezheb taassubu” tabirini çok kullanırlar. (AŞAĞIDA ARAPÇA YORUM YAPMIŞ KARDEŞİMİZ DE AYNI ÖZELLİĞİ İLE BU ÇALIŞMAMIZI DESTEKLER NİTELİKTEDİR)
“İçtihad kapısı açık” diyerek, yanlış görüşlerini içtihad gibi takdim ederler.
Mezhebleri birleştirmeye kalkıp, hangi mezhebteki hüküm akıllarına yatarsa onunla amel etmeye çalışırlar.
“Peygamberden, evliyâdan yardım istemek şirktir” derler, tevessülü inkâr ederler. Şefaati kabul etmezler. “Ölüye kurân fayda vermez” derler. Kabir suâlini, kabir azâbını inkâr ederler. “Kuran bize yeter” diyerek, Sünneti bile yeri geldiğinde mezhebsizlik kaidesini takviye amaçlı olarak kabul etmezler.
Bir kısmı Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in mîrâcını, bir kısmı da mûcizeleri ve kerâmeti inkâr ederken, diğer bir kısmı ise Ashâb-ı Kirâm’ın çoğunu kötüleyip, sebbeder (söğer)ler. “Cennete girmek için Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e inanmak şart değil” diyerek, Hıristiyan ve Yahudiler’in de Cennete gireceği iddiasında bulunurlar. İşlerine gelmeyen birçok Hadîs-i Şerife, uydurma damgasını vururlar.
Asırladır tüm İslam âleminde kitapları okutulan, fetvâları kabul gören ve Müslümanların daima baştâcı ettiği mezheb imamları başta olmak üzere, pek çok hakîki İslâm âliminin aleyhinde fütursuzca konuşurlar.

Rabbim i’tikatlarımızı muhafaza buyursun, bu tehlikeli tâifenin şerrinden cümlemizi emin eylesin.
Meseleyi anlatırken buna genel olarak “mezhebsizlik” diyoruz, ama aslında “Mezhebsizlik” diye bir şey yoktur. Zira mevcut mezheblerden herhangi birini kabul etmeyenlerin dahi bir mezhebleri olmak zorundadır. Bu, ya yeni bir mezhebtir, ya da mevcut mezheblerin içtihadlarından toplanmış karma bir oluşumdur. İşte bizim burada ağırlıklı olarak bahsettiğimiz “Mezhebsizlik” budur. Hem hiç bir mezhebi tanımayıp, hem de mezheblerin hükümleri arasından birtakım hükümleri alarak, karmakarışık bir mezheb oluşturmaktır. Buna da “telfik” denir ki, telfîk ittifakla bâtıldır.

Peki TELFİK nedir?
İki veya daha fazla mezhebin birbirine zıt olan hükümlerini, belli bir hâdisede bir araya toplayarak, yeni bir uygulama şekli ortaya koymaktır.
Bu duruma Dinî nikâh akdinden misal verecek olursak: Hanefî mezhebinde, bir kadının nikâh akdinin sahih olması için velisinin izni şart değildir. Ama diğer mezheblerde velinin izni şarttır. Malikî mezhebinde, şahitlerin nikah akdinde hazır olmaları şart değildir. Fakat diğer mezheblerde şarttır. Mehir konusu ise; Şafiî ve Hanefî mezhebinde nikah akdi yapılırken mehrin zikredilmesi şart değildir, ama Malikîlerde bu şarttır. Şimdi, nikah yapacak olan erkek ve kadın, bu dört mezhebin işlerine gelen hükümlerini alarak; kızın velisinden izin almadan, şahit olmadan ve mehir zikretmeden nikah akdi yapacak olsalar, bu nikah GEÇERSİZDİR.
Bu hüküm, bir nevi zina edebilmek için takdir edilen bir meşrûiyet kılıfıdır. Çünkü dört mezhebin birbirine zıt olan hükümleri, nikah işinde toplanmış ve mezheblerin hiç birine uyulmamıştır.
KENDİLERİNE GÖRE HADİS İ ŞERİFLERİ TOPLAMIŞ VE SAHİH OLANLARINI ALMIŞLAR.
Yani bu durum; ineğin başını, filin hortumunu, devenin gövdesini alıp, hilkât garîbesi bir hayvan meydana getirmeye benziyor.
Bunlar güya mezheb kabul etmiyorlar, ama hangi mezhebin hükmü işlerine geliyorsa, o hükmü alıp ona göre hareket ediyorlar. Bu ne perhiz, bu ne turşu…
Meseleyi daha iyi anlamak için basit bir misal daha verecek olursak; malumunuz Hanefî mezhebinde kan akması abdesti bozar, Şâfiî mezhebinde ise bozmaz. Kadın elinin erkeğe değmesiyle Şâfiî mezhebinde abdest bozulur, Hanefî mezhebinde ise bozulmaz. Şimdi, bir kimse abdestliyken bir yeri kanadığında, “Şâfiî mezhebine göre abdestli sayılırım” diyerek namaz kılsa, ama biraz sonra da hanımının elinden tutsa ve “bu sefer de Hanefî mezhebine göre abdestli sayılırım” dese, bu câiz olmaz.

Peki “kendi mezhebimizden başka bir mezhebe hiçbir zaman uyamaz mıyız?” derseniz, ELBETTE UYABİLİRİZ. Mezhebler bizim için rahmettir. Bir kimse zarûret ve ihtiyaç olunca, diğer üç mezhebden birini taklid edip, ona uyabilir. Fakat bu durumda şuna dikkat etmek lazımdır; bir işi bir mezhebe göre yaparken, o mezhebin, bu işin sahîh olması için bildirdiği şartlar nelerse, bunların hepsini yapmak lâzımdır. Bu şartlardan biri yapılmazsa, o iş sahîh olmaz.

Bir ibâdeti yaparken bir kısmını şu mezhebe göre, diğer kısmını da başka mezhebe göre yapmak, aslında MEZHEB İMAMLARINI CAHİL MENZİLESİNE İNDİRMEKTİR. Şöyle ki; mezheblerden istediği hükmü alıp, karma bir hüküm ortaya çıkaranlar, filhakîka “şu meselede şu imamın söyledikleri doğru, diğerleri yanlış. Bu meselede ise falan imamın içtihadı doğru, diğerlerinki yanlış.” demek istemiş oluyorlar.
Bir nevi, mezheb imamlarını karşılarına oturtup, hangisinin içtihadlarının doğru, hangisinin yanlış olduğuna bunlar karar vermiş oluyorlar. Bu ne büyük bir haddi aşmak, ne büyük bir kendini bilmezliktir.
HİÇBİR MEZHEB İMAMI DİĞERİNE REDDİYE YAPMAMIŞ VE BİRBİRLERİNİN İCTİHADINA HATA DEMEMİŞLERDİR.
Mezheb imamlarının her biri ayrı bir usül ve metoda göre, Kur’an ve Sünnetten hüküm çıkartıp ortaya koymuşlarken, bu mezhebsiz tâife hangi ilmîliği ispatlanmış bir metoda göre, “filan mezhebin şu hükmü yanlış, bu hükmü doğru” diyebiliyorlar.

Fütursuzca…! selef âlimlerini ve mezhebleri karalayan, mezhebsizlik mezhebine mensup bu gayr-i samîmi güruh, “bence” diyerek söze başlayıp, bu güne dek gelmiş geçmiş pek çok Ehl-i Sünnet âliminin söylediklerini, yazdıklarını rafa kaldırmaya çalışıyorlar. Aslında böyle bir tavırla mezhebleri reddetmek, mezheblerin üzerine oturduğu “Kur’an ve Sünnet telâkkisini”de reddetmek anlamına gelir ki bu, Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin ifade ettiği gibi, insanı dinsizliğe götürür neûzübillah…
Kim ne derse desin dört mezhebin imamı olan, ilmin ve takvânın zirvesindeki o dev şahsiyetler; Allahın rızasını gözeterek gecelerini gündüzlerine katmışlar, on binlerce meseleyi Kur’an ve Sünnet ışığında çözüp, dinî hükümleri ortaya koymuşladır. Bir Müslüman bu mezheblerden hangisine uyarsa uysun, hak bir mezhebe intisab etmiş ve Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolundan yürümüş olur.
Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî dahil pek çok ulemâ, uygun gördükleri bu dört hak mezhebten birine girmiş ve o mezhebin hükümleri mûcibince amel etmişlerdir. Hâl böyleyken, enâniyetleri kendilerini istilâ etmiş günümüz çakma müçtehidlerine kanıp, mezheb düşmanlarının safında yer alanlara da, acımaktan ve duâ etmekten başka yapacak bir şey yoktur.

Mevlâ Teâlâ, Ehl-i Sünnete ve Ehl-i Sünnet âlimlerine, her dâim pervasızca saldıran bu şaşkınlar şürekâsının fitnesinden cümlemizi muhafaza buyursun. Ehli Sünnet i’tikadından bizleri zerre kadar ayırmasın. Selâm hidâyete tâbi olanlara…

bu konuda paylaşımlara ALLAH U TEALA’NIN izni ile devam edeceğiz, tek ricamız bu bilgileri bütün mümin kardeşlerimize yaymanızdır..

Categories: Mezhebe bağlılık, Mezhep | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.